Jodi Picoult etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jodi Picoult etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2017 Cumartesi

Yazar Önerisi #2 - Jodi Picoult | Öneri Atölyesi


  Evet arkadaşlar bu haftaki öneri köşemizde bir yazardan bahsedeceğim. Jodi Picoult'tan kısaca bahsettikten sonrasında okuduğum eserlerini de kısa kısa tanıtacağım. Okumadığım eserleri için bir fikrim olmadığından, onlardan bahsetmeyeceğim. 


 Jodi Picoult Kimdir?
İlgili resim   Amerika'nın New York kentinde doğan 50 yaşındaki yazar, Princeton Üniversitesi'nde yazarlık üzerine eğitim almıştır. Seventeen gibi ünlü dergilerde köşe yazıları ve hikayeler yazan yazarımız daha sonraları Harvard'da master da yapmıştır.

   Nineteen Minutes adlı eseri ile yazarlık kariyerine tam anlamıyla başlamış olan yazar, Kız Kardeşim İçin adlı romanı ile büyük bir çıkış yaparak, son yılların en çok satan yazarı haline gelmiştir.

   Biyografik bilgileri bir kenara bırakıp ben kendi tanıdığım Picoult'tan bahsedecek olursam, kaliteli dramlar ondan sorulur. Eserlerinde ağırlıklı olarak hastalıklarla ilgili teknik bilgiler yer alır. Bunun yanı sıra hukuk eğitimi görmüşçesine eserlerinde davalara ve avukatların savaşına bolca yer verir. Mutsuz sonlara ve şaşırtmacalara pek bir düşkündür. Kelime seçimleri güçlü, tasvirleri kaliteli ve kurgusu ilgi çekicidir. Üstelik de eserlerinde tüm karakterlerin gözünden yazarak bambaşka yönlerden kitabı okumanızı sağlar. Gelin şimdi de eserlerine bir göz atalım. :)

bir daha bak jodi picoult ile ilgili görsel sonucu

1)Bir Daha Bak (Second Glance): Bir hayaletin gizemli öyküsü ve tarihte kaybolmuş birtakım sırların gün yüzüne çıkışını anlatan mükemmel bir roman. Gizemli Vermont kasabasında çeşitli efsanelerden kopup gelen bir tür gizem, kasabaya musallat olur. Tüm bu gizem ve gerilimin içinde aşkın büyüsü ve gerçekliği sizi çarpabilir. Sonu ise son derece şaşırtıcı. Severek okuyacağınızdan emin olduğum bir kitap. Jodi'nin ilk okuduğum romanı. Esma sayesinde okumuştum. O çok beğenmişti çünkü. Gizem, gerilim,  dram, aşk ne ararsan var bu kitapta. Ters köşeleri de bol bir kitap. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim. :)

bir daha bak jodi picoult ile ilgili görsel sonucu

2)Kız Kardeşim İçin( My Sister's Keeper): Üç güzel çocuktan oluşan mükemmel bir aile. Bu ailenin büyük kızı Kate, nadir görülen bir kan hastalığına sahip. Bu hastalığın kontrol altında tutulabilmesi içinse yapılması gereken tek şey uygun ilik ve kanın bulunması. Ona bunu sağlayabilecek tek şey ise onunla aynı genetiği taşıyan, özel üretim bir kardeş. Küçük kardeş Anna, ablası için türlü fedakarlıklar yapıp sayısız ameliyatlar geçirse de bu süreç onu eninde sonunda yıpratıyor ve tüm ailesini kökünden etkileyecek, herkesi yıpratıcı bir sürece sokacak kararlar alıyor. Ama kitabı okurken onu suçlayıp yargılayamıyorsunuz bile. Hastalığa tek bir kişi sahip olsa bile tüm ailenin bundan nasıl etkilendiğini, hayatlarının ne denli diken üstünde geçtiğini anlatan ve bunu yaparken de fedakarlıkları, bencillik kavramını ve daha nice şeyi sorgulatan bir kitap. Oldukça şaşırtıcı noktalar var ve sonu da oldukça şaşırtıcı. Eğer gerçekten kaliteli bir dram okumak istiyorsanız, en başta önerebileceğim kitaplardan birisidir. En sevdiğim ve en etkilendiğim Jodi Picoult romanıdır zaten. Ne kadar etkilendiğimi kitap yorumuma tıklayarak görebilrisiniz. Mutlaka okuyun derim.
 => Kız Kardeşim İçin Kitap Yorumu İçin


bir daha bak jodi picoult ile ilgili görsel sonucu

3)Hikayeci (The Storyteller): Jodi Picoult'un hastalık ve aile dramı temalı kitaplarından sıyrılıp biraz daha tarihe uzanan, kaliteli bir savaş ve gerilim romanı diyebiliriz Hikayeci için. Yakın zamanda okumuş olduğum bu kitabında, Nazilerin zulümlerinden geçip hayata tutunmayı başarmış bir kadının öyküsü bir yandan bizi  tarihin o korkunç günlerine götürürken, diğer yandan modern dünyada kadının genlerini ve hatta kaderini taşıyan güzel torununun yaşadığı vicdan muhasebesini dile getiriyor yazar. Son derece sürükleyici ve gerçeklere dayalı olan bu roman bizlere birçok şeyi sorgulama fırsatı sunuyor. Affetmek kavramının özü, insanlık nedir sorusu, geçmişinle ve kendinle yüzleşme çabası, gerçek mutluluğa ulaşmanın bedeli gibi şeyler kitapta verilmek istenen mesajların başında geliyor. Geçmişle geleceğin iç içe geçtiği bu harika romanda aksiyon, dram, gizem ne ararsan var. En sevdiğim Jodi romanlarından birisidir. Kaliteli bir Nazi romanı arayanlar için ilk sırada önereceğim kitaplardan diyebiliriz. Daha detaylı yorumlar için buraya tıklamanız yeterli. :)

bir daha bak jodi picoult ile ilgili görsel sonucu
4)Cam Çocuk (Handle With Care) : Bir çocuk düşünün. Doğduğu andan beri çok nadir görülen bir hastalığa sahip. Kırılgan ve aşırı hassas kemikler. Anne karnında başlayan ağrılı süreç, hayatı boyunca onu attığı her adımda dikkatli olmasını gerektirecek yorucu bir yolculuk ile devam ediyor. Yaşıtı olan tüm çocukların yaptığı gibi top oynamak, buzda kaymak, okula gidip gelmek, tek başına yürüyüşe çıkmak, parka gitmek şurada dursun ani bir hareketle yatakta dönmenin veya yürürken bir adımı çok hızlı atmanın bile ona milyonlarca kırık kemiğe mal olacağı, hayatı hastanelerde geçen bir çocuk düşünün. Ve malesef ki bu hastalığın bir tedavisi yok. Tüm bu süreçte ihmal edilen ve bu yüzden psikolojik bazı sorunlar yaşayan bir diğer kardeşi düşünün. İlk başta Kız Kardeşim İçin'i hatırlatan bu eserde birçok farklılık var. Yinede hastalıklar, yargısal süreçler, aile sorunları, kitabın sonu, verilmek istenen mesajlar gibi birçok konuda ortak noktalara sahip. Yazar tekrara düşmüş bile diyebiliriz. Empati kurduğunuzda sizi göz yaşlarına boğacak, gerçeklerle iç içe geçmiş, güzel bir dram okumak isterseniz adresiniz bu kitap olabilir. Detaylı yorumlar için tık tık. :)


bir daha bak jodi picoult ile ilgili görsel sonucu

5)Eve Dönüş Şarkısı (Sing You Home): Eşcinsel eğilimlere sahip iki insanın kimliğine çıkan yolculuğu daha sonra birbirleri ile karşılaşmalarının ardından son derece hız kazanan bir hukuk mücadelesine çevriliyor. Toplumun belli kesimleri tarafından ezilen ve arka plana atılan eşcinsellerin haklarını arayışını anlatan bir kitap. Bu kitapta eşcinsellik konusunun yanı sıra aile düzeni, kilise ve toplum baskısı, hukuki sistemler gibi konulara da değiniliyor. Yine bir avukat ve dava sürecinden bahsedildiğini bu kitapta da söylemek mümkün. Pek ilgi alanıma giren bir konu olmamasına rağmen okumuş bulundum ve çok da rahatsız edici bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Okumak isteyen için bu konuya farklı bir bakış açısı getirecek cinsten bir kitap. Daha geniş bir yoruma şu linkten ulaşabilirsiniz. :)

 

   Bir Öneri Köşesi'nin daha sonuna geldik. Kısacası Jodi Picoult gerçekten okunmaya değer bir yazar. Bazı eserlerini daha çok sevdiğimi yukarıda belirttim. Eğer onu okumaya başlamak istiyorsanız daha çok sevdiğimi belirttiklerimi öneririm. Şimdiden iyi okumalar. Bir sonraki öneri haftasında görüşmek dileğiyle. :) 


28 Mart 2017 Salı

Eve Dönüş Şarkısı - Jodi Picoult | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Sing You Home
Seri: Yok
Yayınevi: April Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 488
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.75  (66,678 Oy)

Arka Kapak Yazısı
  Son 10 yılın tüm dünyada en çok okunan yazarı.

  Çoğu eleştirmene göre 21. yüzyılın en etkili romancısı.

  Jodi Picoult'tan çok tartışılacak bir öykü: Eve Dönüş Şarkısı Hayatınız bir film olsa, eve dönüş yolunda hangi parça çalar?

  Bütün dünya size cephe almışken...

  Ellen DeGeneres'in yakın zamanda filme çekeceği Eve Dönüş Şarkısı, kimlik, aşk, evlilik ve aile kavramlarını daha önce kimsenin cesaret edemediği şekilde tartışıyor. Jodi Picoult, kendi hariç herkesten kaçan bir çocuğun hikayesini ruhumuza bilim ve edebiyat eşliğinde işliyor.

Yorum
    Yine bir Jodi Picoult romanı ile daha karşınızdayım. Ama bu seferkinin diğerlerinden bir tık daha farklı olduğunu belirtmem gerekiyor. Konusunu bilmeden ve sürpriz olsun diye arka kapak yazısını okumadan kitap fuarından almıştım. Çünkü gerçekten Picoult'u ve dilini seviyordum. Pişman olmamış olsam da almasam da olurmuş, okumasam da olurmuş dediğim bir kitap oldu. Sebebini ben konusunu açıklarken anlayacaksınız.

    Kitap ne kurgulanış ne de konu itibariyle bana hitap etmiyordu. Çünkü kitabın ana konusunu eşcinsellik ve lezbiyenlerin hakları oluşturuyordu. Böyle şeyleri okumak falan pek ilgimi çekmez. İzlediğim ve çok sevdiğim yabancı dizilerden birisinde (Shameless) böyle şeyler görmeye alışmış olsam da yine de okumak kısmı hala pek ilgimi çekmiyor. Kitabın konusu belirttiğim gibi eşcinsel iki insanın kimliklerini keşfetme süreci ve yollarının kesişmesi ile başlayıp, kanunlara ve onların haklarını hiçe sayan birtakım güçlere karşı birlikte mücadele etme süreci ile devam eden bir konuyu işliyor. Bunları bolca onların duygularını ve yaşantılarını irdeleyerek yaptığını söyleyebiliriz. Yalnız okumak isteyenlerin aklına erotik ve olumsuz şeyler gelmesin çünkü bunlara çok fazla değinildiği söylenemez. Yani kitabın mide bulandırıcı bir yönü pek yoktu. 

   Karakterleri konudan ayrı değerlendirdiğinizde seveceğinizden şüphem yok. Zoe'nin anne olmak için verdiği mücadeleler, hastaları ve ölüme giden insanlar için yaptığı müzikli yolculuk, Vanessa'nın fedakarlıkları, Lucy'nin gitgellerle dolu karamsar dünyası sizi kolayca kendisine çekecek cinsten. Özellikle Lucy karakterini severek okudum ve okurken de aklıma tip olarak Shameless dizisindeki Mandy karakteri gelip durdu nedense. 

   Kitapta yine Jodi Picoult kitaplarının hepsinde görülen bir klişe boy gösteriyordu. Bu kitap da  avukatlar ve hukuksal süreçlerle son derece iç içeydi. Zaten bir dava kitabı okumak istiyorsanız Picoult'un bir kitabını seçmeniz yeterli. Ben yazarların kendine özgü bir tarz oluşturmasını ve kendi imzaları gibi taşımalarını severim. Örneğin; Jodi Picoult'un kitaplarında bilimsel verilerden yararlanan tarzı, her karakterin bölümüne yer vermesi, alıntısı bol kitaplar yazması, herkesin bölümünün ayrı puntolarda olması hoş detaylar ancak neredeyse her kitabında olayların aynı şekilde işlenmesi belli yerden sonra okuyucuyu sıkıyor düşüncesindeyim. Özellikle bu dava süreci, sonlarının benzer şekillerde bitmesi derken kitaplarda işlenen konular ve kitaplardaki karakterler birbirinden farklı olsa bile okuyucuyu pek heyecanlandırmıyor kanaatimce. Mesela belki bu kitabı diğer kitaplarını okumadan önce okumuş olsaydım, daha özgün gelebilir ve daha iyi bir değerlendirme yapıp daha yüksek bir puan verebilirdim. Ama öyle olmadı ne yazık ki. İlk kitaplarında aldığım tadı alamadığım için onlara verdiğim kadar yüksek puan vermeyi düşünmüyorum. Ama bu kitabın sonu diğer kitaplardan bir miktar farklıydı ve tabiki vermeye çalıştığı mesaj da öyle. 

   Üslup ise klasik Jodi Picoult tarzında idi. Herkesin bölümü ayrı ayrı idi ve herkesin ruh halini, karakterini, düşüncelerini okuyup onları değerlendirme fırsatı bulabiliyordunuz. Yine de kitaptaki aşk, sevgi, tutku gibi duyguları pek hissedip kendimi kaptıramadım kitaba. Özellikle Max karakterine acayip sinir olduğum için, onun bölümlerini parçalamak istesem de karakterleri tanımak açısından böyle yazılması hoş bir şeydi. Birde hepsinin bölümü ayrı puntolar halindeydi. Eşcinsellik ile ilgili bir kitap okumak isteyen, dram ve özgün kurgu ile oluşturulmuş bu romana bir şans vermek isteyebilirler. Özellikle dava süreci ve sonu güzel bir sonuca bağlanıp, hoş bir mesaj verilmiş görünüyor. Tuhaf bir kitap. Jodi beni şaşırtmaya devam ediyor. Ama bu kitaptan sonra Picoult okumaya bir süre ara verme kararı aldığımı da belirtmeden geçemeyeceğim. Herkese bol kitaplı günler. :)

 
Alıntılar
Bazen şarkı söylerken gözlerimi kapatırım. Aldığım her nefeste bir ahenk doğar, davullar nabzım olur, melodi kanımın akışı. Kendini müziğe kaptırmanın, notalardan, duraklardan ve ölçülerden oluşan bir senfoni haline gelmenin anlamı budur. 
Bir şeyi çok istediğiniz zaman, kendinize binlerce yalan söylersiniz.
Kötü alışkanlıklar, altınkamış bitkisi gibidir; bahçenizde çıkmaya başladığı zaman onunla baş edebileceğinizi sanırsınız; ne de olsa birkaç mor saptan oluşuyordur. Ama kontrol edilemeyen bir yangın gibi yayılır ve siz ne olduğunu anlamadan etrafındaki her şeyi boğar ve sonunda tek gördüğünüz şey parlak, mor bir halı olur ki geriye nasıl öylesine kontrolden çıktığını düşünmek kalır. 
Sorun şu ki, kalbinizi açıp birisinin görmesini sağladığınızda, o kişi sizin için artık isimsiz biri değildir.
Birisiyle tanıştığınız zaman solak mı yoksa sağlak mı olduğunu asla sormazsınız. Kalemi tutan kişiden başkası açısından önemi var mıdır bunun?
Arkadaşlığın birçok yanı aşk ilişkisine benziyor; yenilik ve parıltı, zamanla törpülenerek huzur kaçırma riski olmayan ve öngörülebilen hallere dönüşüyor. Tıpkı yağmurlu bir pazar günü rahat ve tanıdık bir şeylere sarınmak istediğinizde çekmecenizden çıkardığınız süveter gibi.
-O zaman bana anlat. Bilimsel bir egzersiz olarak falan yani.
-Neyi anlatayım?
-Ne aradığını?
-Gerçek biri... Asla rol yapmak zorunda olmayacağım biri. Akıllı ama kendi hallerine gülmeyi bilen biri. Senoni dinleyince ağlamaya başlayan, müziğin kelimelerin yetmeyeceği kadar büyük olabileceğini anlayan biri. Beni kendimden daha iyi tanıyan biri. Sabah uyanınca ilk olarak ve geceleyin uyumadan önce son iş olarak konuşmak istediğim biri. Yeni tanışmış olsam da hayatım boyunca tanıdığımı hissettiğim biri. 
Seçtiğimiz müzik gerçekte kim olduğumuzu yansıtır. 
Dinlediğimiz müzik kim olduğumuzu tanımlamayabilir. Ama başlamak için iyi bir yerdir. 
İnsanları asla sandığımız kadar iyi tanıyamayız ve buna kendimiz de dahildir.
Yüksek sesle söylemediğin zaman insanlar, boş bıraktığın sessizliği kendi aptal varsayımlarıyla doldurur.
Bir insanın sizin için doğru olduğunu, söylemek zorunda olmadıkları söylediklerinden daha da önemli olduğu zaman anlıyorsunuz.
Bazen ne kadar öfkelendiğimi biliyorsun, değil mi? Bunun nedeni, öfkenin artık hissedebildiğim tek duygu olması. Ve gerçekten burada olup olmadığımdan emin olmak için kendimi sınamam gerekiyor. 
Kaygı, sallanan koltuk gibidir. Sana yapacak bir şey sağlar ama ilerleme kaydetmeni sağlamaz. 
Bir şeyin kaybını gerçekten hissedebilmeniz için, ne kaybettiğinizi anlamanız gerekir. 
Oyun bitmeden uzaklaşan sen olursan asla kaybetmiş sayılmazsın. 

Puanım

10 Şubat 2017 Cuma

Ne Okudum - Cam Çocuk (Jodi Picoult) | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Handle With Care
Seri: Yok
Yayınevi: April Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 604
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.95  (92,499 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Bardaklar, tabaklar, verilen sözler, yürekler... Buzu kırabilirsiniz; dalgaları da; sessizlik bile bir anda paramparça olup dağılır. Zincirler kırılır; bağlılıklar, dostluklar, yeminler...

   Kısacası yaşamdaki birçok şey kırılgandır. En çok da yaşamın kendisine yönelik bağ...

   Kırık dökük bir hayatın içinde osteogenesis imperfecta hastalığıyla dünyaya gelen bir bebek: Cam Çocuk Willow. Sayısız kırıkları sarmaya çalışan bir anne: Charlotte. Buz gibi görünümü altında parçalanan bir baba: Sean. Kardeşinin kırıkları altında ezilen bir diğer kız: Amelia. Ve Charlotte'nin biricik arkadaşı ve doktoru: Piper. Buzun üstünde gezinen bu karakterlerin etik ve kişisel karar­larla ilgili söyleyecek çok sözü olacak.

   Jodi Picoult Cam Çocuk'ta bir kez daha edebi dehasıyla son derece kaygan bir zeminde önemli ve kışkırtıcı sorulara yanıt arıyor.


Yorum
   Tüm kitap kurtlarına selam olsun! Bilin bakalım ben ne okudum? Picoult’un büyüsüne kapılınca kendini kurtarmak pek mümkün olmuyor biliyorsunuz ki. Yine onun kitaplarından birini okurken buluyorum kendimi. Hemde daha birkaç gün önce okumuş olduğum diğer kitabının etkisinden tam olarak çıkamadan.

    Kitabın konusundan bahsedecek olursak, dünyada çok yaygın olmayan bir kemik hastalığı ile doğan minik Willow ve ailesinin yaşadıkları konu ediniliyor kitapta. Bu hastalığa sahip olanın kendinin yaşadığı zorluklar, ailenin neler yaşadığı başarılı bir dille aktarılmış.

   Sizi karakterler ile tanıştırayım. Kitabın adını aldığı minik, altın kalpli çocuk Willow bir osteogenesis imperfecta hastası. Yani kemikleri normal bir bireyin sahip olabileceğinden çok daha kırılgan ve bu da normal hayatta akranlarının yaptığı birçok şeyi yapmaktan onu alıkoyuyor. Çünkü o kadar narin ki tehlikenin nereden gelip kemiklerini kıracağı bilinemez ve bu onun kemik batması sonucu iç kanamadan ölmesine bile sebep olabilir. Bu durumda kitabın adının seçilmesindeki isabetliliği görmüş oluyoruz. Çünkü gerçekten bir cam gibi her an kırılmaya müsait, narin bir çocuktan bahsediyoruz. Bunun dışında tam bir zeka küpü. Onun yaşındakiler tuvalet alışkanlığını yeni yeni çözmüşken o okumayı sökmüş, guiness rekorlar kitabındaki tüm ilginç rekorları size tek tek sayabilecek kadar zeki ve olgun ruhlu bir çocuk. Büyüklerin anlamayacağını düşündükleri şeyleri bile içten içe anlayabilecek kadar da aklı başında. Onun 7 yaş büyük ablası Amelia ise ondan çok farklı bir dünyası olan sağlıklı ama mutsuz bir çocuk. Mutsuz çünkü kardeşinin durumu gün geçtikçe taşınması ağır bir yara halini alıyor. Ailede işler yolunda gitmiyor. Tüm bu karmaşada olan çocuklara oluyor. Amelia’da ilgisizlik ve birtakım sorunlar zincirinde kendini yapmaması gereken kötü şeyler yapan biri olarak buluveriyor. Anne Charlotte ise kafası karışık, çocukları için her şeyi yapmaya hazır ama o sırada birçok şeyi gözden kaçırmış çaresiz bir kadın. Eşi Sean bir polis memuru ve çocuklarının ve ailesinin gözlerinin önünde tükenip gitmesine karşın elinden bir şey gelmemesinden ötürü içi yanan bir baba.

   Picoult’un çok karakterli eserlerinde genelde tüm karakterleri severim. Ama hep bir favorim, içime sinen bir karakter olur. Bu eserde de minik Willow’u çok sevdim. Zaten şirin çocuklara olan sevgimden dolayı kitabın en minik karakterine sempati beslememem düşünülemezdi.  Willow öylesine saf, öylesine tatlı, öylesine zeki ve aynı zamanda öylesine kırılgandı ki. Benim kendi kızımmış gibi içim titreyerek okudum. O her “anneciğim” dediğinde o minicik dudakları ile o kırk yaşına gelmiş görmüş geçirmiş insan konuşmasını yaptığında benim içimden bir şeyler koptu. Ondan hiç kopmak istemedim. Sizinde kitabı okuduğunuzda onunla bambaşka bir bağ kuracağınızdan eminim.

   Picoult’un sevdiğim yanlarından birisi de karakterleri tamamen iyi ya da tamamen kötü yansıtmaması. En sevdiğimiz baş karakterlere bile kötü özellikler yükleyip bizi çelişkiye düşürüyor. Kitapta bazen karakterlerin davranışlarına veyahut verdiği kararlara hak verirken bazen de onları şiddetle eleştirirken buluyorsunuz kendinizi. Taraf tutmanız gerektiği durumlarda hangi tarafı haklı bulacağınıza emin olamıyorsunuz. İki tarafında öyle davranmasını haklı gösteren güçlü nedenler oluyor hayatlarında. Buda bizi belki kendi hayatlarımıza, kendi içimize dönüp bakmaya zorluyor. Picoult eserlerinde insanların iç dünyasını, iç çatışmalarını çok iyi yansıtıyor kesinlikle. Eserlerine asıl kaliteyi veren de bu diye düşünüyorum.
   
   Picoult’un bu kitabı bana diğer kitabı olan “Kızkardeşim İçin”i hatırlattı. İki kitabı da okuyanların benim gibi aradaki birtakım benzerlikleri görebileceğinden eminim. Hastalığı olan bir çocuk ve ailenin ilgilenilemeyen/ihmal edilen diğer çocuğu, aile içerisinde çatışmalar, açılan davalar, tutulan avukatlar derken çoğu kez aklım Kız Kardeşim İçin’e gitti. Bir de Picoult’ta ilgimi çeken bir nokta var. Tüm eserlerini okumamış olsamda şu zamana kadar okuduğum eserlerinde karakterlerden birisi dünyada nadir bulunan bir hastalığa sahip oluyor. Bir Daha Bak adlı kitapta Ethan adlı minik çocuk güneşe çıkmasını engelleyen bir pigment hastalığına sahipken, Kız Kardeşim İçin’de çok yaygın olmayan bir anemi hastalığı, bu kitapta ise bir kemik hastalığı söz konusuydu. Genel olarak Picoult’a bayılsam da dram yaparken sürekli hastalıkları kullanması tekrara kaçıyormuş gibime geliyor. Buda onu bir nebze de olsa klişeleştiriyor.  Ama yine de bunu yazarın tarzına ve kendi yaşamından izlere bağlayarak ve her ne olursa olsun işini iyi yaptığını verdiği eserlerin etkileyiciliğine bakarak söylersek bu tür eksiklikleri görmezden gelebiliriz.

   Picoult’un eserlerini okurken sadece okumak, duygulanmak, eğlenip zaman geçirmekle kalmadığımı, çoğu zaman çok farklı ve yeni bilgiler öğrenip çok farklı bakış açıları kazandığımı fark ettim. Hatta bu kitabı okurken her ne kadar kurgu olduğunu bilsem de gerçek hayatta da böyle dramlar yaşanabileceğini düşünerek gözümde büyüttüğüm küçük sorunlarımı boşverip unuttum ve halime şükretmem gerektiğini hatırlattı bana. Bir kitabın insana yapabileceği en güzel şeylerden birisi de bu değil midir zaten? 

   Kitapta insanı empatiye ve düşünmeye sevk eden felsefik bir yön vardı. Ancak ne kadar empati kursak da biz kitapta yaşananları yaşamadığımız sürece Charlotte’u, Amelia’yı, Sean’ı yargılamanın, onları kötülemenin ne kadar kolay olduğunu aslında aynı şeyler bizim başımıza gelse daha beter kararlar bile verebileceğimiz gerçeğini de dehşetle fark ettim.

   Picoult’un bu kitabı benim için şu açıdan da farklıydı. Karakterlerden birisi avukattı ve mesleğiyle ve elindeki davalar ile ilgili görüşleri, karşılaştığı zorluklar, avantajlar gibi avukatlık ile ilgili bilgiler edinmeme yardımcı olması ve bunun okuduğum bölümle yakından alakalı olmasıydı. Çünkü bende ileride avukat olmayı düşünüyorum. Özellikle Marin adlı karakterin ahlaki ve felsefi açıdan savunamayacağı bir davayı,  aslında inanmadığı bir gerçeği mahkeme ortamında savunmak durumunda kalması gibi bir durum meslek hayatımda benim başıma gelse hele ki bu kitaptaki türden bir dava karşıma gelse ne yaparım diye düşünmeden edemedim.

   Olumsuz pek bir yorum yapmak istemeyeceğim kadar güzel ve etkileyici bir kitaptı. Ama söylemeden geçemeyeceğim bir eksiği var. Anne karakteri olan Charlotte’un annelik duygularını yansıtmada yetersiz kaldığını düşünüyorum. Her ne kadar kitapta birçok şeyi çocuğu için yaptığı vurgulansa da yine de eksik bir şeyler vardı onun aşırı fedakar bir anne olduğunu düşünmemi engelleyen. Kız Kardeşim İçin kitabındaki anne rolü ile kıyasladığımda, oradaki anne portresi çok daha güzel betimlenmişti gibime geliyor. Bir bayan olarak Picoult’tan daha iyisini beklerdim bu konuda. Çünkü daha iyisini yapabildiğini diğer eserlerinde gördüm. Bu biraz hayal kırıklığı oldu benim için.

   Üslup oldukça akıcıydı. Yine birden fazla karakterin her birisi farklı puntolar ve yazı tipleriyle yazılmış kendi bölümlerinde kendi ağızlarından olayları ve düşüncelerini, hayallerini anlatıyorlardı. Yalnız bunu bize değil de minik Willow’a iletilmek üzere yazılmış bir günlük gibi düşünün. Dram diyince ilk aklıma gelen isimlerden birisi olan Picoult bu eserinde de yine yer yer beni ağlamanın eşiğine getirmeyi başardı. Sonu da oldukça şaşırtıcıydı ve okuyucuyu ters köşe yapabilecek cinstendi.  Kaliteli bir dram okumak isteyenler için şiddetle tavsiye edebileceğim bir eser. Durmak yok, Picoult okumaya devam! Bir sonraki kitap yorumunda görüşmek üzere. J
Alıntılar
Sürekli bir şeyler kırılır. Bardaklar, tabaklar, verilen sözler, yürekler… Buzu kırabilirsiniz; dalgaları da; sessizlik bile bir anda paramparça olup dağılır. Zincirler kırılır; bağlılıklar, dostluklar, yeminler… Kısacası yaşamdaki birçok şey kırılgandır. En çok da yaşamın kendisine yönelik bağ…
Kalp de dahil olmak üzere birçok şey kırılır. Yaşamdan alınan dersler fikir olarak değil, yara izi ve nasır olarak birikir.
Sonunda canın yandığı halde nasıl olup da ağlamadığını anlamıştım. Bazı acılar ifade edilemeyecek kadar büyüktür.
Birini seviyorsan adını farklı söylersin. O ad ağzının içinde güvendedir sanki.
Kendinize çok istediğiniz bir şeye sahip olmak uğruna her şeyinizi kaybetmeye hazır olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Ama kaybetmeye hazır olduğunuzu düşündüğünüz şeyler aslında sizi siz yapan şeylerdir.
Bazen hemen önünüzdeki küçük ateşi söndürmeye öylesine dalarsınız ki arkanızda büyüyen yangını göremezsiniz.
Birine duygularını davranışlarınla gösterdiğinde, bu taptaze ve içten bir şey oluyordu. Söylediğindeyse bu kelimelerin gerisinde alışkanlıktan doğan bir güdü ya da beklentiden başka şey olmuyordu.
 Belki origami sadece kağıtların katlanmasında değil, yaşamın kendinde de geçerli bir sanattır. Kendini ikiye katlarsın, sonra bunu yapmaya devam edersin ve...Bakmışsın ki önceki haline benzemeyen bir şekil oluşturmuşsun.
Geçmişinin üstüne kaç kat boya çekersen çek, alttaki fırça darbeleri her zaman gözükecekti.
Bilirsiniz...Bazen hayatınız o kadar kusursuz bir noktaya gelmiştir ki o kadar iyi olmayacağı düşüncesiyle bir sonraki andan korkarsınız.
Bence iki ayrı okyanus var. Biri yazın seninle oynayan okyanus, ötekiyse kışın deli gibi öfkelenen. Birine baktığında ötekini hatırlamak zor oluyor. 
Hata yapmak başka şeydi, hatalar yapmayı sürdürmek başka şey. Kendime birileriyle yakınlaşmak için izin verdiğimde, o insanların beni sevdiğine inanmaya başladığımda ne olduğunu çoktan öğrenmiştim. Hayal kırıklığı. Birine güvendiğin anda ezilmeyi de kabul ediyordun, çünkü gerçekten ihtiyaç duyduğunda hiçbiri yanında olmuyordu. Ya öyleydi ya da onların da sorunları senin sırtına biniyordu. Gerçek anlamda sadece kendine sahiptin ve eğer güvenilir, sağlam biri değilsen o daha da berbat bir durumdu.
Konuşmuyordun ama zaten konuşman da gerekmiyordu. Gözlerinde tüm bir yaşama yetecek kadar öykü vardı.
Bir şeyi başlatmanın ve kontrolü yavaş yavaş kaybetmenin nasıl olduğunu biliyorum. Sonra o şeyi yok etmek istersin, çünkü artık hem seni, hem de etrafındaki herkesi incitiyordur. Ama bunu yapmayı her deneyişinde seni biraz daha tüketir.
Bir yeri gerçek anlamda özlemen için belki orasını terk etmen gerekir; başlangıç noktasına ne kadar ait olduğunuzu anlamanız için belki çok uzun yolculuklar yapmanız gerekir. 
Dünyanın en kolay görünen emri. Bir tarife harfiyen uyarsınız ve sonuçta elde ettiğiniz şeye bakınca, istediğiniz şeyin hiç de bu olmadığını görürsünüz.
Tamamen emin olduğum şeylere gelince:
-Kesin emin olduğunu düşündüğün anda, aslında çok yüksek ihtimalle yanılıyorsundur.
-Kırılan şeyler -kemikler, kalpler, tutulmayan sözler- tekrar bir araya getirilebilir, ancak hiçbir zaman eskisi gibi olmaz.
-Son olarak da, geçmişte ne demiş olursam olayım, hiç tanımadığın birini özleyebilirsin.


NOT: Esma'nın Cam Çocuk Yorumu için => =>  http://yorumatolyesi.blogspot.com/...uk-kitap-yorumu.html

Puanım

4 Şubat 2017 Cumartesi

Ne Okudum - Hikayeci (Jodi Picoult) | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Storyteller
Seri: Yok
Yayınevi: April Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 528
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.26  (116.395 oy)

Arka Kapak Yazısı
  Sage Singer yalnız bir kadın, günleri fırında ya da evli sevgilisiyle kaçamak buluşmalarla geçiyor.
Josef Weber'in kasabaya gelmesiyle birlikte hayatı değişiyor, artık bir arkadaşı var.
Bir gün Josef, Sage'den bir iyilik istiyor: Onu öldürmesini.
Devamında karanlık sırrını açıklıyor: Geçmişinde bir Nazi subayıydı,
Sage'in büyükannesi ise soykırımdan kurtulan 'şanslı'lardan.
En iyi dostunuzun geçmişinde bir katil olduğunu bilseniz ne yapardınız?
Affetmenin sınırlarını kim çizer?
İntikam ve adalet birbirinden ne kadar uzakta?

  Jodi Picoult'nun tüm romanları arasında polisiye yönü en ağır basan, felsefi sorgulamalarla ve hesaplaşmalarla örülü bir modern zaman destanı: Hikayeci.

Yorum
    Merhaba sevgili kitap severler! Yine harika bir Jodi Picoult romanı daha bitirdim ve heyecanla yorumumu yazıyorum. Allah'ım bu kadına bayılıyorum gerçekten ya. Picoult'un diğer yazarlardan ayrılan özgün bir yazım tarzı var. Bir kitabın rastgele bir sayfasını açsanız ve oradan başlayıp yazarını bilmeden birkaç sayfa okusam Picoult'un yazım tarzından tanırım gibime geliyor.

    Kitabın konusuna gelirsek; arka kapaktan da ufak bir tüyo alabileceğiniz gibi Nazileri, 2. Dünya Savaşı Dönemini, Yahudi Soykırımını konu edinen bir kitap. Şahsen ben Adolf Hitler'i ne kadar kötü biri olarak görürsem göreyim dehasına hayran olduğum için sürekli onunla ilgili araştırmalar yapar, ona ait eserler okurdum. Bu yüzden Yahudi Soykırımı ve Naziler de fazlasıyla ilgimi çekiyor bununla ilgili eserler okumak istiyordum. Şans ayağıma geldi.Çünkü ben sırf Picoult'u gördüğüm için arka kapak yazısını bile okumadan alıp başladığım bu eserde, tam da Nazilerle ve Yahudilerin öyküsü ile karşılaştım. Kitapta birden çok karaktere ait bölümler var. Hikaye içinde hikayelerin olduğu, geçmişin gelecekle iç içe geçtiği, sürükleyici bir kitaptı. 
   
    Kitabın ana konusunu teşkil eden ve ana karakterlerden birisi tarafından anlatılan soykırım ve o sırada yaşananlar Picoult tarafından öylesine güzel, öylesine gerçekçi anlatılmıştı ki, gerçekten kitabı okurken kendimi kaybettim. Gerçek öykülerle ve gerçek soykırım ile bağlantılıydı. Gerçek soykrımdaki gibi krematoryumlar, gaz odaları, ölüm çukurları kitapta çok gerçekçi tasvir edilmişti. Bir Müslüman olsam ve Yahudilere karşı herhangi bir sempati beslemesem bile insaniyet duygularına aykırı olarak Yahudilere yapılanlar içimi sızlattı ve geçmişte yaşadıkları için gerçekten çok üzüldüm. 

   Karakterlere gelince; kitabın ana kahramanlarından biri Minka adında güzel ve yetenekli, güçlü bir kadın karakter olan fırıncı. Kitabın ilk sayfalarına onun etkileyici satırları ile başlıyorsunuz. Aslında onun demeyelim de Anie'nin diyelim. Anie'nin Minka ile bağlantısını kitabı okuyunca çözersiniz. :) Sage Singer da bir fırıncı olan ve birtakım fiziksel kusurları ve yaşadığı trajik olaylar yüzünden içine kapanmış, asosyalliğin zirvelerinde yaşayan bir gece kuşu. Josef Weber onun bu ebedi yalnızlığında onun tek gerçek arkadaşı olmayı başarabilecek mi kitabı okuyunca anlıyorsunuz. Ha birde tabi birbirine taban tabana zıt iki erkek kardeş olan Reiner Hartmann ve Franz Hartmann var. Namı-diğer Hauptscharführer ve Schutzhatlagerführer. Tabi birde bu hayatlara gizemlice süzülen Leo Stein karakterini de unutmamak lazım. Kitapta bu karakterlerin yollarının nasıl kesiştiği, hepsinin ayrı hikayesi, ayrı üzüntüleri, ayrı yaşam tarzları anlatılıyor. Özellikle Minka'nın bölümlerinde kitabı elimden bir saniye bırakamadan mest olarak okuduğumu söylemek zorundayım. 

   Kitabın vermek istediği o kadar çok mesaj vardı ki. İnsanı sürekli düşünmeye sevk eden, felsefi yönü ağır basan bir kitaptı. Kendimi sürekli karakterler ile empati kurarken buluyor ve ben olsam burada ne yapardım acaba diye düşünmeden  edemiyordum. Kitap başta insan sevgisi aşılayarak, dışlamaları, ırk ayrımcılığı gibi ayrımcılıkları kınıyor. Affetmenin mahiyetinden tutun da, kusurlar ile yaşamayı öğrenmeye, bir insanın içerisinde hem canavarın hem iyi birinin aynı anda barınabileceğine, pişmanlık ve vicdan azabına kadar hayatın her kesitinden mesajlar veriyordu. Özellikle bu dünyaya gelen en büyük canavarların insanlar olduğu vurgulamasını çok yerinde bir mesaj olarak buldum.

   Üslup oldukça akıcıydı. Kitaba bir başlarsanız, elinizden bırakamayacağınızdan eminim. Kolayca akıp giden bir kitaptı. Yazarın birden fazla karakteri konuşturarak herkesin kendi düşüncelerini ve yaşadıklarını kendi bölümünde anlattığı yazım tarzı beni gerçekten büyülüyor. Olayı tek bir kişinin gözünden anlatmakla sınırlandırmayışı gerçekten çok güzel. Yine benim "Picoult tarzı" dediğim ve her kişinin bölümünün farkı punto ve stillerde yazılma şekli zaten görsellik açısından müthiş bir şey.  Kitapta bir gizem hakim ve onu çözmek için sayfaları heyecanla çeviriyorsunuz. Sonu da Picoult'un diğer kitapları gibi şaşırtmacalı ve ters köşe yapan cinstendi. Her yaştan okuyucuya hitap eden bu kitabı, herkese tavsiye ediyorum. Gerek verdiği mesaj açısından, gerek sürükleyicilik açısından, gerek gerçekleri yansıtması ve öğreticiliği açısından mutlaka okunması gereken bir kitap. Kaçırmayın derim. İyi okumalar :)


Alıntılar
İçinizde kocaman bir boşluk bırakan şeyin ne olduğu önemli değil. Önemli olan o boşluğun varlığı.
Sırrımı açmak için neden Josef gibi bir yabancıyı seçtiğimin açıklamasını yapamam. Belki yalnızlık bir aynadır ve başka bir yalnızlık aynasında kendini görünce tanıyordur. 
Anıların her biri, bir sihirbazın kolunun içine sakladığı kağıttan çiçeklere benziyor: Önce görünmüyor gibiler, sonra bir anda öyle canlı ve taze bir şekilde sökün ediyorlar ki onca zaman nasıl saklı kaldıklarını anlayamıyorum. Tıpkı o kağıt çiçekler gibi anılar da bir kez serbest kaldılar mı, onları geldikleri yere geri göndermek mümkün olmuyor.
Şimdi anlıyorum ki geçmişi biriyle paylaşmak, geçmişi tek başına yeniden yaşamaktan farklı. Böyle olunca insan taze bir yaradan çok pansuman yapılmış bir yaraya sahipmiş gibi hissediyor. 
Yalanlar bir duvara sürülen kat kat boya gibiler, hepsini üst üste sürünce ilk sürdüğün rengin hangisi olduğunu unutuyorsun. 
Güç, senden zayıf olanlara korkunç şeyler yapmak değildir. Güç, korkunç şeyler yapabilecek durumdayken bunu yapmamayı tercih etmektir. 
Elde edilmeye çalışılan şey ister güç, ister intikam, ister aşk olsun, bunların hepsi açlığın farklı türlerini yansıtıyordu. İnsanın içindeki boşluk ne kadar büyükse o boşluğu doldurma çabası insanı o denli umutsuzluğa sürüklüyordu.
Başka birinin iyiliğini kendi iyiliğinden önce düşündüğün zaman, uğruna yaşayacak birine sahip olmuş oluyordun.
Tarih; birtakım günlerden, birtakım yerlerden, birtakım savaşlardan ibaret değildir. Tarih; o birtakım günlerin, birtakım yerlerin ve birtakım savaşların arasındaki boşluğu dolduran insanlardan ve onların öykülerinden ibarettir.
Sıradışının her gün sıradana üstün geldiğine inanıyorum. Yarının daha güzel olacağına inanmak da dahil, umutla sarılacak bir şeye sahip olmanın, bu gezegendeki en güçlü uyuşturucu olduğuna inanıyorum. 
Büyük bir kaya parçasının altında duran kırık bir taş parçasına bakan veya yol kenarında kesilmiş bir kütük bulan biri o nesnelerin yalnızlığında asla sihrin etkisini göremez. Ancak doğru koşullar mevcut olduğunda onları bir araya getirirseniz dünyayı yutacak bir ateş yakabilirsiniz. 


NOT:Esma'nın Hikayeci yorumuna aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. :)
http://yorumatolyesi.blogspot.com.tr/2015/12/hikayeci-jodi-picoult-kitap-yorumu.html
Puanım

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Kız Kardeşim İçin - Jodi Picoult | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: My Sister's Keeper
Seri: Yok
Yayınevi: April Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 510
Baskı Yılı: 2009
Goodreads Puanı: 4.05  (820,136 oy)


Arka Kapak Yazısı
   Anna hasta değil, ama on üç yaşına dek sayısız ameliyat, nakil ve operasyon geçirdi, iğneler vuruldu. Hepsi ablası Kate'in çocukluğundan beri yakasını bırakmayan lösemiyle mücadele edebilmesi için.

   Kate ile tam doku uyumu olması için laboratuar ortamında genleri özel olarak seçilen özel üretim bir çocuk olan Anna, ablasına ilik verebilmesi için dünyaya getirilmişti - bu rolünü ve hayatını hiç sorgulamadı.. bugüne dek.

    Şimdi ise ergenlik çağındaki çoğu genç gibi Anna da gerçekte kim olduğunu sorgulamaya başlıyor ve sonunda çoğu insan için akla getirmesi bile mümkün olmayan bir karar alıyor; ailesini paramparça edecek ve sevdiği ablası için belki de ölümcül sonuçlar doğurabilecek bir karar.

    Çok önemli etik tartışmaları körükleyen kışkırtıcı bir roman olan Kız Kardeşim İçin, bir ailenin ne pahasına olursa olsun verdiği hayatta kalma mücadelesini ve ibret alınacak bir ahlak öyküsünü anlatıyor.


Yorum
   Sevgili okurlar merhaba! Uzun zamandır bloga yazamıyorum. Arada farklı kitaplar da okuduktan sonra (Locke Lamora'nın Yalanları ve Umut Bıçağı)  nihayet sizinle buluştum. Yazmayı gerçekten özlemişim.
   
  Eğer bittiğinde dünyaya dönmeniz, kendiniz olduğunuzu anlamanız zaman alıyorsa, gözyaşlarınız kitabın sayfalarını ıslatıyorsa, her karakterin yaşadıklarını en içinizde hissederek okuyorsanız ve kitapla vedalaştıktan sonra etkisinden bir türlü kurtulamıyorsanız, karakterlere veda etmek ağırınıza gidiyorsa bana göre o dram gerçek bir dramdır. Bugün yorumlayacağım roman bu anlamda şimdiye kadar okuduğum en derinden etkileyen kitaptı. O yüzden sizin için tamamen içten duygularımla kitabın yorumunu yazacağım.
  
    Arka kapak yazısından da anlaşıldığı üzere bu kitap bir hasta çocuğu ve ailesini konu ediniyor. Kate, ailenin lösemili çocuğu. Ortanca çocuk. Löseminin en amansız türlerinden birine yakalanmış ve bebeklik çağından beri bu hastalığı çekiyor. Onun büyük abisi Jesse kendine özgü, asi bir karakter. Sonradan dünyaya gelen Anna ise kitapta bambaşka bir yere sahip. Daha ilk sayfadan size hikayesini anlatırken de belirttiği gibi onun dünyaya getiriliş amacı ne sarhoş olunan bir gecenin sonucu ne de çocuk isteyen bir ebeveynin çabaları. O tamamen özel bir amaç uğruna özel genlerle desteklenerek dünyaya gelmiş özel bir çocuk. Tek amacı o an için birebir gen uyumu olan Kate'e ilgili sıvıları ve iliği verebilmesi. Büyüyüp 13 yaşında bir kız haline gelene kadar bu hep böyle devam ediyor. Kate herhangi bir şeye ihtiyaç duyduğunda ilgili şeyler sürekli Anna'dan tedarik edilmiş. Kate ameliyata girerken aslında Anna'da girmiş. Brian ise tüm bu karmaşanın ortasında çocukları arasında yıpranmış ve babalık duyguları had safhada bir baba ve aynı zamanda başkalarının hayatını ve evlerini kurtaran bir itfaiyeci. Her ne kadar kendi çocuklarına gelince elinden bir şey gelemese bile. Sara ise kızının gün geçtikçe ölümüne tanıklık eden, güçlü ama bir o kadar yıpranmış bir anne. 
   
    Kate'in hayatı bir iyi bir kötü giderken ve daha iyiye gitmesi için yine her şey ailenin küçük prensesi Anna'ya bağlı iken, Anna'nın verebileceği bir karar her şeyi etkileyecek kadar önemli bir dönüm noktası. Kim haklı kim haksız kimin kararı neden verdiği konusunda gerek kitaptaki karakterler gerekse okuyucular ikiye bölünmüş durumda. Durumdan üstü kapalı bahsetmemiz gerekirse Anna'nın hayata getiriliş amacından tutunda her şey Kate ve onun sağlıklı olabilmesi için. Her şey Kate'in hayatına bu denli odaklanmışken, diğer çocukların yalnız hissetmeleri, bir yandan kardeşleri için üzülürken bir yandan en sevgi bekledikleri anda gördükleri tek şeyin yalnız bırakılmak olduğu bir hayat. Hastane koridorları, bir anlık krizle bölünen piknikler. Bir günlüğüne yapılacak bir kaçamakta bile her an bir şeyler olacak korkusuyla tetikte beklemeler. Hasta olanın kendisi kadar onun ailesi içinde son derece sancılı ve acı verici bir süreç tüm bunlar. Tüm bunları yaşamış olan Anna ailesini karşısına alacağı, Kate'in hayatını riske atabilecek bir karara varıyor. Aile bunu öğrendiğinde ilk çatırtılar duyulmaya başlıyor. Bir yandan Kate için her şeyi yapmak isteyen ailesi diğer yandan diğer kızlarını kaybetmek istemiyorlar ve bu arada kalmışlık tüm o hastalık durumunun üzerine onlar için daha karanlık günlerin başlangıcı oluyor. 

    Kitaptan öğrenebileceğiniz o kadar çok şey var ki. Anna'nın yaptıklarını aslında neden yaptığı, hasta bir kızın yaşadıkları ve bunun çevresindeki herkesi nasıl etkilediği, kardeş sevgisi ve evlat sevgisi gibi değerler kitaptaki önemli noktalar. Kitapta annelik dışında aynı zamanda doktorluk, hemşirelik gibi meslekler ve hastalıklar hakkında da bilgi sahibi oluyorsunuz. Özellikle ben kendimi geleceğin avukat adayı olarak gördüğüm için avukatlık mesleği ile ilgili bilgilerden de etkilendiğim söylenebilir. 

    Kitapta geçmişe dönüşler olmakla birlikte sadece iki haftalık bir süreç işleniyor ama bu sırada karakterlerin tüm yaşantısına hakim olabildiğinizi hissediyorsunuz. İki hafta insanların hayatını nasıl değiştirebilir ki kökten. Kate'in hastalığı ile hiç kimsenin hayatı artık eskisi gibi olamayacak. Jesse git gide kalıbına çekilirken ve asi bir ergen olup çıkarken diğer yandan Anna'nın içinde ne fırtınalar esecek. Bu karar onun Bay Campbell ile tanışmasıyla iyice perçinlenecek. 
 

    Kitapta beni derinden sarsan yerler oldu. Daha ilk sayfalarda konunun işlenişinin beni sardığını hissettim. Kate'in ilk hastalık zamanları bebek saçlarını elinde tutarak annesinin yanına gelerek "anne bak saçlarım" demesi beni titreten yerlerdendi mesela. Kitap gerçek hayatla bağlantılı konulara değinişiyle de gerçekçiydi. Sonuçta lösemi hastalığı günümüzde yaygın görülen bir hastalık ama hiç birimiz yeterince farkında değiliz. Onlar ve aileleri nasıl bir hayat yaşıyorlar bunu çoğumuz bilmiyoruz. Yazar bu kitapta bu gerçekliği öyle bir yerden yakalayıp öyle bir kurguyla önümüze seriyor ki hepimizin vicdanı ve empati duyguları hiç olmadığı kadar uyarılmış oluyor. Yazarın bu denli etkili şekilde işlemiş olması için bunu bizzat yaşamış olması gerektiğine inanıyorum ya da bu tür ailelerle iç içe olmasına ve bu kitabı yazabilmek için ne kadar emek harcadığını, tıbbi bilgiler için ne denli araştırmalar yaptığını düşünmeden edemiyorum. 

    Kitabın verdiği mesajlar da öyle güçlü ki. Bazen karar veremeyecek kadar çaresiz olduğunuzda o kararı sizin için veren ilahi bir güç olduğunun farkına varırsınız. Bazen gerçekten acı olduğunu düşündüğünüz şey aslında başka bir şeyin getirdiği acıyla birlikte daha geri planda kalır. Güzel mesajlarla dolu olan kitap aynı zamanda son derece sürprizli bir kitap. Keskin virajları var. Sizi derinden sarsacak olan bölümün nereden ne zaman geleceğini asla kestiremiyorsunuz. Öyle ki kitabın daha ilk sayfasında "ya şöyle olursa" diye aklınızda belirip kaybolan bir şeyi sizin yüzünüze öyle bir çarpıyor ki, bu beklenmediklik sizi öyle hazırlıksız yakalıyor ki sayfaları geri geri alıp tekrardan okumaksızın idrak etmekte zorlanıyorsunuz. Kitapta gerçekten ağladım hem de hüngür hüngür. Kitap sayfaları ıslandı. Gözlerimin buğusu kaybolana dek kitaba ara vermek zorunda kaldım. O kadar manidar yerler vardı ki. Tüylerim diken diken oldu. İliklerime kadar işledi kitabın her satırı. Uzun süre etkisinden çıkamayacağıma adım gibi emin olduğum bir kitap.


      Kitapta eleştirebileceğim sanırım tek nokta karakterler diyebiliriz. Kurgu, işleniş tarzı veya gerçeklik konusunda kitap harikalar yaratmış, bir açık bulamıyorum. Ancak Sara'yı bazı yaptıklarından dolayı bazen suçladığım oldu, onu gerçekten itici bulduğum, kararlarına saygı duymadığım onun gerçek annelik duygularını yansıtamadığını düşündüğüm yerler oldu. Bunun dışında kitabın en ufak bir cümlesinde bile bir eksiklik bulamadım. En sevdiğim karakter de Anna ile Brian'dı. Campbell karakteri de ilgi alanım gereği sempati duyduğum bir karakterdi. 

     Üslubuna gelince gayet başarılı buldum. Kitapta her karakterin kendine ait anlatımlarının olduğu bölümler vardı ve hepsininki yeni basımında farklı puntolarla yazılmıştı bu da çok hoş bir detaydı bence. Bazı bölümlerin başında Milton, Sheakspeare gibi ünlü şairlerin eserlerinden yapılan alıntılar da bölümün özünü öyle güzel yansıtıyordu ki, kitaptaki hiçbir şeyin rastgele olmayıp bir amaca hizmet etmeleri son derece hoşuma gitti. En sonda bulunan Jodi Picoult ile bu eseri hakkında yapılan röportaj kitabın yazılış aşamasındaki bazı gizemleri ortaya çıkarıyordu. Örneğin; Sara'nın hasta bir çocuğun anneliğini anlatırken hasta çocukların ailesi ile iletişime geçişini ve kendi çocuğunun da buna benzer bir durumu olduğunu bu bölüm sayesinde öğrenmiş oldum. En sonda bulunan kitapla iligi sorularda ana fikri bulup belli yerlerde empati kurmaya ve düşünmeye sevk edecek soruların olması da hoşuma gitti gerçekten. Kitabın sonu da şaşırtıcı bitti. Çok hızlı akıp giden bir kitaptı ve filmi de varmış. Fragmanı izledim ama karakterlerin ve kitabın büyüsünü en ufak olsun bozmak istemediğimden, aklımda en saf halleriyle kalmalarını arzu ettiğim için filmini izlemeyi düşünmüyorum. Yine de aşağıda izlemek isteyenler için fragmanını paylaştım. Oradan bakabilirsiniz. Harika bir dram okumak isteyenler için şiddetle tavsiye edebileceğim bir eserdir. Asla pişman olmayacaksınız. Tam puan verilmeyi hak eden çok kaliteli bir eser. Keyifli okumalar. :)


Alıntılar
Kimse bu vesileyle başarmayı amaçladığı şeyi ve bunu nasıl yürüteceğini kafasında açıklığa kavuşturmadan bir savaş başlatmaz; daha doğrusu aklı başında olan kimse bunu yapmamalıdır.
Kara delikler öyle ağırdır ki her şeyi, hatta ışığı bile içlerine, ta merkezlerine çekerler. Bu gibi anlar işte böyle bir çekimin harekete geçtiği anlardı; neye tutunursan tutun eninde sonunda içeri çekilmekten kaçamıyordun. 
Sahip olduğun her şey bir çekiçse, etrafındaki her şey sana çivi gibi görünmeye başlar.
Bu bir hata olmalı. Doktorun incelediği başka bir talihsiz insanın kanı olmalı. Baksanıza benim çocuğuma, lüle lüle savrulan saçlarının ışıltısına, güneş gibi doğan gülümsemesine...Bu yüz yavaş ölmekte olan birisinin yüzü değil ki.
Dünyanın sizin etrafınızda döndüğünü düşünmek çok kolay ama aslında tek yapmanız gereken, gökyüzüne bakmak ve bunun doğru olmadığını görmek.
Bana sorarsanız, aşk bir gökkuşağı kadar kalıcıdır; gözünüzün önündeyken güzeldir ve gözünüzü bir kez kırpınca bir bakarsınız yok olmuş.
Sizi öldürecek kadar kuvvetli olanlar, geldiğini göremediğiniz şeylerdir.
Yalnız biriyle tanıştığınızda size ne anlatırsa anlatsın aslında yalnızlığı sevdiği doğru değildir. Asıl sebep, daha önce dünyayla bütünleşmeyi denemelerine rağmen insanların onları sürekli hayal kırıklığına uğratmalarıdır.
Umutsuz durumlarda umutsuz çözümlere başvurursunuz.
Bazen herkes için daha iyi olacağına kendimizi inandırarak yaptığımız şeyler vardır. Kendimize bunun yapılması gereken en doğru şey olduğunu, fedakârca bir davranış olduğunu söyleriz. Bu, gerçeği itiraf etmekten çok daha kolaydır. 
Nereye gittiğinizi bilmediğinizde, kimsenin keşfetmeyi aklından geçirmeyeceği yerler bulursunuz.
 Hayat bazen ayrıntıların arasında öyle bir kayboluyor ki insan onu yaşadığını unutuyor. Her zaman yetişilecek başka bir randevu, ödenecek başka bir fatura, kendini gösteren yeni bir semptom, duvardaki çentiklere eklenecek başka bir olaysız gün vardır. 
Ama bu alevlerden,
Işık saçılmıyor da zifiri karanlık doğuyor.
Bazen en çok istediğini elde etmek için en az istediğin şeyi yapman gerekir. 
Bir şey, sen nasıl görmek istersen öyle görünür.
Kimseyi mükemmel olduğu için sevmezsin. Mükemmel olmadığı gerçeğine rağmen seversin.
Yeni bir ateş söndürür başkasının yaktığını,
Yeni bir acıyla hafifler eski bir ağrı.
Bir şeyin doğru olduğuna inandığınızı söylüyorsanız, iki şeyden birini kasteyorsunuzdur; ya hala alternatifleri tartıyorsunuzdur ya da bunu bir gerçek olarak kabul etmişsinizdir.




   




Puanım

14 Şubat 2016 Pazar

Cam Çocuk - Jodi Picoult | Kitap Yorumu

Jodi Picoult
Orijinal Adı: Handle With Care
Seri: Yok
Yayınevi: April Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 600
Baskı Yılı: 2009
Goodreads Puanı: 3.94  (84,471oy)



Arka Kapak Yazısı

  Sürekli bir şeyler kırılır.

  Bardaklar, tabaklar, verilen sözler, yürekler... Buzu kırabilirsiniz; dalgaları da; sessizlik bile bir anda paramparça olup dağılır. Zin­cirler kırılır; bağlılıklar, dostluklar, yeminler...

  Kısacası yaşamdaki birçok şey kırılgandır. En çok da yaşamın kendisine yönelik bağ...

Kırık dökük bir hayatın içinde osteogenesis imperfecta hastalığıyla dünyaya gelen bir bebek: Cam Çocuk Willow. Sayısız kırıkları sarmaya çalışan bir anne: Charlotte. Buz gibi görünümü altında parçalanan bir baba: Sean. Kardeşinin kırıkları altında ezilen bir diğer kız: Amelia. Ve Charlotte'nin biricik arkadaşı ve doktoru: Piper. Buzun üstünde gezinen bu karakterlerin etik ve kişisel karar­larla ilgili söyleyecek çok sözü olacak.

Jodi Picoult Cam Çocuk'ta bir kez daha edebi dehasıyla son derece kaygan bir zeminde önemli ve kışkırtıcı sorulara yanıt arıyor.

Yorum

  Hikayeci'den sonra (Hikayeci yorumuma buradan ulaşabilirsiniz) Picoult sevgim depreşmişti ve Cam Çocuk'u da görünce bekletmeden okumak istedim. Picoult'un kendine has tarzını severim ve bu kitabın da güzel olacağına emin olarak başladım. Kitaba başlarken en büyük sıkıntım spoiler yemiş olmamdı, evet kitabın sonunu biliyordum. Kuzenimle bu kitabı konuşurken yanlışlıkla bana sonunu söylemişti, ne yazık ki bende sonunu bilerek okumak zorunda kaldım.

   Kitabın konusundan bahsedecek olursak kitap genel olarak Cam Kemik adıyla bilinen hastalığa sahip bir çocuk ve ailesinin hayatını konu alıyor. Ve birde kitabın en önemli noktalarından biri; dava. Kitapta bir dava yer alıyor ve bu dava sayesinde ailenin hayatını daha iyi anlıyorsunuz ve size doğruları sorgulatacak bir çok sayfa okuyorsunuz. 

  Cam Çocuk'ta da Picoult'un genel tarzına her haliyle rastlamak mümkün, zor ve kalıcı bir hastalığı olan çocuk, kendini çocuğuna adamış fedakar bir anne, çocuğun büyük ve ilgisiz kalmış kardeşi, parçalanmaya yüz tutmuş bir aile, size doğruları sorgulatacak bir dava... Bunları eleştirmek amaçlı söylemedim ancak yazarın kitaplarını okudukça bu benzerliklerin farkına sizde varacaksınız, her ne kadar benzerlikler olsa da kitaplar çok güzel yazıldığı ve çok önemli noktalara değindiği için bir süre sonra benzerlikler önemini yitiriyor ve kendinizi kitaba kaptırmış bir şekilde buluyorsunuz.

  Cam Kemik hastalığı hakkında biraz bilgiye sahiptim ancak bu kitabı okuduktan sonra hastalığın ne kadar zor olduğunu çok daha iyi anladım. Yazar hastalığı kitaba çok güzel adapte etmiş ancak kitapta çok fazla tıbbi terim vardı ki bu benim çok hoşuma gitmiyor, bazılarını okumakta bile zorlanıyorum :D Zaten yazarın diğer kitaplarında da bu terim çokluğuna rastlanıyor, bu kitaba özel değil. 

  Kitabın büyük kısmını kaplayan davayı ise ben ne yazık ki ne sevdim ne de haklı buldum. Charlotte (anne)'nin bakış açısı bir açıdan doğru gibi görünse de ben haksız buldum ve dava ile ilgili bir çok şeyden rahatsız oldum. Bu da kitaptaki "anne haklı mı haksız mı?" ikilemine düşmeme engel oldu tabii.

  Karakterlerin bakış açıları gayet güzel yansıtılmıştı. Kitaptaki bazı cümleler, düşünceler özellikle ilgimi çekti, hoşuma giden yerleri bir daha bir daha okudum. Bazılarını alıntı olarak ekledim, aşağıda bulabilirsiniz.

  April Yayıncılık'ın Picoult kitaplarını yeniden ve daha iyi kapaklarla basması hoşuma gitti, Hikayeci'de de olduğu gibi her karakterin bölümü ayrı bir yazı fontuyla yazılmış ve bu çok hoşuma gitti. Farklı fontlar o bölümün hangi karaktere ait olduğunu daha hissettirmiş bence.

  Sonunu her ne kadar biliyor olsam da kitabı okurken bundan etkilenmedim ve severek okudum. Yalnız konunun biraz fazla uzatıldığını düşündüm, sanki bazı noktalar çokta önemli değil gibi hissettim.

  Genel olarak güzeldi, yazarın diğer kitaplarının bir tık gerisinde görsem de okuması zevkli bir kitaptı. Yazara ya da bu türe ilginiz varsa okumanız gereken kitaplardan. İyi Okumalar :)

Alıntılar

"Sonunda canın yandığı halde nasıl olup da ağlanmadığını anlamıştım: Bazı acılar ifade edilemeyecek kadar büyüktür." 

"İnsanlar bana sürekli nasıl olduğumu sorar ama aslında bunu gerçekten bilmek istemezler." 

"Ne yaptığını bildiklerini kendilerinden gayet emin bir şekilde söylemeleri, insanlara güvenmeme yetmez." 

"Bir başkası için doğru şeyi yapmanın bazen insanın kendisine yanlış gelen şeyi yapmakla örtüştüğünü gayet iyi biliyorum." 

"Başka birilerinin sorunlarını ödünç alıp sırtlamaya ihtiyacım yoktu." 

"Düşlere öyle olur işte, yaşamın gerisinde kalırlar." 

"Kendinize çok istediğiniz bir şeye sahip olmak uğruna her şeyinizi kaybetmeye hazır olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Kaybetmeye hazır olduğunuzu düşündüğünüz şeyler aslında sizi siz yapan şeylerdir." 

"Kötü gidişe bir an için müdahale etmenin tek yolu ortaya yalanlardan bir karışımdır." 

"İnsanın kendini tanıyabilmesi için belki krizlerden geçmesi gerekiyordu; belki de yaşamdan ne istediğini anlaması için yaşamın sıkı bir darbesini yemesi kaçınılmazdı." 

"Yaşama dair hiçbir şey basit değildir." 

"Karanlıkta yaşıyoruz, Piper. Yaşamın aydınlık bir yanı varsa da bu biz insanlar için değil." 

"Bazen öyle bir şey olur ki hayatınız bir daha hiç eskisi haline dönmez."
"Bazen hayatınız o kadar kusursuz bir noktaya gelmiştir ki o kadar iyi olamayacağı düşüncesiyle bir sonraki andan korkarsınız."

"Kendime birileriyle yakınlaşmak için izin verdiğimde, o insanların beni sevdiğine inanmaya başladığımda ne olduğunu çoktan öğrenmişti: Hayal kırıklığı. Birilerine güvendiğin anda ezilmeyi de kabul ediyordun, çünkü gerçekten ihtiyaç duyduğunda hiçbiri yanında olmuyordu. Ya öyleydi ya da onların sorunları da senin sırtına biniyordu. Gerçek anlamda sadece kendine sahiptin ve eğer güvenilir, sağlam biri değilsen o daha da berbat bir durumdu."

Puanım


28 Aralık 2015 Pazartesi

Hikayeci - Jodi Picoult | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Storyteller
Seri: Yok
Yayınevi: April Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 528
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.25  (94,215 oy)



Arka Kapak Yazısı


  Sage Singer yalnız bir kadın, günleri fırında ya da evli sevgilisiyle kaçamak buluşmalarla geçiyor.
  Josef Weber'in kasabaya gelmesiyle birlikte hayatı değişiyor, artık bir arkadaşı var.
  Bir gün Josef, Sage'den bir iyilik istiyor: Onu öldürmesini.
  Devamında karanlık sırrını açıklıyor: Geçmişinde bir Nazi subayıydı,
  Sage'in büyükannesi ise soykırımdan kurtulan 'şanslı'lardan.
  En iyi dostunuzun geçmişinde bir katil olduğunu bilseniz ne yapardınız?
  Affetmenin sınırlarını kim çizer?
  İntikam ve adalet birbirinden ne kadar uzakta?

  Jodi Picoult'nun tüm romanları arasında polisiye yönü en ağır basan, felsefi sorgulamalarla ve hesaplaşmalarla örülü bir modern zaman destanı: Hikayeci.


Yorum

  Jodi Picoult sevdiğim yazarlardan biridir, kurgusu ve anlatım tarzını çok severim. Ne zamandır bir Picoult kitabı okumamıştım ve Hikayeci'yi görünce de hemen okumak istedim ve başladım.

  Kitabın konusunu çok beğendim; Sage ve eski Nazi subayı olan Josef'in tanışmasıyla birlikte geçmişin kapıları aralanıyor ve kendinizi soykırımın dehşet dolu anlarını okurken buluyorsunuz. Tabii bu sırada Josef'i affetmek mi affetmemek mi gerek diye düşünmeden edemiyorsunuz, yazar sizi iki taraflı da yönlendiriyor, daha doğrusu hikayeye farklı açılardan bakabilmenizi sağlıyor ki bu da affetmek konusundaki kararınızı giderek güçleştiriyor.

  Sanırım bu kitabı en güzel ve etkileyici hale getiren ögelerden biri kurgusu, gerçekten iyi bir kurgusu vardı, her kelime doğru yere yazılmış gibiydi ki bu yaşananları daha iyi hissetmenizi sağlıyordu.

  Konu ve kurgusu kadar anlatımı da iyiydi, bazı sahneler de nasıl dehşetle ve üzüntüyle doldum, sanırım ağlayabilen biri olsam bu kitap beni ağlatırdı. Biraz duygusal biriyseniz ve kitaplar sizi ağlatabiliyorsa muhtemelen bu da ağlatacaktır. Karakterlerin ağzından anlatılması da anlatılanları daha dehşet verici kılmıştı.

  Yahudi soykırımı, o zaman ki kaos ve yaşananlar gerçekten çok güzel aktarılıyor. Olayları yaşamış kadar oluyorsunuz, tabii ki o zamanlar yaşayanların yaşadıklarının yanından bile geçemez ancak yıllar sonra bunları okuyan biri için hissedebileceğiniz kadar hissediyorsunuz.

  Karakterleri de sevdim, Ania'nın öyküsü kitaba hem güzel bir renk katmıştı hem de güzel bir alegori olmuş. Onun bölümlerini ayrı bir merakla da beklemeden edemedim :) Kitabın sonu bence anlamlı ve güzel biti, yazarın son anda çuvallamamasına çok sevindim.

  Hikayeci tartışmasız bu yıl okuduğum en iyi dram. Bu türü çok fazla okumuyorum ama okuduklarım arasında iyi bir yeri oldu. Bu yıl Alexandra Cavelius'un Leyla adlı kitabını okumuştum ve o da Hikayeci ile aynı türde. Okurken ister istemez aklıma gelip durdu çünkü yaşananların bir çoğu benziyor. Leyla'yı okurken hissedemediğim her şeyi bu kitapta hissettim. Leyla için yorumum;

LeylaLeyla by Alexandra Cavelius
My rating: 2 of 5 stars

Uzun zamandır dram romanı okumamıştım. Dram çok sık okuduğum türlerden biri olmasa da kaliteli bir dram bulduğumda okumadan geçmek istemem. Leyla' da böyle dikkatimi çekti okuyanların yorumu ve konusu bende merak uyandırdı.
Okumaya başladım ve roman beni sıktı, gerçekten okurken sıkıldım. Okurken bir türlü hissedemedim, ne yaşananları ne karakterleri. Romanda yaşanan olaylar gerçekten çok acı verici ve dehşet doluydu ancak hiçbirini hissedemedim. Yazar o güzel konuyu o güzel mesajı almış ve berbat etmiş. Yazar olayları üzerinize sanki bir kovayla döküyor ve yeni bir bölüme geçiyor, siz yaşananları ne anlayabiliyorsunuz ne de hissedebiliyorsunuz. Sanki kelime sınırı varmışta açıklamadan yazıp gitmesi lazımmış gibi bir aceleyle sayfalar akıp gidiyor, keşke daha uzun olsaymış ve anlatıma daha çok özenilseymiş.
Değinilmek istenen konu gerçekten çok önemli ve güzel ama yazar iyi iş çıkaramamış. Kitap sadece Leyla'nın ağzından değilde başka karakterlerin de bakış açılarıyla yazılsa daha anlaşılır olabilirdi sanırım. Bu kitabı okumak yerine dramı gerçekten hissedebileceğim Kız Kardeşim İçin'i ikinci kez okusam dahi iyi olurdu.
Kitaba çok ağır bir yorum yaptım farkındayım ama okurken hiç etkilenmedim, sıkıldım, araya giden konuya üzüldüm.

View all my reviews

  Spoiler vermemek için daha fazla anlatmayacağım kitabı. Hikayeci gerçekten güzel bir kitaptı eğer bu türde bir şey okumak istiyorsanız Hİkayeci'ye bakmadan geçmeyin derim. Aslında diğer Picoult kitapları da güzel, Kız Kardeşim İçin en sevdiğim dramlardan biri. Konusu, kurgusu, anlatımı ve karakterleriyle, tarihsel kurgu ve dram alanında kesinlikle iyi bir yer edindi. Umarım sizde okur ve seversiniz. İyi okumalar :)


Alıntılar



 "İçinizde kocaman bir boşluk bırakan şeyin ne olduğu önemli değil. Önemli olan o boşluğun varlığı. " 
 "Biribi kaybetmenin ikilemi de bu işte: Bir canlının sona ermiş varlığı nasıl oluyor da bu kadar büyük bir yük yaratıyor?" 
 "Önemli olan hayatınızdaki yıllar değil, yıllarınızdaki hayattır." 
 "Belki yalnızlık bir aynadır ve başka bir yalnızın aynasında kendini görünce tanıyordur. " 
 "Ellerimi indiriyorum, saçlarım yaralı kısmı yeniden gizliyor. Keşke içimdeki yaraları gizlemek de bu kadar kolay olsaydı. " 
 "Anıların her biri, bir sihirbazın kolunun içine sakladığı kağıttan çiçeklere benziyor: Önce görünmüyor gibiler, sonra bir anda öyle canlı ve taze bir şekilde sökün ediyorlar ki onca zaman nasıl saklı kaldıklarını anlayamıyorum. Tıpkı o kağıt çiçekler gibi anılar da bir kez serbest kaldılar mı, onları geldikleri yere geri göndermek mümkün olmuyor."
 "Şimdi anlıyorum ki geçmişi biriyle paylaşmak, geçmişi tek başına yeniden yaşamaktan farklı. Böyle olunca insan taze bir yaradan çok pansuman yapılmış bir yaraya sahipmiş gibi hissediyor." 
"Geçmişte çok fazla vakit geçirirsen asla ileri gidemiyorsun."
"Yalanlar bir duvara sürülen kat kat boya gibiler, hepsini üst üste sürünce ilk sürdüğün rengin hangisi olduğunu unutuyorsun."
"Nereden geldiğini bilmezsen nereye gideceğini nasıl bilebilirsin Sage?" 
"İnsanlar arasında yeterince uzun süre hayalet gibi saklanırsanız hiç kimse fark etmeden ortadan kaybolabilirsiniz. Gitmeden önce ardınızda bıraktığınız izi birinin görmesini sağlamak için çaba sarf etmek ise insanın doğasında vardır." 
"Birini gerçekten seviyorsan onunla ilgili en iyi ihtimallere inanmak için nasıl çaba gösterirsin, bir bilsen." 
"İnsanın içindeki boşluk ne kadar büyükse o boşluğu doldurma çabası insanı o denli umutsuzluğa sürüklüyordu."
"Elde edilmeye çalışılan şey ister güç, ister intikam, ister aşk olsun, bunların hepsi açlığın farklı türlerini yansıtıyordu." 
"Yanlış da olsa aynı davranışı ne kadar çok tekrar edersen kendi içinde o davranışa bir mazeret bulman o kadar kolaylaşıyor." 
"Fakat onun da söylediği gibi bazen sözcükler, içlerine doldurmaya çalıştığımız bütün duyguları kaldıramayacak kadar güçsüz oluyor."


Puanım