Farklı Yayınevlerinin Çevirilerini İnceliyoruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Farklı Yayınevlerinin Çevirilerini İnceliyoruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2017 Pazar

Goriot Baba | Çeviri İncelemesi


  Çevirinin bir kitap için önemini her okur az çok bilir, özellikle de kendine has tarzı olan özgün kitaplarda çevrinin yeri bambaşkadır. Okudukça ve türlü türlü çeviri ile karşılaştıkça çevirinin önemini daha iyi anladım ve elime fırsat geçtikçe kitapların farklı çevirilerini inceliyorum. Goriot Baba için de elime böyle bir inceleme imkanı geçince fırsatı kaçırmak istemedim.


İletişim Yayınları;
  Eugéne, iğrenir gibi “Desenize sizin Paris bir bataklık!” dedi.
  Vautrin “Hem de acayip bir bataklıktır,” diye yeniden söze başladı. Bu bataklıkta çamurlara araba içinde bulananlar namuslu, yürüyerek bulananlar dolandırıcıdır, Tarı korusun, bu bataklıktan bir şeyler bulup çıkarayım demeyin, sakın; acayip bir yaratık sizi Adalet Sarayı meydanına herkese gösterirler. Bir milyon çalın, salonlarda sizi “Ne namuslu adam!” diye yere göğe koyamazlar. Bu ahlak anlayışını devam ettirmek için jandarmaya ve adalete otuz milyon frank veriyorsunuz. Ne güzel, değil mi?

Can Yayınları;
  Eugène tiksinircesine, “Sizin bu Paris, bir çirkef deryası desenize!” dedi.
“Hem de çok garip bir çirkef,” dedi Vautrin. “Arabalarda çamurlananlar namuslu kişi, yaya çamurlananlarsa dolandırıcıdır. Hele bir yanılıp da bu çamurdan bir şey almaya kalkın. Adliyede görülmedik bir nesne gibi teşhir ederler sizi. Bir milyon çalın, salonlarda bir erdem örneği olarak görülürsünüz. Bu ahlakı ayakta tutmak için de jandarma ile adliyeye otuz milyon ödüyorsunuz. Kıyak doğrusu!” 

Remzi Kitabevi;
  Eugene âdeta iğrenerek, nefretle:   “Aman Tanrım!..” dedi. “Şu sizin Parisiniz tam bir bataklık, desenize!..” diye haykırdı.  
Vautrin:   “Ah! Hem de ne bataklık,” dedi. “Orada arabayla giderek çamura bulananlar, namuslu     kişilerdir, yaya giderken çamura batanlar da hilekâr namussuzlardır. Oradan en ufak bir şey koparmak bahtsızlığına uğrarsanız, görülmeye değer garip bir nesne gibi, kendinizi Adliye Sarayı alanında parmakla gösterilir bulursunuz. Bir milyon çalın, bir erdemlik örneği gibi, salonların baş tacı olursunuz. Bu ahlâk kurallarını yaşatmak için Jandarma ve Adliye örgütlerine otuz milyon ödüyorsunuz. Hayrını görün! ”

Milli Eğitim Basımevi;
 İğrenen bir eda ile Eugene: — Şu halde Paris’iniz bir bataklık, dedi.
Vautrin mukabele etti: — Hem de acayip bir bataklık. Araba içinde çamurlara batanlar burada namuslu kimselerdir, yaya olarak çamura batanlar namussuzdur. Bu bataklıktan her hangi bir şey bulup alın, adliye sarayının meydamnda herkese teşhir edebilirsiniz. Bir milyon çalın, salonlarda bir fazilet nümunesi diye gösterilirsiniz. Bu ahlâk nizamını devam ettirmek için de jandarma ile adelete otuz milyon ödüyorsunuz... Mükemmel!




İletişim Yayınları;
  Goriot Baba muhteşem bir adam!

Can Yayınları;
  Goriot Baba yüce bir insan!

Remzi Kitabevi;
  Goriot Baba, erişilmez derecede yüce bir yaratık!

Milli Eğitim Basımevi;
   Goriot Baba ulvi bir mahlûk!



İletişim Yayınları;
  Dünya aşağılık kötü bir şey! Başımıza bir felaket gelmeye görsün en yakın dostumuz bunu bize haber vermeye, sapını hayran hayran seyrettireceği bir hançerle yüreğimiz deşmeye hazırdır. Hep saldırma, hep yergi, hep alay! 

Can Yayınları;
  Dünya rezil ve kötü. Başınıza bir dert gelmeyegörsün, her zaman gelip bunu size yetiştiren, elindeki hançeri yüreğinize saplayıp büken, üstelik de sizi hançerin sapına hayran bırakmaya çalışan bir dostunuz bulunur. İğneler, alaylar başladı bile!

Remzi Kitabevi;
  Dünya alçak ve merhametsiz. Başımıza bir felâket gelmeyegörsün, koşup hemen bunu bize haber verecek bir dosta her zaman rastlanır. Sapını bize hayranlıkla seyrettirerek bir hançerle yüreğimizi deşen, en ince köşelerine kadar onu araştıran dostlar hiç eksik değildir. Dokunaklı, iğneli sözler, alaylar gelmekte asla gecikmez!..

Milli Eğitim Basımevi;
   Dünya alçak ve haindir. Bir felâket bize erişir erişmez gelip onu bize söyliyecek ve kalbimizi hançeriyle deşerken bu hançerin sapım bize hayranlıkla seyrettirecek bir dosta daima tesadüf olunur. Şimdiden istihza, şimdiden alaylar!

İletişim Yayınları;
  Genç kızken soyadı de Conflans olan Madam Vaquer yaşlı bir kadındır. Quartier Latin ile Saint-Marceau arasında, Neuve-Sainte-Geneviéve Sokağı'nda kırk yıldan beri orta halli insanlara göre bir pansiyon işletmektedir. Vaquer Yurdu diye tanınan pansiyona kadın, erkek, genç, ihtiyar herkes kabul edildiği halde saygın müessesenin adetlerine kimse dil uzatmamıştır. Yalnız şu var ki otuz yıldan beri de burada genç bir kimsenin kaldığı görülmemiştir. Halbuki bir gencin burada kalabilmesi için ailesinin pek az bir para göndermesi yeterlidir. Bununla beraber, bu dramın başladığı tarihte, 1819'da, orada bir genç kız bulunuyordu. Şu sancılı edebiyat çağında "dram" kelimesi pek fazla, zorlanarak kullanıla kullanıla biraz gözden düşmüş olsa da burada onu yine kullanmak zorundayız; bu hikaye kelimenin gerçek anlamıyla dram olduğundan değil; eseri okuyup bitirenler belki gizliden gizliye, belki açıkça gözyaşı dökecekler de onun için. Eser Paris'in dışında da anlaşılacak mı acaba? Bundan şüphe edilebilir.

Can Yayınları;
  Madam Vauquer yaşlı bir kadındır, kızlığında “de Conflans” soyadını taşımıştır, kırk yıldan beri Paris’te Quartier Latin ile Saint-Marceau arasında, Neuve-Sainte-Geneviève Sokağı’nda küçük bir pansiyon işletir. “Vauquer Pansiyonu” adıyla tanınan bu pansiyon, erkeklere de, kadınlara da, gençlere de, yaşlılara da açıktır ya bu saygıdeğer kurumun töreleri konusunda en ufak bir dedikodu çıkmamıştır. Ne var ki otuz yıldan beri genç bir kimsenin oturduğu da olmamıştır burada; genç bir adamın böyle bir yerde oturması için, ailesinden çok az bir para alması gerekir. Bununla birlikte, 1819’da, yani bu dramın başladığı sırada, zavallı bir kızcağız kalıyordu burada. “Dram” diyoruz. Yaşadığımız bu gözü yaşlı edebiyat çağında, hem yalan yanlış, hem de gereğinden fazla kullanılması yüzünden, iyice gözden düşmüş olan bu sözü yine de kullanmak gerekiyor burada. Öykümüz sözcüğün gerçek anlamında “dramatik” olduğu için mi? Hayır. Kitap okunup bitirildikten sonra, için için ya da açık açık birkaç damla gözyaşı dökülmesine yol açar belki de ondan. Paris’in dışında anlaşılabilecek mi bu kitap? Orası kuşkulu.

Remzi Kitabevi;
  Genç kızlık adı Conflans olan Mme Vauquer, yaşlı bir kadındır. Paris'te kırk yıldan beri, Quartier Latin'le Saint-Marceau mahallesi arasında, Neuve-Sainte-Genevieve sokağında bir aile pansiyonu işletir. Vauquer Pansiyonu adiyle bilinen bu pansiyon, kadınları da, erkekleri de, gençleri de, yaşlıları da kabul eder.
Buna rağmen, şimdiye kadar bu saygıdeğer kuruluşa hiç bir leke gelmemiş, hakkında en ufak bir dedikodu çıkmamıştır. Ama, şunu unutmamalı ki, otuz yıldan beri genç bir hanımın orada oturduğu görülmemiştir. Bir delikanlının da o Çatı altında yaşaması için, ailesinin ona pek az bir harçlık verecek durumda olması gerektir. Bununla birlikte, 1819'da, bu dramın başladığı dönemde, pansiyonda yoksul bir genç kız vardı. Dram sözcüğü, şu acıklı edebiyat çağlarında, aşırı ve yersiz bir şekilde, her yerde, her zaman bol bol kullanıldığından, Önemini ve itibarını bir hayli yitirdi. Böyle olmasına rağmen, onu burada kullanmak zorundayız; bu hikâyenin, sözün gerçek anlamıyla, dramatik olduğundan değil ama, eser tamamlandığında, intra muros et extra belki de birkaç damla göz yaşı döken olur. Bu eser, Paris'in dışında acaba anlaşılacak mı? Şüphe edilebilir.

Milli Eğitim Basımevi;
  Kızlığında de Conflans ismim taşımış olan Madam Vauquer, Pariste, Kartiye-Latin ile fobur- Saint-Marsel arasındaki yeni Sainte-Geneviéve sokağında, orta sınıftan kimselere mahsus bir pansiyonu kırk seneden beri işleten ihtiyar bir kadındır. Vauquer evi adiyle tanınan bu pansiyon erkeklerle kadınlan, gençlerle ihtiyarları ayırdetmeksizin kabul eder, fakat bu muhterem müessesenin ciddîliğine ve şerefine karşı tek dedikodu olmamıştır. Ancak, otuz yıldan beri de, burada genç bir insan görülmemiştir ve bir delikanlının burada oturması için ailesince kendisine hakikaten pek az bir aylık verilmesi lâzımdır. Fakat Vauquer pansiyonunda genç insan bulunmazsa da, bu facianın başlangıç tarihi olan 1819 da fakir bir genç kız orada yaşamakta idi. Gerçi facia kelimesi, edebiyatı baştan başa bir felâket kılığı almış bir devirde mübalâğa yüzünden ve inşam işkenceye atacak bir tarzda iptizale uğratıldığından itibarını kaybetmiştir, fakat onu burada kullanmak lüzumludur. Ancak bu lüzum hikâyenin kendisinin gerçek mânasiyle bir facia oluşundan ileri gelmekte bulunuyor. Bundan dolayı da, eser bitinceye kadar okuyucunun birkaç damla yaş dökmesini umarım. Eser Paris dışında da anlaşılacak mıdır? Bundan şüphe caizdir. 

    Buradaki dört çeviride en büyük uyumsuzluğu altını çizdiğim kısımda buldum, üç çeviride hikayenin dramatik olmadığını ama belki okurda gözyaşına sebep olacağı için bu kelimeyi kullandığını belirtirken, Milli Eğitim Basımevi'ndeki çeviride hikayenin bir facia olduğu için kelimeyi kullandığını belirtiyor. Aradaki anlam farkına beni çok şaşırttı.



İletişim Yayınları;
  Hayatın dibini kazımış olan benim gözümde ancak tek bir gerçek duygu vardır. O da, iki insan arasındaki dostluktur. 

Can Yayınları;
  Ben yaşamın kabuğunu kazıyıp dibini görmüş adamım, benim için de tek gerçek duygudur işte, erkek erkeğe bir dostluktur.

Remzi Kitabevi;
  Ama, hayatı iyice eşeleyen, derinine inen, benim gözümde. gerçek bir tek duygu vardır: Erkekten erkeğe dostluk.

Milli Eğitim Basımevi;
   Fakat hayatı iyi derinleştirmiş olan benim için gerçekten mevcut olacak şey ancak bir duygu, erkekten erkeğe bir dostluk vardır.



İletişim Yayınları;
  Seine boyuncaa kıvılıp yatmış, ışıkları parlamaya başlayan Paris'e baktı. Vendöme Meydanı'nın kulesiyle Ivalides'in kubbesi arasına gözleri takılı kaldı. İçine dalmak istediği o kibar alemi burada yaşıyordu. Bu vızıldayan arı kovanına balını önceden emiyormuş gibi baktı. Şu azametli sözleri söyledi: “Şimdi karşı karşıyayız.”

Can Yayınları;
  Paris’i içinde ışıklar parıldamaya başlayan Seine Nehri’nin iki kıyısı boyunca kıvrılıp yatmış gördü. Gözleri Vendôme Alanı’nın sütunu ile Invalides’in kubbesi arasına, girmek istediği kibar çevrenin yaşadığı yere dikildi, neredeyse yercesine baktı. Bir uğuldayan kovana, balını önceden çeker gibi olan bir bakışla baktıktan sonra, şu yüce sözleri söyledi: “Şimdi çık karşıma!”

Remzi Kitabevi;
  Oradan, içinde ışıkların parıldamaya başladığı Seine nehrinin iki kıyısı boyunca kıvrılarak yatan Paris'i gördü. Gözleri âdeta büyük bir hırs ve doymazlıkla, Vendome Alanı'ndaki sütunla Invalides'in kubbesi arasında, içine girmek istediği yüksek sosyetenin yaşadığı yere takıldı. O uğultulu arı kovanına, balını peşin olarak çekermişe benzeyen bir bakış fırlattı ve şu muhteşem sözleri söyledi:“Hadi bakalım, hodri meydan! İşte şimdi baş başa kaldık!”

Milli Eğitim Basımevi;
  Seine’in iki sahili boyunca kıvrılmış yatan ve ilk ışıklan yanmaya başlayan Paris’i gördü. Rastignac’ın gözleri Vendöme meydanı kulesiyle Envalide’ler kubbesi arasındaki yere, içine girmeyi istemiş olduğu kibar âlemin yaşadığı semte adetâ acıkmış bir ihtirasla bağlandı. Bu vızıltı an kovanına, balım şimdiden emiyora benziyen bir bakış gönderdi ve şu muazzam iddialı sözleri söyledi:
— Şimdi karşı karşıya güreşimiz yan



  Benim bulabildiğim dört çeviri bu şekilde, bunları okuduktan sonra çevirinin aslında ne kadar önemli bir sanat olduğunu anlamamak elde değil. Aynı kitap, aynı dile çevriliyor ama bambaşka sonuçlar çıkabiliyor.

Çevirmenler ise şu şekilde;

  •  İletişim Yayınları - Şerif Hulusi
  •  Can Yayınları - Tahsin Yücel 
  •  Remzi Kitabevi - Nesrin Altınova
  •  Milli Eğitim Basımevi - Nahid Sırrı Örik
  Açıkçası ben Milli Eğitim Basımevi'nden çıkan çeviriyi hiç beğenmedim, 1990 yılında basıldığı için bir çok eski sözcük içeriyor ama sorun bu değil. Çeviride özensizlikler var, spoiler gibi sebeplerden dolayı paylaşamadığım bazı kısımlarda çeviri yapılmadan dipnot ile açıklanarak geçiştirilen yerler var ancak diğer çevirilerde bunlar Türkçe'ye güzel bir şekilde uyarlanmış. Bunun dışında çeviride bir ahenk eksikliği söz konusu olduğunu da düşünüyorum. 

  Diğer yayınevlerinin çevirilerini genel olarak beğensem de Can Yayınları ve İletişim Yayınları kendi içinde uyumlu bir çeviriye sahip olduğunu düşünüyorum.

  Bunlar tamamen bana ait düşünceler, kişisel yargılarım, belki sizler farklı düşünebilirsiniz. Ben sadece çevirileri ve düşüncelerimi aktarmak istedim.


  Sıkıcı olmadan ve spoiler vermeden, elimden geldiğince uygun kısımları seçmeye çalıştım. Bir hatam olduysa affola. Okuduğunuz için teşekkürler. 

21 Kasım 2016 Pazartesi

Dorian Gray'in Portresi | Çeviri İncelemesi

  Kitap okurken çeviri çok önemli bir unsur, özellikle de kitap kelime oyunları ve kelimelerin ahenkli dansı ile yazıldıysa. Kitap alırken çevirilere çok dikkat etmeye çalışıyorum, bu konuda en çok klasiklerde sıkıntı yaşıyor benim gibi tüm okurlar biliyorum. Bu yayınevi iyidir derken hayal kırıklığına uğrayabiliyoruz. Bundan sonra elimden geldikçe -özelliklerde klasiklerde- farklı yayınevlerinin çevirilerini incelemeye çalışacağım.

  Bu serüvendeki ilk kitap Dorian Gray'in Portresi oldu. Üç farklı yayınevinin çevirisini incelemeye çalışacağım, seçtiğim cümleler alıntı olarak hoşuma gidenler. Alıntıları uzun tutmamaya çalıştım. Umarım kafanızda bir fikir oluşabilir. İleride kitabın farklı çevirisine denk gelirsem onu da yazıya eklemeye çalışacağım.

  İlk alıntılar Can Yayınları'ndan, ikinci alıntılar Antik Kitap'tan, üçüncü alıntılar Remzi Kitabevi'nden.

Can Yayınları;
"Kime ait?"
"Elbette ki Dorian’a," diye yanıtladı ressam.
"Çok şanslı çocukmuş."
Dorian Gray, "Ne hazin!" diye mırıldandı gözlerini kendi portresinden ayırmadan. "Ne hazin şey! İhtiyarlayıp çirkinleşeceğim, iğrenç olacağım. Oysa bu resim sonsuza dek genç kalacak. Şu haziran günündeki yaşından öteye hiç gitmeyecek... Öbür türlü olabilseydi! Sonsuza dek genç kalan ben, ihtiyarlayansa şu resim olsaydı! Bu uğurda... Bu uğurda her şeyimi verirdim! Evet, koca dünyada vermeyeceğim hiçbir şey yok! Ruhumu bile satarım bu uğurda!"
Lord Henry gülerek, “Basil, böyle bir pazarlık senin işine gelmezdi," dedi. "Yapıtına haksızlık olurdu." 

Antik Kitap;
"Kimin peki?"
"Tabii ki Dorian'ın" diye cevapladı ressam.
"Dorian çok talihli bir adam."
Gözleri hala kendi portresinde olan Dorian Gray, "Ne kadar hazin!" diye mırıldandı. "Ne kadar hazin! Yaşlanacak, berbat ve korkunç olacağım. Fakat bu resim daima genç kalacak. Asla bu harika Haziran gününden daha yaşlı olmayacak. Keşke başka yürlü olsaydı! Ben sonsuza dek genç kalsaydım da bu resim ihtiyarlasaydı. İşte bunun için... Bunun için her şeyimi verirdim! Evet, bunun için dünyada veremeyeceğim hiçbir şey yok! Hatta ruhumu bile verirdim!"
"Böylesi bir anlaşmayı hiç istemezdin Basil" diye bağırdı Lord Henry gülerek. "Bu, eserinin talihsizliği olurdu."

Remzi Kitabevi;
"Kimin malı öyle ise?"
Ressam "Şüphesiz Dorian'ın" diye karşılık verdi.
"Ne talihli adam!"
Dorian Gray, gözleri hala kendi resmine dikili, "Ne üzücü şey!" diye fısıldadı. "Ne üzücü!. Ben ihtiyarlayacağım, çirkin ve korkunç olacağım. Fakat bu resim daima genç kalacak. İşte şu Haziran gününden daha yaşlı olmayacak. Aksine olsayı, ben genç kalsaydım da resim ihtiyarlasaydı. Bunun için - bunun için her şeyi verirdim. Evet, bunun için dünyada veremeyeceğim hiçbir şey yoktue. Canımı verirdim ruhum için!"
Lord Henry gülerek "Böyle bir değişmeye razı olmazdım Basil" dedi. "Bu eserini biraz hor görmek olurdu."




Can Yayınları;
Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyorlarsa da hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.

Antik Kitap;Şu günlerde insanlar her şeyin fiyatını biliyorlar; fakat hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.

Remzi Kitabevi;
Alem bugün her şeyin fiyatını biliyor ama hiçbir şeyin değerini bilmiyor.




Can Yayınları;
Saat üçü vurdu, sonra dördü, yarım saatlerin çifte vuruşu duyuldu, ama Dorian Gray yerinden kıpırdamıyordu. Hayatın kızıl ipliklerini bir araya getirip örerek bir örnek çıkarmaya, içinde dolaştığı şu kan renkli tutku labirentinde çıkar bir yol bulmaya çabalıyordu. Ne yapacağını, ne düşüneceğini bildiği yoktu. En sonunda masa başına geçti, sevdiği kıza, af dileyen, kendi kendini zırdelilikle suçlayan ateşli bir mektup yazdı. Birbiri ardına birçok sayfaları üzüntüsünü dile getiren çılgın ve acısını dile getiren daha da çılgın sözcüklerle doldurdu. Kişinin kendi kendini suçlaması doyum verici bir lükstür. Kendimizi suçladığımız zaman başka hiç kimsenin bizi suçlamaya hakkı yokmuş gibi gelir. Kişiyi günahtan arındıran itirafın kendisidir, yoksa günah çıkartan papaz değil. Dorian mektubu bitirdiği zaman bağışlanmış olduğunu duyumsuyordu.

Antik Kitap;Saat üçü, sonra dördü ve nihaet dört buçuğu çaldı; fakat Dorian Gray yerinden kıpırdamadı. Hayatının kırık dökük parçalarını bir araya getirmeye, içinde dolaştığı ihtirasın kanlı dhlizinde yolunu bulmaya çalışıyordu. Ne yapacağını ve ne düşüneceğini bilmiyordu. Sonunda, masaya oturduğu ve sevdiği kıza, bir delilik yaptığını ve bunun için kendini bğiışlamasını dileyen bir mektup yazdı. Acı ve kahır yüklü cümlelerle dolu, sayfalarca yazı, yazdı. Yaptığı şey kendi kendisini kınamaktı. Yakışıksız bir şey yaptığımız ve kendimizi suçladığımızda, başkalarının bizi kınamaya hakkı olmadığını düşünürüz. Hakikatte bizi beraat ettiren papaz değil, onun önünde yaptığımız itiraftır. Bu yüzden Dorian Gray mektubu tammaladığı zaman kendini bağışlanmış hissetti.

Remzi Kitabevi;
Saat üçü vurdu, dördü vurdu, ve yarım saatin ikiz vuruşu çaldı. Dorian Gray kımıldamadı. Yatıyor ve hayatın kızıl ipliklerini toplamaya ve onlardanbir örnek dokumağa, içimdde dolaştığı ihtirasın kanlı labirentinde yolunu bulmağa çalışıyordu. Ne yapacağını, ne düşüneceğini bilmiyordu. Nihayet masaya gitti. Sevdiği kıza ihtiraslı bir mektup yazarak kendini affetmesi için yalvardı. Ve kendini delilikle suçlandırarak pişmanlığın vahşi ve azabın bundan daha vahşi kelimeleriyle sayfaları doldurdu. Kendini alçaltmanın bir hazzı vardır,. Kendimizi suçlu çıkarırken başkalarının bize suç bulmağa hakkı olmadığını hissederiz. Günahlarımızı affettiren papas değil, itiraftır. Dorian mektubu bitirince affedilmiş olduğunu hissetti.




Can Yayınları;
Dorian irkilerek yüzünü buruşturdu; çevresine, eski püskü şiltelerin üzerinde, olmayacak biçimlerde serilip yatmış duran biçimsiz şeylere baktı. Çarpılmış bacaklar, açılmış ağızlar, boş bakan fersiz gözler onu büyülüyordu sanki. Onların hangi garip cennetlerde azap çektiklerini, hangi nursuz cehennemlerin yepyeni zevklerinin gizini öğrendiklerini biliyordu. Onların durumu kendisininkinden iyiydi. Kendisi düşüncelerinin zindanı içindeydi çünkü. Anılar, korkunç bir hastalık gibi ruhunu kemirip bitirmekteydi. Durup durup Basil Hallward’ın ona bakan gözlerini görür gibi oluyordu. Gene de burada kalabileceğini sanmıyordu. Adrian Singleton’un varlığı tedirgin ediyordu onu. Kimsenin kendisini tanımayacağı bir yerde olmak istiyordu. Kendi kendisinden kaçmayı istiyordu.

Antik Kitap;
Dorian irkilerek kaba minderler üzerine fantastik biçimde uzanmış garip varlıklara baktı. Burkulmuş bacaklar, bir karış açıkağızlar, dik dik bakan donuk gözler kanını dondurdu. Nasıl garip bir cennette acı çektiklerini ve nasıl donuk bir cehennemde yeni heyecanların sırlarını öğrendiklerini biliyordu. Hepsi de kendinden daha iyi durumdaydılar. O ise düşüncenin zindanındaydı. Hafıza bir hastalık gibi ruhunu kemirmekteydi. Zaman zaman Basil Hallward'ın kendisine dik dik bakan gözlerini görüyor gibi oluyor, buna dayanamadığını hissediyordu. Adrian Singleton'un varlığından rahatız olmuştu. Kendisini hiç kimsenin tanımayacağı yerlerde olmak istiyordu. Kendisinden bile kaçmak istiyordu.


Remzi Kitabevi;
Dorian irkildi. Ve yırtık pırtık şiltelerin üzerinde öyle fantastik hallerle uzanmış acayip şekillere baktı. Sarkmış el ayaklar, açık ağızlar, fersiz, donuk gözler onu büyüledi. Hangi garip cennetlerde işkence çektiklerini, hangi karanlık cehennemlerin onlara yeni bir keyfin sırrını öğrettiğini biliyordu. Onlar bu bakımdan kendinden daha iyi durumda idiler. O, düşünce ile zehirlenmişti. Olanı hatırlama korkunç bir hastalık gibi, ruhunu kemiriyordu. Zaman zaman Basil Hallwar'ın gözlerini üstüne dikilmiş sanıyordu. Buna rağmen burada kalamayacağını hissetti. Adrian Singlton'un varlığı onu tedrgin ediyordu. Hiç kimsenin kendisini tanımadığı bir yerde olmak istiyordu. Kendinden kaçmak istiyordu.





Can Yayınları;
"Ben yarının doğrularını bildiririm."
Genç kadın, "Ben bugünün yanılgılarını yeğlerim," diye yanıtladı.

Antik Kitap;
"Size yarının gerçeklerini gösteriyorum."
Düşes, "Bugünün hatalarını tercih ederim" dedi.

Remzi Kitabevi;
"Yarının gerçeklerini söylüyorum."
Kadın, "Bugünün yanlışlarını tercih ederim" diye cevap verdi.




Can Yayınları;
Bu resmin salt anısı bile nice keyifli dakikanın tadını kaçırmıştı. Portresi başına vicdan kesilmişti sanki. Evet, vicdanı olmuştu onun. Dorian portreyi ortadan kaldırmalıydı. 
Antik Kitap;
Bu resim, pek çok keyifli zamanını mahveden bir hatıra idi. Onun için bir nevi vicdan hükmündeydi. Evet, o vicdandı. Onu yok etmeliydi.

Remzi Kitabevi;
Onu yalnız hatırlamak bile bir çok neşeli anlarını zehirlemişti. O, sanki vicdan yerine geçmişti. Evet, o vicdan oluştu. Onu yok edecekti.


  Çeviriler gördüğünüz şekilde, ben Can Yayınları ve Antik Kitap'ın çevirisini sevdim, bazı yerlerde biri bazı yerlerde diğeri daha iyi iş çıkarmış. Bence ikisi de rahatlıkla tercih edilebilir. Ancak ben Remzi Kitabevi'nin çevirisin, sevemedim, akışkan ve iyi bir çeviri hissi uyandırmadı bende. Hangisini seçeceğiniz size kalmış tabii ki. :)

  Ben Antik Kitap'tan okudum kitabı ve memnun kaldım, kitabın yorumu için buraya tıklayabilirsiniz.

  Sağlıcakla ve sevgi ile kalın. :)