Kırmızı Kedi Yayınevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kırmızı Kedi Yayınevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2017 Cuma

Villette - Charlotte Bronte | Kitap Yorumu

geçmişin gölgesinde

Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 560
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 3.75  (48,339 Oy)

Arka Kapak Yazısı


Charlotte Bronte'nin kendi hayatından yola çıkarak yazdığı bu roman, hem yazarın en önemli kitaplarından biri hem de çağının gerçeklerini en iyi anlatan yapıtlardan biri olma özelliğini taşıyor.

Lucy Snowe, genç yaşta ailesini yitirince vatanı İngiltere'yi terk eder ve kıta Avrupası'ndaki Villette kentinde bir yatılı kız okulunda öğretmenlik yapmaya başlar. Lucy burada yalnızca geçmişin hayaletleriyle değil, geride bırakmayı arzu ettiği, kaçındığı duygularla da yüzleşecektir. Okulu sık sık ziyaret eden Doktor John'a karşı içinde yeşeren duygular, kendisine karşı hep zalimce davranan edebiyat öğretmeni Mösyö Paul ile Müdire Madam Beck ve Villette sosyetesiyle mücadelesi, okulun öğrencileriyle ilişkileri Lucy Snowe'un kendini ve dünyayı tanımasında büyük rol oynar. Protestan bir genç kadın olarak Katoliklerin dünyasında tek başına verdiği yaşam savaşı Lucy Snowe'u nereye götürecektir? Lucy Snowe'un her zorluğu göğüsleyen güçlü karakteriyle bu sorulara verdiği yanıt, mutlu sonla ilgili genel kabulleri altüst ediyor. Charlotte Brontë, çalkantılı ve sürprizli bir yolculuğu anlattığı son romanı Villette ile Jane Eyre'de ulaştığı edebi çıtayı yükseltiyor. Brontë'nin bu otobiyografik romanı, Viktorya dönemi Avrupası'nda, sesini henüz kimseye duyuramayan kadının tek başına ve dimdik ayakta durabileceğinin kanıtı.

"Tehlike, yalnız ve belirsiz bir gelecek, mutlaka kasvetli ve kötü olmak zorunda değildir, yeter ki karakter sağlam olsun ve yetiler kullanılabilsin; yeter ki Özgürlük bize kanatlarını ödünç versin, Umut bize yıldızıyla rehberlik etsin."


Yorum

  Herkese hayırlı ve iyi bayramlar dilerim.! :)

  Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeler'inden sonra kardeşinin romanlarını da bekletmeden okumak istedim. Charlotte Bronte'nin en ünlü romanı Jane Eyre olsa da ben en sevilen kitabını biraz erteleyip, en beğenileni biraz bekletmek istedim.

  Villette, anne ve babasını çocukken kaybetmiş olan Lucy'nin kendi ayakları üzerinde durma ve kendini tanıma öyküsünü konu alıyor. Lucy, belirgin ve keskin özellikleri olan karakterlerden değil, aksine sade, kendi halinde bir karakter. Aslında Lucy okuduğumuz çoğu başkarakterden çok farklı, iyi, mutlu sona ulaşan ve çok çeken karakterlerden ya da olayları dramatize ederek okura sunan karakterlerden değil. Bronte, karakterinin iç dünyasını okura çok güzel yansıtmış, sanırım bu başarısının en büyük etkeni de kendinden ve yaşamından bir çok şey katmış olması.

  Kitap biraz yavaş akıyor ancak sıkıcı değil, zamana yayarak okumak ideal bir kitap ve kış mevsimine daha çok yakışacak gibi. Kitapta büyük olaylar yok ama her daim merakınızı canlı tutacak unsurlar mevcut. Karakterler ise birbirinden farklı ve ilgi çekici idiler, bazılarına gıcık olmadım değil. :D En sevdiğim ve ilgimi çeken karakter ise baştan itibaren Mösyö Paul oldu.

  Villette genel olarak sevdiğim bir kitap oldu, yavaş ilerleyen bir kitap olsa da bittiğinde okuduğunuza memnun olduğunuz bir kitap oluyor. Kitapta bolca yer alan Fransızca cümleler beni zaman zaman yorsa da severek okudum. Ve kitabın sonunu çok beğendim, kendine ve yapısına özgü, okurun hayal gücüne malzemeler bırakan kitaba oldukça uygun bir sondu. Kitabı dün bitirdim ve hala kitabın etkileri ve ruh hali zihnimde canlı.

Puanım


17 Mart 2017 Cuma

Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: A Room of One's Own
Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 128
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 4.09  (67,383 Oy)


Arka Kapak Yazısı

"Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler, büyülü bir aynaydı bu ve müthiş bir yansıtma gücü vardı. Böyle bir güç olmasaydı dünya hâlâ bataklık ve balta girmemiş ormanlardan ibaret olurdu. Savaşlarda zafer kazanıldığı duyulmazdı... Çar ve Kayzer ne taç giyerler, ne de tahttan inerlerdi. Uygar toplumlarda hangi işe yararlarsa yarasınlar, bütün şiddet ya da kahramanlık eylemlerinde aynalar gereklidir. İşte bu yüzden Napoléon da Mussolini de kadınların erkeklerden aşağı olduğunda bu kadar ısrarcıdırlar, eğer onlar aşağıda olmasalardı kendileri büyüyemezlerdi."

Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf'un 1928 yılında kapılarını kadınlara yeni yeni açmakta olan Cambridge Üniversitesi'ndeki kız öğrencilere hitaben yaptığı bir konuşması üzerine şekillenmiştir. İngiltere'de kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmelerinden bir yıl sonra yayımlanan kitap o tarihten günümüze feminizm tartışmalarının locus classicus'u olageldi. Jane Austen ve Charlotte Brontë'den, kadınların niçin bir Savaş ve Barış yazamadıklarına; Shakespeare'in hayali kız kardeşinden bugün de tartışılmaya devam eden kadının yoksulluğu ve namusu başlıklarına, hatta yaratıcılığın doğasına kadar uzanan geniş bir yelpazede kalemini özgürce oynatan Woolf, kadınlara edebiyat alanında bir çıkış yolu gösteriyor.

"Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır," diyen Virginia Woolf'un sesi, aradan geçen sekseni aşkın yıla rağmen gücünü ve etkinliğini koruyor.


Yorum

  Kendine Ait Bir Oda.. yorum yapması çok zor olan bir kitap, ne desem bilemiyorum açıkçası. O incecik kitap 128 sayfa içinde yüzyılların kadın tarihini ve incelemesini barındırıyor ve içinize öyle bir işliyor ki söyleyebilecek kelime bulamıyorsunuz bu kitabın üstüne.  Yıllar önce yazılmasına rağmen hala geçerliliğini koruyan ve daha uzun zaman güncelliğini koruyabilecek bir kitap..

  Virginia Woolf, kadın ve kurmacanın arasındaki ilişkiyi incelemek üzere kitaba başlıyor ama tüm kadınlık tarihine dokunuyor hemde bir çok erkeğin bu konudaki düşüncelerini de kitabındaki sayfalara ilmek ilmek örerek. Yazar olguları, gerçekleri ve potansiyelleri çok güzel, çok çarpıcı bir şekilde değerlendiriyor ve okudukça algınız genişliyor.
  Kitap hakkında uzun uzun konuşmak isterim ama bu konuşulması değil, okunup anlanması gereken bir kitap. Okuyun, yazara kulak verin ve kendi fikirlerinizi oluşturun. :)

Dipnot: Kitabı okurken Jane Austen, Charlotte Bronte gibi yazarların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ve çok net bir şekilde kavradım, bu yüzden çok geçmeden onların değerli eserlerini okuyup hak ettikleri saygıyı gösterebilmek istiyorum.

Puanım


28 Kasım 2016 Pazartesi

Son Okur - David Toscana | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: El último lector
Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 164
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 3.59  (247 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Meksika'da küçük Icamole köyü kuraklığın pençesindedir. Tam bir yıldır yağmur düşmeyen köye civardan su getirilmekte, kuruyan kuyular yüzünden hayat dayanılmaz olmaktadır. Bahçesindeki kuyuda güzeller güzeli küçük bir kızın cesedini bulan genç Remigio bu yabancı çocuğun oraya nasıl geldiğini anlamadığı gibi güzelliği karşısında da büyülenmiştir. Köy kitaplığının görevlisi olan ve oradaki bütün kitapları okuyup adeta onların içinde yaşayan babası Lucio'ya akıl danıştığında, Lucio, kızı bahçelerindeki bir ağacın dibine gömmesini öğütler oğluna, kimseye bir şey söylememesi için de kandırır. Ve hikâye orada başlar…

Son Okur okuma eylemi, edebiyatın büyüsü, hikâye ile gerçek yaşam arasındaki kaçınılmaz bağ hakkında bir roman. İyi yazılmış, okuru ele geçirmeyi, baştan çıkarmayı becerebilen romanlara bir övgü, laf kalabalığıyla dolu kötü anlatılara ise acımasız bir yergi. Son Okur, insanın iç ve dış yaşamını ayıran çizgiyi siliyor, şiddet ve aşk, gerçek ve mit, bolluk ve kuraklık, hayat ve ölüm kavramlarını birbiriyle harmanlıyor, birleştiriyor, ürkütücü ama görkemli bir dünya yaratıyor. Bu kitabıyla Latin Amerika'nın önemli edebiyat ödüllerinden üç tanesine değer bulunan David Toscana, her kitabın okuru aracılığıyla hayatı anlattığını iddia ediyor ve yaşamın sadece anlatılacak bir hikâyeden ibaret olduğunu, yalnızca iyi bir hikâyenin akıllarda kaldığını söylüyor.

Yorum

  Son Okur.. beni adıyla kendine çeken ve bunu kesinlikle okumalıyım dedirten kitap. İyiki de dmişim iyi ki de okumuşum.

  Meksika'da Icamole köyünde kuraklık hakimdir ve herkes bu kuraklığın pençesindedir. Yalnız Remigio'nun kuyusunda az da olsa su vardır, o suyu çekecekken küçük bir kızın cesedini bulur ve ne yapacağını bilmez. Babasına durumu anlatınca babası cesedi gömmesini öğütler ve olaylar gelişir.

  Son Okur bir çok yönden çok iyi bir kitap değil, konusu, kurgusu, olay örgüsü ortalama seviyede. Bu kitabı farklı kılan edebi eleştirileri ve kendine özgü tarzı. Kendine özgü bir tarzı var, bunu okumaya başladığınız an kavrıyorsunuz, yazar hayatın içinden, samimi olmasına çabalamış kitabı bu yüzden kitapta noktalama işaretleri ve düzenli cümleler bulunmuyor. Diyaloglar paragrafa dahil ve herhangi bir noktalama işareti ile belirtilmiyor. Bu yönü bana Bilinmeyen Adanın Öyküsü'nü anımsattı, onda da konuşma cümleleri tırnak işareti ya da kısa çizgi ile belirtilmiyordu. (Kitabın yorumuna buradan ulaşabilirsiniz.)

  Kitabın dili ister istemez kitaba dikkat kesilmenize sebep oluyor çünkü bazen diyaloglar bir anda başlıyor ve siz bunu biraz geç anlayabiliyorsunuz.

  Özgün tarzını ne kadar sevsem de kitabın en sevdiğim yönü edebi eleştirileri oldu. Son Okur yani Icamole köyünün tek kütüphanecisi ve tek okuru olan Lucio, kitaplarla ilgili çok fazla bilgiye ve güzel fikirlere sahipti. İyi ve kötü kitapları, kitapların dilini, editörlere olan ince eleştirilerini okurken büyük zevk aldım. Lucio gibi biriyle karşılıklı oturup sohbet etmek çok büyük bir zevk olacaktır eminim ki.

  Kitabın içinde bir çok kitaptan bahsediliyor ancak ben hiçbirini bulamadım (incil hariç :D ), o kitaplar gerçekten var mı bilmiyorum ama var olsalardı göz atmayı çok isterdim.

  Son Okur, tarzı ve edebi eleştirileriyle okuması oldukça zevkli bir kitaptı. Bu kitabı çok severek ya da vaay diyerek okumazsınız bu bir gerçek, ancak okuduktan sonra damağınızda hoş bir tat bırakıyor ki bu da çok muazzam. Okuması oldukça zevkli dedim bu şöyle oluyor, okuyorsunuz ve kitabı bıraktığınızda size farklı bir zevk miras bırakıyor kitap, okurken değil okuduktan sonra güzel olan kitaplardan. Eğer farklı bir şeyler okumak istiyorsanız bu kitabı size öneririm. Büyük beklentiniz olmasın, yavaş yavaş sadece güzel bir şeyi okumak için yazara kulak vererek okuyun ve bitirince damağınızda kalan o hoş tadın tadını çıkarın! Keyifli okumalar. :)

Puanım


17 Eylül 2016 Cumartesi

Sakkara'nın Kumları - Glenn Meade | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Sands Of Sakkara 
Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 580
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.03  (629 Oy)


Arka Kapak Yazısı
    Kasım 1943. İkinci Dünya Savaşı'nın bütün hızıyla sürdüğü günler. Adolf Hitler, görülmemiş cüretkârlıkta bir görev verir adamlarına: Müttefiklerin Avrupa'yı istilası konulu gizli bir konferans için Kahire'ye gidecek olan Amerikan Başkanı Franklin D. Roosevelt ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill'in öldürülmesi; çünkü böyle bir istila gerçekleşirse Almanya bir anda yenilgiye uğrayacaktır. Hitler'in verdiği bu tehlikeli görevi yerine getirebilecek tek bir kişi vardır: Binbaşı Johann Halder, Almanların gizli istihbarat örgütü Abwehr'in en parlak, en gözü pek adamlarından biri. Yanında uzmanlardan oluşan bir ekip ve genç ve güzel Mısırbilimci Rachel Stern'le birlikte yola çıkan Halder, Kahire'ye giderken amansız bir çölde zamana karşı yarışmak zorundadır. Ya verilen görevi başarıyla yerine getirecek ya da hem kendi hayatını kaybedecek hem de oğlu ölebilecektir. Bu planı öğrenen Amerikan gizli istihbarat örgütü en iyi elemanlarından biri olan Yarbay Harry Weaver'ı, Halder'i ve ekibini avlayıp yok etmekle görevlendirir. Ancak hem Weaver hem de Halder ve Rachel Stern için söz konusu olan sadece savaşın dengesi ve Müttefik liderlerin hayatları değildir, ölüme kadar giden çılgınca bir yarışta sınanan aşk ve arkadaşlıktır da.


Yorum
   Merhaba sevgili kitap severler! Yine bir Glenn Meade kitabı ile karşınızdayım. Aylar önce Şeytanın Müridini yorumlarken yazarın yazış tarzını beğendiğimi ve bunun için de diğer kitaplarını okumak istediğimi belirtmiştim. Burada kastettiğim Sakkara'nın Kumları değildi, yazarın daha övülen kitapları vardı ancak kütüphanede kitap bakınırken bu esere denk gelince alıp okumadan edemedim. Bir Şeytanın Müridi kadar beğenmesemde güzel bir kitap daha okumuş oldum.

   Öncelikle kitabın genel konusundan bahsetmek istiyorum. Ajanlık, komplolar, suikastler, intikam hikayeleri, koşuşturmaca severler için önerebileceğim bir kitap. Kitap arka kapak yazısından da anlaşılacağı üzere hepimizin tarihten aşina olduğu insanlar olan Churchill ve Roosevelt'e suikast girişiminde bulunmak isteyen bir suikast ekibinden ve bunların hayatlarındaki dönüm noktalarından söz ediliyor. Kitap İkinci Dünya Savaşı dönemine ışık tutuyor. Yazarın notunda da belirttiği gibi birçoğu o dönemdeki kişilerden ve kuvvetli kaynaklardan edinilen bilgiler ile yazılmış romanda zaten bazı şeylerin tarihi yansıtması açısından eğitici ve öğretici yanı da var Sakkara'nın Kumları'nın. Eser bir suikasti ve siyasi olayları, savaşları konu edindiğinden askeri yönü  ağır basıyor. Baş karakterlerimizin çoğunun da bir askerlik ve istihbarat geçmişi var zaten. Kitapta bir yandan savaş ve koşuşturmaca hakimken öte yandan Harry Weaver, Rachel Stern ve Jack Halder'in ilk karşılaşması ve onları yıllar sonra bir araya getiren dönüm  noktaları, ayrılmaz bağları kitapta konu edinilmiş. 

   İlk olarak günümüzü anlatarak başlayan kitap daha sonra geçmişe yolculuk yaparak kitabın başında gizemli kalan detayları ortaya çıkaracak olayları konu ediniyor. Bu ileriyi gösterip "Bu noktaya nasıl gelindi" şeklinde ilerleyen kitaplarda merak unsurunu perçinlediği için sevdiğim bir özellik. 

   Kitapta olumsuz anlamda eleştirebileceğim bazı noktalar vardı. En başta kitapta birçok karakterin hikayesinin intikam üzerine kurulu olması hem çok klişe olmuş hem de kurguyu biraz yormuş diye düşünüyorum. Öte yandan kitaptaki komplo teorisinde bazı planlar öyle pratik gerçekleştirilip, karakterlerin başına gelen sorunlar öyle kolay çözüme kavuşturulmuştu ki gerçeklikten uzaklaştığı ve aşırılaştığı yerler oldu. Bazı tesadüflerin de bir araya gelerek her şeyi kolayca ortaya çıkarması kitabı basitleştirmiş diye düşünüyorum. Eleştirebileceğim diğer gözüme batan nokta karakterlerin iç dünyasının çok üstünkörü anlatılıp, gerçek duygularını bir türlü hissedemeyişimdi. Kitapta aşk ve arkadaşlık gerçekten çok yüzeysel ve donuk anlatılmıştı. Birde savaş dönemi anlatıldığı için birazda savaş döneminde insanların ne hale düştüklerinden ve savaşın meydana getirdiği yıkımlardan daha fazla bahsedilmesi hoşuma giderdi. Kitap 20 sayfa daha uzun olsaydı ama bu önemli detay göz ardı edilmeseydi gerçekten güzel olurdu. Son olarak kitapta bazı şeyler hala soru işareti olarak kalmış oldu. Yazar aceleye getirip kitabı sonlandırmış da bazı gizemli noktaları okuyucuya aktarmayı unutmuş gibi düşündüm. Örneğin; bu suikastin kaybetme eşiğine gelmiş olan bir devleti nasıl kurtaracağı kitapta net değildi. Bu suikastin gerçekten makul bir sebebi mi vardı yoksa bir devlet adamının takıntısı haline mi gelmişti de gerçekleşmişti, net şekilde ortaya konmamıştı.

   Ara vererek okuyunca kitap hoş olmayabiliyor. Çok fazla karakter ve hikayeleri olduğu için karakterleri unutabiliyorsunuz ve hikayeyi takip etmeniz zorlaşıyor. Bayram araya girip ziyaretlere gitmek, misafirler derken kitabı bir süre aksattığım için kitap başlarda sıkıcı ilerledi hatta kitabı bırakacaktım neredeyse ama bu söylediklerim romanın kesinlikle kötü olduğunu göstermez. 

   Üslubu gayet anlaşılırdı ve kitap üçüncü ağızdan anlatılmıştı. Duygu tahlillerine pek yer verilmeyip ağırlık mekan tasvirlerine ayrılmıştı. Uzun olsa da macera dolu yerleri olduğundan çabucak okunulup bitirilebilecek bir kitap. Ben özellikle Adolf Hitler ismini duyunca kitaba büyük bir heyecanla başladım. Hitler ilgimi çeken bir adam çünkü. Kitapta pek yer almasa da yine de onu okumak bir zevkti. Kitap genel olarak 3 puanlık ama sonunda arkadaşlık duygusu açısından 5 puan diyebilirim. Sonunda ortaya çıkan bazı gizemler sizi şaşırtıyor ve en son sayfada gerçekten duygulandırıcı bir yer vardı. Kitabı sevdim. Tarihi, savaşları, macerayı, ajanlığı, suikastleri sevenler için tavsiye edebileceğim bir kitap. Herkese bol kitaplı günler :)

Alıntılar
Ne yazık ki kitapta kayda değer bir alıntı bulamadım. Bu yüzden bu bölümü boş bırakmak zorundayım. :(


Puanım

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Bilinmeyen Adanın Öyküsü - José Saramago | Kitap Yorumu

kitap kapağı
Orijinal Adı: O Conto da Ilha Desconhecida
Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 64
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.90  (4,042 Oy)

Arka Kapak Yazısı

"Bir adam kralın kapısını çalmış ve ona demiş ki, Bana bir tekne ver."

Bilinmeyen adaların kalmadığına inanılan bir dönemde bilinmeyen ada arama cesaretine sahip bir adamla böyle bir cesareti görüp hayatını değiştirebileceğine inanan bir kadının büyük usta Saramago'nun eşsiz anlatısında edebiyat tarihine geçen yolculukları böyle başlar. Emrah İmre'nin Portekizceden çevirisi ve Birol Bayram'ın desenleriyle okurun minör başyapıtlarından olacaktır Bilinmeyen Adanın Öyküsü.

"(...) ben bilinmeyen adayı bulmak istiyorum, o adaya ayak bastığımda kim olduğumu öğrenmek istiyorum, Bilmiyor musun ki, Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin, (...)"

Yorum

  Modern Klasikler Okuma Dizisi'ndeki tüm kitapları okumaya karar vermiş ve bunu da burada belirtmiştim, yazıma buradan ulaşabilirsiniz. Bilinmeyen Adanın Yolculuğu'nu da bu listede olduğu için okudum.



  Kitap uzun öykü türünde. Bilinmeyen adayı aramak isteyen bir adamın öyküsü bu. Adamın adayı arayışı ise kişisel bir yolculu gibi, yazar kısacık öyküde karakterler arasındaki diyaloglar ile güzel mesajlar veriyor.

Kitap çok inceydi ve yarısı çizimlerle doluydu, öyle olunca kitabın başına oturduğum gibi ne olduğunu anlamadan bitirdim. Gerçekten çok kısa sürdü ancak güzeldi. Yine de Saramago'nun dilini sevdiğimi çok söyleyemem, kitabın dilini ne tam anlamıyla sevdim ne de sevmedim, hala emin değilim. 
Kitaptaki çizimlerden biri


Çizimleriyle ve öyküsüyle Bilinmeyen Adanın Öyküsü okuması güzel bir kitap oldu, biraz daha uzun olsaydı keşke dediğim bir kitap oldu. İçindeki cümleleri de çok beğendim, okumak isterseniz  pişan olmayacağınız bir öykü. İyi okumalar. :))

Alıntılar

Mühim olan varış değil, gidiştir mi demek istiyorsun yani,
Kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir.

ben bilinmeyen adayı bulmak istiyorum, o adaya ayak bastığımda kim olduğumu öğrenmek istiyorum, Bilmiyor musun ki, Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin,  

Puanım