Pegasus Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pegasus Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2017 Pazartesi

Son Dilek (The Witcher #1) - Andrzej Sapkowski | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Ostatnie Zyczenie
Seri: The Witcher #1
Sonraki Kitap: Kader Kılıcı
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı:

Arka Kapak Yazısı



İngiltere için Tolkien,

Amerika için George R. R. Martin neyse

Doğu Avrupa için Sapkowski odur.

Rivyalı Geralt bir Witcher’dır. Henüz küçük bir çocukken seçilmiş, eğitilmiş, büyülerle donatılmış ve mutasyon geçirmiş bir canavar avcısı. Acımasız, tekinsiz, karanlık ve canavarlarla dolu bir dünyada yaşar.

Onun dünyasında peri masalları hiç de saf değildir. Pamuk Prenses bir haydut çetesinin başındadır. Güzel ve Çirkin’deki roller çok farklıdır. Üç dilek hakkı sunan cinlerle karşılaşmak bile istemezsiniz.

Masumların savunucusu Geralt, kızları canavara dönüşmüş ensest krallarla, intikam hırsıyla yanan cinlerle, âşık vampirlerle ve daha nicesiyle karşılaşıyor. Hepsi çok tehlikeli ve hiçbiri göründüğü gibi değil.

Yorum


Oyunu ile varlığını öğrendiğim bir kitap serisi The Witcher, oyununu oynamadım, uyarlamasından önce aslını tanımak istedim.

Fantastik kurguyu çok severim, bu seriden de biraz beklentim vardı, mükemmel konu, mükemmel karakterler olmasa da özgün bir seri beklentisi içindeydim ancak kitap bir çok mit ve eski masalların karışımı ile harmanlanmış, zeki, yetenekli ve biraz da muzip bir baş karakterle bize sunulmuş bir eser.
“İnsanlar, canavar ve canavar hikâyeleri uydurmayı severler. Bunu yaptıkları zaman kendi canavarlıklarını görmezler. İçkinin dibine vurduklarında, sahtekârlık, hırsızlık yaptıklarında, karılarını kayışla dövdüklerinde, yaşlı büyükannelerini aç bıraktıklarında, tuzağa düşmüş bir tilkiyi gübre yabasıyla delik deşik ettiklerinde ya da dünyada yaşayan son tekboynuzu ok yağmuruna tuttuklarında gün ağarırken kulübelerin arasında dolanan Bane’in onlardan daha kötü biri olduğunu düşünmek işlerine gelir. Böylece yüreklerine su serpilir. Yani yaşamak kolaylaşır.”

Kitap özgün pek bir şey barındırmasa da okuması zevkli idi, sıkmadan sayfalar ilerliyor. Ancak kitaptaki olayların çoğu birbirinden bağımsız olduğu için bütünlük tam anlamıyla sağlanamamış, bu da eksi yönde etki etmiş kitaba. Giriş kitabı olarak fena değildi ancak diğer kitapların daha güçlü olması ve daha sağlam bir hikaye ile karşımıza çıkması gerekiyor. Şimdilik seriye devam etmek istiyorum ama Kader Kılıcı da böyle zayıf olursa devam etmem muhtemelen.


Puanım



25 Eylül 2017 Pazartesi

Ölüm Oyunu - Koushun Takami | Kitap Yorumu

  
  Orijinal Adı: Battle Royale 
Seri: Yok
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 624
 Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.24  (41,574 Oy)


Arka Kapak Yazısı
Varoluş ile vicdanın mücadelesi:
Bir adaya hapsedilmiş
21 kız ve 21 erkek öğrenci.
Şiddet dolu, kâbus gibi bir oyun.
Onlarca silah, psikolojik bir savaş
ve tek bir kazanan…

   Totaliter Büyük Doğu Asya Cumhuriyeti, halkı baskı altında tutmak için her sene acımasız bir askerî program düzenlemektedir. Bu doğrultuda ıssız bir adaya götürülen lise öğrencilerine rastgele silahlar verilmekte ve kuralları çiğnediklerinde patlayan tasmalarla, geriye tek kişi kalana kadar birbirleriyle mücadele etmeleri beklenmektedir…

   Modern Japon edebiyatının klasikleşmiş eserlerinden sayılan ve aman vermez günümüz dünyasında hayatta kalmanın anlamına dair çok güçlü bir alegori olan Ölüm Oyunu, şiddet kavramını baş döndürücü bir gerilimle işliyor.



 Yorum
   Bu kitabı okuduğum için biraz şaşkınım aslında. Önyargılarım olduğundan değil ama öncelikle Japon yazarlara daha önce pek ilgi duyup bir eserlerini okumamıştım. Genelde mangaları ve animeleri iyi olduğu için japon bir yazar okuyacak olursam manga okurum diye düşünüyordum. Hemde korku-gerilim tarzı kitaplar pek ilgimi çekmiyordu. Her yazarın gerilimi iyi olmuyor. Gerilim türü bir şey okuyacak olursam bunu Stephen King, Jean-Christophe Grange, Tess Gerritsen gibi yazarlardan okumayı tercih ederim diye düşünüyordum. Ama arkadaşımın elinde görüp bir de benim hoşuma gitti diye övünce bir tadına bakayım diye başladım ilk sayfalar sarınca yarım bırakmak istemedim ve nihayetinde bitirdim.


   Kitapta çok fazla karakter vardı. Bu yüzden kitabın ilk yarısında heyecanlı ve güzel gitse bile kitap belli noktadan sonra tekrara düşüyor gibi geldi, git gide tahmin edilebilir olmaya başladı buda okurken beni sıktı biraz açıkçası. Gereksiz yere uzatılmış yerler vardı. Kitap konusu olmaktan çok gerilim-korku türünde bir film olmaya müsait bir eserdi. Özgün yerlere rastlamadım değil. Yazarın kültürel birikiminin izlerini görmek mümkündü. Ama genel hatları ile sanki biraz Açlık Oyunları tarzında esinlenmeler görülüyordu. Distopik bir konusu olmakla birlikte bilim-kurgu tarzına hitap eden yönleri de vardı kitabın.

Düzeni sağlamanın en iyi yolu ortamda tek bir kralın olmasıydı.
   Kitap lise öğrencilerini konu alıyor. Gerçekçi bir bakış açısı ile günümüz lise öğrencilerinin durumunu çok iyi yansıtmış. Hepsi ergenliğinin zirvesinde, duygularını çok yükseklerde yaşayan, düşmanlığa savaş ve rekabete hazır 42 genci konu alıyor kitap. Kitap çok detaya girmese bile hepsinin hayatına karakteristik özelliklerine şöyle bir değinmeden geçmiyor. Ağırlıklı olarak o adadaki mücadeleleri, planları, ittifakları, hainlikleri konu alınıyor. Hayatta kalma mücadelesi içinde insanların, özellikle gençlerin ne kadar vahşileşip şiddete eğilim gösterebileceği çok güzel işlenmiş. Özgün, hoşuma giden karakterler oldu. Bazı karakterler ise çok gereksiz gelmişti, yazar da bu kadar karakterli bir kitap yazma kararı ile bir hata yapmış olmalı onca karakterin her birine farklı farklı özellikler yüklemek biraz zor, ister istemez tekrara düştüğü veya saçmaladığı noktalar olmuş. Keşke karakter kadrosunu biraz daha dar tutsa imiş. Ufak sürprizler, sağ gösterip sol vurmalar olmadı değil ama sonu beni pek şaşırttı diyemem. Yine de gerilim-distopya severler ve Açlık Oyunları gibi kıyasıya mücadele isteyen okurlar için gayet de gideri var kitabın. Herkese bol kitaplı günler dilerim. :)

Puanım

17 Eylül 2016 Cumartesi

Süleyman'ın Anahtarı (Tomás Noronha #7) - José Rodrigues Dos Santos | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: A Chave de Salomão
Seri: Tomás Noronha #7
Önceki Kitap: *Türkiye'de basılmamış
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 496
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.49  (679 Oy)

Arka Kapak Yazısı

İsviçre, Cern… Tanrı Parçacığı'nı arayan bilim adamları, CIA'in Bilim ve Teknoloji Müdürü Frank Bellamy'nin cansız bedenini bulurlar. Cesedin elinde, anahtarın Tomás Noronha olduğunu söyleyen bir not vardır. Portekiz, Lizbon Yeni Üniversitesi… Tarihçi Noronha artık CIA'in bir numaralı hedefidir. Dünyanın en güçlü istihbarat teşkilatının kendisini öldürmek istediğini anlayan Tomás Noronha eğer hayatta kalmak istiyorsa Frank Bellamy'nin ölümünün ardındaki gizemi çözüp masumiyetini kanıtlamalı ve çok gizli bir proje olan Kuantum Gözü'nün yerini bulmalıdır.

Bu doludizgin arayışta başta Einstein ile onun karşıtları olmak üzere yirminci yüzyılın bütün büyük fizikçileri bir araya gelecek ve Tomás Noronha'ya zihin, madde ve varoluşun gizemi arasındaki şaşırtıcı bağlantıları ortaya çıkarmasında yardım edecektir.

Ruh var mıdır? Ölümden sonra hayat var mıdır? Gerçeklik nedir?
Tanrı'nın Formülü'nde Tanrı'nın varlığına dair bilimsel ispatların peşinde olan José Rodrigues dos Santos bu devam romanında da gerçeklik, evren ve bilinç üzerinden kuantum fiziğinin en derinlerine dalmaktan çekinmiyor.

Yorum

  Fizik, bol bol fizik, daha da fizik. Hemde bir tarihçinin anlatımıyla.
  Süleyman'ın Anahtarı, fizikle ilgili bari teorileri ve kurguyu harmanlayan bir roman. Yazar kitabı yazarken içine bol bol fizik katmış, kitabın %60 salt fizik desem az söylemiş olurum, yani anlayacağınız kitap hep fizik. Bazen fiziksel açıklamalar dışında bir şeyler okuyunca şaşırıyor ve gerçekliğe dönmekte zorlanıyordum.

  CERN'de ölü bulunan Bellamy, CSI'de üst düzey yetkili bir bilim insanıdır. Cesedinde Tomás Noronha'nın adının yazılı olduğu bir kağıt bulununca yetkililer Tomás'tan şüphelenirler. Bellamy ölürken ardında bir çok gizem bırakmıştır ve tüm bunların anahtarı Tomás'tır. Tomás gerçeğin peşine düşer ancak onun peşinde de CSI ajanları vardır.

  Kitap çok fazla klişeye ev sahipliği yapıyordu, (sıradan insanların eğitimli ajanları atlatması ya da baş karakterlerin ölmemesi ama yan karakterlerin kim olursa olsun bir anda öldürülebilmesi gibi), konusu ve kurgusunu türün diğer kitaplarından ayıran pek bir özellik yoktu. Hatta ilk baş size Dan Brown'ın bir alt versiyonu gibi gelebilir ki bazı yönlerden bende öyle hissettim. Kitabı bir çok kitaptan ayıran yön fizikti, kitapta çok fazla yer kaplıyor ve kuantum fiziği ile ilgili oldukça fazla bilgi barındırıyor. Buraya kadar her şey normal, ancak benim anlamadığım fizikle ilgili olan bu bilgileri bir tarihçinin vermesi. Tarihçi! Evet Tomás karakterinin tarihçi mi fizik profesörü mü olduğunu sorgulayıp durdum kitap boyunca. Tamam tarihçilerde fizik bilebilir ama buradaki sanki biraz fazla olmuştu, bana saçma geldi. Ve kitapta bolca zaman kayması vardı, yazar zamanı çok iyi hesaplayamamıştı, on dakika da sayfalarca konuşan karakterler bazen sadece iki cümle için dakikalar harcadı, yazar keşke bunlara dikkat etmiş olsaydı.

Kitaptaki Süleyman'ın Anahtarı


 Kitabın fizikle ilgili olan yönünü ise sıkıcı bulmadım, bir çoğu aşina olduğum bilgilerdi ve yazar da anlaşılır bir biçimde sunduğu için o sayfaları sıkılmadan okudum. Yalnız bazen bu bilgileri okurken gülesim geliyordu, bir çok bilgi veriliyor veriliyor tam esas noktaya ulaşacakken 'orası hala gizemini koruyor' ibaresiyle karşılaşıyorsunuz, bu yazarın suçu değil tabii ki sadece kuantum fiziği henüz yazarında Feynman'dan alıntıladığı gibi henüz anlaşılmaz bir nitelikte;
"Sanırım kendimden emin bir şekilde, hiç kimsenin kuantum fiziğinden anlamadığını iddia edebilirim. "

  Konusu ve kurgusu bakımından basit olsa da fiziki yönü ile farklı ola bu kitabı ben ne çok mükemmel buldum ne de kötü. Güzel yönleri olsa da kurgu açısından oldukça basit ve klişelere sığınılmış bir tarzı vardı. Yine de fizik sizi sıkmayacaksa oldukça rahat bir şekilde okuyabileceğiniz güzel bir kitap, ancak dikkat edin abartıldığı kadar güzel ve farklı bir kitap değil. İyi Okumalar. :))

Alıntılar

Gerçeklik, olduğunu düşündüğümüz veya olmasını istediğimiz şey değil, olan şeydir. 
Kuantum dalgalanmasında parçacıkların ortaya çıkmasına yol açan şeyi bilmiyor olmamız, bunun bir sebebi olmadığı anlamına gelmez. Sebep var fakat biz bilmiyoruz.

Puanım


6 Eylül 2016 Salı

Erebos - Ursula Poznanski | Kitap Yorumu

ursula poznanski
Orijinal Adı: Erebos
Seri: Yok
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 480
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.11  (7.442 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Bu bir oyun,Seni izliyor,
Seninle konuşuyor,
Ödüller dağıtıyor,
Seni test ediyor,
Tehditler savuruyor,
Onun tek bir amacı var:
Seninle oyun oynamak istiyor.

Yorum

  Zaman zaman hakkında hiç bilgi sahibi olmadığım kitaplar alır ve okurum, arka kapak yazılarını bile pek okumam. Kitap benim için tamamen sürpriz olsun isterim ve Erebos'ta bu kitaplardan biri, sadece alıp okumak istedim ve iyi ki de okumuşum.

  Erebos, bir oyunun adı. Bir bilgisayar oyunu ve bazı kuralları var. Oynayanlar oyundan bahsedemiyor, oyunu oynamak için oyunun verdiği görevleri yerine getirmek zorundasınız ve bu görevler gerçek hayattan görevler de olabilir. Nick ve okulundaki diğer çocuklar bu oyunu oynamaya başlıyor ve gerçek hayatla sanal hayat birbirine karışmaya başlıyor. Erebos'un yani oyunun gerçek hayatta bir amacı var ve Nick bu amacın peşine düşüyor.


Kitap Ursula Poznanski'ye bir kaç ödül de kazandırmış


  Kitap Ursula Poznanski'nin kaleminden çıkmış, kitabın kapağında U. Poznanski yazdığı için yazarın kadın olduğunu bilmeden okudum ve kitap bana erkeksi geldi, yani bir erkek yazarın kaleminden çıkmış gibi. Sonra yazarın kadın olduğunu öğrenince şaşırdım ve tebrik ettim, daha önce bu türde bu kadar başarılı bir kadın yazar okumamıştım. Yazarın kalemini de çok sevdim tabii, gerçekten başarılı ve iyiydi.

  Kitabı okurken içimde sürekli bilgisayar oyunu oynama isteği meydana geldi ancak bu isteğe karşı çıktım, çünkü başlarsam duramayacağımı biliyorum aynı kitaptaki karakterler gibi. Geçenlerde bir bilgisayar oyununa fena bağımlı olmuş ve oyunu yarıda bırakarak oyundan zor kurtulmuştum, yeniden aynı şeyi yaşamak istemiyorum. :D

  Kitapta yazar oyun bağımlılığını çok güzel işlemişti, oyunu oynamaya başlayanların oyuna olan tutkusu, başından kalkamamaları, hayatlarında büyük bir yer kaplamaya başlaması.. Ve oyunda başarılı olmak için gerçek hayatta bir çok şeyi göze almaları.. Yazar güzel bir konu seçmiş ve bunu başarılı bir şekilde işlemiş, karakterler de öyle. Her karakter gayet iyi yazılmıştı ve ben en çok Victor'ı sevdim.

  Kitabın dili akıcı ancak kitabın ortalarında kitap biraz durağanlaşıyor, o bölümlerde biraz sıkılabilirsiniz. Yazar oyunda geçen bölümleri biraz uzun tutmuş ve çok fazla oyun karakteri adı vardı, bu hatırlamayı zorlaştırıyordu.

  Fazla uzattım, Erebos beklediğimden iyi ve başarılı bir kitaptı. 13-15 yaş aralığındaki karakterlerin hayatı işlense de genç-yetişkin türüyle başka bir ortak yönü yoktu, her yaşa uygun bir kitaptı bence. Yazarın dilini de sevdim, Türkiye'de çıkmış başka kitapları da varmış, onları da okumak istiyorum. Bilgisayar oyunları ve bağımlılığı çok güzel işleyen bir roman olarak Erebos'u ben çok beğendim. Umarım sizde okur ve seversiniz. İyi Okumalar. :)

Alıntılar

Bir kez karar verdikten sonra bırakmak kolay değil. 
Gelecek sayısız olasılığı içinde taşıyor ve gerçekleşmek üzere bekliyor.

Puanım


  

8 Ağustos 2016 Pazartesi

Hipnozcu (Joona Linna #1) - Lars Kepler | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Hypnotisören
Seri: Joona Linna #1
Sonraki Kitap: İnfazcı
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 608
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 3.61  (25,687 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Korkunun ta kendisiyle yüzleşin..

Stockholm'deki bir spor salonunda, vahşice öldürülmüş bir adamın cesedi bulunur. Çok geçmeden adamın karısı ve kızı da aynı şekilde hunharca öldürülmüş biçimde bulunurlar. Görünüşe bakılırsa, katil tüm aileyi yok etmek istemiştir. Ancak adamın oğlu ağır yaralı olarak kurtulur.

Müfettiş Joona Linna ailenin bir üyesi daha olduğunu öğrenince, onu katilden önce bulması gerektiğini anlar. Müfettiş, doktor ve hipnozcu Erik Maria Bark'la bağlantıya geçer. Niyeti, Bark'ın komadaki çocuğu hipnotize etmesi ve böylece onu sorguya çekebilmektir. Ancak Doktor Bark, bir daha hipnoz yapmamaya karar vermiştir. Ama şimdi bir hayat kurtarması gerekmektedir. Sonuçta çocukla iletişim kurmayı başarır. Fakat öğrendikleri kanını dondurur.

Bir Caninin Bilinçaltına Yolculuk

Yorum

  Herkese Merhaba! :) Bugün bomba gibi bir polisiye ile karşınızdayım, hemde İsveç polisiyesi. İskandinav yazarlar bir başka yazıyor, buna bu kitapla birlikte emin oldum. Daha önce Stieg Larsson, Jo Nesbo'dan polisiye romanlar okumuş ve çok beğenmiştim ve şimdi de Lars Kepler'in polisiyesini çok beğendim, polisiyelerinin güzel olması dışında yazarlar klasik Amerikan polisiyesinden daha farklı ve güzel bir tarzda yazıyorlar, başka İskandinav yazarlara da yönelmeyi düşünüyorum. :)

  Hipnozcu'ya gelecek olursak, Stockholm'de vahşice katledilen bir ailenin katliamdan sadece bir üyesi sağ çıkmayı başarabilmiş ancak komadadır, komadaki çocuğun bir ablası daha olduğunu öğrenen Joona Linna adındaki müfettiş onun hayatının tehlikede olduğunu düşünür. Komadaki çocuktan katille ilgili bilgi edinmek için de Erik'ten yani hipnozcudan yardım ister. Erik hipnozla birlikte çok çarpıcı bilgiler elde eder ve olayların tüm seyri bir anda değişir.

  Kitap kan dondurucu detaylar ve müthiş bir olay örgüsü ile karşınıza çıkıyor, ilk sayfalar da bile her şey oldukça hareketli ve kan dondurucu. Aslında kitabın ilk çeyreğinde olaylar çözülmüş gibi görünse de (ben ee bundan sonra kitap neyle devam edecek derken) ilk çeyreğin sadece çok iyi bir giriş bölümü olduğunu fark ediyorsunuz. Kitap gerçekten çok iyi ve zekice kurgulanmış, olağan olmaktan uzak ve alışkın olmadığımız bir kurguya sahip. Kitabın dili çok akıcı ve kurgusu iyi ve olaylar da çok fazla olunca kitap öyle güzel aktı ki, çoğu zaman gerçeklikten koparak kitabın dünyasına girdim ve sayfalar nasıl geçti hiç anlamadım.

   Aslında hipnozdan ve batıdaki popülaritesinden hoşlanmıyorum, henüz kabul edemediğim bir şey ancak bu kitapta okurken büyük sıkıntı duymadım, kitaba yakışıyordu, flashback bölümlerinde biraz uzun yer tuttuğunu düşünsem de ileriki bölümlerde gerekli olduğunu anladım. Bir de ana karakterimiz Joona kitapta çok az yere sahipti, serinin tüm kitaplarında mı böyle olacak merak ediyorum.


  Lars Kepler aslında bir yazar değil, bir çift yazar. :) Alexander Ahndoril ve Alexandra Coelho Ahndoril adlı çiftin kullandığı tek isim, birlikte kitap yazarken bu ismi kullanıyorlarmış. Çift birlikte çok güzel bir ahenk yakalamış, tarzlarını çok beğendim ben. Kitapta çok iyi bir kurgu vardı ve yukarıda dediğim gibi alışılageldik polisiyelerden farklıydı ve kitabın en beğendiğim yönü bu oldu diyebilirim. Olay içinde olay var gibi ama hepsi çok güzel bir noktada birbiriyle bağlantılı.

  Joona Linna serisi toplam beş kitaptan oluşuyor ve yazarlar devam ettirecek mi bilmiyorum ama ettirmeliler bence. :) Türkiye'de şimdilik sadece iki kitap çıkmış olsa da yakın zaman da diğerlerinin de çıkacağını umuyorum. Hipnozcu'dan sonraki kitap İnfazcı ve onu oldukça merak ediyorum, Lars Kepler kesinlikle okunmaya değer bir çift, polisiye seviyorsanız ya da gerilim bu çifte bir göz atın derim. İyi Okumalar. :)

Kitabın filmi de varmış, fragmanı da bu. Belki ilginizi çeker. :) Ben kitabı kitap olarak çok sevdim, filmle zihnimdeki güzelliği bozmak istemiyorum.


Puanım


15 Haziran 2016 Çarşamba

İstanbul Kahini - Michael David Lukas | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Oracle of Stamboul
Seri: Yok
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 333
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 3.50  (2,336 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemini, Sultan II. Abdülhamit'in danışmanı küçük yahudi kızı Eleonora Cohen'in gözlerinden keşfedin.

Yorum

  Herkese Merhaba! :) İstanbul Kahini'ni iki gün önce bitirmiş bilgisayarım bozulduğu için yorumlayamamıştım, içimde kaldı yorum çünkü kitapla ilgili değinmek istediğim bazı noktalar vardı. Bilgisayarımı formatladım ve şimdi yorumumu yazmaya hazırım. :)

  İstanbul Kahini kütüphanede dikkatimi çeken bir kitap oldu, bir yabancının gözünden Osmanlı'yı, İstanbul'u okuma fikri ilgimi çekince kitabı aldım ve başladım. Kitabı bitirdikten sonra da iyi ki bu kitaba para vermemişim dedim, normalde sevmesem de verdiğim paraya acımam ancak bu kitapta acırdım. Sebeplerine gelecek olursak, maddeler halinde sıralamak istiyorum.


  1. Kitap Eleonora adlı sekiz yaşlarında üstün yetenekli bir kızın İstanbul'a gelmesini ve Sultan II. Abdülhamit ile yollarının kesişmesini anlatıyor. Ancak kitapta bir konu bütünlüğü ve anlatılmak istenen bir şey yok, en azından ben bulamadım, kitabı bitirdim ve ne oldu şimdi dedim. Kitap herhangi bir olayı anlatmıyor, herhangi bir sonuca ulaşmıyor, Eleonora'nın hayatını ve İstanbul gözlemlerini anlatıyor.
  2. Belirli bir konu olmasa da zamanının İstanbul'unu yabancı bir yazarın gözünden görme fikri size çekici gelebilir ancak yazar İstanbul'a bile çok az değiniyor, Eleonora'nın kişisel sorunları ve sonuca ulaşmayan bir sürü olaylar dizisi okuyorsunuz da okuyorsunuz. İstanbul'u o zamanda görmek isterseniz uygun bir kitap olmaz derim.
  3. Kitabın adı insanda kehanet-gizemle ilgili beklentiler uyandırsa da öyle bir şey söz konusu değil, sizi yanıltmasın, beni yanılttı.
  4. Ve benim kitapta en sevmediğim nokta. II. Abdülhamit'in yazılış tarzı, yazar bu konuda hiç iyi bir iş çıkaramamış. Yazar Sultan Abdülhamit'i iradesi zayıf, dini yönü pek kuvvetli olmayan biri gibi betimlemiş ancak Sultan hiçte öyle biri değil. Yanlış mı hatırlıyorum diye bir kez daha araştırdım ve Sultan Abdülhamit'in oldukça dinine bağlı biri olduğunu bir kez daha öğrendim. 
           Bu konuda küçük bir örnek vermek istiyorum, kitabın 180-181'inci sayfalarında Ramazan ayında çok acıkan sultan küçük bir çocuk gibi mutfağa girip baklava aşırarak orucunu bozuyor. Dinine çok bağlı bir insanın küçük bir açlığa dayanamayıp orucunu bozma ihtimali çok düşük (araştırdım padişahla ilgili böyle bir şüphe de yok, yazar neye dayanarak yazmış anlamadım.) yazarın bu hamlesi de oldukça gereksizdi. Okumak isterseniz Sultan'ın orucunu bozduğu bölümü aşağıdaki fotoğraflardan okuyabilirsiniz.


  Karakterler (II. Abdülhamit hariç) genel olarak iyi yazılmıştı, başkarakter Eleonora okuması zevkli bir karakterdi, zeki, okumayı seven ve hızlı öğrenen küçük bir kız. Yazarın kitabın sonunda söylediği gibi herkesin kendiden bir parça bulabileceği gibi bir karakter.

  Velhasılıkelam, kitap size vadettiği hiçbir şeyi tam olarak veremiyor, konu, olaylar, İstanbul'a bakış hepsi eksik ve tatmin edici olmaktan uzak. Kitap akıcı olsa da anlatılan belli bir şey olmayınca bir süre sonra sıkıyor, karakterler iyi denebilecek şekilde yazılmış olsa da, yazarın  II. Abdülhamit için çizdiği portreyi hiç sevmedim ve bu da puanımı oldukça ekledi. Aslında 2 puan verecektim ancak padişahın kitaptaki yerinden dolayı 1'de karar kıldım. Okumaya değer bir kitap mı bilmem, (benim için değildi), yine de merak ederseniz seçim sizin tabii ki. İyi okumalar. :))

Alıntılar

Kendi kalbinin sesinden daha akıllı bir bilge yoktur. 
Herkes, bir noktada bu dünyadan ayrılmak zorundaydı, ama gitmeye kim hazırdı ki? 
Uyuyakalmak, uyanmak ve bu soruları birkaç saat için kafasından uzaklaştırmak istiyordu. 
Sessizlik, altında kendini gizleyebileceği kalın bir giysi gibiydi.

Puanım




11 Mayıs 2016 Çarşamba

Bir Artı Bir - Jojo Moyes | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The One Plus One
Seri: Yok
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 464
Goodreads Puanı: 3.93  (78,115 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Sen ve beni toplasak sonuç ne olur?

Tatlı bela bir kadın…
İki çocuğuna bakmak için deliler gibi çalışan ve baharın gelmesini dört gözle bekleyen Jess Thomas bugüne kadar hayatındaki tüm zorlukların üstesinden tek başına gelmiş. Ama artık birinin ona yardım istemenin kötü bir şey olmadığını anlatması gerekiyor…

Ve hayatı alt üst olmuş bir yabancı…
Yıllar boyunca çalışıp kazandığı her şeyi kaybetmesine neden olabilecek inanılmaz bir hata yapan Ed Nicholls bir uçurumun eşiğinde. Hatasını telafi edebilmesi için tek bir kurtuluş yolu var ve o yol da büyük bir maceranın içinden geçiyor…

Sonuç…
Jess birine borçlu kalmak istemeyecek kadar gururlu, Ed ise kendi sorunlarından başka hiçbir şeyi görmüyor… Peki, apayrı dünyalara ait bir kadın ve bir adam yan yana geldiğinde beklenmedik bir sürpriz gerçekleşebilir mi?

Yorum

  Herkese Merhaba! :) Uzun zaman sonra ilk kez bu türde bir kitap okudum, aşk-aile ilişkilerini konu alan romantik bir kitap Bir Artı Bir. Aslında aşk okumayı sevdiğim türlerden değil, çok hoşlanmıyorum, arada bu türden kitaplar okusam da bir türlü çok sevemedim. Bir Artı Bir'e zaten öneri ile başladım.

  Jojo Moyes bir çok kişi gibi benimde Senden Önce Ben ile tanıdığım bir yazardı, Senden Önce Ben'i okumuş ve fena bulmamıştım, aslında benim hoşuma giden kısmı sonuydu. İkinci kitabı çıkınca ben durum saçma bulmuş okumamıştım. Girişi çok uzattım :D Demek istediğim yazarın tarzı ve kitapları beni çekmiyordu, öneri olunca bende okumaya karar verip başladım Bir Artı Bir'e.

  Kitap birbirinden çok farklı dünyaları olan iki kişiyi anlatıyor, bir tarafta 2 çocuk sahibi ve hayatın tüm zorluklarına tek başına göğüs geren bir anne, diğer tarafta başarılı bir kariyeri olan ancak yaptığı hata ile tüm hayatı dağılmış bir adam. Jess ve Ed'in yolları tesadüfen birleşiyor ve birbirlerinin hayatına daha yakından bakma imkanı buluyorlar, böylece olaylar gelişiyor.

  Öncelikle kitabın dili çok akıcıydı, sanırım yazarın dili öyle çünkü Senden Önce Ben'in de dili çok akıcıydı. Kitabı 2-3 günde bitirdim ve okurken pek sıkılmadım. Her ne kadar kitabın dili akıcı ve güzel olsa da konusu oldukça sıradandı, yalnız iki insan, hayatları zor ve karşılaşmaları birbirlerine çok şey katıyor falan filan. Hikayenin iskeleti oldukça bilindikti, yazar karakterleri farklılaştırarak ve bir kaç olay daha ekleyerek ayrı bir biçime büründürmeye çalışmışsa da olmamış bence. Kitaptaki olaylar, karşılaşmalar ve tesadüfleri oldukça basit buldum, 460 sayfa okuyorsunuz ama cidden o kadarlık olay yok içinde. Dili akıcı olmasaydı sıkılarak yavaş yavaş okurdum sanırım, zaten dili akıcı olunca bir an önce kitap bitsin diye buna ağırlık verip başka kitap okumadım.

  Hepsinin dışında kitapta Jess'in yaşadıkları çok gerçekçi ve hayattandı, çocukları için göstediği çaba, çektiği sıkıntılar, maddi problemleri ve bu problemlerle başa çıkma tarzı.. oldukça gerçekçi ve güzel işlenmişti. Kitapta beni en rahatsız eden şey köpek oldu, kokusu ve salyalarıyla ilgili kısımları okudukça rahatsız oldum, aynı şeyi Hiç Kimse Sıradan Değildir adlı kitaptaki köpekte de hissetmiştim. :D

  Kitabı biraz sert eleştirmiş gibi hissettim, ancak düşüncelerim bunlardı. Muhtemelen türü sevmediğim için Bir Artı Bir'i de çok sevemedim, kötü değildi ama unutup gideceğim kitaplardan biri oldu. Türü seven okurların bu kitabı sevebileceğini düşünüyorum. Okurken sıkılmadım ve okuduğuma pişman olmadım, çok sevmesem de güzel bir kitaptı. Türü ve ya yazarı sevenler için uygun bir kitap olabilir. İyi Okumalar :)

Alıntılar

"Okulu seviyorum," dedi. "Biliyorum... arkadaşlarımın çoğu sıkıcı olduğunu düşünüyor. Ama ben okulu eve tercih ederim." 
Mutlu bir hayatın anahtarı, geçmişi çabuk unutmaktır. 
Bazen kafandakileri çözmek için biraz uzaklaşmak gerekir. O zaman her şey daha da netleşir. 
Çünkü bütün dünya karşında dursa bile eğer annen arkandaysa sana bir şey olmazdı. 
... bariz bir şekilde doğru olanı yapıyor olmasına rağmen neden bu kadar kötü hissettiğini düşündü. 
Nicky'nin pek konuşmadığı doğruydu. Söyleyecek bir şeyi olmadığından değildi. Sadece bunları gerçekten söylemek istediği kimse yoktu. 
Seni istemeyen birine tutunmaya çalışmanın anlamı yoktu. 
Eğer başka seçeneğin yoksa aslında her şey basittir.

Puanım


22 Aralık 2015 Salı

Örümcek Ağındaki Kız (Millennium #4) - Stieg Larsson, David Lagercrantz | Kitap Yorumu

Orijinal Adı:Det som inte dödar oss
Seri: Millennium #4
Önceki Kitap: Arı Kovanına Çomak Sokan Kız
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 520
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.72  (25,943)


Arka Kapak Yazısı

Halkı gözetleyenler, en sonunda halk tarafından gözetlenirler.

Lisbeth Salander, Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi NSA'in ağını hacklemiş ve çok önemli bazı bilgiler edinmiştir. Ejderha dövmeli kızın adaletsizliğe karşı duyduğu öfke hiç sönmeyecek bir alev gibidir, özellikle de o ateşi daha da harlayacak birtakım devlet sırlarını ele geçirdikten sonra.

Mikael Blomkvist, gecenin bir yarısı yapay zekâ konusunda uzman Profesör Balder'den gizemli bir telefon alır. Millennium'u içine düştüğü zor durumdan kurtaracak bir haberin kokusunu alan Mikael, profesörle görüşmeye gittiğinde örümceklerle dolu bir ağın içine düştüğünü fark eder. Ve işte böylece yıllar sonra Lisbeth'le yolları yeniden kesişir.

Korumak için öldürmeye hazır biri…
Gerçeklerin birbirine dolandığı bir ağ…
Ve avının peşini asla bırakmayacak bir örümcek.

Millennium serisi dördüncü kitabıyla bomba gibi geliyor. Örümcek ağına düşmeye hazır olun!


Yorum

  Yoruma nereden başlayacağımı bilmediğim bir kitap daha. Kitabın çıkışıyla ilgili haber yazısında da belirttiğim gibi Örümcek Ağındaki Kız'ı merak ediyordum, Millennium gibi bir serinin devam edecek olması hem güzel hem de riskli işti. Steig Larsson efsanesinden sonra David Lagercrantz'ın işi gerçekten çok zordu ve ben nasıl bir iş çıkaracağını çok merak ediyordum.

  Kitabı katman katman yorumlamaya çalışacağım, Millennium serisini çok sevdiğim için objektif kalmam zor olacak belki ama deneyeceğim.

  Konu: Kitap Arı Kovanına Çomak Sokan Kız'dan yıllar sonrasında geçiyor. Lisbeth NSA'yi hacklemesi, Mikael'e gelen yeni bir haber sonrası yollarının kesişmesi etrafında dönüyor olaylar, konu hakkında fazla bilgi vererek spoiler vermek istemiyorum. Konusu genel olarak güzeldi, ilgi çekici ve sağlam bir konuydu, ben konusunu beğendim. 

Karakterler: Seriye yeni karakterler dahil olmuştu doğal olarak ve bir çoğu iyi karakterlerdi, eskiden kalma bir çok karakter de yer alıyordu. Sanırım herkesin en çok merak ettiği şey Lisbeth nasıldı? 
  Evet bunu bende çok merak ettim, Lisbeth gibi olağandışı bir karakteri yazmak çok zor özellikle Stieg Larsson değilseniz. David Lagercrantz, Larsson gibi anlatmaya çalışsa da bana biraz eksik geldi, sanırım Larsson olmadan Lisbeth bu kadar anlatılabilirdi, kötü değildi ama her zamanki Lisbeth hissini de alamadım ne yazık ki. Zaten bunu beklemiyordum da Lisbeth okuduğum en farklı karakterlerden biri kesinlikle.
  Onun dışında genel olarak karakterlerin anlatımı Larsson'un anlatımına benziyordu ve iyi yazılmış karakterlerdi.

Anlatım Tarzı ve Dili: David Lagercrantz, kitabı Stieg Larsson tarzında yazmak için epey uğraşmış, bunu karakterlerde de, konuda da, girişlerde de fark ediyorsunuz. Anlatım tarzının da Larsson'a uygun olması için uğraşmış belli, bunu hem takdir ettim hem de sevindim. Dili akıcıydı, okuması kolaydı ben baş ağrılarından dolayı kitabı bu kadar süründürdüm yoksa çok hızlı akıyor sayfalar. 

  Kitabı bitirdikten sonra şöyle düşündüm; kitap güzeldi ama bir Millennium değildi. Evet gerçekten güzeldi, akıcıydı, kurgusu güzel ve merak uyandırıcıydı ama bence Millennium'um diğer kitapları kadar iyi değildi, zaten olmasını beklemiyordum :D Millennium'un kitaplarını okuduktan sonra vay be diyordum ve doyduğumu hissediyordum ancak o hisler Örümcek Ağındaki Kız'da olmadı ne yazık ki.  

  David Lagercrantz çok zor bir işin altına girmiş bence altından iyi kalkmış, Stieg Larsson kadar olmasını zaten beklemiyordum ancak objektif bakınca iyi bir iş çıkardığını görebiliyorsunuz. Serinin devamını getirmeyi planlıyor (sonu ona göre bitti çünkü), devamında kendini geliştirip bu kitaptan daha iyi şeyler çıkarabileceğine inanıyordum.

  Bu seriyi kim devam ettirse daha iyi olurdu diye düşündüm ancak ben bir isim bulamadım, bu seri Larsson'un ve en iyi o yazabilir bence, böyle bakınca David Lagercrantz iyi iş çıkarmış demeden edemiyorum. Bir de yazar Larsson'un notlarından falan yararlandı mı çok merak ediyorum, bazı şeyleri kendi mi kurguladı yoksa Larsson'un ürünü mü bilmeyi çok isterim.

  Son olarak her ne kadar Larsson kadar olamasa da Millennium'un devam etmesine sevindim ve bir kitap daha gelirse okurum ben. HD izlemeye başladığınız videonun sonunu izlemek için kalanını daha düşük bir kalitede izlemeye razı olmak gibi düşünün. Ben Lisbeth'i çok seviyorum ve onun geçtiği her şeyi okumam gerek gibi hissediyorum :)

  Puan vermesi de zor oldu ya, yazar iyi yazmış ancak Millennium kadar olamamış, güzel ama yeteri kadar değil, insiyatif kullanarak 3.5 veriyorum, en doğrusu bu gibi :)

  Fazla uzattım, beklentilerinizi yüksek tutmazsanız okuyabileceğiniz bir kitap olmuş. David Lagercrantz kutluyorum ve Stieg Larsson'u hüzünle anıyorum. Örümcek Ağındaki Kız'ı sever misiniz bilemem ama Millennium'u okumadıysanız mutlaka okuyun :) İyi Okumalar :)

Alıntılar

"Dış dünya onu rahatsız ediyordu, kendi iç dünyasında mutluydu." 



"Benim dünyamda, demişti, yasa zayıfları deşen bir kılıçtan başka bir şey değil." 



"Keşke hayat hep böyle olsa.""Nasıl yani?""Mutluluk da acı kadar güçlü gösterebilse kendini."

Puanım


15 Ekim 2015 Perşembe

Dikenlikler Prensi (Parçalanmış İmparatorluk #1) - Mark Lawrence | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Prince of Thorns
Seri: The Broken Empire #1
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.86  (42,146)


Arka Kapak Yazısı

  Dikenlikler Prensinden Sakının 
  Dokuz yaşında annesinin ve kardeşinin gözleri önünde öldürülmelerini izledi. On üç yaşında kana susamış bir haydut çetesinin başındaydı. 
  Prens Honorous Jorg Ancrath'ın sırt çevirdiği şehre dönme vakti gelmiştir. Kont Renar'ın annesini ve kardeşini öldürmesini dikenliklerde kapana kısılmış bir şekilde izlediği günden beri intikam ateşiyle yanmaktadır. Hayat ve ölüm onun için bir oyundan ibarettir ve kaybedecek hiçbir şeyi yoktur.
  Ancak babasının hisarında onu başka bir ihanet beklemektedir. Kalleşlik ve kara büyü. İradesi ne kadar güçlü olursa olsun, genç bir adam hayal bile edemediği kadar güçlü düşmanlarını alt edebilir mi?


Yorum

  Kesinlikle harikaydı! Türkiye'de çıkmadan önce beğendiğim ve merak ettiğim bir kitaptı. Başlarken bir beklentim yoktu ama okudukça vay dedim. İlk sayfalara adapte olmam biraz zor oldu ancak konu açıldıktan ve anlaşılır hale geldikten sonra kitap aldı götürdü beni.

  Kitap bir çok fantastik eserden çok farklı, en büyük farkı baş karakteri diyebilirim. Baş karakter Jorg kötü, su katılmamış bir kötü. Okurken çok etkilendim, yaptığı şeyler berbat ve 'şeytani' de olsa ben çok sevdim. Yazarı takdir etmek istiyorum, kötü çocuğu yazarken haklı çıkarmaya acındırmaya çalışmamış, okudukça bunu daha çok takdir ettim.

  Bir çok kitapta 'o kötülerin tarafına geçmişti çünkü çok acı olaylar yaşamıştı' ya da 'kötü ola da kalbi iyi' gibi bir tutumla karakterler haklı çıkarılmaya çalışırken Mark Lawrence bunu hiç yapmıyor. Ve kötü çocuğu öyle güzel anlatıyor ki Jorg içinize işliyor.

 Kitabın kurgusu ve anlatımını da çok beğendim. Sayfalar ilerledikçe konuyu anlamaya başlıyorsunuz ve bitirmek acı verici oluyor. Keşke serinin diğer kitapları çıksaydı, elimde olsaydı diğer iki kitabı beklemeden bitirirdim. Pegasus Yayıncılık üçlemenin tüm haklarını almış, umarım çok bekletmeden çıkarır.


  Diyalogları da çok beğenerek okudum, bir çoğunu işaretlemek hatta alıntı olarak paylaşmak istedim fakat spoiler olmasın diye paylaşamadım.


  Kitapta fantastik ögeler çok güzel bir şekilde kullanılmıştı ve alışık olduğumuzdan farklı fantastik yaratıklar vardı ve bunları çok sevdim. Diğer kitaplarda daha çok ön plana çıkacak gibi.


  Kitabın sonu çok güzeldi, yazar olayları çok güzel bir sona bağladı ve diğer kitapların dolu dolu olacağına dair işaret vererek bitirdi. Kitabın bittiğine üzüldüm ben ya, kitap hem güzel hem etkileyiciydi.


  Farklı bir fantastik eser okumak istiyorsanız ve olaylara kötü çocuğun gözünden dahil olmak istiyorsanız Dikenlikler Prensi'ni   kesinlikle öneririm. İyi okumalar! :)



Alıntılar

"Bazı insanlar sizin bam telinize basmak için doğarlar." 
"En sakin dille yerine getirilen tehditler en derine ulaşırlar." 
"Meraktaydım, acaba kötü biri mi olmam gerekiyor, diye. Şeytanın iş yükünü alayım diye Tanrı tarafından bana bir mesaj gönderildiğini sanıyordum." 
"Hepimiz parçalanması kolay, tamiri zor oyuncaklardan başka bir şey değiliz." 
"Bir şeye uzun süre tutunmaya görün, bir sırra, bir arzuya, ya da bir yalana, sizi biçimlendirir." 
"Bellek tehlikelidir. Anıları evirip çevirirsin, her köşesini ve ayrıntısını bildiğlni sanırsın ama yine de seni yaralayacak keskin bir tarafına rastlarsın." 
"Bence her gün ölüyoruz. Her şafakta yeniden doğuyoruz, birazcık değişerek, kendi yolumuzda birazcık daha ilerliyoruz. Eskiden olduğun kişi ile dönüştüğün kişi arasına yeterince mesafe girdiğinde yabancılaşıyorsun. Belki de büyümek budur."


Puanım


18 Eylül 2015 Cuma

Kehanet - John Kilgallon | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Prophecy
Seri: Yok
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 464
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 2.82  (34)
Benim Puanım: 1/5


Arka Kapak Yazısı

Yayımlatılmayan Bir Kitap... Kadim Bir Kehanet... Zamana Karşı Bir Yarış
Kehanet gerçekleşiyor mu? Saldırıları durdurmak ve bu saldırıların ardındaki gizli güçleri ortaya çıkarmak için zaman gittikçe daralıyor...
 Yayımlatılmayan Bir Kitap
 Olay yaratacak yeni romanı bilgisayarından çalınan ve silinen Sam, vahşice bir saldırıya maruz kalır. Yayımlanmamış kitabındaki olaylar bir bir gerçekleşmeye başlayıp, Antalya'daki bir camiye terör saldırısı düzenlendiğinde yazar, hayatının hâlâ tehlikede olduğunu anlar.
 Kadim Bir Kehanet
 Hayatı boyunca Nostradamus kehanetlerini tutkuyla inceleyen bir araştırmacı, o zamana kadar bilinmeyen bir kehaneti keşfeder. Tüm dünyayı yakından ilgilendiren bu kehanetle ilgili kime güveneceğiniyse bilememektedir.
 Zamana Karşı Bir Yarış
Her yerde aranan azılı bir suçlunun izini süren bir ajan, beklemediği bir anda gizli planları olan yeni düşmanlarla karşı karşıya gelmiştir. Kaybedecek zamanı yoktur ve çok fazla şey feda etmesi gerekecektir.

Yorum

  Bu kitabı nasıl beğendiğimi hatırlamıyorum ama bir ara ilgimi çekmişti ve aklımın bir köşesine not almıştım, geçen görünce de okuyayım dedim. Aslında görünce kapağı falan ilgimi çekmedi nedense  pek güzel olmayacağını hissettim ama yine de okumaya karar verdim. Neyse fazla uzatmadan yoruma geçelim :)
  Kitabın konusu güzel, bir yazar bir kitap yazıyor ve kitabı çalınıyor, aradan zaman geçtikten sonra yazarımız yani Sam kitaptaki olayların gerçek hayatta gerçekleştiğini fark ediypr ve olaylar başlıyor. Olaylar dünya çapında ve etkileri çok büyük.
  Tek kelimeyle anlatacak olursam eğer yazar konuyu mahvetmiş diyebilirim. Nasıl anlatacağımı pek bilmiyorum ama okurken  bir çok şeyi anlamadım, yazar çok garip anlatmış. Yazarın anlatım tarzını ve dilini hiç sevmedim gerçekten berbattı.
  Karakterler arası geçişler hep sorunluydu. Bir karakterden başka karaktere geçerken araya boşluk koyulur ya da işaret falan bu kitapta? hayır. Pegasusla mı ilgiliydi yoksa yazarla mı bilmiyorum ama ben hala Sam'in bölümünü okuyorum sanırken bir bakıyorum yazar başka olaylara ve karaktere atlamış. Sorun bunun bir çok kez olmasıydı.
  Kitabın girişi fena değildi ama geri kalanı da hep giriş gibiydi, olaylar başlayacak falan derken kitap bitti. Karakterlerin bazıları kitapta neden yer aldı? Kim ne yaptı? Kim kime çalışıyor? hepsini anlamadım bazı boşluklar var ve beğenmediğim içinde dönüp dönüp boşlukları doldurmakla uğraşmadım. 
  Eğer Kehanet'i Dan Brown yazsa tek kelimeyle mükemmel bir kitap olurdu ama John Kilgallon konuyu batırmış :D Kitaba çok yüklendim ama cidden kötü olmuş, anlatımı, olay sırası hiç güzel değildi. En büyük sıkıntı anlatımdaydı ve oda böylesine berbat olunca kitap çekilmez olmuş, son sayfaları artık bitse diyerek okudum.
  Okumakla zaman kaybetmeyin derim ben, Goodreads puanını görünce şaşırmıştım hem çok az kişi okumuş hemde puanı çok düşük (2.82) ki hak ediyormuş gerçekten :D Bu tarz bir kitap okumak istiyorsanız Dan Brown okuyun derim okuduysanız bir kez daha okuyun ama bununla uğraşmayın bence.
  Kitaplara çok düşük puan vermeyi sevmem, sonuçta bir emek var ve bende emeğe saygı gösterme tarftarıyım ama bu kitaba daha fazlasını veremiyorum maalesef.

Puanım