Tarihsel Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarihsel Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2017 Cumartesi

Ne Okudum - Hikayeci (Jodi Picoult) | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Storyteller
Seri: Yok
Yayınevi: April Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 528
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.26  (116.395 oy)

Arka Kapak Yazısı
  Sage Singer yalnız bir kadın, günleri fırında ya da evli sevgilisiyle kaçamak buluşmalarla geçiyor.
Josef Weber'in kasabaya gelmesiyle birlikte hayatı değişiyor, artık bir arkadaşı var.
Bir gün Josef, Sage'den bir iyilik istiyor: Onu öldürmesini.
Devamında karanlık sırrını açıklıyor: Geçmişinde bir Nazi subayıydı,
Sage'in büyükannesi ise soykırımdan kurtulan 'şanslı'lardan.
En iyi dostunuzun geçmişinde bir katil olduğunu bilseniz ne yapardınız?
Affetmenin sınırlarını kim çizer?
İntikam ve adalet birbirinden ne kadar uzakta?

  Jodi Picoult'nun tüm romanları arasında polisiye yönü en ağır basan, felsefi sorgulamalarla ve hesaplaşmalarla örülü bir modern zaman destanı: Hikayeci.

Yorum
    Merhaba sevgili kitap severler! Yine harika bir Jodi Picoult romanı daha bitirdim ve heyecanla yorumumu yazıyorum. Allah'ım bu kadına bayılıyorum gerçekten ya. Picoult'un diğer yazarlardan ayrılan özgün bir yazım tarzı var. Bir kitabın rastgele bir sayfasını açsanız ve oradan başlayıp yazarını bilmeden birkaç sayfa okusam Picoult'un yazım tarzından tanırım gibime geliyor.

    Kitabın konusuna gelirsek; arka kapaktan da ufak bir tüyo alabileceğiniz gibi Nazileri, 2. Dünya Savaşı Dönemini, Yahudi Soykırımını konu edinen bir kitap. Şahsen ben Adolf Hitler'i ne kadar kötü biri olarak görürsem göreyim dehasına hayran olduğum için sürekli onunla ilgili araştırmalar yapar, ona ait eserler okurdum. Bu yüzden Yahudi Soykırımı ve Naziler de fazlasıyla ilgimi çekiyor bununla ilgili eserler okumak istiyordum. Şans ayağıma geldi.Çünkü ben sırf Picoult'u gördüğüm için arka kapak yazısını bile okumadan alıp başladığım bu eserde, tam da Nazilerle ve Yahudilerin öyküsü ile karşılaştım. Kitapta birden çok karaktere ait bölümler var. Hikaye içinde hikayelerin olduğu, geçmişin gelecekle iç içe geçtiği, sürükleyici bir kitaptı. 
   
    Kitabın ana konusunu teşkil eden ve ana karakterlerden birisi tarafından anlatılan soykırım ve o sırada yaşananlar Picoult tarafından öylesine güzel, öylesine gerçekçi anlatılmıştı ki, gerçekten kitabı okurken kendimi kaybettim. Gerçek öykülerle ve gerçek soykırım ile bağlantılıydı. Gerçek soykrımdaki gibi krematoryumlar, gaz odaları, ölüm çukurları kitapta çok gerçekçi tasvir edilmişti. Bir Müslüman olsam ve Yahudilere karşı herhangi bir sempati beslemesem bile insaniyet duygularına aykırı olarak Yahudilere yapılanlar içimi sızlattı ve geçmişte yaşadıkları için gerçekten çok üzüldüm. 

   Karakterlere gelince; kitabın ana kahramanlarından biri Minka adında güzel ve yetenekli, güçlü bir kadın karakter olan fırıncı. Kitabın ilk sayfalarına onun etkileyici satırları ile başlıyorsunuz. Aslında onun demeyelim de Anie'nin diyelim. Anie'nin Minka ile bağlantısını kitabı okuyunca çözersiniz. :) Sage Singer da bir fırıncı olan ve birtakım fiziksel kusurları ve yaşadığı trajik olaylar yüzünden içine kapanmış, asosyalliğin zirvelerinde yaşayan bir gece kuşu. Josef Weber onun bu ebedi yalnızlığında onun tek gerçek arkadaşı olmayı başarabilecek mi kitabı okuyunca anlıyorsunuz. Ha birde tabi birbirine taban tabana zıt iki erkek kardeş olan Reiner Hartmann ve Franz Hartmann var. Namı-diğer Hauptscharführer ve Schutzhatlagerführer. Tabi birde bu hayatlara gizemlice süzülen Leo Stein karakterini de unutmamak lazım. Kitapta bu karakterlerin yollarının nasıl kesiştiği, hepsinin ayrı hikayesi, ayrı üzüntüleri, ayrı yaşam tarzları anlatılıyor. Özellikle Minka'nın bölümlerinde kitabı elimden bir saniye bırakamadan mest olarak okuduğumu söylemek zorundayım. 

   Kitabın vermek istediği o kadar çok mesaj vardı ki. İnsanı sürekli düşünmeye sevk eden, felsefi yönü ağır basan bir kitaptı. Kendimi sürekli karakterler ile empati kurarken buluyor ve ben olsam burada ne yapardım acaba diye düşünmeden  edemiyordum. Kitap başta insan sevgisi aşılayarak, dışlamaları, ırk ayrımcılığı gibi ayrımcılıkları kınıyor. Affetmenin mahiyetinden tutun da, kusurlar ile yaşamayı öğrenmeye, bir insanın içerisinde hem canavarın hem iyi birinin aynı anda barınabileceğine, pişmanlık ve vicdan azabına kadar hayatın her kesitinden mesajlar veriyordu. Özellikle bu dünyaya gelen en büyük canavarların insanlar olduğu vurgulamasını çok yerinde bir mesaj olarak buldum.

   Üslup oldukça akıcıydı. Kitaba bir başlarsanız, elinizden bırakamayacağınızdan eminim. Kolayca akıp giden bir kitaptı. Yazarın birden fazla karakteri konuşturarak herkesin kendi düşüncelerini ve yaşadıklarını kendi bölümünde anlattığı yazım tarzı beni gerçekten büyülüyor. Olayı tek bir kişinin gözünden anlatmakla sınırlandırmayışı gerçekten çok güzel. Yine benim "Picoult tarzı" dediğim ve her kişinin bölümünün farkı punto ve stillerde yazılma şekli zaten görsellik açısından müthiş bir şey.  Kitapta bir gizem hakim ve onu çözmek için sayfaları heyecanla çeviriyorsunuz. Sonu da Picoult'un diğer kitapları gibi şaşırtmacalı ve ters köşe yapan cinstendi. Her yaştan okuyucuya hitap eden bu kitabı, herkese tavsiye ediyorum. Gerek verdiği mesaj açısından, gerek sürükleyicilik açısından, gerek gerçekleri yansıtması ve öğreticiliği açısından mutlaka okunması gereken bir kitap. Kaçırmayın derim. İyi okumalar :)


Alıntılar
İçinizde kocaman bir boşluk bırakan şeyin ne olduğu önemli değil. Önemli olan o boşluğun varlığı.
Sırrımı açmak için neden Josef gibi bir yabancıyı seçtiğimin açıklamasını yapamam. Belki yalnızlık bir aynadır ve başka bir yalnızlık aynasında kendini görünce tanıyordur. 
Anıların her biri, bir sihirbazın kolunun içine sakladığı kağıttan çiçeklere benziyor: Önce görünmüyor gibiler, sonra bir anda öyle canlı ve taze bir şekilde sökün ediyorlar ki onca zaman nasıl saklı kaldıklarını anlayamıyorum. Tıpkı o kağıt çiçekler gibi anılar da bir kez serbest kaldılar mı, onları geldikleri yere geri göndermek mümkün olmuyor.
Şimdi anlıyorum ki geçmişi biriyle paylaşmak, geçmişi tek başına yeniden yaşamaktan farklı. Böyle olunca insan taze bir yaradan çok pansuman yapılmış bir yaraya sahipmiş gibi hissediyor. 
Yalanlar bir duvara sürülen kat kat boya gibiler, hepsini üst üste sürünce ilk sürdüğün rengin hangisi olduğunu unutuyorsun. 
Güç, senden zayıf olanlara korkunç şeyler yapmak değildir. Güç, korkunç şeyler yapabilecek durumdayken bunu yapmamayı tercih etmektir. 
Elde edilmeye çalışılan şey ister güç, ister intikam, ister aşk olsun, bunların hepsi açlığın farklı türlerini yansıtıyordu. İnsanın içindeki boşluk ne kadar büyükse o boşluğu doldurma çabası insanı o denli umutsuzluğa sürüklüyordu.
Başka birinin iyiliğini kendi iyiliğinden önce düşündüğün zaman, uğruna yaşayacak birine sahip olmuş oluyordun.
Tarih; birtakım günlerden, birtakım yerlerden, birtakım savaşlardan ibaret değildir. Tarih; o birtakım günlerin, birtakım yerlerin ve birtakım savaşların arasındaki boşluğu dolduran insanlardan ve onların öykülerinden ibarettir.
Sıradışının her gün sıradana üstün geldiğine inanıyorum. Yarının daha güzel olacağına inanmak da dahil, umutla sarılacak bir şeye sahip olmanın, bu gezegendeki en güçlü uyuşturucu olduğuna inanıyorum. 
Büyük bir kaya parçasının altında duran kırık bir taş parçasına bakan veya yol kenarında kesilmiş bir kütük bulan biri o nesnelerin yalnızlığında asla sihrin etkisini göremez. Ancak doğru koşullar mevcut olduğunda onları bir araya getirirseniz dünyayı yutacak bir ateş yakabilirsiniz. 


NOT:Esma'nın Hikayeci yorumuna aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. :)
http://yorumatolyesi.blogspot.com.tr/2015/12/hikayeci-jodi-picoult-kitap-yorumu.html
Puanım

5 Kasım 2016 Cumartesi

Assassin's Creed: Rönesans (Suikastçının İnancı #1) - Oliver Bowden | Kitap Yorumu

Suikastçinin İnancı
Orijinal Adı: Assassin's Creed: Renaissance
Seri: Assassin's Creed #1
Sonraki Kitap: Yoldaşlık
Yayınevi: Epsilon Yayınları
Sayfa Sayısı: 479
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.76  (7,994 Oy)

Arka Kapak Yazısı

İtalya'nın soylu ailelerinin ihanetine uğrayan genç bir adam destansı bir intikam yolculuğuna çıktı.

Yozlaşmanın kökünü kazımak ve ailesinin onurunu temizlemek için Assasin sanatını öğrenecekti.

Yolculuğu boyunca Ezio, Leonardo da Vinci ve Niccolò Machiavelli gibi büyük zihinlerin bilgeliğinden yararlanacaktı - çünkü hayatta kalması, yaşamına rehberlik edecek becerileri edinmesine bağlıydı.

Dostları için, değişimin itici gücü olarak özgürlük ve adalet uğruna savaşacak; düşmanları içinse kendini İtalyan halkını sömüren diktatörleri yok etmeye adamış
bir tehdit olacaktı.

Güç, intikam ve komplonun destansı hikâyesi başlıyor.

"Aileme ihanet edenlerden intikamımı alacağım. Ben Ezio Auditore da Frienze. Ben bir Assasin'im..."

Yorum

  Kendimi bildim bileli suikastçılara karşı bir zaafım olmuştur, sevilecek bir yanları yok belki ama enim hep ilgimi çekmiştir. İşte bu ilgimden  dolayı da Assassin's Creed dikkatimi çekiyordu. Kitabını okumak istiyordum ancak uyarlamalarda benim bir takıntım vardır, önce hangisi orijinali ise onu izleyip-okuyup sonra uyarlamasına şans tanımak.  Uyarlamalar ne kadar iyi olursa olsun orijinali kadar iyi olamıyor ve aslolana saygı göstermek lazım.


  Uyarlamalara bakış açım nedeniyle kitap serisine başlamadan oyunu oynadım ki asıl halini görüp tanıyayım. Bilgisayar oyunu oynamayan ben Assassin's Creed sayesinde bu alana da adımımı attım, bir yıl önce kitabın uyarlandığı oyunu oynadım ve sevdim. Gerek grafikleri, gerek hikayesiyle oldukça hoşuma giden bir oyun olmuştu. Özellikle de İtalya'da geçmesi ve bolca suikast içermesiyle beni feth etmişti. :)


Floransa

  Kitaba geçecek olursak, kitap Assassin's Creed II'den uyarlanmış. İtalya'da geçiyor ve Ezio'nun hayat hikayesini anlatıyor, Ezio ailesini kaybettikten sonra intikam almaya karar veriyor ve hayat onu bambaşka yerlere sürüklüyor. İtalya ve dünyanın refahını düşünen bir suikastçıya dönüşüyor. Ezio'nun hikayesi 3 oyun/kitapta anlatılıyor.

Venedik
  Kitap oyuna paralel bir şekilde ilerliyor ve her ayrıntısıyla oyunla aynı diyebilirim, bir kaç ufak ayrıntı farkı olsa da oyundan farklı bir şey katmamış yazar, iyi ki de katmamış. Kitabın hikaye ve kurgusu tamamen oyuna bağlı (serinin hikayesi ve kurgusu bence çok iyiydi), bu yüzden yazara yorum yapamam. Yazara bağlı olan dil ve anlatım konusunda ise yazar biraz zayıf kalmış. Kitapta büyük bir duygu yoksunluğu ve mekan tasviri eksikliği vardı. Ben oyunu oynadığım için bölümleri okudukça mekanlar gözümde canlandı ve sıkıntı çekmedim ancak hiç bilmeyen biri için oldukça rahatsız edici olur. Ki İtalya gibi bir yer de tasvire layıktı ve kesinlikle olmalıydı bence. Aynı şekilde duygu eksikliği de vardı, yazar olayları art arda vermiş ancak Ezio'nun duygularına çok az değinmişti, biraz daha üstüne düşse iyi olurdu.

  Assassin's Creed bence hikayesi ve kurgusuyla çok güçlü bir yapıt ancak ben Oliver Bowden'ın bu sağlam hikayeyi iyi değerlendiremediğini düşünüyorum. Daha iyi bir yazarla bu kitap mükemmel olabilirdi bence.


  Kitabı alırken yazarın başarılı bir uyarlamaya imza atıp atmadığını bilmediğim için sadece ilkini almıştım. Seriye devam eder miyim bilmiyorum, edersem bile sadece İtalya ve Ezio'nun hikayesi için olur bu.

  Rönesans, çok başarılı bir uyarlama değil idare edebilir tonda. Eğer Assassin's Creed'i merak ediyorsanız oyununu oynayın derim, kitabı ondan sonra okumanız daha iyi olur bence.
  Baya uzun bir yorum oldu, okuduğunuz için teşekkür ederim. :) Bol kitaplı günler. :)

Alıntılar

“Peki sız kimsiniz?” diye karşılık verdi Ezio, son ifadeye aldırmadan.
 “İnsanların mallarını azat eden profesyonelleriz.” 
“Hırsızız yani,” diye gülerek açıkladı Paganıno. 
“Her şeyin büyüsünü bozuyorsun,” dedi Ugo üzgünce. 

Ümitlerimiz tek tek nasıl suya düşer.
Kurduğumuz saf yarınlar nasıl bulanıktır.
Cehalet tüm dünyada nasıl hüküm sürer.
Bize hepimizin sahibesi, olum anlatır.
Gününü kimi eğlencede, kumarda öldürür.
Kimi hünerlerini zarif sanatlara işler.
Kimi her bakışta dünyayı tepeden görür.
Kimiyse iştahını kabartan arzulan gizler.
Boş düşünceler. dilekler ve türlü türlü dertler
Bürünüp farklı biçimlere yaradılıştan itibaren.
Yatılır dön bir yana bu günahkâr dünyada;
Talih, hercaidir her zaman
Her şey fanidir, nahiftir bu gök kubbe altında,
Yâlnız ölüm zamana direnir ebediyen.

Seçme iradesi -neyin doğru neyin yanlış olduğunu seçme iradesi- bizim içimizde ve bizi biz yapan şey de bu iradeyi kullanmaktır.
Kendi yolunuzu kendiniz seçin! Benim ya da başka hiç kimsenin peşinden gitmeyin!

Puanım 



2 Kasım 2016 Çarşamba

Fedailerin Kalesi Alamut - Vladimir Bartol | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Alamut
Seri: Yok
Yayınevi: Yurt Kitap Yayın
Sayfa Sayısı: 512
Baskı Yılı: 1998
Goodreads Puanı: 4.28  (4,629 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Hasan Sabbah' ın Alamut Kalesi' nin, cennet bahçelerinin ve fedailerinin tarihi romanı ''Hıristiyanların zaman ölçüsü ile 1092 yılının ilk baharında hatırı sayılır büyüklükte bir kervan, Semerkant'tan başlayarak Buhara üzerinden Horasan'ın kuzeyindeki Elbruz platosuna dek uzanan, bir zamanlar muzaffer orduların kullandığı eski yolun üzerinde ağır ağır ilerliyordu. Karların erimeye başlamasıyla birlikte Buhara'dan ayrılan kervan haftalardır yollardaydı...'' ''Avni oğlum, Tahir'in torunu!'' demişti ona. ''Doğruca Demavend Dağı'na giden yolu tut. Rey'e ulaşınca Şahrud Irmağı' na giden yolu sor. Irmağın kaynağı sarp bir vadide bulunmaktadır; oraya çık. Büyük bir kale göreceksin: Bu yerin ismi Alamut kalesidir, yani 'kartla yuvası.'..''

Yorum

  Fedailerin Kalesi Alamut, bu kitabın ismini sıkça duyuyordum ancak okumayı pek düşünmüyordum. Sonra Osman: Aşk kitabında bir bölümde Haşhaşilerden bahsediyordu ve bu konu çok ilgimi çekince bu bu kitabı da okumaya karar verdim.

  Fedailerin Kalesi Alamut, Hasan Sabbah'ın Haşhaşiler örgütünü nasıl kurduğunu, fedaileri nasıl eğittiğini ve vizyonunu konu alan bir kitap. Kitap Halime adlı 14 yaşındaki bir kızın köle olarak Alamut'a getirilmesi ve oradaki bahçelerde eğitilmesi ile başlıyor. İlk bölümler kızların kalede nasıl bir hayata sahip olduklarını ve eğitimlerini okuyoruz, sonraki bölümlerde fedailerin nasıl bir hayata sahip olduğunu, nasıl yetiştirildiklerini okuyoruz. Giriş bölümü biraz uzundu, yazar sanırım kalede yaşantıyı ve eğitim sürecini daha iyi anlatabilmek için bu kısmı uzun tutmuş. Kaledeki genel yaşantıyı anladıktan sonra kitapta olayların akışı değişiyor ve Hasan Sabbah'ın planı ortaya çıkıyor ve bu planın gerçekleşmesini okuyoruz.

  Hasan Sabbah'ın planı gerçekten çok etkileyici, bir çok kişi biliyordur muhtemelen. Yetiştirdiği fedailere cenneti vaat ediyor, gençlere haşhaş içirdikten sonra cennet tasvirleri ile neredeyse birebir örtüşen bir bahçeye götürerek orada sarhoş olan kişilerin kendisini cennette hissetmesini sağlıyor. Fedailer cennetin kapılarının kendilerine açıldığına inandıktan sonra en ölümcül görevleri bile yapmaktan çekinmiyorlar, tabii burada haşhaşın etkisini de göz ardı etmemek lazım. Hasan Sabbah ölüme gözünü kırpmadan hatta cennete gideceklerini düşündüklerini için ölüme sevinerek giden fedailerle büyük işler başarıyor.

  Kitabın konusu çok güzel, ham madde iyi çünkü Hasan Sabbah'ın hayatı gerçekten bir roman gibi. Yazar kurguyu da iyi hazırlamış, size önce küçük bir bilgi ve bolca sır veriyor ve sizin bu sırrın çözülmesini beklemeniz gerekiyor bu sırada olayları da farklı açılardan okuyunca her şey daha güzel oluyor tabii. Ancak ben kitabın dilini hiç sevemedim, yazarın diline bir türlü alışamadım. Sanki bir şeyler eksik gibiydi ancak ne olduğunu bilemiyorum. Kitabın dilinden dolayı okurken yer yer sıkıldım ve uzun sürede bitirdim. Eğer başka bir yazar kaleme alsa ortaya fevkalade bir şey çıkardı diye de düşünmeden edemedim. Yazar burada tarihi bir olayı size kendi kaleminden sunuyor, bu tarz kitaplarda yorum tarihi olaya değil yazarın ortaya çıkardığı işe olmalı, bunu göz ardı etmemek gerek.

  Fadeilerin Kalesi Alamut'un güzel yanı konusu, çekici ve iyi bir konusu var. Ancak hikayenin işlenişi ve dili ne yazık ki kitabın hikayesi kadar iyi değildi. Alamut'un hikayesini merak edenler için güzel bir kitap olabilir, ben kitabı sevdim ancak yeterince etkilenmedim. Haşhaşileri biraz daha yakından tanımış oldum, araştırma yaparak daha net sonuçlara ulaşmaya çalışacağım.

  Yazımı okuduğunuz için teşekkürler, bol kitaplı günler. :)

Alıntılar

Sadece cahil halk değil, okumuş ve bilgili kişile de ulaşılabilen bir yalanı, ulaşılamaz bir gerçeğe yeğ tutuyorlardı. 
Neden güzel olan her şey vaktinden çok sonra geliyor?

Puanım


5 Ekim 2016 Çarşamba

Osman: Aşk (imparatorluk #3) - Beyazıt Akman | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Osman Birinci Kitap: Aşk
Seri: İmparatorluk #3
Sonraki Kitap: Osman: Savaş
Yayınevi: Epsilon Yayınları 
Sayfa Sayısı: 591
Baskı Yılı: 2016

Arka Kapak Yazısı

On üçüncü asrın sonları. Anadolu savaş ve kan içinde. İnsan kellelerinden kulelerle kalplere terör salan Doğulu barbar Moğollar, Batılı fanatik Haçlı orduları ve hain haşhaşinler.. Ve Türkleri tamamen bitirmek niyetinde olan İmparatorluk vârisi tekfurlar..
Bu kaostan bir cihan lideri doğmak üzere..
Küçük bir uç beyliğinden çıkarak bu katliamlara dur diyecek, umudun ve adaletin adı olacak bir genç!

Kuruluş hiç böyle anlatılmadı.
En son araştırmalar ışığında dört yılda yazıldı.
İki ciltlik bir epik, film tadında bir roman.
Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran, ona adını veren kahramanın hikâyesi.
Şövalye Mihal’in gözünden, Marko Polo’nun seyahatnamesinden ve Yunus Emre’nin kalp gözünden Osman.
Türk ve dünya edebiyatının en kapsamlı Osman Gazi çalışması.
Yeni kuruluş yılı olarak kabul edilen ve Osman Bey’in Doğu Roma İmparatorluğu ile savaşı 1302 Bafeus Muharebesi’nin ilk romanı.

Yorum

  Beyazıt Akman çoğu kişi gibi benim de Dünyanın İlk Günü adlı romanıyla tanıdığım bir yazar. Dünyanın İlk Günü beni çok etkileyen ve en sevdiğim tarih kitapları arasında yer alıyor, okumayan herkese tavsiye ederim. :)



  Beyazıt Akman, Osman Gazi'nin hayatını iki kitapta ele almış. Birinci Kitap Aşk, İkinci Kitap: Savaş. İlk kitap yani Aşk'ta Osman Gazi'nin gençlik yılları ve olgunlaşması ele alınıyor. Osman Gazi'nin çocukluğu, gençliğe ve olgunluğa attığı adımlar, aşkı Rabia ile kavuşması..

  Kitap sadece Osman Gazi gazinin gözünden değil, Yunus Emre, Marko Polo, Şövalye Mihal gibi karakterlerin gözünden de anlatılıyor. Bu şekilde o zamanların Anadolu'sunu ve Kayıların, Türklerin ne gibi zorlu şartlar altında Anadolu'da barındığını da anlıyorsunuz. Kitabın bu yönünü çok sevdim, bu sayede Türklerin, Müslümanların ne sıkıntı yaşadığını daha iyi anlıyor ve yaşananlara daha duyarlı bir şekilde bakıyorsunuz.

Kendi içindeki yolculuk bitmeden ötelere yolculuk edemezsin. 

  Osman: Aşk, gerçekten güzel bir kitaptı, dili oldukça akıcı ve iyiydi. Yazarın kalemi sayesinde de sayfalar hızla akıp gidiyordu, ben kitabı biraz uzun bir sürede okudum ama bu tamamen kişisel sebeplerden ötürü, yoksa ne olduğunu anlamadan bitirebileceğiniz bir kitap. Yazarın dilinde yer yer fantastik esintiler vardı, ben pek hoşlanmasam da kitaba yakışmıştı.

  Genel olarak sevdiğim bir kitap oldu, uzun zaman sonra tarihi roman okumak iyi geldi . Diğer kitap yani Savaş'ı da bir an önce okumak istiyorum. Osman Gazi ile ilgili güzel bir roman okumak isterseniz bu seriye bakın derim. İyi okumalar. :)

Alıntılar

Nam ancak ve ancak savaş meydanında kazanılır, sadakat ancak esarette anlaşılır. 
Her terör ona eninde sonunda dur diyecek bir kahraman yaratır. 
Allah'ı arayan özünde kendisini bulur, oğlum; bunu hiçbir zaman unutma. Her insanın miracı kendi içindedir. İnsan kendini bilmedikçe kainatı bilemez. Kendi içindeki yolculuk bitmeden ötelere yolculuk edemezsin. 
Ben herkesten önce kendimle konuşurum. Benim sözüm kendimedir. Benim derdim ben'imledir. 
Ama Türk'ü Türk yapan şey hiçbir zaman değişmedi, oğlum o da bizim sözümüzün eri olmamızdır. 
Adalet sadece senin işine yaradığı zaman değil, san zararı olduğu zaman da adalettir.

Puanım


17 Eylül 2016 Cumartesi

Sakkara'nın Kumları - Glenn Meade | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Sands Of Sakkara 
Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 580
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.03  (629 Oy)


Arka Kapak Yazısı
    Kasım 1943. İkinci Dünya Savaşı'nın bütün hızıyla sürdüğü günler. Adolf Hitler, görülmemiş cüretkârlıkta bir görev verir adamlarına: Müttefiklerin Avrupa'yı istilası konulu gizli bir konferans için Kahire'ye gidecek olan Amerikan Başkanı Franklin D. Roosevelt ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill'in öldürülmesi; çünkü böyle bir istila gerçekleşirse Almanya bir anda yenilgiye uğrayacaktır. Hitler'in verdiği bu tehlikeli görevi yerine getirebilecek tek bir kişi vardır: Binbaşı Johann Halder, Almanların gizli istihbarat örgütü Abwehr'in en parlak, en gözü pek adamlarından biri. Yanında uzmanlardan oluşan bir ekip ve genç ve güzel Mısırbilimci Rachel Stern'le birlikte yola çıkan Halder, Kahire'ye giderken amansız bir çölde zamana karşı yarışmak zorundadır. Ya verilen görevi başarıyla yerine getirecek ya da hem kendi hayatını kaybedecek hem de oğlu ölebilecektir. Bu planı öğrenen Amerikan gizli istihbarat örgütü en iyi elemanlarından biri olan Yarbay Harry Weaver'ı, Halder'i ve ekibini avlayıp yok etmekle görevlendirir. Ancak hem Weaver hem de Halder ve Rachel Stern için söz konusu olan sadece savaşın dengesi ve Müttefik liderlerin hayatları değildir, ölüme kadar giden çılgınca bir yarışta sınanan aşk ve arkadaşlıktır da.


Yorum
   Merhaba sevgili kitap severler! Yine bir Glenn Meade kitabı ile karşınızdayım. Aylar önce Şeytanın Müridini yorumlarken yazarın yazış tarzını beğendiğimi ve bunun için de diğer kitaplarını okumak istediğimi belirtmiştim. Burada kastettiğim Sakkara'nın Kumları değildi, yazarın daha övülen kitapları vardı ancak kütüphanede kitap bakınırken bu esere denk gelince alıp okumadan edemedim. Bir Şeytanın Müridi kadar beğenmesemde güzel bir kitap daha okumuş oldum.

   Öncelikle kitabın genel konusundan bahsetmek istiyorum. Ajanlık, komplolar, suikastler, intikam hikayeleri, koşuşturmaca severler için önerebileceğim bir kitap. Kitap arka kapak yazısından da anlaşılacağı üzere hepimizin tarihten aşina olduğu insanlar olan Churchill ve Roosevelt'e suikast girişiminde bulunmak isteyen bir suikast ekibinden ve bunların hayatlarındaki dönüm noktalarından söz ediliyor. Kitap İkinci Dünya Savaşı dönemine ışık tutuyor. Yazarın notunda da belirttiği gibi birçoğu o dönemdeki kişilerden ve kuvvetli kaynaklardan edinilen bilgiler ile yazılmış romanda zaten bazı şeylerin tarihi yansıtması açısından eğitici ve öğretici yanı da var Sakkara'nın Kumları'nın. Eser bir suikasti ve siyasi olayları, savaşları konu edindiğinden askeri yönü  ağır basıyor. Baş karakterlerimizin çoğunun da bir askerlik ve istihbarat geçmişi var zaten. Kitapta bir yandan savaş ve koşuşturmaca hakimken öte yandan Harry Weaver, Rachel Stern ve Jack Halder'in ilk karşılaşması ve onları yıllar sonra bir araya getiren dönüm  noktaları, ayrılmaz bağları kitapta konu edinilmiş. 

   İlk olarak günümüzü anlatarak başlayan kitap daha sonra geçmişe yolculuk yaparak kitabın başında gizemli kalan detayları ortaya çıkaracak olayları konu ediniyor. Bu ileriyi gösterip "Bu noktaya nasıl gelindi" şeklinde ilerleyen kitaplarda merak unsurunu perçinlediği için sevdiğim bir özellik. 

   Kitapta olumsuz anlamda eleştirebileceğim bazı noktalar vardı. En başta kitapta birçok karakterin hikayesinin intikam üzerine kurulu olması hem çok klişe olmuş hem de kurguyu biraz yormuş diye düşünüyorum. Öte yandan kitaptaki komplo teorisinde bazı planlar öyle pratik gerçekleştirilip, karakterlerin başına gelen sorunlar öyle kolay çözüme kavuşturulmuştu ki gerçeklikten uzaklaştığı ve aşırılaştığı yerler oldu. Bazı tesadüflerin de bir araya gelerek her şeyi kolayca ortaya çıkarması kitabı basitleştirmiş diye düşünüyorum. Eleştirebileceğim diğer gözüme batan nokta karakterlerin iç dünyasının çok üstünkörü anlatılıp, gerçek duygularını bir türlü hissedemeyişimdi. Kitapta aşk ve arkadaşlık gerçekten çok yüzeysel ve donuk anlatılmıştı. Birde savaş dönemi anlatıldığı için birazda savaş döneminde insanların ne hale düştüklerinden ve savaşın meydana getirdiği yıkımlardan daha fazla bahsedilmesi hoşuma giderdi. Kitap 20 sayfa daha uzun olsaydı ama bu önemli detay göz ardı edilmeseydi gerçekten güzel olurdu. Son olarak kitapta bazı şeyler hala soru işareti olarak kalmış oldu. Yazar aceleye getirip kitabı sonlandırmış da bazı gizemli noktaları okuyucuya aktarmayı unutmuş gibi düşündüm. Örneğin; bu suikastin kaybetme eşiğine gelmiş olan bir devleti nasıl kurtaracağı kitapta net değildi. Bu suikastin gerçekten makul bir sebebi mi vardı yoksa bir devlet adamının takıntısı haline mi gelmişti de gerçekleşmişti, net şekilde ortaya konmamıştı.

   Ara vererek okuyunca kitap hoş olmayabiliyor. Çok fazla karakter ve hikayeleri olduğu için karakterleri unutabiliyorsunuz ve hikayeyi takip etmeniz zorlaşıyor. Bayram araya girip ziyaretlere gitmek, misafirler derken kitabı bir süre aksattığım için kitap başlarda sıkıcı ilerledi hatta kitabı bırakacaktım neredeyse ama bu söylediklerim romanın kesinlikle kötü olduğunu göstermez. 

   Üslubu gayet anlaşılırdı ve kitap üçüncü ağızdan anlatılmıştı. Duygu tahlillerine pek yer verilmeyip ağırlık mekan tasvirlerine ayrılmıştı. Uzun olsa da macera dolu yerleri olduğundan çabucak okunulup bitirilebilecek bir kitap. Ben özellikle Adolf Hitler ismini duyunca kitaba büyük bir heyecanla başladım. Hitler ilgimi çeken bir adam çünkü. Kitapta pek yer almasa da yine de onu okumak bir zevkti. Kitap genel olarak 3 puanlık ama sonunda arkadaşlık duygusu açısından 5 puan diyebilirim. Sonunda ortaya çıkan bazı gizemler sizi şaşırtıyor ve en son sayfada gerçekten duygulandırıcı bir yer vardı. Kitabı sevdim. Tarihi, savaşları, macerayı, ajanlığı, suikastleri sevenler için tavsiye edebileceğim bir kitap. Herkese bol kitaplı günler :)

Alıntılar
Ne yazık ki kitapta kayda değer bir alıntı bulamadım. Bu yüzden bu bölümü boş bırakmak zorundayım. :(


Puanım

15 Haziran 2016 Çarşamba

İstanbul Kahini - Michael David Lukas | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Oracle of Stamboul
Seri: Yok
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 333
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 3.50  (2,336 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemini, Sultan II. Abdülhamit'in danışmanı küçük yahudi kızı Eleonora Cohen'in gözlerinden keşfedin.

Yorum

  Herkese Merhaba! :) İstanbul Kahini'ni iki gün önce bitirmiş bilgisayarım bozulduğu için yorumlayamamıştım, içimde kaldı yorum çünkü kitapla ilgili değinmek istediğim bazı noktalar vardı. Bilgisayarımı formatladım ve şimdi yorumumu yazmaya hazırım. :)

  İstanbul Kahini kütüphanede dikkatimi çeken bir kitap oldu, bir yabancının gözünden Osmanlı'yı, İstanbul'u okuma fikri ilgimi çekince kitabı aldım ve başladım. Kitabı bitirdikten sonra da iyi ki bu kitaba para vermemişim dedim, normalde sevmesem de verdiğim paraya acımam ancak bu kitapta acırdım. Sebeplerine gelecek olursak, maddeler halinde sıralamak istiyorum.


  1. Kitap Eleonora adlı sekiz yaşlarında üstün yetenekli bir kızın İstanbul'a gelmesini ve Sultan II. Abdülhamit ile yollarının kesişmesini anlatıyor. Ancak kitapta bir konu bütünlüğü ve anlatılmak istenen bir şey yok, en azından ben bulamadım, kitabı bitirdim ve ne oldu şimdi dedim. Kitap herhangi bir olayı anlatmıyor, herhangi bir sonuca ulaşmıyor, Eleonora'nın hayatını ve İstanbul gözlemlerini anlatıyor.
  2. Belirli bir konu olmasa da zamanının İstanbul'unu yabancı bir yazarın gözünden görme fikri size çekici gelebilir ancak yazar İstanbul'a bile çok az değiniyor, Eleonora'nın kişisel sorunları ve sonuca ulaşmayan bir sürü olaylar dizisi okuyorsunuz da okuyorsunuz. İstanbul'u o zamanda görmek isterseniz uygun bir kitap olmaz derim.
  3. Kitabın adı insanda kehanet-gizemle ilgili beklentiler uyandırsa da öyle bir şey söz konusu değil, sizi yanıltmasın, beni yanılttı.
  4. Ve benim kitapta en sevmediğim nokta. II. Abdülhamit'in yazılış tarzı, yazar bu konuda hiç iyi bir iş çıkaramamış. Yazar Sultan Abdülhamit'i iradesi zayıf, dini yönü pek kuvvetli olmayan biri gibi betimlemiş ancak Sultan hiçte öyle biri değil. Yanlış mı hatırlıyorum diye bir kez daha araştırdım ve Sultan Abdülhamit'in oldukça dinine bağlı biri olduğunu bir kez daha öğrendim. 
           Bu konuda küçük bir örnek vermek istiyorum, kitabın 180-181'inci sayfalarında Ramazan ayında çok acıkan sultan küçük bir çocuk gibi mutfağa girip baklava aşırarak orucunu bozuyor. Dinine çok bağlı bir insanın küçük bir açlığa dayanamayıp orucunu bozma ihtimali çok düşük (araştırdım padişahla ilgili böyle bir şüphe de yok, yazar neye dayanarak yazmış anlamadım.) yazarın bu hamlesi de oldukça gereksizdi. Okumak isterseniz Sultan'ın orucunu bozduğu bölümü aşağıdaki fotoğraflardan okuyabilirsiniz.


  Karakterler (II. Abdülhamit hariç) genel olarak iyi yazılmıştı, başkarakter Eleonora okuması zevkli bir karakterdi, zeki, okumayı seven ve hızlı öğrenen küçük bir kız. Yazarın kitabın sonunda söylediği gibi herkesin kendiden bir parça bulabileceği gibi bir karakter.

  Velhasılıkelam, kitap size vadettiği hiçbir şeyi tam olarak veremiyor, konu, olaylar, İstanbul'a bakış hepsi eksik ve tatmin edici olmaktan uzak. Kitap akıcı olsa da anlatılan belli bir şey olmayınca bir süre sonra sıkıyor, karakterler iyi denebilecek şekilde yazılmış olsa da, yazarın  II. Abdülhamit için çizdiği portreyi hiç sevmedim ve bu da puanımı oldukça ekledi. Aslında 2 puan verecektim ancak padişahın kitaptaki yerinden dolayı 1'de karar kıldım. Okumaya değer bir kitap mı bilmem, (benim için değildi), yine de merak ederseniz seçim sizin tabii ki. İyi okumalar. :))

Alıntılar

Kendi kalbinin sesinden daha akıllı bir bilge yoktur. 
Herkes, bir noktada bu dünyadan ayrılmak zorundaydı, ama gitmeye kim hazırdı ki? 
Uyuyakalmak, uyanmak ve bu soruları birkaç saat için kafasından uzaklaştırmak istiyordu. 
Sessizlik, altında kendini gizleyebileceği kalın bir giysi gibiydi.

Puanım




4 Mayıs 2016 Çarşamba

Ovaların Kurdu Cengiz Han (Fatih #1) - Conn Iggulden | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Wolf of the Plains
Seri: The Conqueror #1
Sonraki Kitap: Okçuların Efendisi
Yayınevi: Koridor Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 451
Baskı Yılı: 2007
Goodreads Puanı: 4.32  (17,062 Oy)

Arka Kapak Yazısı

"Ben tepelerin toprağı ve kemikleriyim. Ben kışın kendisiyim"

  Babası kurulan bir tuzakta öldürüldüğünde, Kurtlar kabilesi hakanının ikinci oğlu Timuçin daha on bir yaşındaydı. Ailesi kabileden atıldı; yiyecek ya da barınakları bile olmadan, Moğol düzlüklerinin zorlu ortamında açlığa ve ölüme terk edildi. Kısa sürede yetişkinlerin dünyasına giren Timuçin hayata zor bir başlangıç yapmıştı ama doğanın ve insanların oluşturduğu tehditlerle başa çıkmayı öğrenerek hayatta kalmayı başardı. Başka yabancılarla birleşerek kendi kabile kimliğini yarattı. En zor dönemlerinden birinde, savaş halindeki bütün kabileleri birleştirme ve gümüş insanları kendi buyruğu altında toplama hayali zihninde canlandı. Böylece, Çimen Denizi´nin hakanı Cengiz oldu. 

  Cengiz Han´ı Cengiz Han yapan gerçeği sorgulamak insanlık tarihinde en büyük uğraşlardan biri olmuştur. Cengiz Han ki Moğol düzlüklerinde başıboş gezen bir kabileyi karşı konulmaz bir askeri birlik haline getirerek dünyanın büyük bir bölümünü fethetti ve yüzlerce yıl hüküm sürecek bir imparatorluk kurdu. Fatih dizisinin ilk kitabı olan Ovaların Kurdu denizler hakanı Cengiz Han´ın en erken dönemini merak edenler kadar onu hırsı yüzünden barbar olarak nitelendirme yanılgısına düşenler için de nefes kesici bir okuma sunuyor.

Yorum

  Merhaba! Fatih serisinin ilk kitabı Ovaların Kurdu Cengiz Han'ı nihayet bitirdim ve karşınızdayım. İlk olarak serinin dördüncü kitabını görüp beğenmiş ve okumaya karar vermiştim. Seri olduğunu öğrenince de ilk iki kitabı almıştım ve bir türlü okuyamamıştım. Şu sıralar daha çok klasiklerden okuduğum değişiklik yapmak istedim ve bu kitaba başladım.

  Cengiz Han hiç şüphesiz büyük ve gizemli bir insan, onun hakkında roman okuma fikri beni pek cezbetmişti ve serinin güzel olmasını çok istiyordum. Kitaba farklı bir heyecanla başladım, uzun zamandır tarihi roman da okumuyordum ve bu kitap güzel bir değişiklik oldu.

  Seri toplam beş kitaptan oluşuyor ve Ceniz Han'ın hayatını konu alıyor. İlk kitap Cengiz Han olmadan önceki dönemi konu alıyor, henüz Timuçin olduğu çocukluk dönemini. Kitapta Timuçin'in çocukluktan gençlik dönemine geçişini, Moğolistan kabilelerini bir araya getirme düşüncesinin nasıl şekillendiğini, zorlu geçen çocukluğunu okuyoruz.

  Kitap çok hızlı ve güzel başladı, yazar uzun ve sıkıcı bir giriş koymamış aksine sizi hemen konunun içine alabilecek türde bir giriş yazmış. Kitabın dili çok akıcı ve okurken şurayı da yazmakla neden uğraşmış demiyorsunuz, kendinizi 12.-13. yy Moğostan'ında göçebe halkla yaşarken buluyorsunuz. En azından ben kendimi kitaba çok kaptırdım ve kitabın dünyasına girdim, okumayı bırakıp yaşamaya başladım bir süre sonra. Kitabın dili kadar kurgusu ve akışı da iyi hazırlanmıştı. Kitaptaki aksiyonu çok beğendim, ne çok fazlaydı ne azdı. Karakterleri de çok sevdim, yazar karakterlerin ruh hallerini okura güzel yansıtıyor ve bu da karakterlerin daha etkileyici olmasını sağlamış. Karakterlerin acımasızlığı beni zaman zaman ürperttiyse de kitaba uygun ayrıntılardı.

  Göçebe yaşam ve Moğollar hakkında da daha çok bilgi sahibi oldum. Biraz acımasız ve ser bir halk. Zor şartlarda atın kanını ve sütünü karıştırarak içmeleri, beslenme tarzı gibi bazı ayrıntılar beni okurken şaşırtmadı değil. Hatta baya garip buldum. :D



  Kitabı okuyana kadar Cengiz Han'la ilgili çok bilgim yoktu, en azından ayrıntılı olarak. Kitapta bir çok şey öğrendim ve sonunda yazar da kendi eklediklerini ve gerçekten farklı olan şeyleri belirtiyor ki bu çok hoşuma gitti. Yazar gerçekten farklı bazı değiştirmeler yapmış ancak hepsi çok yerinde olmuş bence. Cengiz Han gibi güçlü bir insanın hayatını okumak gerçekten çok zevkli ve yazar da bunu başarılı bir şekilde ele alınca ortaya gerçekten güzel bir eser çıkmış.

  Ovaların Kurdu Cengiz Han'ı ben çok beğendim, seriye bir an önce devam etmek istiyorum ve serinin ilerledikçe daha da güzelleşeceğini düşünüyorum. Tarihi roman okumayı seviyorsanız ya da Cengiz Han ile ilgili bir şey kitap tam size göre. Her iki seçeneği yok saysak bile kitap bence okunmaya değer. Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim, herkese iyi okumalar. :)

Alıntılar

O duyguları kendisini yok edemeyecekleri bir yere kilitlemek zorundaydı ama nereye kilitlerse kilitlersin, içten içe yanmaya devam edeceğini biliyordu. 
Dünyada adalet diye bir şey yoktu; babasının ölümünden beri bunu artık çok iyi öğrenmişti. İnsanlar bir kez doğduğunda, ruhlar hayatlarından çekiliyordu. Bir adam ya hayatın karşısına çıkardıklarına dayanmayı öğreniyor ya da eziliyordu. 
Gerçek dünyanın hayal gücünden çok daha az tatmin edici olduğunu uzun zaman önce öğrenmişti. 
"Her şey burada başladı," diye fısıldadı Timuçin. "Yeterince gizlendim. Artık dünya benden gizlensin!" 
Sevgi her anne için tuhaf bir şeydi ve mantıkla hiçbir ilgisi yoktu. 
"Bırak kendi yolunu bulsun, Hazar," dedi Kaçyun. "İzlemesi gereken yol, bizim onu götürmeye çalıştığımız yer olmayabilir." 
Biz gümüş halkız, Moğollarız. Sorduklarında, onlara kabileler olmadığını söyleyin. Beni o isimle bilecekler; Cengiz. Evet, onlara bunu söyleyin. Onlara Cengiz Han olduğumu ve karşımda kimsenin duramayacağını söyleyin.

Puanım


4.25

18 Şubat 2016 Perşembe

Bülbülü Öldürmek - Harper Lee | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: To Kill A Mockingbird
Seri: To Kill A Mockingbird
Sonraki Kitap: Tespih Ağacının Gögesinde
Yayınevi: Sel Yayınları
Sayfa Sayısı: 355
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.24  (2,717,794oy)

Arka Kapak Yazısı

  1960 yılında yayınlandığından bu yana bir dünya klasiği olan, bütün edebiyatseverlerin gönlünde özel bir yer edinen, Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek Amerika`nın güneyinde yaşanan ırkçılığı ve eşitsizliği bir çocuk kahramanın, Scout Finch`in gözünden anlatıyor.

  Harper Lee, kullandığı yalın ama çarpıcı dil aracılığıyla adalet, özgürlük, eşitlik ve ayrımcılık gibi hâlâ güncel temaları, Scout`un büyüyüş öyküsüyle birlikte dokuyarak, iyilik ve kötülüğü hem bireysel hem de toplumsal olarak mercek altına alıyor. Bir "zenci"nin haksız yere suçlanması üzerinden gelişen olaylar; önyargılar, riyakârlık, sınıf ve ırk çatışmalarıyla beslenen küçük Amerikan kasabasının sınırlarını aşıp, insanlar arası ilişkide adaletin ve dürüstlüğün önemini anlatan evrensel bir hikâyeye dönüşüyor. Hem şiddet ve karanlığıyla ürperten hem de "insani" vurgusuyla sarıp sarmalayan, çağdaş dünya edebiyatının en önemli örneklerinden biri olan bu klasik roman, Ülker İnce çevirisiyle tekrar Türkçede.

Yorum

  Bülbülü Öldürmek merak ettiğim halde erteleye erteleye bir türlü okuyamadıklarımdan. Şimdiye kadar okumamış olduğum için üzgün değilim ama şimdi de iyi ki okumuşum diyorum. Kitap beklediğim gibi çıkmadı, ben biraz daha hareketli bir şeyler bekliyordum ancak bu haliyle de oldukça güzeldi.

  Kitabı 8-9 yaşlarındaki Scout'un gözünden okuyoruz, küçük bir çocuğun gözünden o zamanların Amerika'sına dahil oluyoruz. Kitapta ırkçılık, sınıf ayrımı ve insanlar çok güzel işlenmiş. Kitapta neredeyse her çeşit insana rastlamak mümkün ve bunları henüz önyargı sahibi olmayan küçük bir çocuğun gözünden okumaksa her şeyi daha gerçekçi kılıyor.

  Kitap Maycomb kasabasında yaşanan olaylar konu alıyor, kitapta küçük küçük bir çok olaya denk Atticus gibi adamlar lazım bu dünyaya diye düşünmeden edemiyor insan. İnternette yandaki resme rastladım ve Atticus'a çok uygun buldum. Okuayanlar için karakterle ilgili daha fazla bilgi vermek istemiyorum.
Atticus Finch

geliyoruz ve hepsi kitapta önemli bir yere sahip, her karakter kitaba ayrı bir renk katmış. Ben en çok Atticus'tan etkilendim, bir çok kişi gibi. Atticus'u okumaki onun olduğu sayfaları okumak gerçekten çok güzeldi, her sayfa da her cümlesinde sizi etkileyebilen bir karakter. Olgun insan diyebileceğiniz bilge bir adam, okurken

  Bülbülü Öldürmek genel olarak çok sevilen kitaplardan biri, ilk sayfaları okurken açıkçası neden bu kadar sevildiğini anlamadım ancak sayfalar ilerledikçe kitaptaki her şey daha çok belirginleşti ve neden bu kadar sevildiğini anladım. Irkçılık kitapta gerçekten çok güzel işlenmiş, Scout'un bakış açısıyla daha bir etkileyici hale gelmiş. Okurken insan ürpermeden edemiyor ve ırkçılık yüzünden eziyet çeken, insan yerine bile konulmayan, ten rengi yüzünden hayvan muamelesi gören insanlara üzülmemek elde değil. 

  Kitabı beğendim, içinde güzel karakterler ve mesajlar var ancak kitapta istediğimi tam olarak bulamadım. Kitabı bana bu kadar çok sevdiren Atticus oldu, o olmasaydı kiaptan pek etkilenmezdim muhtemelen. Bülbülü Öldürmek gerçekten çok güzel ve okunası kitaplardan biri fakat ben gerçekten çok etkilenemedim. Ne olduğunu bulamasam da bir şeyler eksikti kitapta, yine de iyi okumuşum ve bence sizde bir göz atın. Hiçbir şey için olmasa da Atticus için okunabilecek bir kitap, herkesin Attius'tan öğreneceği bir şeyler var bence. 
  Yazarın 2015'te çıkardığı Tespih Ağacının Gölgesinde adlı kitapta Atticus değişecekmiş sanırım, buna çok üzüldüm, merak ediyorum neden değişecek. 

  Bülbülü Öldürmek sizi etkileyecek, sizde iz bırakabilecek kitaplardan biri, klasiklere de ilginiz varsa kaçırmayın derim. İyi Okumalar :)

Alıntılar

"Sana anlatmam için bana şans verecek misin? Sana laf yetiştirmek istemiyorum, anlatmak istiyorum." 

"Bülbüller bizi eğlendirmek için şarkı söylemek dışında bir şey yapmaz. İnsanların bahçelerindeki bitkileri yemezler, mısır ambarlarında yuvalanmazlar, tek yaptıkları iş bize içlerini dökmektir. İşte bu yüzden bülbülleri öldürmek günahtır." 

"Gerçek cesaretin ne olduğunu görmeni istiyordum, gerçek cesaretin eli tüfekli bir adamla ilgisi olmadığını. Daha başlayamadan yenildiğini bile bile başlamak ve her ne pahasına olursa olsun sonuna kadar devam etmek olduğunu." 

"Yüreğinde neşe olanın yüzü de neşe saçar." 

"İnsanlar genelde neyi görmek istiyorlarsa onu görürler, neyi duymak istiyorlarsa onu duyarlar." 

"Merak ettim, acaba hayatında hiç ona "küçük hanım" ya da "Bayan Mayella" diyen olmuş mudur; sıradan bir kibarlığı hakaret saydığına göre hiç olmamış demek ki."

"Hiçbir şey göründüğü kadar kötü değildir."
"İnsanların çok tuhaf yaratıklar olduğu sonucuna varmayıp da ne yapabilirdim? Onları düşünmekten vazgeçtim, düşünmek zorunda kalıncaya kadar da düşünmedim."

Puanım



5 Ocak 2016 Salı

Göremediğimiz Tüm Işıklar - Anthony Doerr | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: All the Light We Cannot See
Seri: Yok
Yayınevi: Koridor Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 576
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.30  (256,271oy)

Arka Kapak Yazısı

  Marie-Laure, bir müzede kilit ustası olan babasıyla birlikte Paris'te yaşamaktadır. Gözleri gün geçtikçe daha az görmeye başlayan Marie-Laure, altı yaşına geldiğinde kör olur. Babası ona yaşadıkları mahallenin mükemmel bir minyatürünü yapar, böylece her yeri parmaklarıyla ezberler ve artık dışarı çıktığında evinin yolunu bulabilecektir. Fakat bir sabah savaşın kara bulutları şehrin üzerine çökünce, yanlarında müzeye ait içi sırlarla dolu bir taş ile, Saint-Malo'da deniz kenarında bir evde yaşayan, yirmi yıldır dışarı adım atmamış olan amcalarının yanına gitmek zorunda kalırlar.

  Almanya'da bir maden kasabasında kız kardeşi ile birlikte bir yetimhanede büyüyen Werner'in önündeki tek seçenek, on beş yaşına geldiğinde babasının öldüğü madende çalışmaktır. Işık kadar beyaz saçları ve sonsuz merak içinde yüzen zihni ile Werner özel bir çocuktur. Bir gün şans eseri eski bir radyo bulup onu çalışır hale getirince ve karşılaştığı her elektronik aleti dakikalar içinde tamir edince, bir subay tarafından keşfedilir ve sonradan bir katil ordusu olduğunu öğreneceği özel bir okula gitme fırsatı elde eder. Orada dâhi olmasının bedelini ödeyip, hayatın acı taraflarına tanıklık ederken, kendisini Marie-Laure ile kaderlerinin kesişeceği Saint-Malo'da bulur.

  Göremediğimiz Tüm Işıklar, okuyanların birbirlerine tavsiyesiyle kısa sürede bir milyondan fazla sattı, yılın en çok konuşulan kitabı oldu.

Yorum

  İkinci Dünya Savaşı sırasında geçen, Marie-Laure ve Werner'in hikayelerini ve yollarının kesişmesini konu alıyor kitap. Bol ödüllü bir kitap bu, Goodreads, Pulitzer, Amazon, İndigo...

  Göremediğimiz Tüm Işıkları çok merak ediyordum ancak araya giren kitaplar yüzünden başlamam zaman aldı. Hikayeci'yi okuduktan kısa süre sonra, o da İkinci Dünya Savaşı ve Nazileri konu alıyor, bu kitaba başlamam güzel oldu, hala bir kısmım o zamanlarda kalmıştı ve duygularım canlıydı. Hal böyle olunca o ortamdan çıkmadan yine aynı konuyla ilgili kitap okumak daha etkileyici oldu.

  Göremediğimiz Tüm Işıklar'ı çok beğenen ve çok sıkıcı bulan iki grup var ve ben aradayım. Ortalara doğru temponun aynı kalması ve olayların sanki biraz tekrar ediyor hissi vermesi kitabı biraz sıkıcı hale getirse de başlar ve sonlar öyle değildi. İlk sayfalar merak uyandırıcıydı ve güzeldi, Marie-Laure'un hikayesi ve yaşantısını okumak çok hoşuma gitti, özellikle babasını çok sevdim.

  Marie-Laure kör bir kız ve babasıyla birlikte yaşıyor, babasının ona karşı davranışları ve onun için gösterdiği çabalara okurken hayran kaldım. Kitaptaki karakterler çok güzel kurgulanmıştı, hepsinin hikaye içinde çok güzel bir yeri vardı ve okurken büyük zevk aldım. Werner'i okumakta güzeldi ama Marie-Laure'un bölümlerini daha çok sevdim.

  Kitapta iki hayat, savaşın iki farklı cephesi anlatılıyor ve görüş alanınızı genişletiyor. Okurken büyük dramlara yer verip sizi ağlatmaya çalışan bir kitap değil. Dramı ve çaresizliği de umudu ve çabayı da barındırıyor ki bu çok hoşuma gitti.

  Çok hızlı akıp giden bir kitap değil zaman zaman sıkabiliyor belki ama okunmaya değer bir kitap. Olay örgüsü iyiydi ve kitabın sonunu da beğendim, kitaba ve karakterlere uygun güzel bir son olmuş. Yazarın iyimserlik yapıp her şey iyi her şey güzel bir son hazırlamamasına sevindim.

  Karakterleriyle, kurgusuyla güzel bir kitap ve okumaya değer, kitap hayatın içinden bir çok şey barındırıyor ve karakterlerle farklı bir yolculuğa çıkarak o zamana farklı açılardan bakabiliyorsunuz. Ben Göremediğimiz Tüm Işıklar'ı  beğendim umarım sizde okur ve beğenirsiniz. İyi Okumalar :)

Puanım


28 Aralık 2015 Pazartesi

Hikayeci - Jodi Picoult | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Storyteller
Seri: Yok
Yayınevi: April Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 528
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.25  (94,215 oy)



Arka Kapak Yazısı


  Sage Singer yalnız bir kadın, günleri fırında ya da evli sevgilisiyle kaçamak buluşmalarla geçiyor.
  Josef Weber'in kasabaya gelmesiyle birlikte hayatı değişiyor, artık bir arkadaşı var.
  Bir gün Josef, Sage'den bir iyilik istiyor: Onu öldürmesini.
  Devamında karanlık sırrını açıklıyor: Geçmişinde bir Nazi subayıydı,
  Sage'in büyükannesi ise soykırımdan kurtulan 'şanslı'lardan.
  En iyi dostunuzun geçmişinde bir katil olduğunu bilseniz ne yapardınız?
  Affetmenin sınırlarını kim çizer?
  İntikam ve adalet birbirinden ne kadar uzakta?

  Jodi Picoult'nun tüm romanları arasında polisiye yönü en ağır basan, felsefi sorgulamalarla ve hesaplaşmalarla örülü bir modern zaman destanı: Hikayeci.


Yorum

  Jodi Picoult sevdiğim yazarlardan biridir, kurgusu ve anlatım tarzını çok severim. Ne zamandır bir Picoult kitabı okumamıştım ve Hikayeci'yi görünce de hemen okumak istedim ve başladım.

  Kitabın konusunu çok beğendim; Sage ve eski Nazi subayı olan Josef'in tanışmasıyla birlikte geçmişin kapıları aralanıyor ve kendinizi soykırımın dehşet dolu anlarını okurken buluyorsunuz. Tabii bu sırada Josef'i affetmek mi affetmemek mi gerek diye düşünmeden edemiyorsunuz, yazar sizi iki taraflı da yönlendiriyor, daha doğrusu hikayeye farklı açılardan bakabilmenizi sağlıyor ki bu da affetmek konusundaki kararınızı giderek güçleştiriyor.

  Sanırım bu kitabı en güzel ve etkileyici hale getiren ögelerden biri kurgusu, gerçekten iyi bir kurgusu vardı, her kelime doğru yere yazılmış gibiydi ki bu yaşananları daha iyi hissetmenizi sağlıyordu.

  Konu ve kurgusu kadar anlatımı da iyiydi, bazı sahneler de nasıl dehşetle ve üzüntüyle doldum, sanırım ağlayabilen biri olsam bu kitap beni ağlatırdı. Biraz duygusal biriyseniz ve kitaplar sizi ağlatabiliyorsa muhtemelen bu da ağlatacaktır. Karakterlerin ağzından anlatılması da anlatılanları daha dehşet verici kılmıştı.

  Yahudi soykırımı, o zaman ki kaos ve yaşananlar gerçekten çok güzel aktarılıyor. Olayları yaşamış kadar oluyorsunuz, tabii ki o zamanlar yaşayanların yaşadıklarının yanından bile geçemez ancak yıllar sonra bunları okuyan biri için hissedebileceğiniz kadar hissediyorsunuz.

  Karakterleri de sevdim, Ania'nın öyküsü kitaba hem güzel bir renk katmıştı hem de güzel bir alegori olmuş. Onun bölümlerini ayrı bir merakla da beklemeden edemedim :) Kitabın sonu bence anlamlı ve güzel biti, yazarın son anda çuvallamamasına çok sevindim.

  Hikayeci tartışmasız bu yıl okuduğum en iyi dram. Bu türü çok fazla okumuyorum ama okuduklarım arasında iyi bir yeri oldu. Bu yıl Alexandra Cavelius'un Leyla adlı kitabını okumuştum ve o da Hikayeci ile aynı türde. Okurken ister istemez aklıma gelip durdu çünkü yaşananların bir çoğu benziyor. Leyla'yı okurken hissedemediğim her şeyi bu kitapta hissettim. Leyla için yorumum;

LeylaLeyla by Alexandra Cavelius
My rating: 2 of 5 stars

Uzun zamandır dram romanı okumamıştım. Dram çok sık okuduğum türlerden biri olmasa da kaliteli bir dram bulduğumda okumadan geçmek istemem. Leyla' da böyle dikkatimi çekti okuyanların yorumu ve konusu bende merak uyandırdı.
Okumaya başladım ve roman beni sıktı, gerçekten okurken sıkıldım. Okurken bir türlü hissedemedim, ne yaşananları ne karakterleri. Romanda yaşanan olaylar gerçekten çok acı verici ve dehşet doluydu ancak hiçbirini hissedemedim. Yazar o güzel konuyu o güzel mesajı almış ve berbat etmiş. Yazar olayları üzerinize sanki bir kovayla döküyor ve yeni bir bölüme geçiyor, siz yaşananları ne anlayabiliyorsunuz ne de hissedebiliyorsunuz. Sanki kelime sınırı varmışta açıklamadan yazıp gitmesi lazımmış gibi bir aceleyle sayfalar akıp gidiyor, keşke daha uzun olsaymış ve anlatıma daha çok özenilseymiş.
Değinilmek istenen konu gerçekten çok önemli ve güzel ama yazar iyi iş çıkaramamış. Kitap sadece Leyla'nın ağzından değilde başka karakterlerin de bakış açılarıyla yazılsa daha anlaşılır olabilirdi sanırım. Bu kitabı okumak yerine dramı gerçekten hissedebileceğim Kız Kardeşim İçin'i ikinci kez okusam dahi iyi olurdu.
Kitaba çok ağır bir yorum yaptım farkındayım ama okurken hiç etkilenmedim, sıkıldım, araya giden konuya üzüldüm.

View all my reviews

  Spoiler vermemek için daha fazla anlatmayacağım kitabı. Hikayeci gerçekten güzel bir kitaptı eğer bu türde bir şey okumak istiyorsanız Hİkayeci'ye bakmadan geçmeyin derim. Aslında diğer Picoult kitapları da güzel, Kız Kardeşim İçin en sevdiğim dramlardan biri. Konusu, kurgusu, anlatımı ve karakterleriyle, tarihsel kurgu ve dram alanında kesinlikle iyi bir yer edindi. Umarım sizde okur ve seversiniz. İyi okumalar :)


Alıntılar



 "İçinizde kocaman bir boşluk bırakan şeyin ne olduğu önemli değil. Önemli olan o boşluğun varlığı. " 
 "Biribi kaybetmenin ikilemi de bu işte: Bir canlının sona ermiş varlığı nasıl oluyor da bu kadar büyük bir yük yaratıyor?" 
 "Önemli olan hayatınızdaki yıllar değil, yıllarınızdaki hayattır." 
 "Belki yalnızlık bir aynadır ve başka bir yalnızın aynasında kendini görünce tanıyordur. " 
 "Ellerimi indiriyorum, saçlarım yaralı kısmı yeniden gizliyor. Keşke içimdeki yaraları gizlemek de bu kadar kolay olsaydı. " 
 "Anıların her biri, bir sihirbazın kolunun içine sakladığı kağıttan çiçeklere benziyor: Önce görünmüyor gibiler, sonra bir anda öyle canlı ve taze bir şekilde sökün ediyorlar ki onca zaman nasıl saklı kaldıklarını anlayamıyorum. Tıpkı o kağıt çiçekler gibi anılar da bir kez serbest kaldılar mı, onları geldikleri yere geri göndermek mümkün olmuyor."
 "Şimdi anlıyorum ki geçmişi biriyle paylaşmak, geçmişi tek başına yeniden yaşamaktan farklı. Böyle olunca insan taze bir yaradan çok pansuman yapılmış bir yaraya sahipmiş gibi hissediyor." 
"Geçmişte çok fazla vakit geçirirsen asla ileri gidemiyorsun."
"Yalanlar bir duvara sürülen kat kat boya gibiler, hepsini üst üste sürünce ilk sürdüğün rengin hangisi olduğunu unutuyorsun."
"Nereden geldiğini bilmezsen nereye gideceğini nasıl bilebilirsin Sage?" 
"İnsanlar arasında yeterince uzun süre hayalet gibi saklanırsanız hiç kimse fark etmeden ortadan kaybolabilirsiniz. Gitmeden önce ardınızda bıraktığınız izi birinin görmesini sağlamak için çaba sarf etmek ise insanın doğasında vardır." 
"Birini gerçekten seviyorsan onunla ilgili en iyi ihtimallere inanmak için nasıl çaba gösterirsin, bir bilsen." 
"İnsanın içindeki boşluk ne kadar büyükse o boşluğu doldurma çabası insanı o denli umutsuzluğa sürüklüyordu."
"Elde edilmeye çalışılan şey ister güç, ister intikam, ister aşk olsun, bunların hepsi açlığın farklı türlerini yansıtıyordu." 
"Yanlış da olsa aynı davranışı ne kadar çok tekrar edersen kendi içinde o davranışa bir mazeret bulman o kadar kolaylaşıyor." 
"Fakat onun da söylediği gibi bazen sözcükler, içlerine doldurmaya çalıştığımız bütün duyguları kaldıramayacak kadar güçsüz oluyor."


Puanım 


10 Kasım 2015 Salı

Beklediğim Sendin - Amor Towles | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Rules of Civilty
Seri: Yok
Yayınevi: Ephesus Yayınları
Sayfa Sayısı: 425
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 3.97  (62,284)


Arka Kapak Yazısı

  Yirmi beş yaşındaki Kate Kontent 1937 yılının son gecesini oda arkadaşıyla beraber Greenwich Village’daki ikinci sınıf bir caz kulübünde geçirmektedir ve ikisi, ceplerindeki toplam üç doları mümkün olduğunca idareli kullanmak zorundadırlar. Masmavi gözlere ve etkileyici bir gülüşe sahip yakışıklı bankacı Tinker Grey kulübe gelir ve yanlarındaki masaya oturur. Bu tesadüfi tanışma ve şaşırtıcı sonuçları, Katey’yi Wall Street firmasının sekreter odasından New York sosyetesinin üst basamaklarına ve Condé Nast’ın yönetici ofislerine; kıvrak zekâsı ve kendine özgü soğukkanlılığından başka dayanak bulamayacağı seçkin ortamlara taşıyan bir yıllık yolculuğun başlangıcı olur.


Yorum

  Yaklaşık bir buçuk yıl önce bu kitap ilgimi çekmişti ve geçenlerde karşılaşınca aldım. Açıkçası alırken kitaba dair hiçbir şey hatırlamıyordum, aradan o kadar uzun zaman geçince kitabın konusunu unutmuşum. Ben kitabı tarihi aşk romanı falan zannediyordum, sanırım isminin de buna etkisi var. Kitabı okumaya başladıktan sonra gördüm ki bu bir aşk romanı değil, içerisinde elbette aşk var ama geri planda ve romantik bir aşk falan yaşanmıyor. 

  Bu yorum biraz spoiler gibi olacak ama kitabı okumayı düşünüyorsanız bilmeniz gerektiğini düşünüyorum. Entrikalarla ve oyunlarla dolu bir aşk romanı değil. 1938'lerin Amerika'sında geçen naif bir roman. Açıkçası tarihsel kurgu olması dışında tür olarak başka belirgin bir özelliği yok.


   Arka kapak yazısını okuduktan sonra aşk ve bir kadının yükselişi romanını bekliyorsunuz ama ben ikisini de çok göremedim. Zaten isim konusu ayrı bir sıkıntı, orijinal adından bu kadar uzakta bu kadar alakasız bir ismi ben pek anlayamadım. Kitabın ismini kim uyarladı bilmiyorum tıpkı beklenen kişinin kim olduğu gibi, içerikle fazlasıyla alakasız buldum ben ismi. Kitabın kapağını orijinal kapağından daha çok sevdim ben, Selim Büyükgüner tarafından tasarlanmış ve hoşta olmuş bence. 


  Genel olarak çok durgun bir kitaptı, hep aynı çizgide ilerliyor bir şeyler olacak diye bekleye bekleye ben kitabı bitirdim ve olduğunu da düşünmüyorum. Kitap çok durgundu ama içerisinde güzel şeyler yok değildi tabii ki. Başta o zamanın Amerika'sı ve New York yaşamı çok güzel anlatılmış, kitap o zamandan fırlamış gibi. Yazar erkek olmasına rağmen bir kadının gözünden hayatı çok güzel anlatmış. Kitaptaki bir çok şeyi okurken yazarı takdir etmemek elde değil, yazar görmüş ve yaşamış gibi çok güzel anlatıyor.



  Karakterler de genel olarak güzel kurgulanmış. Kate'in yaptığı tespitler ve bunları anlatış tarzı hoşuma gitti. Kızın kitap kurdu oluşu ve yorumlarını da ayrıca severek okudum.


  Beklediğim Sendin genel olarak güzel bir kitap, benim şahsi yorumum; entrikasız bir dizinin bir bölümünü izlemek gibi ama flasback bölümü. Okurken en azından ben öyle hissettim. Zaman geçirmek için fena bir kitap değil, hafif entrikasız ve aşkın ön plana çok çıkmadığı bir şey okumak istiyorsanız bu kitaba bir bakın derim. Kitap olaylardan değil de daha çok gözlemlerden oluşuyor gibi, yine de okuyun ve kararınızı siz verin derim. İyi okumalar :)



Alıntılar

"Anılarımı paylaşmak içimden gelmiyordu çünkü etkilerini kaybetmelerini istemiyordum." 
"Hangi özelliğinizle gurur duyduğunuza dikkat edin, çünkü dünya, onu size karşı kullanmak için her şeyi yapacaktır." 
"Eski günler, derdi babam, öyle bir canına okur ki, bağırsakları sökülüp atılmış balığa dönersin." 
"Bana sorarsanız hepimizin geçmişten kalan, bakıma ihtiyacı olan veya parça parça satılacak yüklerimiz var. Sadece bu yük çoğumuz için meyve bahçesi değil de bir şeye veya bir kişiye dair fikirlerimiz oluyor." 
"Hayat yanıltıcı işaretlerle dolu.""Evet, resimli bulmacalar, labirentler. Bir başkası için bulunduğumuz yeri nadiren biliriz, iki kişinin birbirlerine göre yerlerini ise hiçbir zaman bilemeyiz." 
"İster öfke veya kıskançlıkla, ister utanç ve kızgınlıkla tetiklenmiş olsunlar, duyguların coştuğu bu anlarda ağzınızdan çıkacak söz siz kendinizi daha iyi hissettirirse muhtemelen söylenmemesi gereken bir şeydir." 
"Eğer sadece bizim için mükemmel kişilere aşık olsaydık, aşk denen şey için bu kadar yaygara kopmazdı zaten."


Puanım