4 Puan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Puan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2017 Pazartesi

Bir Kayıp Denizci - Gabriel Garcia Marquez | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Relato de un náufrago
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 109
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 3.73  (12,098 Oy)

Yorum

  Marquez daha genç bir gazeteci iken denizde kaybolmuş ve kurtulmuş bir denizci ona öyküsünü anlatmış ve oda gazetede on dört bölümde yayınlamış. Öykü ile ilgili siyasi nedenlerden dolayı diktatör yönetim gazeteyi kapatmış ve yıllar sonra Marquez bu öykünün kitap olarak yayınlanması gerektiğini düşünmüş. Bir Kayıp Denizci'deki olağanüstü oyaşanmışlık gerçek işte.

  Denizcinin hikayesi insanın düşünmekte zorlanacağı bir macera, aslında benzeri bir çok film ve kitaptan aşina olsak da yaşananların gerçek olması kitaba bambaşka bir boyut kazandırıyor. Kitabı okurken aklıma sık sık Yaşlı Adam ve Deniz geldi, yıllar önce okuduğumda çok etkilenmiştim.

  Bir Denizcinin Hikayesi, gerçek hayattan alınmış bir öykü, Marquez bunu bize ilk ağızdan güzel ve etkileyici bir biçimde sunmuş. İnsanın en kötü zamanlarında bile bir umut vardır ve umudunu kaybetmeyenler zafere ulaşacak olanlardır, o denizci gibi umudunuzu kaybetmemeniz dileğiyle.

Puanım

Bir Delinin Anı Defteri, Palto-Burun, Petersburg Öyküleri ve Fayton - Gogol | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Записки сумасшедшего
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 223
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.09  (10,675 Oy)


Yorum


   Ölü Canlar'ı okuduktan sonra Gogol'un diğer eserlerini de okumayı istemiş ancak bir türlü fırsat bulamamıştım. Çoğu yayınevi bu hikayeleri ayrı basmış ancak İş Bankası bir arada basmış olunca çok sevindim. Kitapta toplamda altı öykü var;
Neva Bulvarı,
Burun,
Portre,
Palto,
Bir Delinin Anı Defteri,
Fayton.

  Açıkçası öykülerin hepsini sevdim, bir tek Fayton'dan istediğimi alamadım. Her öykünün kendine has bir üslubu ve insanı çeken bir yönü vardı. İçlerinden en çok ilgimi çeken ise Burun oldu, yazar bu öyküde sıra dışı bir olayı konu alıyor, hem absürt hem de eğlendiren bu öyküyü sonunda kendi de eleştiriyor ki bence bir yazar için bu mükemmel bir hareket, hem yazıyor hemde eleştirisini yapıyor ve okura sunuyor. Usta olmak bu olsa gerek. 

  Karakterleri ve olayları ile her öykü hem okuması keyifli hemde birbirinden ilgi çekici idi. Gogol, tanıdığıma çok sevdiğim yazarlardan, umarım sizde bir gün onu okur ve seversiniz.

Ama dünyada hiçbir şey uzun süreli değildir, o bakımdan binbaşının duyduğu bu ikinci sevinç ilki kadar canlı değildi. Bir dakika sonra duyacağı sevinç bundan da cılız olacaktı ve nihayet suya atılan bir taşla doğan halkların bir süre sonra yitip gitmesi gibi, içinde kıvılcımlanan son sevinç kırıntısı, doğal ruh haline karışacak, bu hal içinde sönecek, belirsizleşip gidecekti.

Alıntılar

Kafasını dolduran konuların çokluğu ve karmaşıklığı üstadımızın ürkekliğini daha bir arttırır. 
Ahlaksızlık kendi başına da çirkindir, iticidir; ama olağanca tertemizliğiyle düşlerimize süzülen güzelliğe bulaşınca büsbütün itici olur. 
Ah, ne kadar iğrençti şu gerçeklik denen şey! Düşlerimize neden hiç uymuyordu sanki? 
Acaba arzuladığımız bir şeye hiç kavuşmuşluğumuz olmuş mudur... kavuşmak için var gücümüzü harcadığımız bir şeyi elde etmişliğimiz?

Puanım


6 Kasım 2017 Pazartesi

Görünmez Kentler - Italo Calvino | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Le città invisibili
Seri: Yok
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
Sayfa Sayısı: 204
Baskı Yılı: 2002
Goodreads Puanı: 4.19  (40,371 Oy)

Yorum


Kitabın yorumunu henüz sıcakken yazmak isterdim ama bir haftalık bir rötar söz konusu ne yazık ki.
Calvino ile bu kitapla tanıştım. Yazarın anlatım tarzı çok farklı, masalsı bir üslupla sizin karşınıza çıkıyor, başta farklı gelse de sayfalar ilerledikçe alışıyorsunuz. Marco Polo'nun yaptığı seyahatleri Kubilay Han'a anlatırken bizde onlara kulak veriyor ve 55 'olmayan' kente yolculuk yapıyoruz. Calvino her kentte farklı bir şey işlemiş, hepsinin bir alt mesajı var, açıkçası tüm alt mesajları doğru anlayabildiğimden emin değilim ama bazılarını çok sevdim.

"Anlatıya yön veren ses değil,kulaktır."

Kitabın farklı bir havası var, okurken masalsı anlatımı beni biraz sıksa da büyüleyici bir tarafı da vardı kitabın, insanın zihninde farklı bir yankı uyandırdığı muhakkak. Görünmez Kentler'i çok sevmesem bile beni etkilediği ve farklı hisler yaşattığı bir gerçek. Kitabın çok sevdiğim bir pasajı ile de yorumumu bitirmek istiyorum, sanırım kitabı en iyi tanımlayacak cümleler burada saklı;

Ve Marco Polo konuştu: "Senin satranç tahtanda iki ağaç kullanılmış efendimiz: abanoz ve akağaç. Aydın bakışının ısrarla üzerinde durduğu bu parça bir ağaç gövdesinin kurak bir yılda büyüyen halkasından kesilmiş: lifler nasıl dağılıyor görüyor musun? İşte şurada belli belirsiz bir düğüm fark ediliyor: erken bir ilkbahar günü bir tomurcuk fışkırmaya çalışmış besbelli, ama gecenin çiyi geri çekilmeye zorlamış onu."
Yüce Han o ana dek yabancının Tatar dilinde kendisini bu kadar akıcı, bu kadar rahat ifade edebildiğini fark etmemişti, ama onu asıl şaşırtan bu değildi.
"İşte daha iri bir delik: belki de bir kurtçuğun yuvasıydı bu; tahtakurdunun olamaz, çünkü doğduğu andan başlayarak durmadan oyardı ağacı o, yapraklarını kemirerek ağacın kesime ayrılmasına neden olan bir tırtılın yuvası olmalı... Daha çıkıntılı komşu kareye tam bitişsin diye bu kenarı hafifçe yontmuş marangoz keskisiyle..."
Boş ve düzgün bir tahta parçasında okunabilecek şeylerin kalabalığında boğuluyordu Kubilay; Polo konuşmayı, abanoz ormanlarına, nehirleri bir uçtan bir uca geçen kütük yüklü sallara, rıhtımlara, penceredeki kadınlara vardırmıştı bile...

Puanım


24 Ekim 2017 Salı

Siddhartha - Hermann Hesse | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Siddhartha
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 148
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 3.99  (426,589 Oy)

Arka Kapak Yazısı

"Genel olarak herkesçe kabullenilmiş Buddha imgesini aşan bir Buddha yaratmak, daha önce eşine rastlanmamış, büyük bir başarıdır. Siddhartha, benim gözümde, Kutsal Kitap'tan kat kat üstün bir ilaçtır..." 20. yüzyılın en büyük romancılarından Henry Miller'a bu sözleri söyleten Siddhartha, 1946 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman yazar Hermann Hesse'nin baş­yapıtıdır. I. Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda insanları yaşamlarını yeniden kurmaya çağıran, Doğu gizemciliğini yücelten Siddhartha, kuşaklar boyunca neredeyse bir "kutsal kitap" gibi okunmuştur. Siddhartha'da Buddha'nın yaşamının ilk yıllarını şiirsel bir üslupla anlatan Hesse, insanın öz benliğini bularak uygarlığın yerleşik biçimlerinden kurtulmaya çalışmasını işler. "Bu kitapta," der, "tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştım."


Yorum

  Kitabı bitireli bir kaç gün olsa da yorum yazmaya yeni vaktim oluyor, bu sırada kitap da zihnimde daha bir yerine oturdu sanki.

  Siddhartha bir arayışın kitabı. Siddhartha, genç yaşta gerçeği ve hayatın sırrını, mutluluğu aramak için evden ayrılıyor ve büyük arayış başlıyor. Hesse, Siddhartha karakteri ile hayatı ve insanı bir çok açıdan inceliyor. Bizde karakterimizin yaşadıkları ve arayışı ile hayatın farklı yollarını inceliyor ve arayışa ortak oluyoruz.

  Yazar Buda felsefesine olan ilgisini ve düşüncelerini bu kitapta toplamış. Size bir çok görüşü ve görüşlerdeki boşlukları  göstererek, sizi Buda felsefesine götürüyor. Ve bu konuda da oldukça başarılı, kitapta her görüşten insanın kabul edeceği bir çok gerçek var ve bunlar okura çok güzel sunulmuş. Özelliklere sonlara doğru kitabı daha çok sevdim, bir kitabın sonu zihninizde yer edeceği şekli büyük ölçüde belirler ve Siddhartha'nın sonunu da bu açıdan oldukça başarılı buldum. Kitabı bitireli günler olsa da sonda verilen mesajlar sık sık aklıma geliyor. Siddhartha bana çok şeyler katıp düşüncelere sürüklemedi ancak bazı noktalarda düşüncelerimin yeniden üzerinden geçmem için bir fırsat sunmuş oldu, etkileyici bulmasam da hoşuma giden noktaları oldu.

Puanım


4 Ekim 2017 Çarşamba

Geçmişi Olmayan Adam (Jason Bourne #1) - Robert Ludlum | Kitap Yorumu

jason bourne

Orijinal Adı: The Bourne Identity
Seri: Jason Bourne #1
Sonraki Kitap: Medusa Darbesi
Yayınevi: Altın Kitaplar
Sayfa Sayısı: 336
Baskı Yılı: 2002
Goodreads Puanı: 3.68  (338,682 Oy)

Arka Kapak Yazısı


Jason Bourne.
Geçmişi yoktu. Geleceği de olmayacaktı.
Geçmişi bilinmeyen ve geleceği de şüpheli olan adam canını dişine takmış kaçıyor, kaçıyordu.

Denizden yaralı çıkan Jason, onu seven ve katil olduğuna inanmayan kadını bir kalkan gibi kullanıyordu. Günün birinde dünyanın en acımasız teröristinin adını anımsadı: Carlos.

Yorum


  Herkese merhaba! Geçmişi Olmayan Adam uzun zamandır aradığım ama bir türlü bulamadığım bir kitap, ne kitapçılarda ne sahaflarda ne de internette bulamadım. Bir ara tesadüfen e-kitap halini bulunca da çok sevindim ve nihayet okuyabildim.

  Uzun zamandır aksiyon kitabı okumuyordum bu kitap iyi geldi. Jason Bourne hafızasını kaybetmiş biri, geçmişi yok ve geleceği bilinmeyen geçmişinden gelen güçler tarafından tehlike altında. Yazar hafıza kaybını ve karakterde meydana getireceği duygu durumlarını kitapta çok iyi yansıtmış, daha önce de hafıza kaybının yer aldığı kitaplar okudum ve okuduklarım arasında en iyi bu kitapta işlendiğini düşünüyorum.

Hepimiz kim olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz, değil mi?

  Kitabın kurgusunu ve sunumunu beğendim, bir çok olay oluyor, kitap sizi oradan oraya sürüklüyor ve hiç sıkılmadan kendinizi olayın akışına bırakabiliyorsunuz. Karakterler ve Jason'ın geçmiş hayatı ile ilgili gizemler sizi kitaba daha çok bağlıyor.

  Geçmişi Olmayan Adam, türünde başarılı bulduğum bir kitap oldu, yazarın diğer kitaplarını da merak ediyorum ancak yazarın kitaplarını bulmak oldukça zor.

Puanım


27 Eylül 2017 Çarşamba

Dokuz Gün (Jim Clemo Serisi #1) - Gilly Macmillan | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: What She Knew
Seri: Jim Clemo #1
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 496
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.89  (41,121 Oy)


Arka Kapak Yazısı
  Rachel Jenner bir an için arkasına dönmüştü. Şimdi sekiz yaşındaki oğlu Ben kayıp. Peki ama o talihsiz öğleden sonra gerçekten ne olmuştu?

   Kişisel sorunları ve kendisine sırtını dönen insanlar arasında kalan Rachel bir hata yapmıştı ve artık güvenebileceği kimse kalmamıştı. Ya insanlar Rachel'ın anlattıklarına güvenebilir miydi? Saat ilerliyor, Ben'in şansı azalıyordu. Peki, siz kimin tarafındasınız?


Yorum
   Bir gerilim-polisiye kitabının daha sonuna geldik. Uzun zamandır polisiye okumadığım için bir miktar özlem duyduğum doğrudur. Bu kitapta güzel bir geri dönüş oldu diyebilirim. Aslında kütüphaneden Stephen King’in 22/11/63 eserini almıştım ve gerilim kitabı okumaya onunla geri dönüş yapacaktım  ama işler yolunda gitmedi ve okuyamadan geri vermek zorunda kaldım. Bende içimde ukte kalmasın diye bu kitabı okumaya karar verdim. Belki Stephen King’in eserinin etkileyebileceği kadar etkilemedi ama yine de fena kitap sayılmazdı.

Çoğu zaman başkalarının gözünde, sandığımız kişi değilizdir.
   Kitabı kısaca özetleyecek olursak kayıp bir çocuğun davası, bu davada bulunan dedektifin olayları ele alışı, annenin kayıp çocuğu ile olan bağı ve hisleri okuyucuya aktarılmış. Kitapta duygular, olaylar gerçekçi bir dille aktarıldığı için hoşuma gitti. Annenin olaylara verdiği tepkiler hayatın içinden ve gerçekçi idi. Kaçırılma planı da mantıklı ve olayların gidişatı düzenli idi. Bir yerden sonra kitap bayağı heyecanlandı. Sürekli acaba şu mu acaba şöyle mi diye kafamda kurmaya başladım. Sonu meraklandırıcı ve ucu açık bitmişti. İkinci kitap henüz ülkemizde çıkmadı ama çıkınca da okunabileceğini düşünüyorum. 

Birileriyle tanıştığımız zaman, onun takdirini kazanmak için elimizden geleni yaparız, kendimizi en iyi şekilde ifade etmeye çalışırız, yine de çoğu zaman yanlış anlaşılırız. Bu, hayatın trajik bir yönüdür.
   Dili akıcı ve sade idi. Bir yandan dedektifin ağzından anlatılırken, diğer yandan anne de olayları kendi bakış açısı ile anlatıyordu. Yani hep olaylara bir polisiye düzeyinde mesleki olarak bakabiliyor, hem bir annenin gözünden ve duygusal yaklaşabiliyordunuz. Zaten kitabın mesleki yönü de olduğu söylenebilir. Çünkü çocuğu kaçırılan anneye uygulanan terapiler, psikolojik eğitimler, mesleki terimler çok fazla hakimdi kitaba. Bu yönüyle eğitici ve öğretici bir kitaptı da diyebilirim. Kitabı genel olarak beğendim. Orta kalitede bir polisiye arayanlar varsa kitabı okumalarını öneririm. Herkese bol kitaplı günler. :)


Puanım


26 Eylül 2017 Salı

Vadideki Zambak - Balzac | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Le Lys Dans la Vallée
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 328
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 3.62  (2.738 Oy)

Arka Kapak Yazısı 


İnsanlık Komedyası’nın Töre İncelemesi ayağında Taşra Yaşamından Sahneler başlığı altında yer alan Vadideki
Zambak 1836 yılında yayımlandı. Roman, gençlikten yetişkinliğe uzanan yolu, evli bir kadına duyduğu aşkla
kateden Felix’in hikâyesini anlatıyor.

Yorum

  Balzac.. Goriot Baba ile başladığım Balzac serüvenine hız kesmeden devam etmeye çalışıyorum. Şu sıra elime pek kitap alamadığım için yavaşlamak zorunda kaldım ama hız kazanmaya çalışacağım.

  Balzac'ın en tanınmış ve en sevilen eserlerinden biri. İmkansız bir aşkı, temiz ruhları ve saflığı konu alan bir roman. Girişi oldukça acıklı olsa da (okurken çok üzülmüştüm), ilerleyen bölümlerde aşkın derinliklerinde yüzüyor ve umut ile umutsuzluk arasında hikayenin sonunu merakla bekliyorsunuz.

Her acının öğrettiği bir şey vardır, onca acı çektiğim için bilgim derindir.

  Kitaptaki karakterler hem güçlü hem de özgünler. Gerçek aşk ve sevgiyi irdeliyor ve saf sevginin ne olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Her karakter sevginin başka bir biçimini temsil ediyor, hepsi hayatın içinden hepsi olağan, bununla birlikte hepsi kusurlu.

  Ben kitabı yaklaşık iki haftada okudum, zaman bulup başına hiç geçemediğim günler oldu, bu da kitapla arama girdi ne yazık ki. İstediğim etki bende tam anlamı ile uyanmadı, daha kısa bir sürede okusam daha çok seveceğime eminim. Uzun betimlemeler bazen hikayeden kopmanıza sebep olsa da sevginin çeşitli hallerini okumak ve inceleme fırsatı bulmak hoşuma gitti. Vadideki Zambak'ı ne kadar sevsem de Goriot Baba hala favorim.

Puanım


25 Eylül 2017 Pazartesi

Ölüm Oyunu - Koushun Takami | Kitap Yorumu

  
  Orijinal Adı: Battle Royale 
Seri: Yok
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 624
 Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.24  (41,574 Oy)


Arka Kapak Yazısı
Varoluş ile vicdanın mücadelesi:
Bir adaya hapsedilmiş
21 kız ve 21 erkek öğrenci.
Şiddet dolu, kâbus gibi bir oyun.
Onlarca silah, psikolojik bir savaş
ve tek bir kazanan…

   Totaliter Büyük Doğu Asya Cumhuriyeti, halkı baskı altında tutmak için her sene acımasız bir askerî program düzenlemektedir. Bu doğrultuda ıssız bir adaya götürülen lise öğrencilerine rastgele silahlar verilmekte ve kuralları çiğnediklerinde patlayan tasmalarla, geriye tek kişi kalana kadar birbirleriyle mücadele etmeleri beklenmektedir…

   Modern Japon edebiyatının klasikleşmiş eserlerinden sayılan ve aman vermez günümüz dünyasında hayatta kalmanın anlamına dair çok güçlü bir alegori olan Ölüm Oyunu, şiddet kavramını baş döndürücü bir gerilimle işliyor.



 Yorum
   Bu kitabı okuduğum için biraz şaşkınım aslında. Önyargılarım olduğundan değil ama öncelikle Japon yazarlara daha önce pek ilgi duyup bir eserlerini okumamıştım. Genelde mangaları ve animeleri iyi olduğu için japon bir yazar okuyacak olursam manga okurum diye düşünüyordum. Hemde korku-gerilim tarzı kitaplar pek ilgimi çekmiyordu. Her yazarın gerilimi iyi olmuyor. Gerilim türü bir şey okuyacak olursam bunu Stephen King, Jean-Christophe Grange, Tess Gerritsen gibi yazarlardan okumayı tercih ederim diye düşünüyordum. Ama arkadaşımın elinde görüp bir de benim hoşuma gitti diye övünce bir tadına bakayım diye başladım ilk sayfalar sarınca yarım bırakmak istemedim ve nihayetinde bitirdim.


   Kitapta çok fazla karakter vardı. Bu yüzden kitabın ilk yarısında heyecanlı ve güzel gitse bile kitap belli noktadan sonra tekrara düşüyor gibi geldi, git gide tahmin edilebilir olmaya başladı buda okurken beni sıktı biraz açıkçası. Gereksiz yere uzatılmış yerler vardı. Kitap konusu olmaktan çok gerilim-korku türünde bir film olmaya müsait bir eserdi. Özgün yerlere rastlamadım değil. Yazarın kültürel birikiminin izlerini görmek mümkündü. Ama genel hatları ile sanki biraz Açlık Oyunları tarzında esinlenmeler görülüyordu. Distopik bir konusu olmakla birlikte bilim-kurgu tarzına hitap eden yönleri de vardı kitabın.

Düzeni sağlamanın en iyi yolu ortamda tek bir kralın olmasıydı.
   Kitap lise öğrencilerini konu alıyor. Gerçekçi bir bakış açısı ile günümüz lise öğrencilerinin durumunu çok iyi yansıtmış. Hepsi ergenliğinin zirvesinde, duygularını çok yükseklerde yaşayan, düşmanlığa savaş ve rekabete hazır 42 genci konu alıyor kitap. Kitap çok detaya girmese bile hepsinin hayatına karakteristik özelliklerine şöyle bir değinmeden geçmiyor. Ağırlıklı olarak o adadaki mücadeleleri, planları, ittifakları, hainlikleri konu alınıyor. Hayatta kalma mücadelesi içinde insanların, özellikle gençlerin ne kadar vahşileşip şiddete eğilim gösterebileceği çok güzel işlenmiş. Özgün, hoşuma giden karakterler oldu. Bazı karakterler ise çok gereksiz gelmişti, yazar da bu kadar karakterli bir kitap yazma kararı ile bir hata yapmış olmalı onca karakterin her birine farklı farklı özellikler yüklemek biraz zor, ister istemez tekrara düştüğü veya saçmaladığı noktalar olmuş. Keşke karakter kadrosunu biraz daha dar tutsa imiş. Ufak sürprizler, sağ gösterip sol vurmalar olmadı değil ama sonu beni pek şaşırttı diyemem. Yine de gerilim-distopya severler ve Açlık Oyunları gibi kıyasıya mücadele isteyen okurlar için gayet de gideri var kitabın. Herkese bol kitaplı günler dilerim. :)

Puanım

1 Eylül 2017 Cuma

Villette - Charlotte Bronte | Kitap Yorumu

geçmişin gölgesinde

Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 560
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 3.75  (48,339 Oy)

Arka Kapak Yazısı


Charlotte Bronte'nin kendi hayatından yola çıkarak yazdığı bu roman, hem yazarın en önemli kitaplarından biri hem de çağının gerçeklerini en iyi anlatan yapıtlardan biri olma özelliğini taşıyor.

Lucy Snowe, genç yaşta ailesini yitirince vatanı İngiltere'yi terk eder ve kıta Avrupası'ndaki Villette kentinde bir yatılı kız okulunda öğretmenlik yapmaya başlar. Lucy burada yalnızca geçmişin hayaletleriyle değil, geride bırakmayı arzu ettiği, kaçındığı duygularla da yüzleşecektir. Okulu sık sık ziyaret eden Doktor John'a karşı içinde yeşeren duygular, kendisine karşı hep zalimce davranan edebiyat öğretmeni Mösyö Paul ile Müdire Madam Beck ve Villette sosyetesiyle mücadelesi, okulun öğrencileriyle ilişkileri Lucy Snowe'un kendini ve dünyayı tanımasında büyük rol oynar. Protestan bir genç kadın olarak Katoliklerin dünyasında tek başına verdiği yaşam savaşı Lucy Snowe'u nereye götürecektir? Lucy Snowe'un her zorluğu göğüsleyen güçlü karakteriyle bu sorulara verdiği yanıt, mutlu sonla ilgili genel kabulleri altüst ediyor. Charlotte Brontë, çalkantılı ve sürprizli bir yolculuğu anlattığı son romanı Villette ile Jane Eyre'de ulaştığı edebi çıtayı yükseltiyor. Brontë'nin bu otobiyografik romanı, Viktorya dönemi Avrupası'nda, sesini henüz kimseye duyuramayan kadının tek başına ve dimdik ayakta durabileceğinin kanıtı.

"Tehlike, yalnız ve belirsiz bir gelecek, mutlaka kasvetli ve kötü olmak zorunda değildir, yeter ki karakter sağlam olsun ve yetiler kullanılabilsin; yeter ki Özgürlük bize kanatlarını ödünç versin, Umut bize yıldızıyla rehberlik etsin."


Yorum

  Herkese hayırlı ve iyi bayramlar dilerim.! :)

  Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeler'inden sonra kardeşinin romanlarını da bekletmeden okumak istedim. Charlotte Bronte'nin en ünlü romanı Jane Eyre olsa da ben en sevilen kitabını biraz erteleyip, en beğenileni biraz bekletmek istedim.

  Villette, anne ve babasını çocukken kaybetmiş olan Lucy'nin kendi ayakları üzerinde durma ve kendini tanıma öyküsünü konu alıyor. Lucy, belirgin ve keskin özellikleri olan karakterlerden değil, aksine sade, kendi halinde bir karakter. Aslında Lucy okuduğumuz çoğu başkarakterden çok farklı, iyi, mutlu sona ulaşan ve çok çeken karakterlerden ya da olayları dramatize ederek okura sunan karakterlerden değil. Bronte, karakterinin iç dünyasını okura çok güzel yansıtmış, sanırım bu başarısının en büyük etkeni de kendinden ve yaşamından bir çok şey katmış olması.

  Kitap biraz yavaş akıyor ancak sıkıcı değil, zamana yayarak okumak ideal bir kitap ve kış mevsimine daha çok yakışacak gibi. Kitapta büyük olaylar yok ama her daim merakınızı canlı tutacak unsurlar mevcut. Karakterler ise birbirinden farklı ve ilgi çekici idiler, bazılarına gıcık olmadım değil. :D En sevdiğim ve ilgimi çeken karakter ise baştan itibaren Mösyö Paul oldu.

  Villette genel olarak sevdiğim bir kitap oldu, yavaş ilerleyen bir kitap olsa da bittiğinde okuduğunuza memnun olduğunuz bir kitap oluyor. Kitapta bolca yer alan Fransızca cümleler beni zaman zaman yorsa da severek okudum. Ve kitabın sonunu çok beğendim, kendine ve yapısına özgü, okurun hayal gücüne malzemeler bırakan kitaba oldukça uygun bir sondu. Kitabı dün bitirdim ve hala kitabın etkileri ve ruh hali zihnimde canlı.

Puanım


15 Nisan 2017 Cumartesi

Dr. Jekyll ile Bay Hyde - Robert Louis Stevenson | Kitap Yorumu



Orijinal Adı: The Strange Case of Dr Jekyll and Mr Hyde
Seri: Yok
Yayınevi: Bordo Siyah
Sayfa Sayısı: 100
Goodreads Puanı: 3.79  (247,943 Oy)

Yorum

  Uzun zamandır merak ediyordum ama yeni okuyabildim ve çok sevdim. Yazar çağının ötesinde kısacık bir başyapıt yazmış, evet başlıyorsunuz ve tam tadını almaya başlarken kitap bitiyor, nasıl bitti anlamıyorsunuz. Biraz daha olsaydı dedirtiyor.

  Kitabın 19. yyda yazıldığına inanmak zor, yazar sanki bugünün psikoloji bilgisine sahipmiş de onu kurguya çevirmiş gibi. İnsanın içindeki iyi-kötüyü ve arasındaki bağlantıyı bulunduğu zamana göre çok farklı bir biçimde işliyor ve size çok güzel bir şekilde sunuyor. Kitabın dili çok akıcı, bir oturuşta bitecek kadar kısa ve sürükleyici, merak ediyorsanız durmayın okuyun derim. :)

Puanım


14 Nisan 2017 Cuma

Parfümün Dansı - Tom Robbins | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Jitterbug Perfume
Seri: Yok
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
Sayfa Sayısı: 432
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.24  (54,047 Oy)

Arka Kapak Yazısı

"Oyunculuk uçarılık değil, bilgeliktir" diyerek çılgınlık derecesinde "oyuncul" romanlar yazan Tom Robbins, bu romanda hayatımızı var eden en temel kavramlar hakkında düşünmeye ve insanın doğayla ilişkisinin kopma sürecinin anlatıldığı düşsel / tarihsel bir yolculuğa çağırıyor bizi.

Batı'dan Doğu'ya, oradan da Yeni Dünya'ya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünya'da ise sadece "başarı" ve hırs vardır. Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan'dır. Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri, yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları; dans, müzik ve aşkla ilgilenmek yerine, doğru ve yanlışla uğraşan Aristo, İsa ve Descartes'a inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır. Aynı zamanda Bay Mantıksız, Bay İçgüdü, Bay Hayvani Sır, Bay Çingene, Mastürbasyon, Bay İnatçı Güç, Bay Küstahlık, Bay Doğa Eni İyisini Bilir...dir.

Pan'ın en yakın arkadaşları ise 'insanın kalbiyle yaşamasını' savunan kendi kendinin kralı Alobar ve Kama-Sutra'yı bütün incelikleriyle bilen koku bilgesi Kudra'dır.

Bugün Pan'ın, Alobar'ın ve Kudra'nın izleyicileri günahlarından pişman olmayan günahkârlar, inançsızlar, şehvetli kadınlar, müzisyenler, âşıklar, asiler, şairler ve delilerdir.

Bu kitapta hayatlarını bir 'deney' olarak yaşayanlar anlatılmaz. Onların okumalarına da gerek yoktur!..

Yorum

  Herkese merhaba! Bu sıra yoğunluktan bloga pek uğrayamadım, pek fazla zamanım olmadı ve bende bulduğum zamanları okumak için kullandım. Parfümün Dansı'da Pazartesi bitti ama ben daha yeni yorum yazabiliyorum.

  Parfümün Dansı'nı okuduğum bir kaç yorum sonrasında okumaya karar vermiştim ama kitabın içeriği ile ilgili hiçbir bilgim yoktu, iyi ki de yokmuş, her şeyin tamamen sürpriz olması kitabı okurken daha çok zevk veriyor.

Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. 

  Kitap birbirinden farklı bir kaç karakterin etrafında dönüyor, her karakter ayrı ayrı düşünelerek yazılmış ve hepsi de iyi kurgulanmış karakterler. İşte bu karakterlerimiz aracılığı ile yazar hayatı, ölümsüzlüğü, aşkı ve insanın yaşam yolculuğunu irdeliyor. Yazar bir çok açıdan oldukça etkileyici ve dikkat çeken çıkarımlar yapıyor ve kitabın karakterleri aracılığı ile size bir çok şeyi sorgulatabiliyor.

Tabii... Hayatatta üzüntü pek boldur. Ölüm de ek bir üzüntüdür. Korku, kaygı, suçluluk, hatta biraz nevroz, hayatın kabul etmesi zor gelen bu sonucunda doğal tepkilerdir. Ama seçilecek yol, bu tepkileri fazla ciddiye almamaktır. 

  Parfümün Dansı'nı genel olarak beğendim, güçlü bir karakter tablosu var ve hikaye örgüsü de oldukça iyi hazırlanmış, işin içine yazarın hayat-ölüm gibi konular üzerine düşünceleri de girince kitap okuması çok zevkli bir edebiyat şölenine dönüşüyor. İlk yarıda bunu çok güçlü hissetsem de sona doğru o kadar zevk almadığımı da belirteyim ve en sondaki öte dünya ile ilgili bölümü de hiç sevmedim, bir de yazar cinsel ilişkilere sanki gereğinden fazla yer ayırmış gibiydi. Yazarın kendine özgü tarzını sevdim, kitaptaki bağlantılar oldukça hoşuma gitti, üzerine çalışılmış bir kitap olduğunu oldukça iyi gösteriyor. Okuduğunuza pişman olmayacağınız, güçlü bir kitap.

Alıntılar

Doğmak ve ölmek kolaydı. Zor olan hayatın kendisiydi. 
Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. 
Eğer dünyanın gündüz kadar geceye de ihtiyacı varsa, ruhun da aydınlığı dengelemek için karanlığa ihtiyacı olması gerekmez miydi? 
Küçük mucizeleri kabul ettiğimiz zaman kendimizi büyük mucizeleri hayal edebilecek yeterlilikte hissederiz. 
İnsanları sınırlayan insanlardır. 
Galiba ölüm insanı birden fazla yolla mahvedebiliyor. Yaşarken bile yenebiliyor insanı. 
Tabii... Hayatatta üzüntü pek boldur. Ölüm de ek bir üzüntüdür. Korku, kaygı, suçluluk, hatta biraz nevroz, hayatın kabul etmesi zor gelen bu sonucunda doğal tepkilerdir. Ama seçilecek yol, bu tepkileri fazla ciddiye almamaktır. 
Sırf uzun ömür için, uzun ömür istemek insanı sınırlayan bir tutkudur.

Puanım


4 Nisan 2017 Salı

Bulantı - Jean Paul Sartre | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: La Nausee
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 264
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 3.91  (58,492 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Jean-Paul Sartre, yirminci yüzyıla damgasını vurmuş bir yazar. Bulantı, bu büyük yazarın başyapıtı sayılıyor. Bu önemli kitabın başarısını, biçim ve teknikle getirdiği öz arasında ustaca sağlanmış denge ve bireşimde aramak gerekir. Geleneksel roman anlayışından ayrılan bu roman, Varoluşçu düşüncenin de temel kitabıdır.


Yorum

  Varoluşçuluk felsefesine ilgi duyduktan sonra, bu konuda yazılmış en iyi kitaplardan biri ve Sartre ile tanışmak için mükemmel bir fırsat olunca bu kitabı almıştım.

  Bulantı öyle oturayım okuyayım biraz kitaplardan değil, oturup yoğunlaşılması gereken, okudukça üstüne düşünülmesi gereken kitaplardan. Kitabın anlatıcısı ve baş karakteri olan Bay Roquentin'in ağzından onun hayata olan bakışını ve bulantısını  okuyoruz, yazar bu sayede hem hayatı ve oluşu irdeliyor hemde sizi varoluşçuluğa hazırlıyor.

  Sartre'ın hayat ve varoluşla ilgili incelemelerini genel olarak zevkle ve katılarak okudum ve okurken sürekli sonunu nasıl bağlayacağını merak ettim. Yazar kitabın sonunu da kitaba yakışır bir biçimde getirdi ve ne eksik ne fazla, felsefesi ile ilgili aktarmak istediklerini aktardı ve bıraktı.

  Her ne kadar bir varoluşçu olmasam da kitabı okumaktan büyük zevk aldım, kitap su gibi akmadı ama okudukça Roquentin karakteri ile bende hayatı ve varoluşu inceledim, kendi penceremden de baktım ve kendime göre sonuçlar çıkardım. Kitabı ne geç ne de erken okudum, tam zamanında okumuş gibi hissediyorum ve merak eden hereksin de okumasını tavsiye ederim. İyi okumalar. :)

Alıntılar

Özgürüm: Hiçbir yaşama nedeni kalmadı artık bana denediğim bütün nedenler beni bıraktı; başkalarını da tasarlayamıyorum. 
Yalnızken insanın içinden gülmek gelmiyor pek. Gördüklerim benim için keskin, hatta yırtıcı, ama katışıksız bir anlam taşıyordu. 
Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasıda yalnızım. Bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar da önem veriyorlar. Bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşamadığı adamlardan biri aralarına karışmaya görsün, suratları hemen değişir. 
Yaşarken başımızdan bir şey geçmez. Dekorlar değişir, kişiler girer çıkar yalnız. Başlangıçlar da yoktur; günler anlamsız bir şekilde birbirine eklenir durur. Başlangıç olmadığı gibi son da yoktur. 
Hiçbir şey değişmedi, ama yinede her şey başka bir biçimde var olup gidiyor. Anlatamıyorum. Bulantıya benziyor bu, ama aynı zamanda onun tam tersi. 
Dünya mı böyle dertop oldu, yoksa şekiller ve sesler arasında bu kadar güçlü bir birlik kuran ben miyim bilmiyorum. Çevremdeki nesnelerin neyseler ondan başka bir şey olduklarını bile kavrayamıyorum. 
Yalnızdım, ama bir kente yürüyen ordu gibiydim... 
İnsanların küçücük renkli dünyalarında bir olay, ancak başka bir gerçeğe göre saçmadır; yani kendisine eşlik eden durum ve koşullara göre saçmadır. 
Varoluş uzaktan uzağa düşünülebilecek bir şey değildir. Sizi birden kaplaması, üzerinizde duraksaması, kıpırdamaz koca bir hayvan gibi yüreğinizin üstüne çökmesi gerekir... Ya da hiçbir şey yoktur artık. 
Varoluş, insanın sıyrılamadığı bir doluluktur. 
'Ben' deyince bir boşluk duygusuna kapılıyorum. Öyle unutulmuşum ki, kendimi iyice hissetmek elimden gelmiyor. Benden kalan bütün gerçeklik, var olduğunu hisseden varoluş sadece. 
Geçmişim, uçsuz bucaksız bir delikten başka bir şey değil artık.

Puanım


31 Mart 2017 Cuma

Tek Başına (Dedektif D.D Warren #1) - Lisa Gardner | Kitap Yorumu

d.d warren

Orijinal Adı: Alone
Seri: Dedective D.D. Warren #1
Sonraki Kitap: Saklambaç
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 500
Baskı Yılı: 2007
Goodreads Puanı: 3.97  (38,552 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Silahlı bir adamın, karısını ve oğlunu rehin aldığı ihbar edilir. Komşular silah sesleri duyar. Evden gürültüler gelmektedir. Boston emniyet teşkilatı ayaktadır. Olay yerine ilk gelen keskin nişancı Bobby Dodge’un tek başına namlunun arkasından seyrettiği, sıradan bir karı-koca kavgası mı, yoksa ustaca tezgâhlanmış bir oyun mudur? Öfkeli kocanın parmağı tetikte kenetlenmişken memur Dodge’un karar vermek için zamanı daralmaktadır.

Güzel, alımlı ve tehlikeli Catherine Rose Gagnon için bu ilk kabus değildir. Yirmi beş yıl önce, henüz küçük bir kızken acımasız bir sapık tarafından kaçırılmış ve toprağın altında kabus dolu bir ay geçirmiştir. Şimdiyse kocası gözlerinin önünde öldürülmüştür. Üstelik bütün gücünü ve bağlantılarını kullanmaya hazır olan kayınpederi Yargıç Gagnon, oğlunun ölümünden dolayı Catherine’i suçlamaktadır. Etrafındaki çember gittikçe daralan Catherine akıntıya karşı tutunacak bir dal aramaktadır.

Bay Bosu, işlediği korkunç suçlar yüzünden yattığı yüksek güvenlikli hapishanede geçirdiği yalnızlık dolu yıllardan sonra hayatta kalmayı başarmıştır. O artık özgür bir insandır. Kimsenin adını, sanını bilmediği, bütün dünyanın unuttuğu bir adam. Onun unutmadığı tek şey ise intikamdır.

Yıllar süren zorlu eğitim, gecesi gündüzü belli olmayan bir hayat, aileye ve aşka yer kalmayan bir dünya. Ve bütün bunlar tek bir atış içindir. Namlu henüz soğukken yapılacak tek bir atış. Bir kurbanın başına silah dayalıyken keskin nişancının yaralama ya da sakat bırakma lüksü yoktur.

Bir can kurtarmak için bir can alırsınız.. Ve bedelini bir ömür boyu ödersiniz..


Yorum

  Lisa Gardner, çok sevdiğim polisiye yazarlardan biridir. Bundan önce sadece iki kitabını okumuştum ama ikisini de çok sevmiştim, yazar klasik bir polisiye gibi başlıyor ve olayları öyle bir noktaya taşıyor ki ister istemez şaşırıyorsunuz.

  Dedektif D.D. Warren, sekiz kitaptan oluşan bir seri. Serinin baş kahramanı elbette D.D. Warren adlı kadın bir dedektif. İsmi ise saklı, D.D. gizemini benim bildiğim kadarıyla hala koruyor. D.D. işi için yaşayan, tam bir polis, sizi çok şaşırtan bir karakter değil. Ben pek sevmemiştim, serinin üçüncü kitabı olan Sessiz Çığlık'ta tanımıştım ve ısınamamıştım, duygularım hala geçerli, bana biraz zorlama bir karakter gibi geliyor. Neyse zaten bu kitapta da pek az gördük onu.

  Tek Başına, ilginç bir olay örgüsüne sahipti. Polisiyelerde genelde bir cinayet olur ve sonra polis araştırmaya başlar bizde onu okuruz. Bu kitapta ise bu durum farklıydı biraz, bir polis bir adamı vurmak zorunda kalıyor ve bu yaşananlar planlı bir cinayet mi? yoksa değil mi? sorusu ile başbaşa kalıyorsunuz ve olaylar başlıyor.

  Genel olarak güzel bir polisiye, şaşırtıcı ve farklı detayları var. -Her ne kadar ben pek şaşırmasam da, çok fazla polisiye okuyunca bir süre sonra şaşırmak pek mümkün olmuyor ne yazık ki.- Yazar iyi bir hikaye ve olay örgüsü seçmiş, okurken sıkılmıyorsunuz sayfalar akıp gidiyor. Bay Bosu adlı karakterin kitaba kattığı gerilim hoş olsa da karakteri çok doğal bulmadım. Catherine karakteri ise hem kafa karıştırıcı hem de iyi kurgulanmış bir karakterdi ama yine de eksikleri vardı.

  Aslında kitap genel anlamda iyi olsa da her şeyde bir parça eksikliği vardı. Yazar yıllar içinde tekniğini geliştirmiş çünkü benim okuduğum ve bu kitaptan sonra yazılan Sessiz Çığlık ve Kusursuz Tuzak çok daha başarılı kitaplardı. Hala yazarın en sevdiğim kitabı Kusursuz Tuzak, polisiye severlere kesinlikle öneririm. Kusursuz Tuzak'ın yorumuna buradan ulaşabilirsiniz.

  Polisiye-gerilim sevenler için Lisa Gardner iyi bir seçim olacaktır, yazarın şaşırtmacalı ve asla göründüğü gibi olmayan olay dizileriyle dolu kitapları kesinlikle okumaya değer. Bolca kitapla kalın dostlar. :)

Bonus!!

Serideki kitaplar birbirinden bağımsız, yine de sırayla okumak isteyenlerin aklında bulunsun. :)

Dedektif D.D Warren Serisi Kitap Sırlaması
1.Tek Başına
2.Saklambaç
3.Sessiz Çığlık
4.Anlatmak İçin Yaşa
5.Kızım İçin Son Kez
6.Son Yüzleşme
7.Korkuya Yer Yok

Puanım


29 Mart 2017 Çarşamba

Babalar ve Oğullar - İvan Turgenyev | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Отцы и дети
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 264
Baskı Yılı: 2010
Goodreads Puanı: 3.94  (47,165 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Klasik Rus edebiyatının unutulmaz yazarı Turgenyev, çağdaşlarından bütünüyle farklı bir yol izlemiş, yaşadığı dönemde Avrupa'da yazılan romanlara ve Avrupa kültürüne daha yakın bir tavır sergilemişti. Turgenyev'in başyapıtı olarak tanımlanan Babalar ve Oğullar, bu etkinin izlerini taşır. Romanın öne çıkan karakteri Bazarov, arkadaşı Arkadiy'e ve onun modern değerlerle yaşamayı seçen babasıyla amcasına öyle sinir bozucu bir biçimde karşı çıkar ki, sergilediği nihilizm Bazarov'un müthiş zekâsıyla birleşince genç bozguncunun saldırılara uğraması kaçınılmaz olur. Tıpkı romanın yayımlanmasından sonra yoğun saldırıya uğrayan Turgenyev gibi. İvan Turgenyev, Babalar ve Oğullar'ın yayımlanmasından sonra ülkesini terk etmek zorunda kalmış, yaşamını Avrupa'da sürdürmüştü.

Yorum

  Kitabı bitireli iki gün kadar oldu ancak yorumu yeni yazabilyorum, Kusursuzlar'a o kadar öfkelenmiştim ki ilk onun yorumunu yazdım. 

  Turgenyev'in en bilinen eseri Babalar ve Oğullar 19.yy Rusya'sında köylü ve eğitim görmüş sınıfın karşılaştırıldığı bir eser. İki baba ve iki oğulun kesişen hikayeleri. İsminden sonra ben daha net bir baba-oğul çatışması beklemiştim ama yazar düşündüğüm kadar durmadı bu konunun üzerinde. Daha çok Bazarov karakteri ve onun nihilizmine ağırlık vermiş.

  Bazarov.. kitabın başında kitabın yan karakterlerinden biri gibi dursa da kitabın en güçlü ve en üstünde durulan karakteri. Bazarov'un kendinden emin oluşu, güçlü düşünceleri karşısındaki her karakteri etkiliyor ve hepsinin üzerinde ayrı bir etkiye sebep oluyordu. Arkadiy ise Bazarov'dan etkilenen, yakın bir arkadaşı. Zaman geçtikçe Bazarov'un düşüncelerine daha net hakim oluyoruz, ilk başlar yazar Bazarov'un nihilizmini övüyor gibi görünse de sonlara doğru onun düşünce yapısındaki boşlukları göz önüne seriyor.

  Eski-yeni kuşağın arasındaki farkın Turgenyev'in kaleminden okumak ve o zamanın Rus yaşam tarzına şahit olmak açısından Babalar ve Oğullar çok uygun bir klasik. Dili açık, okuması kolay bir eser, okumak isteyen herkese öneririm. 

Alıntılar

Anılarım pek çok ama hatırlanacak hiçbir şey yok, önümde ise uzun, upuzun bir yol var ama bir amacım yok.. Bu yola gitmek de istemiyorum. 
geçmişi hatırlamanın lüzumu yok, geleceğe gelince; onun için kafa patlatmaya değmez. 
Sevilmeden sevmekten daha güç hiçbir şey yoktur. 
Ölüm eskidir ve her birimize yeni gelir.

Puanım


25 Mart 2017 Cumartesi

Anayurt (Kara Elf Üçlemesi #1) - R.A. Salvatore | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Homeland
Seri: The Legend of Drizzt / The Dark Elf Trilogy #1
Sonraki Kitap: Sürgün
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 328
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.27  (51.005 Oy)

Arka Kapak Yazısı

New York Times çoksatanı bu kitapta, fantastik edebiyatın en sıradışı karakterlerinden birinin hikâyesi anlatılmaya başlanıyor. Bu kara elfin yaşadığı yerin altındaki daha da karanlık dünyasında geçen macerası sizi benzersiz bir yolculuğa davet ediyor.
“Mevki benim toplumumun çelişkisidir, iktidar düşkünlüğü içindeki iktidarımızın kısıtlanmasıdır. İktidar ihanetle kazanılır ve iktidara sahip olana karşı ihanete davetiye çıkarır. Menzoberranzan’ın en kudretlileri, günlerini sırtlarına saplanacak hançere karşı arkalarını kolaçan ederek geçirirler. Ölümleri ise çoğunlukla önlerinden gelir.”

Drizzt Efsanesi bu kitapla başlıyor!

Yorum

  Herkese merhaba! Efsane bir seriyle karşınızdayım, en azından seri benim için bir ara efsaneye dönmüştü. Hiçbir yerde kitabını bulamıyordum falan. :D İthaki geçen yıl basınca ilk kitabı hemen almıştım ama yeni okuyabildim.

  Drizzt Efsanesi'nin ilk serisi Kara Elf Üçlemesi, Anayurt'ta bunların ilk kitabı. Drizzt Efsanesi'nde biraz seri içinde seri gibi bir durum var, okurken sıraya dikkat etmekte yarar var diye düşünüyorum.

  Seri Drizzt adlı bir Kara Elf'in yaşamını konu alıyor. Kara Elfler oldukça kötü bir ırk, herkes birbirinin sırtına bıçak saplamaya ve bir üst mevkiye geçmek için can atan bir şekilde yaşıyor. Yeraltında yaşayan bu Drowların dünyasında sadece kötü duygular hakim. tüm bunların arasında da Drizzt çok farklı bir drow ve bu dünyayı anlamaya çalışan ancak adapte olamayan bir kara elf.

  Başlangıç kitabı olarak gayet iyiydi, geçtiği dünya genel olarak farklıydı, kadınları erkeklerden daha yetkili ve güçlüydü, herkesin sadece hırs ve kötü duygularla dolu olması da genel olarak şaşılası olmasa da iyi duyguları bulamayınca farklı geliyor biraz. Onun dışında kurgusu ve hikayenin gidiş yönü çok farklı değil, hatta alışıldıktı. Yine de seri kendini okutturma potansiyeli ola bir seri. Şimdilik mükemmel değil belki ama diğer kitapları merak ediyorum, keşke alsaydım diyorum.

  Kitabı genel olarak sevdim ve başarılı buldum ancak Parlayan Sözler gibi çok güçlü bir kitabın ardından okumuş olduğum için ister istemez tam keyif alamadım. :D
  Kitapta bazı yazım hataları ve iyi çevrilmemiş cümleler vardı ancak çok sorun olmuyor.
  Drizzt Efsanesi, efsane olabilecek nitelikte bir seriye benziyor. Kısa zamanda diğer kitaplarını da okumak istiyorum. Fantastik kurgu seviyorsanız bir göz atın derim. :)

Alıntılar

Hiçbir şey, değerini gerçekten anlamadan yitirdiğimiz bir şeyin, bir kimsenin boşluğu kadar yanamaz yüreğinizde.  
Kendi yanlışlığınızın karşısında gerçeğin bir anlamı yok ve eğer kendi standartlarınıza göre yaşamıyorsanız, prensipler değersiz. 
Hayatta kalmaktan fazlasını yap, oğlum, benim hayatta kaldığım gibi değil. Yaşa! Yüreğinin çağrısına sadık kal.

Puanım


19 Mart 2017 Pazar

Vahşetin Çağrısı - Jack London | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Call of the Wild
Seri: Yok
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 107
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.82  (238,653 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Ya sahip olacak ya da sahiplenilecekti, affetmek zayıflıktı... Öldür ya da öl, ye ya da yem ol, kanun buydu ve Buck da zamanın derinliklerinden gelen bu emre itaat ediyordu.



Yorum


  Herkese yeniden merhaba! Bugün bilgisayarın başına geçebilmişken yazılarımı yazmaya çalışıyorum. :)

  Jack London'ı Martin Eden ile sevdim ve tüm kitaplarını okumaya kararlıyım, Vahşetin Çağrısı da bunlardan biri. Kitap Buck adında bir köpeğin yaşam macerasını anlatıyor. Buck şehirli  bir köpekken sahibi değişiyor ve daha vahşi bir hayata atılıyor. Artık o diğer köpeklerle birlikte kızak çeken bir köpek. İşte bu noktadan sonra Buck'ın içinde bambaşka duygular kabarmaya başlıyor ve en ilkel içgüdüleri uyanmaya başlıyor.

  Buck ve onun vahşi yaşam macerasını okumak her ne kadar hoş olsa da ben kitabı çok sevemedim açıkçası, sanırım bu da yazarın bende uyandırdığı büyük beklentiler yüzünden. Martin Eden o kadar güzeldi ki yazardan ister istemez öyle şeyler bekliyorum. :) Yine de konu ve konunun işlenişi bakımından güzel ve hızlıca okunan bir kitaptı. Sanırım Beyaz Diş'e beniyor ama ben onu çok uzun zaman önce okuyup, unuttuğum için karşılaştırma yapamayacağım.

  Genel olarak güzel bir kitaptı, bir köpeğin içgüdülerinin uyanıp, vahşetin çağrısı karşısındaki tepkilerini okumak istiyorsanız tam size göre bir kitap. İyi okumalar. :)

Puanım

17 Mart 2017 Cuma

Kitap Hırsızı - Markus Zusak | Kitap Yorumu



Orijinal Adı: The Book Thief
Seri: Yok
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 574
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.36  ( 1,212,933 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Hiç Kimse Sıradan Değildir'in yazarı Markus Zusak'tan tüm dünyada büyük yankı uyandıran sıra dışı bir roman.Nazi Almanyası'nda geçmekte ve son derece yoğun bir şekilde bu tarihte alınan notlar ile birlikte ölüm anlatılmaktadır. II. Dünya Savaşı'nın dorukta olduğu bu günlerde, bir üvey anne ve baba ile birlikte yaşayan genç kızın, evlerine sakladıkları genç ile aralarındaki ilişki anlatılır. İlk olarak 2005 yılında yayınlanan kitap pek çok ödül kazanmış ve 230 hafta boyunca New York Times En Çok Satanlar listesinde yer almıştır


Yorum

  Herkese merhaba! Bu ara ne istediğim gibi kitap okuyabiliyor ne de bloga uğrayabiliyorum, çağımızın en büyük sorunu zaman yetmezliği sanırım. Ne yapsak da yetmiyor.

  Kış Şenliği sayesinde evdeki kitaplarımı eritmeye çalışıyorum bunlardan biri de Kitap Hırsızı. Ne zamandır okumak istiyordum ancak yeni vakit bulabildim. Bu zamana kadar bekletmeseydim keşke dediğim kitaplardan oldu kendisi.



  Kitap II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'da geçiyor ve küçük kitap hırsızı Liesel ve oun yaşadığı Himmel sokağındaki diğer insanların hikayesini konu alıyor. Kitabın konusu çok farklı değil ya da bulunduğu ortam, benzeri romanlardan pek farkı yok bu yönde. Ancak bu kitabı bu kadar özel ve eşsiz kılan karakterleri ve kendine özgü olan anlatım tarzı.

  Kitaptaki her karakter gerçekten çok iyi kurgulanmıştı, hepsi bir şekilde gönlünüzde yer sahibi oluyor ve onlarla yaşamaya başlıyorsunuz. Liesel, Rudy, Hans, Max ve diğerleri.. Hepsi mükemmel karakterlerdi, iyi ya da kötü olarak mükemmel değil, tamamen hayatın içinden, tamamen doğal ve kendinizi bulduğunuz ya da olmak istediğiniz karakterler. Bu arada sizi bilmem ama ben Hans Hebermann'ı okudukça aklıma Harper Lee'nin Bülbülü Öldürmek kitabındaki Atticus geldi ki o da benim en sevdiğim kitap karakterlerinden biridir.
(Bülbülü Öldürmek'in kitap yorumuna buradan ulaşabilirsiniz. Hep Atticus'tan bahsetmiştim. :D)

  Kitap Hırsızı çok yüksek tempolu, hop diye okunan bir kitap değil belki ama içinden çıkmak da hiç kolay değil. Ben üstüne fazla konuşmak istemiyorum bence bu kitabı okuyun ve kendiniz görün. :)

Küçük bir dipnot: Ben yazarın daha önce Hiç Kimse Sıradan Değildir adlı kitabını okumuş ve sevmemiştim, biraz tereddütlüydüm o yüzden ama tereddüdüm tamamen boşa çıktı.

Puanım


7 Mart 2017 Salı

Mülksüzler - Ursula K. Le Guin | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Dispossessed
Seri: Yok
Yayınevi: Metis Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 328
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 4.18  (49,356 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor. İsimlerini toplumlarının kurucusu olan Odo'dan alıyorlar; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı.

Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin'in, Goldmann ve Goodman'ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlakî ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır. – Ursula K. Le Guin

"'...Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.' Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı."

Yorum

  Ursula K. Le Guin'i Yerdeniz Serisi ile tanımış ve çok sevmiştim, sonra Her Yerden Çok Uzakta adlı kitabını da okumuş beğenmiştim. Mülksüzler'in distopya türünde olduğunu da öğrendikten sonra kesinlikle okumalıyım diye karar vermiştim ve biraz geç kalsam da nihayet okuyabildim.



  Kitap iki farklı dünyayı anlatıyor; Anarres ve Urras. İki gezegende birbirinin ayı. Urras'tan yıllar önce Anarres'e gelen Odocular burada kendilerine Urras'takinden çok farklı bir hayat kurmuşlardır.

Yaşamın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor. 

  Anarres anarşizmin hayata geçtiği sosyalizmden izler taşıyan bir gezegen ve halkın yaşam biçimi de pragmatik. Her şey olması gerektiği kadar ve olması zorunlu olduğu için, lüks ya da aşırılık yok. Herkes eşit, herkes özgür. Urras ise tam zıddı kapitalizmin hüküm sürdüğü bir gezegen, bizim dünyamızın bir yansıması.

-"Bize kimin yalan söylediğini düşünüyorsun?"
-"Kim mi, kardeşim? Kendimizden başka kim olabilir ki?"

  Bu iki dünya arasında da Shevek adlı bir fizikçi ve onun idealleri var. İki dünyayı da Shevek'in gözünden tanıyoruz. Annaresli, insana sadece insan olduğu için değer veren Shevek'in gözünden kapitalist sistem nasıl görünüyor siz tahmin edin! Yazarın kitapta flashbacklerden yararlanması ise çok zekice idi, bu hem kitaba ayrı bir lezzet katmış hem de sizi kitaba daha çok çekiyor.

  Kitap 1974 yılında yazılmış ve yazar ortaya gerçekten çok güzel bir iş çıkarmış. Yazarın anarşizme olan bakış açısını paylaşmasam da kitaptan öğrendiğim çok şey oldu ve insanı bir kez de Ursula Guin'in gözünden okumuş oldum. Kitaptaki çoğu detay çok zekice, bunu aslında okudukça görebilirsiniz. Kitabın ikinci kez okumayı kesinlikle hak eden bir tarafı var, ileride bir daha okumayı düşünüyorum eminim ki kitapta gözden kaçırdığım çok detay var.

Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. 

  Son olarak, hiç şüphesiz kitabın beni en etkileyen kısmı ise sahipliler-özgürler ayrımı oldu. Hepimiz kendimizi özgür sanan ama sahip olduğumuzu sandığımız şeylerin kölesi olan sahiplileriz. mülkiyet özgürlük değil tutsaklık getiriyor ne yazık ki. Bizi tutsak eden gereksiz her şeyden kurtulup özgür olabilmemiz dileğiyle, sağlıcakla kalın kitap dostları. :)

Alıntılar

Bazı insanlarda otorite içkindir; bazı imparatorların gerçekten yeni giysileri vardır. 
Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. 
Yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki, yaşamın geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı, ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir. 
Barışa yalnız barış yoluyla ulaşılabilir, yalnız adil eylemler adalet getirebilir.
Yaşamın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor. 
Eğer bir şeyi bütün olarak görürsen hep güzelmiş gibi görünür. 
Balığı tanımak için yüzmeye, yıldızı bilmek için parlamaya gerek yok. 
Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur. 
Gerçek kardeşlik -paylaşılan acıda başlıyor. 
-"Sevgi, acının içinden geçme yollarından yalnızca biri, bazen yanılıp ıskalayabilir. Acı hiçbir zaman ıskalamaz. Ama bu yüzden ona dayanma açısından pek seçeneğimiz yok. İstesek de istemesek de katlanmak zorundayız. "
-"Ama katlanmıyoruz! Yüz kişiden biri, bin kişiden biri sonuna kadar gidiyor, ta en sonuna kadar. Geri kalanlar ya mutluluk taklidi yapıyor, ya da duyarsızlaşıyor. Acı çekiyoruz ama yeterince değil. Bu yüzden boş yere acı çekiyoruz." 
-"Bize kimin yalan söylediğini düşünüyorsun?"
-"Kim mi, kardeşim? Kendimizden başka kim olabilir ki?"

Puanım

8.5


Sessiz Saatler - Gaëlle Josse | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Les heures silencieuses 
Seri: Yok
Yayınevi: Sel Yayınları
Sayfa Sayısı: 106
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 3.62  (55 Oy)

Arka Kapak Yazısı


17. yüzyılda Hollandalı ressam Emmanuel De Witte oturma odasında klavsen çalan sırtı dönük bir kadını resmeder. 21. yüzyılda Fransız yazar Gaëlle Josse resimdeki kadının hayatını kurgular. Ona bir isim, bir ev ve içinde fırtınalar kopan bir kalp verir.

Magdelana Van Beyeren varlıklı bir adamın kızı olmasına rağmen o dönemde kadınların ticaretle uğraşması hoş görülmediği için çalışma hayatına giremez. Evlendiğinde kendisini eve hapsolmuş bulur. Yaşamı artık çocuklarını yetiştirmek ve bireyselliğini gizlemekten ibarettir. Tekdüze geçen günleri eşinin bir gün kendisine yaptığı açıklamayla farklı bir boyut kazanır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Yorum

  Herkese merhaba! Şu sıra bilgiayarımla ilgili bazı sıkıntılar yaşadığım için ne blogla uğraşabildim, ne de takip ettiğim bloglara bakabildim. Sorunun artık çözüldüğünü düşünüyorum ve hemen klavyenin başına geçtim. :)



  Sessiz Saatler, Emmanuel De Witte adlı bir ressamın çizdiği bir resmin Gaelle Josse tarafından "acaba bu resmin hikayesi nedir" fikri ile yola çıkarak yazıya dökülmüş bir kısa roman. Resimde gördüğünüz gibi sırtı dönük klavsen çalan bir kadın oturuyor. Yazar bu kadına bir hayat kurgulamış ve kadının ağzından kelimelere dökmüş.

  Fikir çok hoşuma gitti, zaten kitaba beni çeken de bu oldu. Daha önce bu şekilde yazılmış bir kitabı okuduğumu hatırlamıyorum. Yazar klavsenli kadına oldukça iyi bir hayat kurgulamış. 17. yüzyılın Avrupası da bu hikayenin satırlarında kendine yer bulmuş.

  Yazarın dili ve kurguladığı hayat fena değil, zaten yazarın ilk romanı imiş, çok ustaca şeyler beklemeye de gerek yok. Bir kadının, çalışma hayatından koparılıp çocuklarına ve evine kendine adayan bir kadının hayatını okuyoruz ve yazar bunu genel olarak çok güzel aktarmış. Yalnız sona doğru yazarın hikayeye kattığı unsurları hem gereksiz hemde hikayeyi bozan küçük detaylar olarak gördüm.

  Ben kitabı bir oturuşta okudum, kitabın pek ara ara okunacak havası yok bir seferde okursanız daha etkileyici olacağını sanıyorum. Zaten 100 sayfa kadar, çok zorlamayacaktır. Hoş ve biraz da farklı bir şeyler okumak istiyorsanız tercih edebileceğiniz bir kitap. İyi Okumalar. :)

Alıntılar

İçimizde nice anılar, nice düşünceler barındırıyoruz ama bunları duyan yok, yüreğimiz de içinde bunları taşımaktan tıkanacak gibi oluyor. 
İnsanın yazgısı bir anda belirlenir ve bir yaşamın tüm akışı buna bağlı olur. 
Çoğu zaman sözcükler düşüncenin önüne geçer ve onları durdurmakta çok geç kalırız; okları yaralamıştır yaranın kapanması da zaman alır. 
Zamanla dünyanın acıları insanın yüreğine dert oluyor, öyleyse var olan acılar için bir şey yapamıyorsak, hiç olmazsa bunlara başka acılar eklememeye çalışalım.

Puanım