Modern Klasikler Dizisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Modern Klasikler Dizisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2017 Salı

Vahşetin Çağrısı - Jack London | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Call Of The Wild
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 112
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 3.83  (253,636 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   İhanete uğrayan ve kuzeyli tacirlere satılan, St Bernard-İskoç köpeği kırması Buck, donmuş Yukon toprakları boyunca kızak çekmeye zorlanır.

   O ve takımdaki diğer köpekler neredeyse canları çıkana kadar dövülmektedir, ancak Buck, John Thornton tarafından bu zulümden kurtarılır ve onun yanında "sevgiyi" öğrenir. Buck artık hayatta kalmayı ve kendi başının çaresine bakmayı öğrenmiştir; öyle ki, yeniden özgür kalıp yabana döndüğünde, karşılaştığı şey korku ve hayranlıktır.

Yorum
   Yıllar öncesinde beyaz dişi okuduğumda da etkilenmiştim. Hayvanları anlatan kitaplar hep böyle güzel kurgulanmaz. Kolay iş değildir ve güçlü bir kalem gerekir bunun için ve Jack London’ın güçlü bir kalemi olduğunu hepimiz biliyoruz zaten. Kısa bir kitap olmasına rağmen verdiği mesajla ve kurgusuyla insanı içine çeken ve etkileyen efsane bir eserdi. İyi ki okumuşum diyorum. 


   Baş karakterimiz bir kurt köpeği idi. Yazarımız bu kitapta yaradılış ve canlıların özünün değişmeyeceği gerçeğine vurgu yapıyordu. Bir tarafta sevgi ve huzur, sükunet, rahatlık hüküm sürerken diğer tarafta mücadelenin, açlığın, liderlik ve hayatta kalma savaşının hüküm sürdüğü iki farklı dünya düşünün. Hangisini seçerdiniz? Çoğunuz belki mücadele ve yorulmak yerine rahatı ve huzuru seçerdi. Kitapta bu seçimleri sizin ve beyninizin değil aslında içinizde bir yerlerde çok derinlerdeki özünüzün yaptığını, bunun yaradılış ile ilgili bir seçim olduğunu vurguluyordu. Bir aslan bir kafeste gösteri yapmak için yaradılmamışsa ormanlara hükmetmek için varsa onu ne vadederseniz edin olduğu şeyden, özünden koparamazsınız. Kitapta anlatılmak istenen de tamamen buydu. Bir kurdun başından geçenler kısacık bir kitaba öylesine sığdırılmış ki kitapta yedi iklim, dört mevsim, bencilinden acımalısına, hayvan severinden, cimrisine, vahşisinden, merhametlisine binlerce çeşit insan karakteri, birçok mücadele yer alıyor. Üstelik bunlar son derece hayatın içinden ve gerçekçi bir bakış açısı ile hayatın acı tatlı bütün yönleri ile aktarılıyor. Jack London gerçekten çok kaliteli bir yazar. Tüm kitapları mesajlar ve akılda kalacak olaylar ile dolu.

Varoluşun zirvesini gösteren, hayatın artık daha fazla yükselemediği bir kendinden geçme hali vardır. Yaşamanın çelişkisi de odur ki bu kendinden geçme, esrime hali, insan ancak en hayat doluyken ve insanın ancak hayatta olduğunu tamamen unutmasıyla gelir. Bu hayatı unutma hali sanatçıyı etkisi altına aldığında bir alev gibi ondan dışarı taşar; bir askeri etkisine aldığında o asker cephede savaş çılgınlığına kapılarak düşmanına en ufak merhamet göstermez.
   Bir hayvanın gözünden, onun bakış açısı ile son derece akıcı bir dille anlatılıyor kitap. Sayfalar elinizden hızla akıp gidiyor. Hareketli ve aksiyonlu yönleri de var. Sürekli “acaba sırada ne var?” psikolojisi ile okuyorsunuz kitabı. Merak içerisinde takip ediyorsunuz olayları. Böylesine sevilesi ve mesajlarla dolu kitabı herkesin okumasını öneririm. Bol kitaplı günler. :)


Puanım

15 Nisan 2017 Cumartesi

Dr. Jekyll ile Bay Hyde - Robert Louis Stevenson | Kitap Yorumu



Orijinal Adı: The Strange Case of Dr Jekyll and Mr Hyde
Seri: Yok
Yayınevi: Bordo Siyah
Sayfa Sayısı: 100
Goodreads Puanı: 3.79  (247,943 Oy)

Yorum

  Uzun zamandır merak ediyordum ama yeni okuyabildim ve çok sevdim. Yazar çağının ötesinde kısacık bir başyapıt yazmış, evet başlıyorsunuz ve tam tadını almaya başlarken kitap bitiyor, nasıl bitti anlamıyorsunuz. Biraz daha olsaydı dedirtiyor.

  Kitabın 19. yyda yazıldığına inanmak zor, yazar sanki bugünün psikoloji bilgisine sahipmiş de onu kurguya çevirmiş gibi. İnsanın içindeki iyi-kötüyü ve arasındaki bağlantıyı bulunduğu zamana göre çok farklı bir biçimde işliyor ve size çok güzel bir şekilde sunuyor. Kitabın dili çok akıcı, bir oturuşta bitecek kadar kısa ve sürükleyici, merak ediyorsanız durmayın okuyun derim. :)

Puanım


12 Şubat 2017 Pazar

Satranç - Stefan Zweig | Kitap Yorumu

   
Orijinal Adı: Schachnovelle
Seri: Yok
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 77
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.27  (25,754 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Satranç sonsuz eski, ama aynı zamanda sonrasız yenidir; kuruluşu mekanik, ancak sadece hayalgücü ile etkilidir; geometrik açıdan sabit bir alanla sınırlı olmakla birlikte kombinasyonlarında sınırsızdır, sürekli kendini geliştiren, ancak yine de verimsiz, hiçbir yere götürmeyen bir düşünme eylemidir; hiçbir şey hesaplamayan bir matematik, esersiz bir sanat, temelsiz bir mimaridir.

   Stefan Zweig'ın, 1942 yılında, Hitler iktidarından kaçarak sürgün hayatı yaşadığı Buenos Aires'te yayımladığı Satranç adlı romanı, hem yazarın intiharından önce bıraktığı bir veda mektubu hem de doğrudan Nazizm'i hedef aldığı tek kurmaca eseridir. New York'tan Buenos Aires'e yapılan bir gemi yolculuğunda, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic, kendisi için beklenmedik bir rakip olan Dr. B. ile karşılaşır. İsimsiz bir amatör olan bu gizemli rakibin satrançla tanışmasının olağanüstü bir hikâyesi vardır. Bir Nazi kurbanı olan Dr. B., o kara günlerde sadece satranç sayesinde ayakta kalabilmiştir.

   Hikâyenin diğer kahramanı Czentovic ise iletişim kurmakta zorlanan, yaşamında satranç dışında hiçbir şey olmayan, kazanmaya kurulu bir saat, soğuk, küstah, kuralcı, yüzeysel, kültürsüz, karacahil bir "dahi"dir. Bu kısa anlatıda, Zweig'ın tüm izleklerini bulmak mümkün: dünün dünyasından bugünün dünyasına geçiş, marazi tutkular, sapkın zekâlar, felaketlerini yaşamları boyunca taşıyan bireyler, fazişm ve kaba şiddet karşısında Avrupa'nın ve dünyanın kaderi…


Yorum
   Merhaba sevgili kitap severler! Zweig’ın herkesten duyduğum ve artık okumam gerek diye düşündüğüm eserini nihayet okudum. Gittiğim üç seferdir kütüphanede bulamıyordum. Ama bu gidişimde kütüphanedeki ponçik amca bana biri için ayırmış olduğu Satranç’ı dayanamayıp çabuk okuyup getirmem şartıyla verdi. Bende onu kıramadım ve bir gün gibi kısa bir sürede okuyuverdim. Ama ne fayda ki? Bugün ve yarın kütüphaneler kapalı olacağından yine de teslim etmem 3-4 günü bulacak.

   Zweig kitaplarını yorumlarken zorlanıyorum çünkü zaten kısacıklar ve tek bir olay üzerine yoğunlaştığından onu da spoiler vermeden anlatmak çok zor o yüzden ben mümkün olduğunca spoiler vermeden yazmaya çalışacağım siz de dikkatli okuyun derim.  Zaten farklı yayınevleri tarafından çıkarıldığı için her biri arka kapak yazısında bağımsız davranmış. Kiminde tüm hikayeyi özetlemiş, kiminde çok yüzeysel davranmış. O yüzden orta yollu bir şekilde aktaracağım.

   Konusu adından da anlaşılacağı üzere satranç ve satranç ile uğraşan satranç ustaları. Bu açıdan bir yanda satranç dışında hiçbir şey bilmeyen, diğer her şeye karşı sağır, kör, dilsiz olan bir cahil satranç ustasından bahsediyoruz. Diğer taraftan ise satranç ile tesadüfen tanışana kadar sıradan bir hayat yaşayan bir insanın onunla tanışmadan önce hayatında neredeyse delirmenin eşiğine geldiğini anlatıyor. İşte bu kitapta bu iki farklı satranç ustasını karşı karşıya getiren olaylar zincirine tanıklık edeceksiniz. Kitapta yalnızlık ve çaresizlik konuları da öylesine derin işlenmiş ki kitaba bayıldım. 

   Zweig, kitabında yine dilini ustaca kullanarak hoş bir kurgu ile başarılı bir eser oluşturmuş. Zweig kitabı okuyanlar bilir, okumayanlar için de ben söylemiş olayım. Kitaplarını okurken macera, gizem gibi uzun soluklu romanlarda aranan ögeleri burada beklemesin. Çünkü Zweig kalemiyle, kullanmak için seçtiği sözcüklerle, hikayelerinde anlattığı hayattan kesitlerle, birçok uzun romanın verebileceğinden daha anlamlı mesajlar vermesiyle iyi bir yazar. Çok güçlü bir kurgu ve macera dolu kitaplarla değil. Ancak iyi bir okur her çiçekten bal almalı ki sonunda çok iyi bir bal elde edebilsin. Yani sadece macera kitapları okumak yetmez. Ya da polisiye. Ya da fantastik kitaplar. Böyle kısa öyküler ve güçlü bir kalem okumak da insana farklı bir bakış açısı kazandırıyor.

    Kitapta verilen mesajlar yine etkileyiciydi.  Zweig'ın bu kısacık hikayeleri ile nasıl ustaca birçok mesaj verebildiğine insan şaşırıyor doğrusu. Bu kitaptan da herkes bakış açısına göre farklı mesajlar alabilir ama benim aldığım en önemli mesaj; her şeyin fazlası zarar. Bir şeyi çok sevip benimsemek de sizi yorup tüketebilir. Sizi kurtardığını düşünüp sıkı sıkıya sarıldığınız şeyler aslında sizi en tepeye çıkardıktan sonra olağanca hızıyla en dibe kadar tekrar batırabilir de. Üstelik kitabı okurken satrancın diğer oyunlardan farklı olduğunu, sadece bir oyun olmakla kalmayıp bir düşünce biçimi olduğunu da güzel biçimde özetlemiş.

    Birde kitabın giriş sayfasında Zweig'ın kısaca biyografisinin verildiği yerde öğrendiğim ve oldukça şaşırdığım bir detayı paylaşmak istiyorum sizinle. Zweig Birinci Dünya Savaşı sırasında büyük sıkıntılar yaşamış, ülkesinin durumu, kendisinin sürgün edilmesi ve kaçmak zorunda kalması, hayatında yaşadığı zorluklar onu intihar etmeye yönlendirmiş. Satrancı yazdıktan sonra eşi Lottie ile intihar etmiş. Nedense bu bana Gestapo'nun da sevdiği kadınla birlikte savaştan sonra intihar edişini hatırlattı. Zaten kitapta da Nazi ve o günün Almanyası ile ilgili bölümlerde kısacık kurgunun içinde işlenip, öyle güzel anlatılmıştı ki. Yazar Nazilerin sorgularken sadece fiziksel işkence ile sınırlı olmadığını, kamplara gönderilmekten daha beter işkenceler olduğunu kitapta başarıyla aktarmış. Bu yönden de epey şaşırıtıcı oldu kitap benim için. Adı Satranç olsa ve asıl temayı satranç oyunu oluştursa da çok farklı kesitler sunarak anlatmış yazar ana hikayeyi. Onda bayıldığım yönlerden birisi de bu sanırım. Tek bir iğneyi damara enjekte ederek tüm vücuttaki damarları harekete geçirmek gibi. Kısacık bir kitapla öyle değişik dünyalara sizi daldırıyor ki inanamazsınız.

   Üslup akıcı ve güzeldi. Kısa olduğu için kolaylıkla okunabiliyor. Sadece tek solukta okumak yerine, tam bir konsantrasyon ile okuyup kitaptaki mesajı alabilmek çok önemli. Bu açıdan bir günde de bitirebilirsiniz beş gün de de. Size bağlı. Benim kütüphaneden aldığım Pupa yayınları idi ve biraz çeviri ve yazım hataları vardı. Bu beni rahatsız etti. Ama sonuçta okudum ve kitabın anlatmak istediklerini anladım diyebiliriz. Zweig severlerin veya Zweig’ı keşfetmek isteyenlerin okumasını tavsiye edebileceğim güçlü bir eser. Hepinize iyi okumalar diliyorum. J

Alıntılar
Kendisini tek bir düşünceye odaklayan sabit fikirli insanlar tüm yaşamım boyunca bana cazip gelmiştir, çünkü her ne kadar kendisini sınırlar ise bir o kadar sonsuzluğa yakındı; işte, görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar kendine has küçük haşereler gibi dünyanın eşi ve benzeri olmayan maketini kurarlar.
Ama satranca sadece bir oyun demekle haksız bir kısıtlama yapmıyor mu insan? Aynı zamanda bilim, sanat değil mi? Yerle gök arasında süzülen Muhammed'in tabutu gibi iki kategori arasından gidip gelmiyor mu? Tüm karşıt çitlerin tek seferlik birleşimi değil mi, çok eski ama yine de her zaman yeni? Düzeneğinde mekanik ama yine de hayal gücü ile etkili, geometrik olarak bir alan ile sınırlı ama yine de birleşimleri ile sınırsız, kendisini sürekli yenileyen ama yine de kısır, hiçbir sonuca ulaşmayan bir düşünce, hiçbir şeyin hesabını yapmayan bir denklem. Esersiz bir sanat, maddesi olmayan bir mimari ve yine de varlığının tüm kitaplardan ve eserlerden daha dayanıklı olduğu ispat edilen bir olgu.
Bize hiçbir şey yapmadılar. Bizi tamamen hakim olan bir hiçliğe bıraktılar, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey bir insana hiçlik kadar baskı yapamaz. 
Düşüncelerim bitmiyordu, yalnızlığın vermiş olduğu sinsi işkencesi sayesinde.
Kumaş üzerinden de olsa kitaba parmaklarım ile dokunma düşüncesi bile, parmaklarımdaki sinirleri tırnaklarıma kadar yakmaya yetiyordu. 
İçimde bir şey haklı çıkmak istiyordu ve içimde sadece diğer benden başka savaşabileceğim bir şey yoktu.
Oyun sevinci oyun hevesine dönüşmüştü, oyun hevesi oyun baskısına, tutkuya, yalnızca uyanık olduğum saatleri ele geçirmekle kalmayıp yavaş yavaş uykuma da sızan tutkulu bir öfkeye dönüştü. 

Puanım
 

6 Şubat 2017 Pazartesi

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat - Stefan Zweig | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Vierundzwanzig Stunden aus Dem Leben Einer Frau
Seri: Yok
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 96
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.95  (4,792 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Tutkunun nasıl öngörülemez, nasıl dönüştürücü bir kuvvet olduğunu izliyoruz Stefan Zweig’ın usta kaleminden. Bir kumarbazın ve bir kadının tutkusu yirmi dört saatliğine karşılaşıyorlar. Çarpışmaya benzer bu karşılaşmanın sırrı yıllarca suskun bir yürekte yaşıyor, ta ki ertelenmiş bir yüzleşmeye, arındıran bir itirafa dek. Tek bir günün insan yaşamında kaplayabileceği yere; bazı günlerin tüm ömre, tüm günlere ve tüm zamanlara bedel olduğuna dair sarsıcı bir itiraf bu.


Yorum
İnsanların çoğunun hayal gücü pek gelişmemiştir. Kendilerine dokunmayan, sivri oklarını sertçe duygularının en derinliklerine saplamayan hiçbir şey onları pek etkilemez, ancak gözlerinin önünde , elle tutabilecekleri uzaklıkta olan ufacık bir şey bile içlerinde ölçüsüz bir heyecan yaratır. O zaman kayıtsızlıklarını, uygunsuz ve şiddetli bir öfke göstererek telafi etmeye çalışırlar.

   Tüm kitap severlere selam olsun! Esma'nın Stefan Zweig aşkını, blogu takip edenler bilirler. Başta Esma'nın tavsiyeleri olmak üzere, bloglarda ve çeşitli kitap etkinliklerinde sürekli karşılaştığım ve daha okumadan sevdiğim bir yazar olan Zweig'ı okumaya nihayet başladım. Kütüphanede arayıp taramama rağmen Olağanüstü Bir Gece ve Bilinmeyen Kadının Mektubu ya da Satranç gibi eserleri göremeyince bende Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat ile başlayayım dedim. Hem en tatlı olan ve en rağbet gören eserleri sona bırakayım da çıtayı yükseltmesin diye de düşündüğüm için çok da sorun etmedim açıkçası. 

    Öncelikle Zweig'ın yazım tarzını o kadar beğendim ki, bunu kelimelere nasıl dökerim inanın bilmiyorum. Bir ressamın fırça darbeleriyle oluşturduğu efsane tablolar ile Zweig'ın kelimelerle oluşturduğu eserlerini kıyaslarsak, Zweig'ın bu işin Van Gogh'u olduğunu söyleyebilirim heralde. Gerçekten kitabın ilk sayfalarından itibaren kelimeleri öylesine ustaca kullanmış ki, insan tek bir satırını dahi atlamadan kelimeleri içine sindirerek okumadan edemiyor. Elimden gelse tüm kitabı alıntılardım gibime geliyor. Çok beğendim. Bir mekanı ya da kişiyi betimlemesi hatta basitçe bir olayı anlatışındaki kelime seçişleri bile öylesine etkileyici ki aynı sayfayı bazen 2-3 kez okuduğum olmuyor değildi.


Kendi hayatında hiçbir şey yoksa, başkalarının hayatındaki tutkulu huzursuzluk, bir gösteri ya da müzik gibi insanı oyalayabilir.

   Neyse Zweig'ın muhteşemliğinden okuduğum diğer kitapları yorumlarken de sıkça bahsederim nasıl olsa, şimdi biz eserin incelemesine geçelim. Eser hakkında çok fazla şey söylemem hem spoiler vermek gibi olur, hem de kitabın sizin gözünüzdeki gizemliliğine gölge düşürebilir. Bu yüzden fazla detaya girmemeyi tercih ediyorum. Tıpkı bazen eserle ilgili hiçbir şey bilmeden başlarsam, daha gizemli kalacağını düşündüğüm için çoğu kitabın arka kapak yazısını okumamam gibi. 


Oysa o an, bu karmaşadan sertçe uyanmış, ellerimden kayıp gitmiş şeyleri, anı denen büyülü kendini aldatmacayla hatırlayarak tekrar tekrar yaşamak istiyordum. Bu tip şeyler ya anlaşılır ya anlaşılmaz. Belki de bütünüyle anlayabilmek için yanan bir yüreğe sahip olmak gerekir.
   
   Eser, kitabın adından da anlayabileceğiniz gibi bir kadının ağzından anlatılıyor. Bazen bir gün öncesinde gülüp eğlenirken bir gün sonrasında (ALLAH korusun) ailemizden birini kaybetmemizle, ya da bir gün öncesinde hiç tanımadığımız bir yabancıyı bir anlık görmeyle artık eskisi gibi olamayacak kadar körkütük aşık olmamız gibi bir günde her şeyin değişmesi tuhaf bir olay değil mi? İşte bu kitapta da bir kadının 24 saat içine sığan ve hayatı boyunca etkisini üzerinden atamadığı bir olaylar zinciri anlatılıyor. 


Kibirle, gösterişle ruh, nefis, duygu, acı gibi isimler verdiğimiz şeylerin aslında nasıl da zayıf, korkak, yetersiz şeyler olduğunu dehşetle görüyorum. Bunların hiçbirinin en taşkın halinde bile acıyla kıvranan bedeni tamamen yıkmaya gücünün yetmediğini biliyorum. İnsan böyle anlarda bile yıldırım çarpan bir ağaç gövdesi gibi cansız düşüp yere devrilmiyor, kanı damarlarında dolaşmaya devam ediyor. 

   Her şey mükemmel görünürken, kendinizi anın büyüsüne kaptırıp mutluluktan uçarken bir anda her şeyin tam tersine döndüğü bir gün yaşamışsınızdır. Yaşadıklarınız gözünüze bir meleğin dokunuşu kadar mucizevi görünmüş sonrasında ise hayatınızda başınıza gelebilecek en korkunç şeyi tecrübe edindiğinizi dehşetle fark etmişsinizdir. Bu kitapta işte bu türden çelişkiler, gitgeller ile dolu bir kitaptı. Aslında basitçe yazılmıştı ve kurgusu çok da güçlü değildi ama biz okurları zaten Zweig kitaplarına çeken onun güçlü kurgusundan çok sözcüklerin büyüsü ve her kitabından ucundan kıyısından bir mesaj almamız değil midir? En azından duyduğum kadarıyla öyle düşünüyorum. Bu kitapta da bize güzel mesajlar saklıydı. Özellikle görmek istediklerimiz, inandığımız, uğrunda her şeyi feda edeceğimiz kadar mucizevi bir şeye sahip olduğumuzda buna kapılıp gitmememiz gerektiği, her şeyin bizim bakış açımıza bağlı olduğu gerçeği. Daha birçok mesaj.


Acı da korkak bir yan var ve yaşama isteğinin gücü karşısında geriler. Çünkü bedenimizin yaşama arzusu, ruhumuzun ölüme tutkusu karşısında ağır basar.

   Kitabın üslubu akıcı, hızla okunan bir kitaptı. Zaten Zweig'ın diğer kitapları gibi ince olduğundan çabuk biten bir kitaptı. İnce ama etkileyici diyebilirim. İnce olduğundan herkesin ayrı bölümü gibi şeyler yoktu. Konuşma işaretleri vesaire de olmaksızın diyalogların cümlelerin arasında kaybolduğu, paragraflardan oluşan bir kitaptı. Beğendim ve herkesin okumasını tavsiye ettiğim bir kitaptı. Benim gibi Zweig ile yeni tanışacak olan okurlar için ideal olabilecek kitaplardan birisi diyebilirim. Belki tüm ustalığını bu kitapta konuşturmamış olsa bile Zweig'ın yazarlığının parıltısını bu kitapta da rahatlıkla görebileceğinizi düşünüyorum. Bol kitaplı günler dilerim. :)

Puanım

11 Aralık 2016 Pazar

Küçük Burjuvalar - Maksim Gorki | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Мещане
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 155
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.42  (89 Oy)

Arka Kapak Yazısı

19. yüzyıl klasik Rus edebiyatı geleneğini öncüllerinden devralan Maksim Gorki, sosyalist gerçekçi yaklaşımın öncüsü olarak Sovyet edebiyatında yeni ufuklar açmıştır. 20. yüzyıl başlarında Anton Çehov'un etkisi altına girmiş; onun sayesinde Moskova Sanat Tiyatrosu'nun iki önemli şahsiyeti Konstantin Stanislavski ve Vladimir Nemiroviç-Dançenko ile tanışmıştır. Gorki'nin tiyatro alanına ilk adım atışı da Moskova Sanat Tiyatrosu için yazdığı Küçük Burjuvalar ile olur.

Oyunun arka planında bilinçlenen işçi sınıfının ve yaklaşan 1905 Devrimi'nin ayak sesleri duyulur. Gorki o güne dek klasik geleneği çok güçlü olan Rus tiyatrosuna, Çehov'un deyişiyle "sosyopolitik bir ufuk armağan eder" ve bizi o dönemde "yepyeni bir insan" olarak dikkat çeken, entelektüel açıdan kendini yetiştirmiş bir işçi olan Nil karakteriyle tanıştırır.

Yorum

  Herkese mehaba! :) Bu ara bloga hiç giremiyorum, kitap bile zor okuyabiliyorum.  Küçük Burjuvalar'ı Salı günü başlayıp bitirmiştim ama bir türlü yorum yazamamıştım, taslak olarak kısa bir yorum yazmıştım ama onu bile yayınlayamadım. Bugünde yazarın Çocukluğum adlı kitabını da bitirdim, hemen yorum yazayım diye geçtim bilgisayarın başına.

  Maksim Gorki okumayı uzun zamandır istiyordum, Küçük Burjuvalar'ın da adı hoşuma gidince okumak için aldım. Ne yazık ki türünün tiyatro olduğunu bilmiyordum, tiyatro okumayı hiçbir zaman çok sevemedim.

  Küçük Burjuvalar sanki oynanmak için değil, okunmak için yazılan oyunlardan. Oyunda belli bir hikaye ve dekor vardı ancak diyaloglar durağan ve sıkıcıydı, hatta bir kısmını gereksiz buldum ben. Açıkçası başlamamış olsam yarıda bırakabilirdim, okurken sıkıldım, hem diyaloglar sıkıcıydı hemde belli bir amaca hizmet etmiyorlardı, en azından ben o amacı anlayamadım. Bazı yerler çok güzel ve anlamlıydı ancak ben bütünde bir ahenk ve çekicilik bulamadım. Kitabı sevememem daha çok kişisel sebeplerden muhtemelen, bilemiyorum, bu yüzden hakkında kötü konuşmak da istemiyorum.

Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim, güzel kitapların güzel cümlelerinde buluşmak üzere. :)

Alıntılar

Şimdi bir yudum çay iyi gelir! Bir iki lokma da... umut var mı? 

Hiçbir yerde dinlenemem! Hep yorgunum... hep! Anlıyor musunuz? Yaşamdan... sizden yoruldum... her şeyden bıktım.! 

Tatyana: Gelecekte ne var ki?
Tsvetayeva: Neyi görmek istersen o var!

Puanım


30 Kasım 2016 Çarşamba

Genç Bir Doktorun Anıları - Mikhail Bulgakov | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Записки юного врача
Seri: Yok

Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 168
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.24  (6,769 Oy)

Arka Kapak Yazısı

  Devrim zamanı Rusya… Karakışı aratmayacak kadar soğuk, kasvetli bir eylül günü, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktor, şehirde çoktan unutulmuş geleneklerin ve boş inançların hüküm sürdüğü uzak bir kasabaya gelir. Devrim, büyük şehirlerin merkezlerinde hayatı ve zihniyetleri altüst ederken, bu genç doktor ülkenin ücra bir bölgesinde kadercilikle ve batıl inançlarla zorlu bir mücadeleye girişir.

Zor bir doğum, hassas bir cerrahi müdahale, uzaktaki bir hastaya ulaşabilmek için şiddetli bir kar fırtınasına rağmen göze alınan bir yolculuk, ağrılarını dindirmeye çalışırken morfinman olan bir meslektaş… Genç doktorun gündelik hayatında karşılaştığı bütün zorlu sınavlar, Bulgakov’un elinde olağanüstü güçlü bir anlatımla, dram sınırlarında gezinen bir dokunaklılıkta öykülere dönüşür.

Yorum

  Modern Klasikler Okuma Hedefi belirlemiş ve bunu buradaki yazımda belirtmiştim. Hedef belirledim ama biraz da tembel çıktım ve çok az ilerleme kaydettim ne yazık ki. Ama artık biraz daha bu hedefe yükleneceğimi umuyorum.

  Hem hedefim de olduğu için hem de kitapta beni çeken bir şey olduğu için Genç Bir Doktorun Anıları'na başladım.

  Kitabın adı içeriğinin kısa özeti gibi. Kitapta genç,, yeni mezun olmuş bir doktorun anıları anlatılıyor. Doktor mezun olduktan sonra tecrübe kazanamadan bir köy hastanesine gönderilir ve karşına türlü, türlü zor vakalar çıkar. Köyde tek doktor olduğu için bunların hepsiyle kendi başa çıkmak zorunda. Kitap genç doktorun anılarından oluşuyor, çeşit çeşit tıbbi vakalar, hastayı kurtarmak için tipiye göğüs germesi ve çektiği zorluklar kitapta güzel bir şekilde işlenmiş.

  Genç doktorun anıları kendi ağzından anlatılıyor, bu da kitabın dilinin çok samimi olmasını sağlamış. Okurken doktorla aynı sıkıntıları yaşıyor, aynı endişeleri taşıyor ve aynı sevinci paylaşıyorsunuz. Doktor doktor diyorum çünkü doktorun adı kitapta çok az geçti, sonlarda biraz değinildi adına. O zaman fark ettim ki doktorun adı önemli değil, yazarın etkileyici üslubu sayesinde doktorla hemhal oluyorsunuz, doktorla aranızdaki duygudaşlık sağlanıyor ve isimlerin ne kadar önemsiz olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

  Ben bu kitabı çok sevdim, kitabı okumak yerine yaşadım, sayfalar nasıl aktı anlamadım. Özellikle sonlardaki Morfin adlı hikayeyi çok beğendim. Bu arada kitaptaki anılar ilk olarak dergilerde farklı zamanlarda yayınlanmış, sonradan birleştirilip kitap haline getirilmiş. Samimi diliyle ve hayatın içinden olaylarla oldukça güzel bir kitap, okumanızı tavsiye ederim. İyi Okumalar. :)

Alıntılar

Fakat okumak, okumak ve daha çok okumak gerek... 
Ah, kalbim soğuktan, yalnızlıktan, etrafımda kimselerin olmamasından nasıl da acıyor! 
Akıllı insanlar mutluluğun sağlığa benzediğini çok önceden fark etmiştir: Mutluyken fark etmezsiniz; ama yıllar geçtikçe geçmişte kalan mutluluğunuza ilişkin anılar, ah, anılar!..

Puanım



12 Ekim 2016 Çarşamba

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu - Stefan Zweig | Kitap Yorumu



Orijinal Adı: Brief einer Unbekannten

Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 62
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 4.2  (5115 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Stefan Zweig Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (Brief einer Unbekannten) adlı uzun öyküsünü 1920’li yılların ilk yarısında kaleme aldı. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanıyoruz. Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun “gönderen”inin adı yoktur. Mektubun başında tek bir hitap vardır: “Sana, beni asla tanımamış olan sana”. Kadın büyük tutkusunu hep bir “bilinmeyen” olarak, yani tek başına yaşamaya razıdır, bu aşk öyküsünde “taraflar” değil, sadece tek bir “taraf” vardır. Böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi? Zweig okurunu, bir kez daha, insan psikolojisinde eşine pek rastlanmayan bir yolculuğa davet ediyor. Bu yeni yolculuğun sonunda “mutlak aşk” kavramının şimdiye kadar bilinmeyen kıyılarına varmayı amaçlamış olması da bir ihtimal!

Yorum

  Mükemmel şeyler kısa ve az olur, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu da bunlardan işte.
  Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı. Ama ne kitapmış öyle, insan okumadığı için hayıflanıyor ister istemez kendine.

  Stefan Zweig yazarda sevilmez mi! Ben kitaba bayıldım, deli oldum. Kitabı anlatmak, hislerimi yazıya dökmek istiyorum ama kitabın bana hissettirdikleri yanında cümlelerim oldukça zayıf kalıyor ne yazık ki.

  Dün taşıması kolay diye yanıma almış çıkmıştım, ince olunca dışarıda taşıması daha kolay oluyor doğal olarak. Kitabı okumaya otobüste başladım ve elimden bırakıp otobüsten inmek çok zor oldu. Kitabın büyüsüne öyle kapılmıştım ki tek istediğim okumaktı. Kitaba ara vermek zorunda kaldım ama içime oturdu bende bulduğum ilk fırsatta oturdum ve kitabı dışarıda bitirdim. Ama ne kitaptı o öyle ya!

Kitabın kapağını ayrıca çok sevdim, çok uygun olmuş


  Stefan Zweig en sevdiğim yazarlardan, bunu sürekli dile getiririm. Neyini sevdiğimi tam olarak söyleyemem, insanı en ince ayrıntısına kadar irdeleyebilmesini mi, insan ruhunun en derin kıyılarındaki gerçekleri yüzeye çıkarmasını mı, yoksa kendine özgü o hoş dilini mi, seçtiği konuları mı? Sanırım hepsini aynı şekilde seviyorum. :)

  Bu kitapta da yazar imkansız ve tek taraflı bir aşkı ele alıyor. Ama bunu öyle ustaca ve güzel bir biçimde ele alıyor ki sanki o kadın siz oluyorsunuz ve tüm o duyguları beraber hissediyorsunuz. İnsana aşkı, tutkuyu yeni baştan sorgulatabilecek ve çok farklı sonuçlara ulaştırabilecek bir kitap.

  Fazla uzatmak istemiyorum, size tek söyleyebileceğim bu kitabı okuyun. Tamam ben çok övdüm ama bunları gözardı edip sadece Zweig'a kulak verin ve okuyun. Umarım sizde benim gibi çok seversiniz. İyi Okumalar. :)

Puanım


24 Haziran 2016 Cuma

Olağanüstü Bir Gece - Stefan Zweig | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Phantastische Nacht
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 69
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.18  (700 Oy)

Arka Kapak Yazısı

  Olağanüstü Bir Gece, seçkin bir burjuva olarak rahat ve tasasız varoluşunu sürdürürken giderek duyarsızlaşan bir adamın hayatındaki dönüştürücü deneyimin hikâyesidir. Sıradan bir Pazar gününü at yarışlarında geçirirken, belki de ilk kez burjuva ahlakından saparak “suç” işler. Böylece yeniden “hissetmeye” başladığını, kötücül ve ateşli hazları olan gerçek bir insan olduğunu fark eder. İçindeki haz dolu esrime, aynı günün akşamında onu gece âleminin son atıklarının arasına, “hayatın en dibindeki lağımlara” sürükleyecek, varış noktası ise ruhani bir uyanış olacaktır.

Yorum

   Olağanüstü Bir Gece olağanüstü bir kitap. Satraç'ı okuduktan sonra mutlaka Stefan Zweig okumalıyım demiştim ama bir türlü okuyamamıştım, Olağanüstü Bir Gece'den sonra buna pişman oldum. Böyle güzel bir yazarın kitaplarını okumayı ertelemek akıl karı değil.

   Olağanüstü Bir Gece, oldukça seçkin ve zengin bir adamın, burjuva hayatı içinde zamanla hissizleşip hayattan kopmasını ve olağanüstü bir gecede hayatının sonsuza kadar değişmesini anlatıyor. Kitap sadece bir günü, geceyi anlatıyor ama öyle büyük bir yolculuğa çıkıyorsunuz ki kitap sona erince yaşananların sadece bir günde gerçekleştiğine inanamıyorsunuz. En büyük yolculuk kişinin kendi içine yaptığı yolculuktur, derler, sanırım yetmiş sayfanın da bana bu denli uzun gelmesi bu yüzden.

Kitabın benim için en vurucu noktası bu cümlelerdi


   Okumaya başladıktan hemen sonra kitap beni içine hapsetti, İlk on sayfa da kitabı sevdiğime karar vermiştim, kitabın başından kalmak zorunda kalmasam tek oturuşta okurdum muhtemelen çünkü sayfalar öyle güzel kayıp gidiyor ki ne olduğunu anlamıyorsunuz bile. Okurken başkarakterle özdeşleştim, adını bile hatırlamıyorum ama kitaptaki her yaşanan zihnimde canlı, sanki ben yaşamışım gibi. Okurken kendimden çok şey buldum kitapta ve kendi içsel yolculuğuma da çıktım, tek üzüntüm yolculuğumun yetmiş sayfa kadar kısa olması oldu.

  Kitabın kapağı da çok hoşuma gitti, Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosuna çok benzetmiştim ve o olduğunu öğrendim ki kitaba da çok yakıştırdım.



   Kitapta bir yer vardı ki hep hissettiğim ve açıklayamadığım yere çok güzel parmak basıyordu;
Örneğin dış dünyada olup bitenlerin insanın içindeki yansısını eşzamanlı olarak sıralamak için öğrenilebilecek herhangi bir teknik olup olmadığını bile bilmem. Ayrıca anlama uygun olan sözcüğü bulup, sözcüğe uygun anlamı verip veremeyeceğimi ve böylece, ne zaman gerçek bir yazarın elinden çıkanları okusam her defasında bilincine varmadan hissettiğim o dengeyi yaratıp yaratamayacağımı da hep merak etmişimdir.
   Bahsedilen o dengeyi hep hissetmiş ancak hiçbir zaman nasıl ifade edeceğimi bilememişimdir ve kitapta bunu bulunca çok etkilendim. Gerçektende o bahsedilen, anlatamasak da hissettiğimiz denge var ve bu dengeye her yazar ulaşamıyor. Zweig ulaşanlar arasında bence.

   Olağanüstü Bir Gece, her yönüyle (sayfa sayısı hariç -çok azdı-) çok beğendiğim bir kitap oldu ve Zweig'a hayran kaldım. Satranç'ı çok severim ama bunu daha çok sevdim sanırım. Yazarın diğer kitaplarını çok bekletmeden okumak istiyorum. :) Zweig kitaplarını okur ve sizde umarım benim gibi seversiniz, kısa ve şahane bir kitap okumak istiyorsanız durmayın Olağanüstü Bir Gece'yi okuyun derim. İyi okumalar. :)

Alıntılar

(Aslında kitapta hoşuma giden çok daha fazla yer vardı ancak okurken kitabı elimden bırakamadığım için onları not edemedim ne yazık ki.)
Toplumun içinde olduğum zamanlarda da hayranlığımı ifade ederken yapay bir heyecan sergileyip etkileyici şeyleri abartarak içimin ne kadar hissiz ve kayıtsız olduğunu gizlemek için bir anlamda gösteri yapıyordum. 
Karşılaştığım insanlar hep aynılarıydı; yüzlerini de, jestlerini de artık biliyordum. 
Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.

Puanım