30 Kasım 2016 Çarşamba

Genç Bir Doktorun Anıları - Mikhail Bulgakov | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Записки юного врача
Seri: Yok

Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 168
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.24  (6,769 Oy)

Arka Kapak Yazısı

  Devrim zamanı Rusya… Karakışı aratmayacak kadar soğuk, kasvetli bir eylül günü, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktor, şehirde çoktan unutulmuş geleneklerin ve boş inançların hüküm sürdüğü uzak bir kasabaya gelir. Devrim, büyük şehirlerin merkezlerinde hayatı ve zihniyetleri altüst ederken, bu genç doktor ülkenin ücra bir bölgesinde kadercilikle ve batıl inançlarla zorlu bir mücadeleye girişir.

Zor bir doğum, hassas bir cerrahi müdahale, uzaktaki bir hastaya ulaşabilmek için şiddetli bir kar fırtınasına rağmen göze alınan bir yolculuk, ağrılarını dindirmeye çalışırken morfinman olan bir meslektaş… Genç doktorun gündelik hayatında karşılaştığı bütün zorlu sınavlar, Bulgakov’un elinde olağanüstü güçlü bir anlatımla, dram sınırlarında gezinen bir dokunaklılıkta öykülere dönüşür.

Yorum

  Modern Klasikler Okuma Hedefi belirlemiş ve bunu buradaki yazımda belirtmiştim. Hedef belirledim ama biraz da tembel çıktım ve çok az ilerleme kaydettim ne yazık ki. Ama artık biraz daha bu hedefe yükleneceğimi umuyorum.

  Hem hedefim de olduğu için hem de kitapta beni çeken bir şey olduğu için Genç Bir Doktorun Anıları'na başladım.

  Kitabın adı içeriğinin kısa özeti gibi. Kitapta genç,, yeni mezun olmuş bir doktorun anıları anlatılıyor. Doktor mezun olduktan sonra tecrübe kazanamadan bir köy hastanesine gönderilir ve karşına türlü, türlü zor vakalar çıkar. Köyde tek doktor olduğu için bunların hepsiyle kendi başa çıkmak zorunda. Kitap genç doktorun anılarından oluşuyor, çeşit çeşit tıbbi vakalar, hastayı kurtarmak için tipiye göğüs germesi ve çektiği zorluklar kitapta güzel bir şekilde işlenmiş.

  Genç doktorun anıları kendi ağzından anlatılıyor, bu da kitabın dilinin çok samimi olmasını sağlamış. Okurken doktorla aynı sıkıntıları yaşıyor, aynı endişeleri taşıyor ve aynı sevinci paylaşıyorsunuz. Doktor doktor diyorum çünkü doktorun adı kitapta çok az geçti, sonlarda biraz değinildi adına. O zaman fark ettim ki doktorun adı önemli değil, yazarın etkileyici üslubu sayesinde doktorla hemhal oluyorsunuz, doktorla aranızdaki duygudaşlık sağlanıyor ve isimlerin ne kadar önemsiz olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

  Ben bu kitabı çok sevdim, kitabı okumak yerine yaşadım, sayfalar nasıl aktı anlamadım. Özellikle sonlardaki Morfin adlı hikayeyi çok beğendim. Bu arada kitaptaki anılar ilk olarak dergilerde farklı zamanlarda yayınlanmış, sonradan birleştirilip kitap haline getirilmiş. Samimi diliyle ve hayatın içinden olaylarla oldukça güzel bir kitap, okumanızı tavsiye ederim. İyi Okumalar. :)

Alıntılar

Fakat okumak, okumak ve daha çok okumak gerek... 
Ah, kalbim soğuktan, yalnızlıktan, etrafımda kimselerin olmamasından nasıl da acıyor! 
Akıllı insanlar mutluluğun sağlığa benzediğini çok önceden fark etmiştir: Mutluyken fark etmezsiniz; ama yıllar geçtikçe geçmişte kalan mutluluğunuza ilişkin anılar, ah, anılar!..

Puanım



28 Kasım 2016 Pazartesi

Son Okur - David Toscana | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: El último lector
Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 164
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 3.59  (247 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Meksika'da küçük Icamole köyü kuraklığın pençesindedir. Tam bir yıldır yağmur düşmeyen köye civardan su getirilmekte, kuruyan kuyular yüzünden hayat dayanılmaz olmaktadır. Bahçesindeki kuyuda güzeller güzeli küçük bir kızın cesedini bulan genç Remigio bu yabancı çocuğun oraya nasıl geldiğini anlamadığı gibi güzelliği karşısında da büyülenmiştir. Köy kitaplığının görevlisi olan ve oradaki bütün kitapları okuyup adeta onların içinde yaşayan babası Lucio'ya akıl danıştığında, Lucio, kızı bahçelerindeki bir ağacın dibine gömmesini öğütler oğluna, kimseye bir şey söylememesi için de kandırır. Ve hikâye orada başlar…

Son Okur okuma eylemi, edebiyatın büyüsü, hikâye ile gerçek yaşam arasındaki kaçınılmaz bağ hakkında bir roman. İyi yazılmış, okuru ele geçirmeyi, baştan çıkarmayı becerebilen romanlara bir övgü, laf kalabalığıyla dolu kötü anlatılara ise acımasız bir yergi. Son Okur, insanın iç ve dış yaşamını ayıran çizgiyi siliyor, şiddet ve aşk, gerçek ve mit, bolluk ve kuraklık, hayat ve ölüm kavramlarını birbiriyle harmanlıyor, birleştiriyor, ürkütücü ama görkemli bir dünya yaratıyor. Bu kitabıyla Latin Amerika'nın önemli edebiyat ödüllerinden üç tanesine değer bulunan David Toscana, her kitabın okuru aracılığıyla hayatı anlattığını iddia ediyor ve yaşamın sadece anlatılacak bir hikâyeden ibaret olduğunu, yalnızca iyi bir hikâyenin akıllarda kaldığını söylüyor.

Yorum

  Son Okur.. beni adıyla kendine çeken ve bunu kesinlikle okumalıyım dedirten kitap. İyiki de dmişim iyi ki de okumuşum.

  Meksika'da Icamole köyünde kuraklık hakimdir ve herkes bu kuraklığın pençesindedir. Yalnız Remigio'nun kuyusunda az da olsa su vardır, o suyu çekecekken küçük bir kızın cesedini bulur ve ne yapacağını bilmez. Babasına durumu anlatınca babası cesedi gömmesini öğütler ve olaylar gelişir.

  Son Okur bir çok yönden çok iyi bir kitap değil, konusu, kurgusu, olay örgüsü ortalama seviyede. Bu kitabı farklı kılan edebi eleştirileri ve kendine özgü tarzı. Kendine özgü bir tarzı var, bunu okumaya başladığınız an kavrıyorsunuz, yazar hayatın içinden, samimi olmasına çabalamış kitabı bu yüzden kitapta noktalama işaretleri ve düzenli cümleler bulunmuyor. Diyaloglar paragrafa dahil ve herhangi bir noktalama işareti ile belirtilmiyor. Bu yönü bana Bilinmeyen Adanın Öyküsü'nü anımsattı, onda da konuşma cümleleri tırnak işareti ya da kısa çizgi ile belirtilmiyordu. (Kitabın yorumuna buradan ulaşabilirsiniz.)

  Kitabın dili ister istemez kitaba dikkat kesilmenize sebep oluyor çünkü bazen diyaloglar bir anda başlıyor ve siz bunu biraz geç anlayabiliyorsunuz.

  Özgün tarzını ne kadar sevsem de kitabın en sevdiğim yönü edebi eleştirileri oldu. Son Okur yani Icamole köyünün tek kütüphanecisi ve tek okuru olan Lucio, kitaplarla ilgili çok fazla bilgiye ve güzel fikirlere sahipti. İyi ve kötü kitapları, kitapların dilini, editörlere olan ince eleştirilerini okurken büyük zevk aldım. Lucio gibi biriyle karşılıklı oturup sohbet etmek çok büyük bir zevk olacaktır eminim ki.

  Kitabın içinde bir çok kitaptan bahsediliyor ancak ben hiçbirini bulamadım (incil hariç :D ), o kitaplar gerçekten var mı bilmiyorum ama var olsalardı göz atmayı çok isterdim.

  Son Okur, tarzı ve edebi eleştirileriyle okuması oldukça zevkli bir kitaptı. Bu kitabı çok severek ya da vaay diyerek okumazsınız bu bir gerçek, ancak okuduktan sonra damağınızda hoş bir tat bırakıyor ki bu da çok muazzam. Okuması oldukça zevkli dedim bu şöyle oluyor, okuyorsunuz ve kitabı bıraktığınızda size farklı bir zevk miras bırakıyor kitap, okurken değil okuduktan sonra güzel olan kitaplardan. Eğer farklı bir şeyler okumak istiyorsanız bu kitabı size öneririm. Büyük beklentiniz olmasın, yavaş yavaş sadece güzel bir şeyi okumak için yazara kulak vererek okuyun ve bitirince damağınızda kalan o hoş tadın tadını çıkarın! Keyifli okumalar. :)

Puanım


27 Kasım 2016 Pazar

Kibarlık Budalası - Moliére | Kitap Yorumu

  Kibarlık Budalası'nı hepiniz duymuşsunuzdur, bende hep duyardım  ama hiç okumamıştım. Yıllarca okulda Türkçe, Edebiyat derslerinde karşıma bu oyundan bir pasaj çıkar dururdu, muhtemelen sizinde karşınıza çıkmıştır, nazım ve nesir ile ilgili olan kısım. Bir gün bu kitabı okuyacağım derken daha yeni okuyabildim.

  Ancak burada şöyle bir sorun yaşadım, ilk olarak Antik Batı Klasikleri serisindeki kitabı aldım ve okudum. Kitapta Kibarlık Budalası adı altında yayınlanan oyun aslında bizim bildiğimiz oyundan farklı, yazarın başka bir oyunu. Ve o oyundan sonra da Sevda Doktoru adlı oyun yer alıyor, ben bunu fark ettiğimde çok geçti çünkü kitabı dışarıda okumak için yanıma almıştım ve eve gelene kadar çoğunu bitirmiştim. Evde başlamış olsam bırakırdım muhtemelen.

  Benim okuduğum baskıda böyle bir hata olunca bende gerçek Kibarlık Budalası'nı buldum ve onu okudum.

  Antik Kitap'a bu konuda bir mail atmayı düşünüyorum. Bu duyarsızlık ve çıkarcılığı hiç hoş bulmadığım da altını çizerek belirtmek isterim.

 Şimdi kitaplara geçebiliriz. :)






Orijinal Adı: Les Précieuses Ridicules
Seri: Yok
Yayınevi: Antik Kitap
Sayfa Sayısı: 124
Baskı Yılı: 2013

Yorum

  Kitap iki oyundan oluşuyor birincisinin orijinal ad; Les Précieuses Ridicules, Türkçe adını bulamadım ben, ikinci oyun Sevda Doktoru. İki oyunda güzeldi. Birinci oyun gerçek Kibarlık Budalası'na benziyor, taşralı iki kız var ve bu kızlar soylu olmak ve romanlardaki gibi hayatlar yaşamak istiyorlar. Bu kızların talipleri onların kendini beğenmiş ancak cahil hallerini görünce onlara oyun yapmaya karar verip, onları rezil etmek isterler.

  Oyun güzeldi, canlı ve mizahi yönü güçlüydü. Hızlı bir şekilde okudum ve hoşuma  gitti, iyi oyuncular canlandırırsa izlemesi çok güzel bir oyun olacağını düşünüyorum.

  Sevda Doktoru da güzel bir oyundu, babası kızını sevdiği adama vermek istemeyince bir oyun çeviriler ve kızın babasını kandırmaya çalışırlar ve oyun bunun üzerine döner.

  Kitaptaki iki oyunda gerçek Kibarlık Budalası'ndan izler taşıyor ve iki oyunu okumak da güzeldi.

Puanım










Orijinal Adı: Le Bourgeois Gentilhomme
Seri: Yok
Yayınevi: Oda Yayınları
Sayfa Sayısı: 94
Baskı Yılı: 2008
Goodreads Puanı: 3.74  (6,908 Oy)

Yorum

  Mösyö Jourdain soylu olmak isteyen bir adam ve soylu olabilmek için eğitim almaya, soyluların arasına katılabilmek için kendine dostlar edinmeye çalışıyor. Ancak onun budalalığını ve cahilliğini gören insanlar onun  bu durumundan faydalanırlar. Bizde oyun boyunca Mösyö Jourdain'in soylu olmak uğruna verdiği boşa uğraşına ve bu uğurda gülünç durumlara düşmesine şahit oluyoruz.

  Okuması zevkli bir oyundu, her ne kadar tiyatro okumayı sevmesem de bu oyunu okurken zevk aldım. Moliere herkese hitap eden ve herkesi güldürebilecek bir oyun kaleme almış, onlarca yıl sonra okuyan okurlara dahi zevk verebilen bir yapıt olmuş. Oyunu okurken keşke oyunun ilk halini Fransa'da Fransızca bilerek izleyebilseydik, eminim ki o zaman bu oyun bize apayrı bir zevk verirdi.

  Yazımı okuduğunuz için teşekkürler, okuduğunuz kitapların sizi gülümsetmesi dileğiyle.. :)

Puanım


26 Kasım 2016 Cumartesi

Kitap Önerisi : Millennium Serisi | Öneri Atölyesi

    Herkese merhaba arkadaşlar! Bu cumartesi öneri köşemizde hepinizin yakından aşina olduğu bir seri var: Millennium serisi. Bu seriyi önermemizin sebebi; kitabın birçok yönden birçok okuyucuya hitap etmesi elbetteki. Aksiyon ararsan bu seride, entrika ararsan bu seride, aşk ararsan bol miktarda var. Gerilim ve bol dövüş sahnesi desen her santimde görebilirsin. Karakterlerinse orijinal fikirleri ve marjinal tarzları ile sizleri büyüleyeceğinden eminim. Şahsen en sevdiğim kitap karakterlerinin en başlarında Lisbeth Salander karakteri geliyor ki oda bu serinin medarı iftiharı oluyor. Onun kendine has dünyası, dünyayı ve insanları takmayan rahat ve umursamaz halleri, korkusuzluğu, punk tarzı beni adeta hayran bırakıyordu. Gelde böyle bir karakterle ve sağlam bir kurguyla dolu olan bu seriyi sevme şimdi.


Ejderha Dövmeli Kız:Millennium serisinin ilk çıkan ve çıktığı andan beri en çok satanlar listesine girerek epey ses getiren kitabı Ejderha Dövmeli Kızdır. Hem kitabın kapak tasarımı, hem isminin orijinalliği, hem arka kapak yazısı daha almadan okuyucuları mest edip kapış kapış her ülkede satılmıştır. Şahsen ben dövmeleri ve ejderhayı ayrı ayrı sevdiğimden sırf ismi bile cezbedici geldiği için içeriği ne olursa olsun diyerek almıştım zamanında. Bu kitapta olaylar büyük bir gizemle başlıyor. İlk olarak kitabın ana karakterlerinden birisi olan Mikael Blomkvist tanıtılıyor ardından olaylara Lisbeth Salander dahil oluyor. Bunun dışında Erika Berger gibi diğer karakterleri de bu kitapta tanımış oluyoruz. Kitapta tarihi bir olayın araştırılmasının isteyen ve bu yüzden de Mikael ile yolları kesişen Bay Vanger'in gizemli aile hayatına ve geçmişine tanık oluyoruz. Kitapta ürpertici ve gerilim dolu sahneler olduğu kadar meraktan diken üstünde okuyacağınız bir çok gizemde hakim. İlk kitaptan itibaren seriye aşık olacaksınız.


Ateşle Oynayan Kız: Serinin ikinci kitabı ise Ateşle Oynayan Kız. Bu kitabın ilk kitapla benzerliği yine geçmişle bağlantılı olması. Ancak bu sefer ki geçmiş yan karakterlerden birinin değil kitabın ana karakteri Lisbeth Salander'in geçmişi. Bu marjinal, kimsesi olmayan ve kendi halinde yaşayan kızın da bir geçmişi, çocukluğu, ailesi olduğu bu kitapta ortaya çıkıyor. Ne aile ama... Bu kitap sayesinde bir parçada olsa Lisbeth'in bu kadın savunuculuğu, bu şiddete meyilli tavırları, hayata bakış açısı nereden geliyor onu öğrenmiş oluyoruz. Psikologlar boşuna söylemiyorlar "çocukluğunuza inelim" diye. Ancak mesele Lisbeth'in geçmişi değil. Lisbeth'in geçmişte yaşadıklarının etkisinin yıllar sonra günümüzde aksiyonlu bir koşuşturmaca ve gerilim hattına dönüşmesine sebep olan sırlar. Bu kitabı da nefes kesiciydi ve bana göre ilk kitabın durgunluğuna göre biraz daha hareketliydi. Kesinlikle okunmaya değer.


Arı  Kovanına Çomak Sokan Kız:Bu seri öyle mükemmel bir seri ki yazar her kitapta çıtayı bir tık yukarı taşımaya bayılıyor. Bu kitapta gerçekten Lisbeth arı kovanına çomak sokmuş olmalı çünkü kitapta olaylar çok karışıyor ve esas kızımız Lisbeth fena halde köşeye sıkışıyor. Ona bu sıkıştığı yerde kim yardım edecek, kurtarıcısı kim olacak dersiniz. Tabiki kitabın bir diğer baş karakterinden başkası değil. Kitapta ilk kitaplarda olmadığı kadar bol aksiyon, macera, kaçma-kovalamaca, dövüşme bölümleri, ölümler ve gizem mevcut. Lisbeth ise etrafı kızgın arılar tarafından sarılmış sokulmayı bekliyor. Kendi paçasını kurtarmak için yapabileceği tek şeyse ya hayatına bir daha almak istemediği tek kişiye güvenmek yahut üstün hackerlık yeteneklerini kullanarak herkesin elini kolunu bağlamak. Elbette Lisbeth Salander'den bahsediyoruz. Er ya da geç her şeyden sıyrılmanın bir yolunu bulur. Şimdiye kadar hep bulmadı mı zaten?


Örümcek Ağındaki Kız:Bilmeyenler için söyleme gereği duyduğum bir bilgi var sonrasında kitabın tanıtımına geçeceğim. Seri bir üçleme olarak başlamıştı ancak yazar Stieg Larsson daha sonradan seriyi uzatma kararı almıştı. Üçüncü kitap ise biraz açık uçlu bitmişti. Dördüncü kitabı yazmak kısmet olmadan yazar öldü ve seri bir nevi yarım kalmış oldu. Bu durumda böyle efsanevi bir serinin bitip gitmesindense bunu uzatmak için koltuğu devralan kişi de David Lagercrantz oldu. Hakkını da vererek devam ettirdiğini düşünüyorum. Tabi ilk üç kitapla sonuncusunu kıyasladığınızda farklılık hissediyorsunuz ancak farklılık her zaman kötü bir şey değildir. Bu kitap diğer kitaplara kıyasla bize karakterlerin iç dünyasını ve geçmişini daha yakından görme fırsatı tanıdı. Üstelik okumaktan zevk aldığım hackerlıkla ilgili birçok bölümün yer aldığı bir kitaptı. Lisbeth yine bir beladan yeni kurtulmuşken kendisini bambaşka bir belanın içine atmıştı. Bu kitapta diğer kitaplara göre Lisbeth eski Lisbeth'ten bir tık farklıydı. Sanki biraz daha duygularını gösterme eğiliminde, daha iyimser, daha şefkatli ve daha korumacıydı. Öyle ki cesaretini ve güçlülüğünü bu kitapta diğer kitaplardaki gibi kendini kurtarmak ve hayatta kalmak uğruna değil, başkaları için kullanıyordu. Fazla fedakardı. Bu beni çok fazla rahatsız etmese de ben onun karanlık yönünü daha çok sevmiş ve benimsemiştim. Ve içimden bir ses bu yazarın Larsson'a göre daha yufka yürekli olduğunu ve Lisbeth'i serinin ilerleyen kitaplarında topluma kazandıracak kadar yumuşak hale getireceğini söylüyor. Umarım yanılıyorumdur. Kitap aşırı aksiyonlu ve çokça merak uyandırıcıydı. Kesinlikle serinin devam etmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Serinin şimdilik tüm kitapları bunlar. En beğendiğim kitabı, üçüncü kitabı olsa da hepsini okumaktan çok ayrı bir zevk aldım. Mutlaka okunması gereken bir seri. Öylesine popüler ki okumayan kaldığını da pek düşünmüyorum. Filmi bile çekildi. Ben her zaman kitapların okunmasından yana olsam da filminin de uzun süre ses getirmesinden dolayı onu da merak ediyorum. Tüm kitapları ayrı ayrı beş puanı hakediyor. Bu seriyi kaçırmayın derim. Üstelik tam bu yazıyı yayınladığım sıralarda Idefix'in düzenlediği kitap fuarında set şeklinde dört kitaba asıl fiyatlarından çok daha kârlı şekilde sahip olabilirsiniz. Bu fırsatı kaçırmayın derim. (Reklam da yapmış oldum :)) Herkese iyi okumalar. Pişman olmayacaksınız :)

Yorum Atölyesi'nde Yenilik: Öneri Atölyesi



 Herkese merhaba! :) Sümeyye ve ben bugün yine bir yenilikle karşınızdayız. Bir Yorum Atölyesi'ni çok seviyoruz ve geliştirmek istiyoruz, bunun için çabalıyoruz, Mercek Altında'dan sonra bir öneri köşesinin de iyi olacağını düşündük.

  Öneri Atölyesi'nde kitaplar önermeyi düşündük ve kitapların dışında dizi, film ve müzik önermeye de karar verdik, Yorum Atölyesi'ne iyi bir renk katacağını düşünüyoruz. Her hafta bir öneri ile karşınıza çıkmayı düşünüyoruz. Umarım bu yeni köşemizi sizde seversiniz ve herhangi birine az da olsa bir faydamız, katkımız olur.

  Öneri Atölyesi'nde görüşmek üzere. :)

24 Kasım 2016 Perşembe

Toplu Öyküler - Oscar Wilde | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Complete Shorter Fiction
Seri: Yok
Yayınevi: Mitra Yayınları
Sayfa Sayısı: 288
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.17   (1,826 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Alaycı üslubu ile geç Viktorya dönemi İngiltere'sinin en ünlü yazarları arasına girdi. Bir dava sonucu ahlaksızlıktan suçlu bulununca büyük bir düşüş ve dram yaşadı. Doğduğu ortamla tam bir zıtlık içinde Paris'te fakir bir otel odasında öldü.

Kitapta yer alan öyküler:


Lord Arthur Savile'nin Cinayeti
Bir Sırrı Olmayan Sfenks
Canterville Hayaleti
Model Milyoner
Bay W. H. Portresi
Genç Kral
Infanta'nın Doğum Günü
Balıkçı ve Ruhu
Yıldız-Çocuk
Mutlu Prens
Bülbül ve Gül
Bencil Dev
Sadık Dost
Göz Alıcı Roket


Yorum

  Dorian Gray'in Portresi'nden sonra bir Oscar Wilde eseri daha okumak istedim ve toplu öyküleri gözüme kestirdim. :) Dorian Gray'in Portresi yorumuma buradan ulaşabilirsiniz.

  *Aslında kitabın adı Oscar Wilde Toplu Öyküler olarak geçiyor ama başlık destan gibi uzun olmasın diye ben bu şekilde yazdım bunu da belirteyim.

  Kitapta toplam 14 öykü yer alıyor. Öykülerin çoğunu sevdim, geneli topluma ve insanlığa dair eleştiriler barındırıyor, yazar sıkça yüksek sosyete ve fakir halk tabakası arasındaki uçurumu gözler önüne sermiş. Zaman zaman da başka yazarlara ve eserlere karşı üstü kapalı, alegorik eleştirilerle karşılaşıyorsunuz. Bu eleştiriler bazı yerlerde kendilerine çok zekice yer bulmuş.

  Kitaptaki hikayelerden bazılarını daha önceden biliyordum ama ne zaman ve nerede okuduğumu hatırlayamadım, özellikle kitabın son yarısı benim için sadece eski okuduklarımın bir tekrarı niteliğindeydi. Hikayelerden biri de Mutlu Prens'ti ve onu yeniden okumak da ayrıca hoşuma gitti. 



Oyuncular çok şanslıydı. Onlar trajedi mi komedi mi okynayacaklarını kendileri karar verebilirdi. Gülmeyi ya da ağlamayı kendileri seçebilirdi. Fakat gerçek hayat farklıydı. Pek çok insan kendilerinin seçmediği bir hatyatı yaşamaya mecbur kalıyordu. Dünya bir sahneydi fakat oyuncuların seçme hakkı yoktu.
  Toplu Öyküler genel olarak güzel bir kitaptı, bazı hikayeleri çok sevdim, bazılarını ise sevdiğimi pek söyleyemem. Benim öykü türü ile aram pek iyi değil, seviyorum ama uzunca roman okumak öncelikli tercihim. Kitap güzeldi, ince taşlamalar, zekice ayrıntılar vardı ancak çok iyi bulmadım ben, biraz eksik yönleri vardı öykülerin. Özellikle sona doğru yer alan hikayeler fazla masalsı ve çocuk yaştaki insanlara uygundu. Yine de Oscar Wilde'ın öykülerini okumak isteyenlere tavsiye ederim. Zaten kitabın dili çok akıcı, sayfalar hızla akıyor gidiyor.

Yazar bencilliği ve kibri kitapta çok güzel işlemişti;
"Mutlu olduğum için gülüyorum."
"Çok bencilce bir neden. Mutlu olmaya hakkın var mı? Başkalarını düşünmen gerekir. Daha doğrusu beni düşünmen gerekir. Ben daime kendimi düşünmekteyim ve başkalarından da benzer davranışlar beklerim. Duygudaşlık denen şey budur işte. 

  Hikaye türünü ya da Oscar Wilde'ı seviyorsanız kitaptan da zevk alırsınız muhtemelen. Bol kitaplı günler dilerim, iyi okumalar. :)

Alıntılar

"Mutlu olduğum için gülüyorum."
"Çok bencilce bir neden. Mutlu olmaya hakkın var mı? Başkalarını düşünmen gerekir. Daha doğrusu beni düşünmen gerekir. Ben daime kendimi düşünmekteyim ve başkalarından da benzer davranışlar beklerim. Duygudaşlık denen şey budur işte. 
Nereyi seversen orası senin dünyandır. 
Çok güzel çiçeklerim var fakat en güzel çiçekler çocuklardır. 
"Tuhaf şey" dedi, "İçim sıcacık oysa hava ne kadar soğuk!"
"İyi bir şey Yaptın da onun için." 
"Savaşta," diye yanıtladı dokumacı, " zayıflar güçlülerin kölesi olur. Biz yaşamak için çalışmak zorundayız ve onlar bize ancak ölmeyecek kadar ücret verirler. Biz gün boyu onlar için didinip duruyoruz ve onlar ise küplerini altınlar ile dolduruyorlar ve bizim çocuklarımız zamanından önce solup giderken onlar semiriyorlar. Biz üzüm yerken onlar şarap içiyorlar. Biz mısır ekiyoruz fakat bizim tabağımız bomboş. Hiç kimse görmese de bizim zincirlerimiz var; ve başkaları bizi özgür olarak adlandırsa da bizler köleyiz."
Oyuncular çok şanslıydı. Onlar trajedi mi komedi mi oynayacaklarına kendileri karar verebilirdi. Gülmeyi ya da ağlamayı kendileri seçebilirdi. Fakat gerçek hayat farklıydı. Pek çok insan kendilerinin seçmediği bir hayatı yaşamaya mecbur kalıyordu. Dünya bir sahneydi fakat oyuncuların seçme hakkı yoktu.

Puanım


23 Kasım 2016 Çarşamba

Çelik Simyacı, Vol. 01 (Fullmetal Alchemist #1) - Hiromu Arakawa | Manga Yorumu


Orijinal Adı: 鋼の錬金術師 1
Seri: Fullmetal Alchemist #1
Sayfa Sayısı: 182
Goodreads Puanı: 4.49  (90,170 Oy)

Yorum

  Ölüm Defteri ile birlikte manga dünyasına giriş yaptım ve manga okumayı çok sevdim. (Ölüm Deferi tüm seri incelememe buradan ulaşabilirsiniz.) Ölüm Defteri bitmeden yeni bir seriye başlamak istemiyordum, neye başlasam kararsızdım tesadüfen karşıma Çelik Simyacı çıktı ve bende internetten buldum, okumaya başladım.

   Edward ve Alphonse ölen annelerini diriltmek isterler ve bunun için simyaya başvururlar. Ancak işler istedikleri gibi yürümeyince Edward bir bacağını Alphonse da bedenini kaybeder, Edward kardeşinin vücudunu metal bir zırha hapsedebilmek için bir kolunu feda eder ve kendide automail sayesinde metal kol ve bacağa sahip olur. Bu olaydan sonra iki kardeşin tek amacı eski hallerine dönmektir.

  Eski hallerine dönebilmek için felsefe taşına ihtiyaçları vardır ancak taşın peşinde onlardan başka kişiler de vardır..

  Bolca simya ve aksiyon içeren manga aynı zamanda mizahi ögeler de barındırıyor. Bu yönü seriye iyi bir hava katmış.


  Karakterleri de şimdilik sevdim. Ed ve Al iyi bir ikili ve birbirlerine bağlılıkları da seriye ayrı bir güzellik katacak gibi.

  Seri toplam 27 mangadan oluşuyor, ilk sayı güzeldi, şimdilik bir kaç sayı daha okumak istiyorum sonra seriye devam edip etmeyeceğime karar veririm.

  Seriye giriş olarak bu sayı oldukça başarılıydı, nasıl devam edecek merak ediyorum, bir kaç sayı sonra toplu inceleme yazarım muhtemelen. Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim, bol kitaplı günler. :)

Puanım


Metallica'nın Yeni Albümü: Hardwired... to Self-Destruct


Albüm kapağını çok sevdim ben
  Herkese merhaba! Metal severler buraya. 🎸🎸
  Metallica yıllar sonra bir albüm çıkardı ve bu benim için acayip güzel bir haber. Albümün ilk şarkısı Hardwired 18 Ağustos'ta yayınlandı. Sonra diğer şarkılar yavaştan geldi ve 12 Kasım'da tüm şarkıları internette yayındaydı. Albümün yayınlanma tarihi 18 Kasım olsa da bu tarihten önce tüm şarkılara ulaşabildik.

  Bende hemen tüm şarkıları Spotify'dan bir kez daha bir kez daha dinledim ve albümü çok beğendim. Albümle ilgili neredeyse hiç yorum okumadım, genel görüşü bilmesem  de ben bu albümü çok beğendim. Henüz favorilerim kesinleşmemiş olsa da bazı şarkılara bayıldım.

  Albümde toplam 12 şarkı var; 
  1. Hardwired
  2. Atlas, Rise!
  3. Now That We're Dead
  4. Moth Into Flame
  5. Dream No More
  6. Halo on Fire
  7. Confusion
  8. ManUNkind
  9. Here Comes Revenge
  10. Am I Savage?
  11. Murder One
  12. Spit Out the Bone
   Ben çoğunu beğendim favorilerim zamanla belli olur muhtemelen ama şimdilik bir kaçını çok beğendim ve bolca dinliyorum. Onları da video olarak aşağıda bulabilirsiniz.

Hardwired

  Moth Into Flame
Now That We're Dead

Am I Savage
Atlas, Rise!

5 şarkı paylaştım ama hepsini çok sevdim gerçekten, diğerlerini de seviyorum da bunları ayrı bir sevdim. Sizde metal müzik seviyorsanız eğer bu albüme mutlaka göz atmalısınız! :)

22 Kasım 2016 Salı

Mercek Altında | Fantastik-Genç Yetişkin Türü Kitapların 12 Klişesi

       Merhaba arkadaşlar. Daha öncede tanıtım yazısında bahsettiğimiz gibi bu bölümde ilginiz çekebilecek birçok konuyu mercek altına alacağız. Benim seçtiğim ilk konu ise fantastik-genç yetişkin kitapların belli başlı klişelerinden bahsetmek olacak. Birçoğunuz muhtemelen en az bir ya da iki fantastik-genç yetişkin tarzda kitaplar okumuşsunuzdur. Bu konuda en çok karşımıza çıkan seriler Lux serisi, Melez Sözleşmeleri serisi, Ölümcül Oyuncaklar, Ateş serisi, Hush Hush serisi, Vampir Akademisi serisi gibi serilerdir. Ben şahsım adına bazılarını tabiri caizse fazla “ergence” bulduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Yine de bazen kafamı çok yormayacak, hızla okuyup geçebileceğim, çerezlik bir kitap aradığımda ilk kaçış yolunu yine de bu tür kitaplarda buluyorum. Klişeleri bol, sonu oldukça tahmin edilebilir bile olsa yine de bazen kendimi bir anda bir genç-yetişkin seriye başlamış olarak buluyorum. Sebebi belki gerçek dünyada bulamadığımız, bulacağımıza inanmadığımız yakışıklı erkekleri veyahut güzel kızları, orada yaşanan yoğun tutku ve aşkı, maceraları, belki de orada dövüş sahnelerindeki aksiyonları sevmemiz ve bir anlığına da olsa dünyadan kopmamızdır. Sebebi her ne olursa olsun her okuduğumda bazı klişeler gözüme batmadan okuyamıyorum ve bazen bu o kadar yoğun oluyor ki, bu tür kitaplar için “ben bunu daha önce benzer bir kitapta okumuştum.” veya “ya şu olay hangi seride yaşanıyordu.” gibisinden cümleler kullanmadan edemiyorum. Çoğunuzunda bundan muzdarip olduğunu düşünerek böyle bir yazı yazmak istedim. Şimdi gelin elimden geldiğince özetlemeye çalıştığım bu genç-yetişkin klişelerini madde madde inceleyelim.

  1. Geneli aşk temalı olduğu için mutlaka asıl karakterler bir kız ve bir oğlandır. Oğlan daima acayip yakışıklı olur. Uzun boyludur, kaslıdır, teni mükemmel bakışları ise çarpıcıdır. Hep bir gizemli havaları vardır ve esas kız bu gizemi çözmeye çalışır. Aynı zamanda oldukça flörtöz ve çapkın olup genç kızların hayalindeki erkek olma potansiyeline de sahiptirler. Varlıklıdırlar. İstedikleri her şeyi elde edebilirler.
  2. Esas kız ise oğlan hayatına girene kadar kendi halinde yaşayan, aslında oldukça güzel ama bunun farkında olmayan, saf, temiz, temkinli bir prensestir.
  3. Bu tür kitaplarda genellikle oğlan kurt adam, vampir, melez, dampir, melek, avcı ya da ona benzer bir paranormal varlıktır ve kimliğini gizleyerek topluma karışmıştır. 
  4. Kız da genellikle bir vampir, kurt adam, melek, koruyucu, melez veya buna benzer bir varlıktır ama bunun farkında olmadan kendi halinde yaşayıp gittiği hayatına öyle birisi girer ki büyü bozulur. Aslında bambaşka bir varlık olduğunu öğrenir ve olaylar başlar. 
  5. Esas oğlan ile esas kız daima birbirlerine aşık olurlar. Bu aşkların yüzde doksan beşi ise ilk başta zıtlaşma, birbirinden uzak durma, temkinli olma, nefret etme gibi olaylar sonrasında başlar. Birbirlerine ne kadar tutulurlarsa tutulsunlar aşkları imkansızdır. Ya kızın kimliği ya oğlanla farklı klanlarda olması, ailelerin karşı çıkması, üçüncü bir kişi, karakterlerin inat ve gururları gibi aşklarının önünde mutlak bir engel vardır. Bir yandan hayat mücadelesi verirken bir yandan da bu engeli aşma ve kavuşma gayretindedirler.
  6. Bu tür kitapların diğer klişesi bu esas karakterlerin ırkına düşman bir ırkın olmasıdır. Serinin herhangi bir kitabında mutlaka bu ırkla bir savaş olacaktır ve herkes var gücüyle bu savaşa hazırlanırlar.

  7. Esas oğlan ve tüm bu gizemler ve anormallikler hayatına girmeden öncesinde boks eldiveni bile takmayı bilmeyen kızlar bir anda kısacık bir antremanla mükemmel savaşçılar haline gelir. Özündeki savaşçı ortaya çıkmıştır, o artık durdurulamazdır.
  8. Büyük savaşın veya ırkların kurtarılmasının kaderi, esas oğlanla esas kızın evvela esas kızın elindedir. Onlar öyle bir şey yapar ki herkesin kaderi değişir. Her şey dengeye kavuşur. Bu tür kitaplarda asla son darbeyi bir yan karakterin indirdiğini ya da devasa dokunuşu bir alt karakterin yaptığını göremezsiniz.
  9. Esas kızın kafasını karıştıran, onu etkisi altına almaya çalışan başka bir yakışıklı daha kadraja dahil olur. Kız genellikle bu iki karakter arasında gitgel halindedir. Ve bu ikinci oğlan genellikle kötü tarafın ateşli temsilcisidir ve kızı çıkarları uğruna kullanma isteği muhtemeldir. Yine de çoğu zaman sebepsizce bu karakterlerin fanı olur çıkarız. (Bkz. Melez Sözleşmeleri-Seth, Bkz. Vampir Akademisi-Adrian)
  10. Kitapta esas kız ile esas oğlandan birisi mutlaka ölür. Genellikle de esas oğlan. Ama öyle mucizevi bir şey bulunur ki ölen kısa süre sonra hayata döner. Tabiki bu mucizevi çözümü de genellikle aşık olunan taraf bulur. 
  11. Esas oğlan genellikle yenilmezdir. Çok iyi bir savaşçıdır ve yıllarca savaşlarda başarı göstermiş bir dövüş ustasıdır. Genellikle de esas kıza dövüşü ustalıkla öğretirken yakınlaşmalar bir diğer klişedir.
  12. Kitabın sonu daima mutludur. Bu türün yazarları ya çok merhametli ve öldürmelere mutsuz sonlara dayanamıyorlar ya da aralarında anlaşmışlar ve bu türün simgesi niteliğinde hepsi mutlu sonla bitsin diye anlaşmışlar sanki. Kızla oğlan aralarındaki tüm engelleri ve imkansızlıkları aşarak birbirlerine kavuşurlar hatta onlarla kalmayıp çevrelerindeki tüm sevenler birbirine kavuşur, kötüler ölür, dünyaya(ya da hangi gezegense) barış hakim olur. Çok yumuş yumuş bir son değil mi sizce de? 
     Benim şuanlık size aktarabileceğim klişeler bunlar. Atladığım daha pek çok klişe vardır onları da yazıyı çok uzatmamak adına ve sizlerinde tahmin edebileceğinizi düşündüğüm için atlıyorum. Belirttiğim klişelerden rastlamadığınız, farklı tarzda bir genç-yetişkin elbetteki olabilir ama istisnalar kaideyi bozmaz diyerek onu da mazur görmenizi temenni ediyorum. Şuana kadar okuduğum bu türden kitaplarda daima rastladığım klişeler bunlar. Şimdilik bu kadar. Bir sonraki inceleme de görüşmek üzere :)

Yorum Atölyesinde Yenilik: Mercek Altında




    Herkese merhaba arkadaşlar! Öncelikle blogumuza karşı gün geçtikçe artan ilginizden dolayı siz okur ve takipçilere teşekkür ederiz. Esma’nın açmış olduğu bu bloğa benimde dahil olmamla birlikte uzun zamandır blog çalışmalarımızı devam ettiriyoruz. Ancak hem ilgi artıp hemde zamanın geçmesinden dolayı artık birtakım değişiklikler yapmamız gerektiğini düşündük. Zaman içerisinde ufak çaplı etkinliklerimiz ve kitap yorumları dışında başka yazılarda paylaşmıştık ancak bunu sistemli bir hale getirmeye çalışacağız. Blogumuzda ilk olarak edebiyat dünyasındaki eserler, yazarlar, kitaplar, okuma alışkanlığı gibi birçok konuyu “Mercek Altında” bölümümüzde inceleyeceğiz. Bunun dışında da birtakım yeniliklerimiz olacak ancak onları da ilerleyen zamanlarda sizlere sunacağız. Amacımız sadece kitap yorumuyla sınırlı kalmayıp edebiyatı, okurluğu, kültürel faaliyetleri biraz daha geniş açıdan yorumlamak ve bu noktada kendimizi gün geçtikçe geliştirmek. Umarım sizlerde bu yeniliklerden memnun olursunuz ve sıkça takip edersiniz. En kısa sürede yeni bir Yorum Atölyesi olarak karşınıza çıkana dek Hosçakalın… :)

Şu Aralar Ne Okudum

Locke Lamora'nın Yalanları
 Bir silahı olmadığında her şeyin bir silaha dönüşebileceği öğretilmişti Locke Lamora’ya. Bir tokanın, bir çatalın ve hatta bir bozuk paranın bile. BİR BOZUK PARANIN BİLE… 

    Evet sevgili okurlar! Yine mükemmel bir kitabın daha sonuna geldim. İnanır mısınız seri bitmesin diye kitabı okumaktan kaçındığım anlar bile oldu. O kadar sevdim ki, karakterlere öylesine bağlandım ki seri bitince düşeceğim boşluktan öyle kaçıyorum ki, içimdeki sesler koşup ki
tabı yutmamı söylese bile mümkün olduğunca yayarak ve yavaş okumak için elimden geleni yaptım.
  
    
    Eser mükemmel bir yazar tarafından mükemmel bir dilde yazılmış. Öyle bir ilerleyişi var ki sanki bir lunapark treninin sizi en en yukarılara çıkarıp oradan aşağı bırakışları gibi sürekli iniş çıkışlarla doluydu. Kitabı tersten okuyormuş gibi hissettiğiniz olaylar da oluyor. Yani öncelikle olay anlatılıp ardından o olaydan önceki adımlar daha sonraki bölümde anlatılıyor ve bu özgün, çarpıcı anlatım tarzı eseri çok farklı noktalara taşıyor. Kitap hem karakterlerin geçmişinden dem vuruyor hem şimdiki zamana tanık olmamızı sağlıyor. Aralara serpiştirilmiş yabancıların deyimiyle “flashback”ler hem aydınlatıcı hemde karakterler günümüze kadar nasıl geldiler neler yaşadılar sürecine ışık tutuyor. Tabi daha ilk kitaptan tüm süreç gözler önüne de serilmiyor. Arada gizemli kalmış yıllar hala var ve yazar süreci anlatırken bazı noktaları gizemli tutmayı ve okuyucuyu meraklandırmayı başarıyor. Bu da diğer kitaplara koşmamız için gayet elverişli bir neden. Bir an önce hem yeni olayları okumak hem de geçmişte olanları öğrenmek için çırpınırken buluyorsunuz kendinizi. 

    
     Eserde bir okurun arayabileceği birçok duygu hali mevcut. Macera sürekli olarak kitaba hakimken bunun yanısıra hafif dozda aşk, gizem, merak ve dramatik ögelerde kitapta görebileceğiniz detaylar. Bu çok işlevliliği içinde birçok okura hitap ediyor. Son sayfalara doğru macera o kadar yükseldi ki yemek yemek, gözünü dinlendirmek gibi ihtiyaçları bile bir kenara bırakıp tamamen kitaba ve onun büyülü dünyasına bırakıveriyorsunuz kendinizi. Arkadaşlığın değerini de çok güzel vurguluyor eser. En son sayfalarda Locke’un yaşadığı bir olayı yazarın önceki benzer olaya bağlaması ise beni derinden etkiledi. Ne olduğunu spoiler olmaması adına söylemeyeceğim okuduğunuzda sizin de mest olacağınızdan eminim. Kitaptaki Locke Lamora karakteri yaptıklarıyla, düşünce tarzıyla ve başka birtakım özellikleriyle bana nedense Buz Ve Ateşin Şarkısı’ndaki Arya Stark’ı andırdı. Okurken onu okuyor gibi hissettim bazen. Sonuda gizemli ve diğer kitaba ağız sulandıracak şekilde bitti. Övüldüğü ve popüler olduğu kadar da varmış dediğim bir kitaptı. Herkesin okumasını gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. Çoğu kişi yorumlarında ikinci kitabın birincisine göre geride kaldığını söylüyor ama yine de okunmaya değer muhteşem bir ikinci kitabın beni beklediğinden eminim. İkinci kitapta görüşmek üzere. Keyifli okumalar :)
Alıntılar
Yaygın olarak inanılan çoğu şey doğru düzgün düşünülemez.
Bir kalbi kırmak için iki kişi gerekir.
-Bir planın var mı?
-Kesinlikle hayır. Ne yapacağımıza dair en ufak bir fikrim bile yok. Ama zaten en iyi planlarım hep böyle başlamıştır. 
En iyi kılık değiştirmeler, surata boyananlardan ziyade kalpten gelenlerdi. 
Zaman bir nehirdir Locke ve bizi hep düşündüğümüzden daha uzağa sürükler.
Yıllar bir tür simyasal oyun oynayarak insanın gevelemelerine saygınlık kazandırır. Kırkında nasihat verirsen dırdırcısındır. Yetmişindeyse âlim.
İyi dilekler acıyı geçirebilseydi, hiç kimse ilaç içmeye zahmet etmezdi

Puanım
 

21 Kasım 2016 Pazartesi

Dorian Gray'in Portresi | Çeviri İncelemesi

  Kitap okurken çeviri çok önemli bir unsur, özellikle de kitap kelime oyunları ve kelimelerin ahenkli dansı ile yazıldıysa. Kitap alırken çevirilere çok dikkat etmeye çalışıyorum, bu konuda en çok klasiklerde sıkıntı yaşıyor benim gibi tüm okurlar biliyorum. Bu yayınevi iyidir derken hayal kırıklığına uğrayabiliyoruz. Bundan sonra elimden geldikçe -özelliklerde klasiklerde- farklı yayınevlerinin çevirilerini incelemeye çalışacağım.

  Bu serüvendeki ilk kitap Dorian Gray'in Portresi oldu. Üç farklı yayınevinin çevirisini incelemeye çalışacağım, seçtiğim cümleler alıntı olarak hoşuma gidenler. Alıntıları uzun tutmamaya çalıştım. Umarım kafanızda bir fikir oluşabilir. İleride kitabın farklı çevirisine denk gelirsem onu da yazıya eklemeye çalışacağım.

  İlk alıntılar Can Yayınları'ndan, ikinci alıntılar Antik Kitap'tan, üçüncü alıntılar Remzi Kitabevi'nden.

Can Yayınları;
"Kime ait?"
"Elbette ki Dorian’a," diye yanıtladı ressam.
"Çok şanslı çocukmuş."
Dorian Gray, "Ne hazin!" diye mırıldandı gözlerini kendi portresinden ayırmadan. "Ne hazin şey! İhtiyarlayıp çirkinleşeceğim, iğrenç olacağım. Oysa bu resim sonsuza dek genç kalacak. Şu haziran günündeki yaşından öteye hiç gitmeyecek... Öbür türlü olabilseydi! Sonsuza dek genç kalan ben, ihtiyarlayansa şu resim olsaydı! Bu uğurda... Bu uğurda her şeyimi verirdim! Evet, koca dünyada vermeyeceğim hiçbir şey yok! Ruhumu bile satarım bu uğurda!"
Lord Henry gülerek, “Basil, böyle bir pazarlık senin işine gelmezdi," dedi. "Yapıtına haksızlık olurdu." 

Antik Kitap;
"Kimin peki?"
"Tabii ki Dorian'ın" diye cevapladı ressam.
"Dorian çok talihli bir adam."
Gözleri hala kendi portresinde olan Dorian Gray, "Ne kadar hazin!" diye mırıldandı. "Ne kadar hazin! Yaşlanacak, berbat ve korkunç olacağım. Fakat bu resim daima genç kalacak. Asla bu harika Haziran gününden daha yaşlı olmayacak. Keşke başka yürlü olsaydı! Ben sonsuza dek genç kalsaydım da bu resim ihtiyarlasaydı. İşte bunun için... Bunun için her şeyimi verirdim! Evet, bunun için dünyada veremeyeceğim hiçbir şey yok! Hatta ruhumu bile verirdim!"
"Böylesi bir anlaşmayı hiç istemezdin Basil" diye bağırdı Lord Henry gülerek. "Bu, eserinin talihsizliği olurdu."

Remzi Kitabevi;
"Kimin malı öyle ise?"
Ressam "Şüphesiz Dorian'ın" diye karşılık verdi.
"Ne talihli adam!"
Dorian Gray, gözleri hala kendi resmine dikili, "Ne üzücü şey!" diye fısıldadı. "Ne üzücü!. Ben ihtiyarlayacağım, çirkin ve korkunç olacağım. Fakat bu resim daima genç kalacak. İşte şu Haziran gününden daha yaşlı olmayacak. Aksine olsayı, ben genç kalsaydım da resim ihtiyarlasaydı. Bunun için - bunun için her şeyi verirdim. Evet, bunun için dünyada veremeyeceğim hiçbir şey yoktue. Canımı verirdim ruhum için!"
Lord Henry gülerek "Böyle bir değişmeye razı olmazdım Basil" dedi. "Bu eserini biraz hor görmek olurdu."




Can Yayınları;
Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyorlarsa da hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.

Antik Kitap;Şu günlerde insanlar her şeyin fiyatını biliyorlar; fakat hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.

Remzi Kitabevi;
Alem bugün her şeyin fiyatını biliyor ama hiçbir şeyin değerini bilmiyor.




Can Yayınları;
Saat üçü vurdu, sonra dördü, yarım saatlerin çifte vuruşu duyuldu, ama Dorian Gray yerinden kıpırdamıyordu. Hayatın kızıl ipliklerini bir araya getirip örerek bir örnek çıkarmaya, içinde dolaştığı şu kan renkli tutku labirentinde çıkar bir yol bulmaya çabalıyordu. Ne yapacağını, ne düşüneceğini bildiği yoktu. En sonunda masa başına geçti, sevdiği kıza, af dileyen, kendi kendini zırdelilikle suçlayan ateşli bir mektup yazdı. Birbiri ardına birçok sayfaları üzüntüsünü dile getiren çılgın ve acısını dile getiren daha da çılgın sözcüklerle doldurdu. Kişinin kendi kendini suçlaması doyum verici bir lükstür. Kendimizi suçladığımız zaman başka hiç kimsenin bizi suçlamaya hakkı yokmuş gibi gelir. Kişiyi günahtan arındıran itirafın kendisidir, yoksa günah çıkartan papaz değil. Dorian mektubu bitirdiği zaman bağışlanmış olduğunu duyumsuyordu.

Antik Kitap;Saat üçü, sonra dördü ve nihaet dört buçuğu çaldı; fakat Dorian Gray yerinden kıpırdamadı. Hayatının kırık dökük parçalarını bir araya getirmeye, içinde dolaştığı ihtirasın kanlı dhlizinde yolunu bulmaya çalışıyordu. Ne yapacağını ve ne düşüneceğini bilmiyordu. Sonunda, masaya oturduğu ve sevdiği kıza, bir delilik yaptığını ve bunun için kendini bğiışlamasını dileyen bir mektup yazdı. Acı ve kahır yüklü cümlelerle dolu, sayfalarca yazı, yazdı. Yaptığı şey kendi kendisini kınamaktı. Yakışıksız bir şey yaptığımız ve kendimizi suçladığımızda, başkalarının bizi kınamaya hakkı olmadığını düşünürüz. Hakikatte bizi beraat ettiren papaz değil, onun önünde yaptığımız itiraftır. Bu yüzden Dorian Gray mektubu tammaladığı zaman kendini bağışlanmış hissetti.

Remzi Kitabevi;
Saat üçü vurdu, dördü vurdu, ve yarım saatin ikiz vuruşu çaldı. Dorian Gray kımıldamadı. Yatıyor ve hayatın kızıl ipliklerini toplamaya ve onlardanbir örnek dokumağa, içimdde dolaştığı ihtirasın kanlı labirentinde yolunu bulmağa çalışıyordu. Ne yapacağını, ne düşüneceğini bilmiyordu. Nihayet masaya gitti. Sevdiği kıza ihtiraslı bir mektup yazarak kendini affetmesi için yalvardı. Ve kendini delilikle suçlandırarak pişmanlığın vahşi ve azabın bundan daha vahşi kelimeleriyle sayfaları doldurdu. Kendini alçaltmanın bir hazzı vardır,. Kendimizi suçlu çıkarırken başkalarının bize suç bulmağa hakkı olmadığını hissederiz. Günahlarımızı affettiren papas değil, itiraftır. Dorian mektubu bitirince affedilmiş olduğunu hissetti.




Can Yayınları;
Dorian irkilerek yüzünü buruşturdu; çevresine, eski püskü şiltelerin üzerinde, olmayacak biçimlerde serilip yatmış duran biçimsiz şeylere baktı. Çarpılmış bacaklar, açılmış ağızlar, boş bakan fersiz gözler onu büyülüyordu sanki. Onların hangi garip cennetlerde azap çektiklerini, hangi nursuz cehennemlerin yepyeni zevklerinin gizini öğrendiklerini biliyordu. Onların durumu kendisininkinden iyiydi. Kendisi düşüncelerinin zindanı içindeydi çünkü. Anılar, korkunç bir hastalık gibi ruhunu kemirip bitirmekteydi. Durup durup Basil Hallward’ın ona bakan gözlerini görür gibi oluyordu. Gene de burada kalabileceğini sanmıyordu. Adrian Singleton’un varlığı tedirgin ediyordu onu. Kimsenin kendisini tanımayacağı bir yerde olmak istiyordu. Kendi kendisinden kaçmayı istiyordu.

Antik Kitap;
Dorian irkilerek kaba minderler üzerine fantastik biçimde uzanmış garip varlıklara baktı. Burkulmuş bacaklar, bir karış açıkağızlar, dik dik bakan donuk gözler kanını dondurdu. Nasıl garip bir cennette acı çektiklerini ve nasıl donuk bir cehennemde yeni heyecanların sırlarını öğrendiklerini biliyordu. Hepsi de kendinden daha iyi durumdaydılar. O ise düşüncenin zindanındaydı. Hafıza bir hastalık gibi ruhunu kemirmekteydi. Zaman zaman Basil Hallward'ın kendisine dik dik bakan gözlerini görüyor gibi oluyor, buna dayanamadığını hissediyordu. Adrian Singleton'un varlığından rahatız olmuştu. Kendisini hiç kimsenin tanımayacağı yerlerde olmak istiyordu. Kendisinden bile kaçmak istiyordu.


Remzi Kitabevi;
Dorian irkildi. Ve yırtık pırtık şiltelerin üzerinde öyle fantastik hallerle uzanmış acayip şekillere baktı. Sarkmış el ayaklar, açık ağızlar, fersiz, donuk gözler onu büyüledi. Hangi garip cennetlerde işkence çektiklerini, hangi karanlık cehennemlerin onlara yeni bir keyfin sırrını öğrettiğini biliyordu. Onlar bu bakımdan kendinden daha iyi durumda idiler. O, düşünce ile zehirlenmişti. Olanı hatırlama korkunç bir hastalık gibi, ruhunu kemiriyordu. Zaman zaman Basil Hallwar'ın gözlerini üstüne dikilmiş sanıyordu. Buna rağmen burada kalamayacağını hissetti. Adrian Singlton'un varlığı onu tedrgin ediyordu. Hiç kimsenin kendisini tanımadığı bir yerde olmak istiyordu. Kendinden kaçmak istiyordu.





Can Yayınları;
"Ben yarının doğrularını bildiririm."
Genç kadın, "Ben bugünün yanılgılarını yeğlerim," diye yanıtladı.

Antik Kitap;
"Size yarının gerçeklerini gösteriyorum."
Düşes, "Bugünün hatalarını tercih ederim" dedi.

Remzi Kitabevi;
"Yarının gerçeklerini söylüyorum."
Kadın, "Bugünün yanlışlarını tercih ederim" diye cevap verdi.




Can Yayınları;
Bu resmin salt anısı bile nice keyifli dakikanın tadını kaçırmıştı. Portresi başına vicdan kesilmişti sanki. Evet, vicdanı olmuştu onun. Dorian portreyi ortadan kaldırmalıydı. 
Antik Kitap;
Bu resim, pek çok keyifli zamanını mahveden bir hatıra idi. Onun için bir nevi vicdan hükmündeydi. Evet, o vicdandı. Onu yok etmeliydi.

Remzi Kitabevi;
Onu yalnız hatırlamak bile bir çok neşeli anlarını zehirlemişti. O, sanki vicdan yerine geçmişti. Evet, o vicdan oluştu. Onu yok edecekti.


  Çeviriler gördüğünüz şekilde, ben Can Yayınları ve Antik Kitap'ın çevirisini sevdim, bazı yerlerde biri bazı yerlerde diğeri daha iyi iş çıkarmış. Bence ikisi de rahatlıkla tercih edilebilir. Ancak ben Remzi Kitabevi'nin çevirisin, sevemedim, akışkan ve iyi bir çeviri hissi uyandırmadı bende. Hangisini seçeceğiniz size kalmış tabii ki. :)

  Ben Antik Kitap'tan okudum kitabı ve memnun kaldım, kitabın yorumu için buraya tıklayabilirsiniz.

  Sağlıcakla ve sevgi ile kalın. :)

Dorian Gray'in Portresi - Oscar Wilde | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Picture of Dorian Gray
Seri: Yok
Yayınevi: Antik Kitap
Sayfa Sayısı: 282
Baskı Yılı: 2007
Goodreads Puanı: 4.05  (608,225 Oy)

Arka Kapak Yazısı

"Gerçek miydi? Portre gerçekten değişmiş miydi? Yahut sadece kendi muhayyilesi mi neşeli bir bakışı şeytanca bir bakış olarak görmesine neden olmuştu? Boyanmış bir tablo gerçekten değişebilir miydi? Böyle bir şey saçmaydı. Bu, bir gün Basil'e anlatılacak bir hikâyeydi."

Çok yakışlıklı bir genç olan Dorian Gray, ressam Basil Hallward tarafından çizilen portresinden o kadarnir ki geçen günler taze bedenini yaşlandıracakken tablonun daima genç ve güzel kalacak olmasına esef eder. Acaba gerçekten öyle mi olacaktır?

Yorum

  Siyah Damar'ı okuduktan sonra benzeri kitaplar araştırırken bir listede Dorian Gray'in Portresi'ne denk gelmiş ve okuma listeme eklemiştim. Bunun üstünden uzun zaman geçti ama nihayet okudum, iyi ki de okumuşum. :)

  Oscar Wilde'la ilk Mutlu Prens'i okurken tanışmıştım, güzel kitaptır, o zamanlar çok sevmiştim tabii bu yıllar öncesiydi. Yıllar sonrada Dorian Gray'in Portresi'ni okudum ve onu da çok sevdim.

  Dorian Gray oldukça yakışıklı ve ilgi çekici bir gençtir, ressam Basil onun bu duru güzelliğinden çok etkilenir ve onun portresini yapar. Bu portre çok muhteşemdir, ve portreyi gören Lord Henry portreden çok etkilenince Dorian Gray'le tanışmak ister. Lord Henry Dorian'la tanışır ve ona hedonizmi ve güzelliğinin büyüleyiciliğini anlatır, bunlardan çok etkilenen Dorian'ın hayatı ve düşünceleri tamamen değişir. Güzelliğinin farkına varır ve bunu kaybetmekten ölesiye korkar ve şu sözleri sarf eder.

Gözleri hala kendi portresinde olan Dorian Gray, "Ne kadar hazin!" diye mırıldandı. "Ne kadar hazin! Yaşlanacak, berbat ve korkunç olacağım. Fakat bu resim daima genç kalacak. Asla bu harika Haziran gününden daha yaşlı olmayacak. Keşke başka yürlü olsaydı! Ben sonsuza dek genç kalsaydım da bu resim ihtiyarlasaydı. İşte bunun için... Bunun için her şeyimi verirdim! Evet, bunun için dünyada veremeyeceğim hiçbir şey yok! Hatta ruhumu bile verirdim!"

  Lord Henry ile tanıştıktan sonra hayatı değişen  Dorian arık hayatı zevk almak için yaşamaya başlar ve sıkıntı, keder gibi hayattan alacağı zevki engelleyen her şeye arkasını döner.

  Kitap Dorian'ın hedonizm ile tanışmasını ve hayatının bu yönde değişmesini çok güzel bir şekilde konu alıyor. Sadece haz için yaşayan Dorian hayattaki diğer önemli hiçbir şeyi umursamaz, ruhu git gide kararmaktadır, herkes onun ruhunu şeytana sattığını düşünmektedir. Ki öyledir de, sonsuz güzellik için ruhunu satmış biridir artık o.

  Roman hedonizm başta olmak üzere hayatla ilgili bir çok şeye değiniyor, hedonist bakış açısını ve bu yaşam tarzının insanda yol açtığı tahribatı çok net görebiliyorsunuz. Kitapta eşcinsellikle ilgili ögeler de bulunmakta ki ben o zamanlar böyle net bir şekilde ifade edilebilmesine pek şaşırdım, zaten o zamanlar da oldukça yankı uyandırmış.

  Velhasılı kelam, Dorian Gray'in Portresi'ni ben oldukça beğendim, farklı ve güzel bir kitaptı. Özellikle son bölümler her şey daha net ve çarpıcıydı. En çok da son bir kaç sayfayı sevdim, gerçekten çarpıcı ve etkileyici yazılmıştı. İnsan ruhunun çirkinleşmesi ve zevk peşinde ki bir hayatın yıkıcı etkisini çok iyi anlatan bir kitap bu. Ben bu kitabı sevdim, okumayan herkese de öneririm. :)

  Dorian Gray'in Portresi'nin üç ayrı çevirisini inceledim ve o yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Alıntılar

Müşterek bir şey, eğer onu saklayan biri varsa büyüleyici hale gelir. 
Hislerin yönlendirmesiyle çizilen her portre aslında ressamın portresidir, poz veren kişinin değil. 
Hepimiz bütün bu acıları bizi daha fazla olgunlaştırsınlar diye çekiyoruz. 
Şu günlerde insanlar her şeyin fiyatını biliyorlar; fakat hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar. 
Yakışıksız bir şey yaptığımız ve kendimizi suçladığımızda, başkalarının bizi kınamaya hakkı olmadığını düşünürüz. Hakikatte bizi beraat ettiren papaz değil, onun önünde yaptığımız itiraftır. 
Kendisini hiç kimsenin tanımayacağı yerlerde olmak istiyordu. Kendisinden bile kaçmak istiyordu. 
"Size yarının gerçeklerini gösteriyorum."
Düşes, "Bugünün hatalarını tercih ederim" dedi. 
Bu resim, pek çok keyifli zamanını mahveden bir hatıra idi. Onun için bir nevi vicdan hükmündeydi. Evet, o vicdandı. Onu yok etmeliydi.

Puanım


18 Kasım 2016 Cuma

Rehine (Lizzy Gardner #1) - T.R. Ragan | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Abducted
Seri: Lizzy Gardner
Yayınevi: Aspendos Yayınclık
Sayfa Sayısı: 360
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.92  (14,596 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Lizzy Gardner daha 17 yaşındayken, mükemmel başlayan gecesi bir kabusa dönüşür. Erkek arkadaşı Jared ile romantik bir gecenin ardından evinden birkaç sokak ötede kaçırılan Lizzy, kendini azılı bir seri katilin merhametine kalmış bir hâlde bulur. Örümcek Adam olarak bilinen manyak katil tarafından türlü işkenceye maruz kalan Lizzy, hayatta kalmayı başaran tek kurban olarak kaçmayı başarır. Ama kaçmayı başaran tek kişi o değildir, polisi kurnazca atlatmayı başaran Örümcek Adam da kaçmıştır.

14 yıl sonra Lizzy, boş zamanlarında genç kızlara kendilerini savunmayı öğreten bir özel dedektiftir. Başkalarına kendilerini korumayı öğretebilmek ve yıllar önce yaşadığı işkenceyi unutabilmek için elinden geleni yapan Lizzy'nin hayatı, artık FBI ajanı olan Jared Shayne'den bir telefon almasıyla ikinci kez altüst olur. Görünüşe göre katil yeniden ortaya çıkmıştır ve bu sefer tek bir hedefi vardır: Lizzy. Böylece içlerinden yalnızca birinin hayatta kalacağı nefes kesen bir kedi-fare oyunu başlar.

Yorum

  Kütüphanede kitaplara bakarken Rehine'yi gördüm ve kadın yazardan da polisiye-gerilim okuyayım diyerek aldım. Kadın yazarlar çok polisiye-gerilim yazmıyor en azından ben pek sık okumuyorum, özellikle olan bir şey değil öyle denk geliyor. Neyse fazla uzattım.



  Eve gelince yazar kimmiş acaba dedim ve kitapta yazarın isminin yazmadığını fark ettim, araştırınca yazarın gerçekten kadın olduğunu gördüm. Bunu söylememin amacı kadın yazarlara karşı olan bu belirleyici tutum, yazarın ismini, kitabın ismini okumadan sadece kapak tasarımı ile yazarın kadın olduğunu anlayabiliyoruz. Bu durum değişmeli bence, ki Rehine polisiye-gerilim romanı aşk romanı değil ki o belirleyici kapaklardan olsun. 😒😒

  Rehine, Lizzy Gardner Serisi'nin ilk kitabı. Lizzy 17 yaşındayken yaşadığı çevredeki ürkütücü katil tarafından kaçırılır ve esrarengiz bir şekilde kurtulur, yıllar içinde hayatını kurmuş ve özel dedektifliğin yanı sıra insanlara kaçırılmaya karşı eğitim vermektedir. Lizzy'i kaçıran seri katil ise tutuklanmamıştır ve 14 yıl sonra Lizzy'nin peşine yeniden düşer ve ölümcül kovalamaca başlar. Bu arada Lizzy'nin hayatına, yıllar önce hayatından çıkardığı eski erkek arkadaşı yeniden girer.

  Konu oldukça sıradan aslında, hatta arka kapak yazısını üstün körü okuduğum sırada aklımda oluşan olaylar aynı şekilde kitapta gerçekleşti ki bu da benim kitaba karşı olan heyecanımı öldürdü. Yazar fena bir iş çıkarmamıştı belki ama bu türe yeni bir şeyler kazandırmadığı, hatta klişelerde boğulduğu da kesin. Kitabı okurken aklım ister istemez Lisa Gardner'ın Kusursuz Tuzak adlı kitabına gitti, çünkü her iki kitaptaki katilin mahlası Örümcek Adam ve ikisi de kurbanları üzerinde örümcekleri kullanmayı seviyor. Kusursuz Tuzak, Rehine'den üç yıl önce yayınlanmış, bu yazarın Lisa Gardner'dan esinlenmiş olma ihtimali var ama öyle mi bilemem. Rehine'deki baş karakterin ismi Lizzy Gardner ve Kusursuz Tuzak'ın yazarının ismi Lisa Gardner arasındaki benzerlikte düşündürücü.



  Kitabın bazı bölümlerde aşk romanı moduna bağlaması ve klişelerle dolu olması okura zevk vermiyor, en azından ben hiç zevk almadım. Yazarın baş karakterleri mükemmel özelliklerle donatmaya çalışması da ayrı olarak can sıkıcı bir durumdu. Bir kere de şu baş karakterler çok iyi, çok güzel, çok yakışıklı ve çekici olmasın lütfen!

  Kitabın baskısı kötü olmasa da olması gerekenden fazla yazım hatası vardı, eksik kelimeler, yanlış harfler.. Biraz daha özen gösterilse daha iyi olurdu.

 Yazıyı bitireyim artık, fazla uzattım. Rehine fena olmayan bir polisiye gerilim ancak çok fazla klişeye ev sahipliği yapıyor ve okuru şaşırtacak detaylara sahip değil. Kusursuz Tuzak'ın seri katiline benzeyen bir katile sahip olması da kitabı gözümden iyice düşürdü. Eğer iki kitap arasında kalırsanız muhakkak Kusursuz Tuzak'ı okuyun, o gerçekten çok iyi bir polisiye gerilimdi. Kitaba üzülerek iki puan veriyorum.

  Kusursuz Tuzak yorumum için buraya tıklayabilirsiniz.

  Yazımı okuduğunuz için teşekkürler, bol kitaplı günler. :)

Alıntılar

Bir kere katil olduysan geri dönüşün yok. 
Kimsenin, tüm umutlarının, hayallerinin kısacık bir an içinde elinden alınmasının ona ne kadar acı çektirdiğini görmesini istemezdi. 
Lizzy için geçmişi bırakıp hayata devam etmek, her sabah uyanıp yürümeyi tekrar öğrenmeye çalışmak gibiydi.


Puanım


17 Kasım 2016 Perşembe

A'dan Z'ye Seri Katiller Ansiklopedisi - Schechter & Everett | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The A to Z Encyclopedia of Serial Killers
Seri: Yok
Yayınevi: Phoenix Yayınları
Sayfa Sayısı: 374
Baskı Yılı: 2006
Goodreads Puanı: 4.01  (1,652 Oy)

Arka Kapak Yazısı

  Seri cinayet daima insanların merakını cezbetmiştir. İşledikleri korkunç suçlar ve esin kaynağı oldukları kitaplar ve filmlerle seri katiller, sık sık medyada ilgi odağı olmuşlardır. Ancak pek çoğumuzun bildikleri yalnızca bu kitaplara ve filmlere konu olan, çoğunlukla hayal ürünü kahramanlardır. Seri katiller üzerinde önde gelen bir uzman olan Harold Schechter ile David Everitt'in birlikte hazırladıkları bu çalışmayla ilk defa konunun tüm boyutları hakkında bilgi sahibi olabilecek, okuyanın kanını donduran gerçek suç hikayeleriyle tanışacak, bir insanı seri cinayete, yamyamlığa, hatta vampirliğe kadar götürebilecek sebepleri öğreneceksiniz...

Yorum

  Sümeyye'nin kitaplığına göz attıkça bu kitap hep gözüme çarpıyordu ve artık okuyayım diyerek geçen başladım kitaba, kitabı hazmetmek için özellikle yavaş yavaş okudum.

  Kitap adından da anlaşıldığı üzere seri katilleri anlatıyor, ansiklopedi şeklinde hazırlanmış ve harf harf dizayn edilmiş, seri katillerin yanı sıra kullandıkları yöntemler, ilginç bilgiler ve bu katillerle ilgili olabilecek bir çok şey de ayrı ayrı kitapta kendine yer bulmuş. 1996 yılında yayınlanmış olduğu için sadece o tarihe kadar olan olayları ve kişileri içeriyor.

  Seri katillere, Sümeyye kadar olmasa da, bir ilgim vardı, onları bu davranışlara sürükleyen ne merak ediyordum, bir çok insan gibi. Bu kitap merakımı gidermekten ziyade beni farklı yönlerde gerçekten etkiledi. Daha önce de seri katillerle ilgili bir çok yazı okumuştum ama bu kadar çok bilgiyi bir anda alınca daha farklı bir şekilde etkilendim, belki de değişmeye başladığım için bilemiyorum.

  Kitapta kan donduran o kadar çok bilgi var ki okurken insan olarak sahip olduğumuz bu iğrenç potansiyelden çok utandım, dünya da ki en vahşi ve kötü canlının insan olduğu su götürmez bir gerçek ve bunu bu kitapta çok daha net anladım. Kitapta okuduğum şeylerden çok etkilenince buradaki yazıyı yazmaktan da kendimi alamadım.

David Berkovitz'in mektubundan
"İnsanları öldürmeyi seviyorum, çünkü çok eğlenceli. Ormanda hayvan avlamaktan bile daha eğlenceli, çünkü İnsan, en tehlikeli hayvandır.

  Kitabı okuyup seri katilleri tanıdıkça daha önce okuduğum seri katil romanlarının çıkış noktalarını daha net gördüm, zaten eskisi kadar etkilenmiyordum o romanlardan gözümden iyice düştüler. Belki de bu tarz romanlara gerekenden fazla değer veriyoruz.

  A'dan Z'ye Seri Katiller Ansiklopedisi, gerçekten güzel hazırlanmış bir kitaptı, yazarlar iyi bir iş çıkarmışlar. Ayrıntılı ve bolca detaya sahip bilgi içermese de yüzeysel haliyle bile yeterli ve etkileyici. Bu kitap sayesinde insanoğlundaki kötü potansiyelin ne kadar büyük olabileceğine bir kez daha şahit oldum ve ürpererek, insanlığımdan utanarak okudum. İtiraf etmeliyim ki seri katilleri ilginç ve merak uyandırıcı bulurdum artık öyle değil, onları iğrenç yaratıklar olarak görüyorum ve onların artmaması için otorite sahiplerinin acilen harekete geçmesi gerektiğine inanıyorum, son yüzyıllarda seri katiller türemiş ve sayıları giderek artıyorsa bunun muhakkak yeni dünya ile bir ilgisi olmalı. Bunlara karşı acil önlem alınmalı.

  Kitabı önermek yada önermemek de kararsızım, anlattıkları kan dondurucu. Belki de hepimizin okuyup ne kadar büyük bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzu anlamamız gerekiyor.
  Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim. Bol kitaplı ve insanın içindeki iyi potansiyelle karşılaştığınız günler dilerim. :)

Alıntılar

Bu kadar sıradan görünen, bizim gibi olan insanlar, nasıl bir canavar yüreği ve beyni taşıyabilirler? 
David Berkovitz'in mektubundan
"İnsanları öldürmeyi seviyorum, çünkü çok eğlenceli. Ormanda hayvan avlamaktan bile daha eğlenceli, çünkü İnsan, en tehlikeli hayvandır. 
Hep söylendiği gibi ağlamamak için güleriz. 
Kadınlar her zaman erkek şiddeti karşısında dengeleyici bir unsur olmuşlardır.

Puanım 



14 Kasım 2016 Pazartesi

Spoiler Uyarısı!



  Herkese merhaba! Bugün hepimiz için önemli olan bir konuya değinmek istiyorum. "Spoiler"lar. Kitap, film gibi şeylerin yorumlarını okumayı çok seviyorum. Henüz okumadığım ama merak ettiğim kitap yorumlarını okumaktan ayrı bir keyif alıyorum ancak burada şöyle bir tehlike ile karşılaşıyorum: Spoilerlar!


  Evet, spoilerlar. Henüz okumadığım ama çok merak ettiğim kitaplarla ilgili spoiler yeyince(yiyince de olabilir bu konuda TDK'nın kafası karışık gibi anlamadım.) kitabı okuyasım kalmıyor ve çıldırıyorum. Bazen yorum sahibi o yazaıyı öyle güzel spoilerla donatıyor ki kitabı okumş kadar oluyorum. Tama katil uşak kabul de ne olur bunu spoiler uyarısı ile söyleyin.

  Sözün özü lütfen yazılarınızda spoiler varsa bunu belirtin. Ve bizde rahatça okuyabilelim. Sırf bu yüzden okumadığım kitapların, izlemediğim filmlerin yorumlarını okumaktan vazgeçebiliyorum.


  Eğer bu konuda bir hatam olursa da bana belirtmenizi rica ederim, yazımı okuduğunuz için teşekkürler. Bol kitaplı ve spoilersız günler dilerim. :)

  

12 Kasım 2016 Cumartesi

İvan İlyiç'in Ölümü - Lev Nikolayeviç Tolstoy | Kitap Yorumu

Tolstoy

Orijinal Adı: Смерть Ивана Ильича (Smert' Ivana Ilyicha)
Seri: Yok
Yayınevi: Antik Kitap
Sayfa Sayısı: 112
Baskı Yılı: 2009
Goodreads Puanı: 4.02  (48,640 Oy)

Arka Kapak Yazısı



İvan İlyiç, önce sorgu yargıcı, sonra da hakim olarak yaptığı görevinde mutludur. İnsanların, onun ağzından çıkacak kelimelerle kaderlerinin değişmesi kendisini güçlü ve önemli hissetmesine vesile olmaktadır. Aldığı maaş yeterli olmasa da yüksek gelirli bir yaşantısı varmış görüntüsü vermeyi başardığı için de ayrıca memnundur. Her şey yolunda ve olması gerektiği gibi gitmektedir. Ta ki körbağırsağındaki ağrılar şiddetlenip bütün lezzetleri acılaştırıncaya kadar...

Ölüme ilişkin yazılmış en başarılı roman olduğu tartışmasız kabul edilen İvan İlyiç’in Ölümü okuyucuya, "Ölüm hiç bu kadar yakın bir duruşla anlatılmamıştı." dedirtecek denli dev bir Tolstoy klasiği.

Yorum

  Havalar soğuyor, kış ben geliyorum diyerek kendini belli etmeye başladı. Ee kış gelir de hazırlık olmaz mı? Benim kış hazırlığım klasiklerdir, sanki kış mevsimi biz klasiklerin tadını çıkara çıkara okuyabilelim diye yaratılmış. Uzun kış gecelerine kalın klasikler nasıl da yakışıyor. :)

  Klasikler mevsimimi açmaya karar verdim ve Tolstoy'la başladım, şu ara bol bol klasiklerden okumak istiyorum. Listem kabarık.

Son zamanlarda bütün yalnızlığın içinde, yüzü kanepenin arkasına dönük yatarken; bu çok tanıdık, her türlü ilişkinin bulunduğu kalabalık kentte, bir başka yerde olabileceğinden daha derin bir yalnızlık içinde; bir denizin dibinde ya da yeryüzünün alt katmanlarında bir yerde bulunabilecek bir yalnızlık içindeydi.

  İvan İlyiç'in Ölümü'ne geçersek, roman İvan İlyiç adlı baş karakterin ölümüne kadar olan yaşam serüvenini konu alıyor. Kitabın girişinde İvan İlyiç'in ölümüne şahit oluyorsunuz ve ilerleyen bölümlerde ölümüne kadar olan hayatını okuyorsunuz. Kitap bu yönüyle bana Kırmızı Pazartesi'yi anımsattı, belki Marquez bu kitaptan ilham alarak öyle bir kurgu tarzı benimsemiştir.

Her nedense çevresindekiler, İvan ilyiç'in ölümcül değil hafif bir hastalığı olduğuna, sessizce oturup doktorun dediklerini yerine getirmesi gerektiğine, bir gün sağlığında iyiliğe doğru bir değişiklik olacağını inandırmaya çalışıyordu. Bu yalan ve dolanlı davranışlar İvan ilyiç'in yıkıyordu. Kendisi, onlar ne derse desinler, ağrıların daha da artacağını ve öleceğini çok iyi biliyordu. Onların iki yüzlü davranışları İvan İlyiç'e büyük acı veriyordu. Bildikleri gerçek kabul etmeyerek ona yalan söylemeler, onun da bu yalanı katılmasını istemeleri onu kızdırıyordu. Bu iki yüzlülük onu ölümün eşiğine doğru biraz daha itiyordu sanki.
  Roman tüm açıklığı ile size ölümü ve acımasızlığını anlatıyor, yakalandığı hastalıktan adım adım ölümüne giden İvan İlyiç'in hayatını yeni baştan gözden geçirmesini ve inançlarını yeni baştan sorgulamasını anlatıyor. Ve okurken bize çok uzak olduğunu düşündüğümüz ölümün aslında hiç de uzak olmadığını, çok basit bir sebepten dahi size musallat olabileceğini bir kez daha anlıyorsunuz. Kitabın daha ilk sayfalarında insanların bencilliği yüzünüze tokat gibi çarpıyor, ilerleyen sayfalarda da aynı durum söz konusu. Biri hasta, ölüyor ama kimsenin gerçekten umrunda değil, herkes menfaatleri peşinde. Kimi iş yerinde boşalan koltuğunu kapma derdinde, kimi de kalacak paranın derdinde...

İvan İlyiç'in ölüm haberi üzerine oradakilerin aklına gelen şey, bu ölümün kendilerini ya da arkadaşlarının kariyerini nasıl etkileyeceği oldu.

  Okurken ürpermeden edemedim, Tolstoy hayatın acımasız gerçeklerini o kadar net ve çarpıcı biçimde ortaya koymuş ki kitabı bitirdiğinizde 100 küsur sayfalık kitap değilde 1000 küsur sayfalık kitap okumuş gibi hissediyorsunuz. Son sayfalara doğru her şey daha çarpıcı bir hale geldi, merhamete muhtaç olan ama sevdiklerinden onu bulamayan İvan İlyiç ruhen daha çok yıkıldı ve hayatındaki doğru sandığını kararlarını sorgulamaya başladı.
"Ya bütün hayatım yanlışsa?"

Ona önceleri imkansız gibi görünen şey (hayatını gerektiği gibi yaşamamış olduğu şüphesi), doğru olabilir gibi geldi.
  Aslında bu romanın kritiği uzun uzun yapılır, bence bir kitap bile yazılır o yüzden uzatmak istemiyorum. Okuyun, okutturun ve Tolstoy'a kulak verin.

Umarsızlığınai korkunç yalnızlığına, insanoğlunun acımasızlığına, Tanrı'nın kendinden yüz çevirmişliğine ağladı.
  Yazımı okuduğunuz için teşekkürler, bencilliklerimizi aşıp merhamet gösterebilmemiz dileğiyle.

Puanım