2017 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2017 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2017 Cumartesi

Buz Kapanı (Karanlık Zihinler Serisi #2) - Alexandra Bracken | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Never Fade
Seri: The Darkest Minds #2
Önceki Kitap: Karanlık Zihinler
Sonraki Kitap: Ateş Çemberi
Yayınevi,: Parodi Yayınları
Sayfa Sayısı: 552
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.32  (51,116 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Turuncu… lider… Roo… Herkes farklı bir şekilde sesleniyor bana. Oysa bir tek ben gerçekte ne olduğumu Biliyorum: bir canavar. Ve şimdi beni bekleyen zorlu bir görev var: Virüsün kaynağını açık eden çok gizli Bir bilgiye ulaşmak… Ve bu… bir zamanlar bana nefesim kadar yakın olan birinin ellerinde… Şimdi bir tercih yapmak zorundayım. Ya kalbimi özgür bırakacak ya da Karanlık zihinleri aydınlığa Kavuşturacağım…


Yorum
   Merhaba sevgili kitap sever arkadaşlarım! Çok beğendiğim distopik serinin ilk kitabının yorumunu geçenlerde paylaşmıştım sizlerle. İşte şimdi de Karanlık Zihinler serisinin ikinci kitabı olan Buz Kapanı’nın yorumuyla karşınızdayım. Geçen Esma ile gitmiş olduğumuz kitap fuarında uygun fiyata gördüğüm için serinin diğer kitaplarını hemen edindim ve hemen de okuyuverdim.


    Heyecan tüm hızıyla devam ediyor. En son olaylar çok heyecanlı bir yerde sonlanmıştı. Herkesin akıbeti pusluydu. Bu kitapta yazar heyecan ve aksiyonun dozajını biraz daha yükseltmiş anlaşılan. Çünkü ilk kitapta ağırlıklı olarak Ruby’nin yaşadıklarından dolayı iç dünyası, değişik renklerdeki çocukların yetenekleri ve eğitimi üzerinde duruluyordu. Bu kitapta ise ortalık savaş alanına dönüyordu resmen. Herkes herkesin düşmanı olmuş. Kimi bu farklı yeteneklere sahip PSİ çocuklarını kötü emellerinde kullanmak isterken, kimi onların hastalıklı ve toplum için sağlıksız olduğunu düşünerek yok etmeye çalışıyor. Tüm bunlara karşı direnirken sevdiklerini koruma çabası içine giren fedakar Ruby, aldığı kararlar ile bizi daha fazla şaşırtmaya devam ediyor. Bu kitapta çok daha farklı ve olgun bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Artık o korkak, kararsız, ezik Ruby yok karşımızda. Üstelik bu kitapta yeni karakterler de çıkıyor karşımıza. Kıvırcık ve yerinde duramayan kıpır kıpır Jude, mavi saçları ve asi karakteri ile herkesin sinirini bozan alaycı Vida, Liam’ın ondan taban tabana zıt çekici kardeşi Cole da kitaba ayrı bir renk katmaya başladı. Tabi bu sırada eski karakterler de hala mevcudiyetini koruyor. Sürprizi kaçırmak istemiyorum ama içimden bir ses bu yeni karakterlerden birisi ile eskilerden olan bir karakter arasında bir aşk başlayacak diyor. Hatta belki de bu ara kitap olarak çıkarılan “Karanlığın İçinden” isimli kitap onları anlatıyor olabilir. Kitap hakkında fikrim yok, tamamen bir sürpriz olacak benim için.


   Kitapta eksik bulduğum tek nokta bazı noktalarda kafamın karışması ve olayları sayfalar sonra çözmemdi. Yazarın yazış tarzı ve amacı mı böyleydi yoksa ben mi kafam doluyken okuduğum için okuduğum anda anlamıyordum bilmiyorum ama bazı olaylar kafamı karıştırıyordu.

Kitapta Liam olarak canlandırdığım Sam Claflin
   Dili sade ve anlaşılırdı. Her şeyi Ruby’nin gözünden görüyor, onun anlattıkları ile dinliyorduk. Diyaloglar kimi yerde eğlenceli, kimi yerde heyecan verici, kimi yerde üzücü idi. Kitabın sayfaları akıp gidiyordu. Akıcı, farklı ve sıcak bir distopya isteyenler için bu seriyi öneririm. Herkese bol kitaplı günler! J



Alıntılar
İnsan karşısındakini tanıdıkça daha çok önemsemeye başlıyordu. Aradaki sınırlar giderek bulanıklaşıyor ve ayrılık zamanı gelip çattığında o hayattan kopmak büyük bir işkenceye dönüşüyordu.
Kimi düşünceler insanın zihnine kronik bir hastalık gibi yerleşir. Onlardan kurtulduğunuzu sandığınız an, aslında daha karanlık bir şeye dönüştüklerini fark edersiniz.
Yorgun olduğunu biliyordum. Yorgunluğun insana neler yaptığını da en iyi ben bilirdim. Kalkanların birer birer inerken zihnin sana oyunlar oynamaya başlardı. Hayaletler insanlara musallat olmazdı aslında; bunu yapan, insanların kendi anılarıydı.
Avını bulmak için bakacağın en son yer avcıların arasıdır.
Bir insanın sinirlerini bozmaya çalışarak istediğini almak için uzun süre uğraşabilirsin ama bir an gelir ve nihayet onu ele geçirirsin.


-Aslına bakarsan sizi bulmak için bundan çok daha kötüsünü bile yapabilirdim. Bu beni dehşete düşürüyor. Biri beni durdurmazsa daha neler yapabilirim, bilmiyorum.
Bu, benim de aşinâ olduğum bir duyguydu; karanlık bir kuyuya serbest dalış yapmak ve ne zaman dibe vuracağını bilememek.
Zihin ne ilginç bir şey. Benimki herkesinkinden daha da ilginç. Hatırladığı şeyler hakkında ne seçici. Hatta hangi anıların bir cam berraklığında anımsanacağı konusunda daha da seçici. Bunlar sizinle kalan ve tek bir koku ya da sesle kendilerini yeniden size hatırlatan türden anılar.     
Hayat böyledir Minik Arı. Bazen panik içinde oraya buraya koşuşturan, dikkatsizce davranan ve istemeden bir şeyleri yıkan sen olursun. Bazen de hayat yapar bunu ve bundan kaçamazsın. Seni ezip geçer; çünkü seni sınamak ister.
Hayat seni hep bir şekilde hayal kırıklığına uğratacak. Birilerini seveceksin ve ne kadar uğraşsan da elinden alıp götürecek onları. Bir şeyler için mücadele edecek ancak başaramayacaksın. Bunu anlamana gerek yok; bir şeyleri değiştirmeye çalışmana da. Sadece senin elinde olmayan şeyleri kabullenmeli ve kendi başının çaresine bakmalısın. Senin görevin bu.

Puanım
 

7 Kasım 2017 Salı

Vahşetin Çağrısı - Jack London | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Call Of The Wild
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 112
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 3.83  (253,636 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   İhanete uğrayan ve kuzeyli tacirlere satılan, St Bernard-İskoç köpeği kırması Buck, donmuş Yukon toprakları boyunca kızak çekmeye zorlanır.

   O ve takımdaki diğer köpekler neredeyse canları çıkana kadar dövülmektedir, ancak Buck, John Thornton tarafından bu zulümden kurtarılır ve onun yanında "sevgiyi" öğrenir. Buck artık hayatta kalmayı ve kendi başının çaresine bakmayı öğrenmiştir; öyle ki, yeniden özgür kalıp yabana döndüğünde, karşılaştığı şey korku ve hayranlıktır.

Yorum
   Yıllar öncesinde beyaz dişi okuduğumda da etkilenmiştim. Hayvanları anlatan kitaplar hep böyle güzel kurgulanmaz. Kolay iş değildir ve güçlü bir kalem gerekir bunun için ve Jack London’ın güçlü bir kalemi olduğunu hepimiz biliyoruz zaten. Kısa bir kitap olmasına rağmen verdiği mesajla ve kurgusuyla insanı içine çeken ve etkileyen efsane bir eserdi. İyi ki okumuşum diyorum. 


   Baş karakterimiz bir kurt köpeği idi. Yazarımız bu kitapta yaradılış ve canlıların özünün değişmeyeceği gerçeğine vurgu yapıyordu. Bir tarafta sevgi ve huzur, sükunet, rahatlık hüküm sürerken diğer tarafta mücadelenin, açlığın, liderlik ve hayatta kalma savaşının hüküm sürdüğü iki farklı dünya düşünün. Hangisini seçerdiniz? Çoğunuz belki mücadele ve yorulmak yerine rahatı ve huzuru seçerdi. Kitapta bu seçimleri sizin ve beyninizin değil aslında içinizde bir yerlerde çok derinlerdeki özünüzün yaptığını, bunun yaradılış ile ilgili bir seçim olduğunu vurguluyordu. Bir aslan bir kafeste gösteri yapmak için yaradılmamışsa ormanlara hükmetmek için varsa onu ne vadederseniz edin olduğu şeyden, özünden koparamazsınız. Kitapta anlatılmak istenen de tamamen buydu. Bir kurdun başından geçenler kısacık bir kitaba öylesine sığdırılmış ki kitapta yedi iklim, dört mevsim, bencilinden acımalısına, hayvan severinden, cimrisine, vahşisinden, merhametlisine binlerce çeşit insan karakteri, birçok mücadele yer alıyor. Üstelik bunlar son derece hayatın içinden ve gerçekçi bir bakış açısı ile hayatın acı tatlı bütün yönleri ile aktarılıyor. Jack London gerçekten çok kaliteli bir yazar. Tüm kitapları mesajlar ve akılda kalacak olaylar ile dolu.

Varoluşun zirvesini gösteren, hayatın artık daha fazla yükselemediği bir kendinden geçme hali vardır. Yaşamanın çelişkisi de odur ki bu kendinden geçme, esrime hali, insan ancak en hayat doluyken ve insanın ancak hayatta olduğunu tamamen unutmasıyla gelir. Bu hayatı unutma hali sanatçıyı etkisi altına aldığında bir alev gibi ondan dışarı taşar; bir askeri etkisine aldığında o asker cephede savaş çılgınlığına kapılarak düşmanına en ufak merhamet göstermez.
   Bir hayvanın gözünden, onun bakış açısı ile son derece akıcı bir dille anlatılıyor kitap. Sayfalar elinizden hızla akıp gidiyor. Hareketli ve aksiyonlu yönleri de var. Sürekli “acaba sırada ne var?” psikolojisi ile okuyorsunuz kitabı. Merak içerisinde takip ediyorsunuz olayları. Böylesine sevilesi ve mesajlarla dolu kitabı herkesin okumasını öneririm. Bol kitaplı günler. :)


Puanım

2 Kasım 2017 Perşembe

Ütopya - Thomas More | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Utopia
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 217
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.5  (45,443 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Sir Thomas More, Sokrates'e benzetilmek onurunu kazanan ender kişilerden biridir. Onun ölümsüz yapıtı Utopia dünya klasikleri arasına girmiş ve bugün bile hâlâ merkal okunmaktadır. Neredeyse beşyüz yıl önce yazılmış olan Utopia'da, en geniş anlamıyla Hümanizm, yani insanlık sevgisi ve saygısı hakimdir.

   Kimseyi diğerinden üstün saymayan, sıradan insanların kurduğu bir devlet: Thomas More'un Utopia'sı. Bir yeryüzü cenneti. Yaklaşık beş yüz yıl öncesinden çağımıza dek eskimeden gelen bu klasik, Prof. Dr. Mina Urgan'ın incelemesiyle sunuluyor.



Yorum
   Okumakta biraz geç kaldığımı düşündüğüm bir eseri nihayet okumuş olmanın rahatlığı içerisindeyim. Geç olsun ama güç olmasın demişler. Bu eser gerçekten övüldüğü kadar varmış. Kitap anlatması gerekeni dolandırmadan, doğrudan ve kısa-öz şekilde aktarmış. Utopia dünyanın kirli ve çarpık düzenini gözler önüne sererken bir yandan da olması gerekenin ne olduğunu gösteren bir dünya portresi çizmeyi başarabilen muntazam bir eser. Bu olan-olması gereken karşılaştırmasını okurken zaman zaman çok haklı bulduğunuz ve şu anki dünyamızda tasvip etmediğiniz birçok noktaya parmak basılıyor, zaman zamansa daha güzel bir dünyaya adım atma umutlarının kapısı aralanıyor.


   Kitabı çok spoiler vermeden kısaca anlatacak olursam, birçok devletten oluşan dünyamızda birçok devlet kirliliğin, rüşvetin, iktidar ve güç düşkünlüğünün, eşitsizlik ve adaletsizliğin pençesinde hüküm sürerken öyle bir devlet var ki onların kurmuş olduğu düzen ağız sulandırıyor. Öyle bir devlet ki bu para ve şöhret en önem verilmeyen ve insanların bu gibi dünyevi değerler için birbirini öldürmediği veya hırs içinde mücadele ettiği değerler olarak görülmüyor. Hatta bu gibi değerlere sahip olmak ve bunlar ile gösteriş yapmak bu devletin fertlerinin gözünde kalitesizlik ve ahlaksızlığın bir göstergesi kabul ediliyor. Din anlayışı hoşgörü içinde ve ortak bir kardeşlik çerçevesinde meydana gelirken, herkesin ihtiyacı kadarını alıp ihtiyaçtan fazlasına kimsenin gerek duymadığı eşitlik ve refahın hüküm sürdüğü bir devletten bahsediyoruz. Savaşı, kanı, halkı ezmeyi, isyan etmeyi bulamayacağınız sıcacık ve halkın tüm fertlerinin birbirine sımsıkı bağlı olduğu bir devlet. Daha fazla konuşup Utopia devletinin sürprizini bozmak istemiyorum. Ama kitabı okuduktan sonra eğer gerçekten böyle bir devlet düzeni olabilse dünyanın şuan ki halinden bambaşka olacağını düşünmeden duramayacaksınız. Sürekli bu kitapta oluşturulan ütopya ile mevcut dünya düzenini kıyaslayıp günümüzde insanın insanın kurdu olduğu ve dünyamızın kötü bir sona doğru gittiğini fark ediyorsunuz. Dünyamızdaki hükümetlerin halktan kopmuş bencil politikaları, insanların birbirine olan kin ve nefreti kitapta gözler önüne serilirken böyle olmak yerine nasıl olması gerektiği vurgulanıyor. Her okuduğunuz satırda keşke böyle bir düzen yerine diğeri olsaydı da insanlar barış içerisinde adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerlerin hakkını vererek yaşayabilseydi derken buluyorsunuz kendinizi.


    Kitap duru bir dil ile yazılmış. Karakterlerden çok olaylar ve yaratılan dünya ön planda olmakla birlikte kitapta bir kurgu oluşturmak amacı ile birkaç karakter konuşturulmuş. Kitap bittikten sonra kitapta anlatılanları özetleyip vurgulanmak istenenleri gözler önüne sere bir inceleme yazısı da ortalama 150 sayfa olarak yer alıyor ve onu da okuyup Thomas More’un eserini daha iyi özümsemiş ve pekiştirmiş oluyoruz. Herkesin okumasını tavsiye ettiğim bir eser. Herkese bol kitaplı günler.:)


Alıntılar
   Krallar yalnız savaşı düşünürler, bense bu sanatları ne anlarım ne de anlamak isterim. Yalnız barışa yararlı sanatlar kralların pek umrunda değildir. İş yeni ülkeler kazanmaya geldi mi, bütün yollar iyidir onlar için: Din, iman, akıl dinlemezler; ne günaha girmekten çekinirler, ne kan dökmekten. Buna karşılık kazandıkları memleketlerin halkını iyi yönetmekle pek uğraşmazlar.
   Kralların danıştığı insanlara gelince: Bunların bir kısmı ağızlarını açmaz, çünkü söyleyecek sözleri yoktur, kendileri akıl danışmak durumundadır. Bir kısmınınsa akılları erer, işe yarayacaklarını da bilirler; ama her zaman gözde olan yetkilinin düşüncesini paylaşırlar, ortaya attığı budalalıkları alkışlarlar. Bütün bu aşağılık asalakların tek kaygısı, yüz karası bir dalkavuklukla, kralın tuttuğu adamın desteğini kazanmaktır. Bir diğer kısmı da kendini beğenmiş kişilerdir, yalnız kendi düşüncelerine değer verir, kimseyi dinlemezler. Bunda da şaşılacak bir şey yok, çünkü doğa herkese kendi yarattığını sevip okşama içgüdüsü verir: Karga da, maymun da kendi yavrularına gülümser yalnız.
Öldürmek hırsızlığı cezalandırmak için çok ağır, hırsızlığı önlemek içinse çok hafif bir cezadır.
Bana kalırsa, en iyi yolu bulmak, en kötüsünü bulmaktan çok daha kolaydır.   
Ütopyalılar aklı başında insanların, yıldızlar ve güneş dururken, bir incinin ya da bir elmasın cılız parıltısına düşkünlüklerine şaşarlar. Bir koyunun sırtında taşıdığı yünün en incesinden yapılmış giysiler giyiyor diye bir insanın daha soylu, daha değerli olacağını sanması deliliktir onlar için.
Ütopyalılara göre, bir suçu tasarlamak , o suçu işlemekten farksızdır. Kötülük yapmak isteyen, sadece karşısına bir engel çıktığı için bu kötülüğü yapamamışsa, niçin suçlu sayılmasın?
Bir kadını kocasının gözünde en çok yükselten şey, güzellik değil, dürüstlük ve alçak gönüllülüktür. Çoğu zaman güzellik sevgiyi uyandırır, ama bu sevginin kalması, sürekli olması için, erdem ve uysallık gerekir.    
Ütopyalılara göre, bir anlaşma ne kadar gösterişli törenlerle imzalanırsa, kelimeler üstünde çekişerek o kadar çabucak bozulur. Zaten çoğu zaman bu anlaşmalarda kullanılan kelimeler bile öylesine kurnazca seçilir ki, anlaşmayı da verilen sözü de bozmanın bir yolu bulunur sonunda. Oysa aynı kurnazlık, daha doğrusu aynı hile ve dolaplar iki kişinin özel anlaşmasında, imzaladıkları bir sözleşmede yapılsa, krallar bağıra çağıra hemen kıyametleri koparır, ancak ölüm cezasının paklayacağı korkunç bir suç sayarlar bunu. Evet, krallara bu konuda kötü öğütler verenler bile bu yolu tutarlar o zaman.
Kralların şanlı egemenliği altında, adalet dediğimiz ya metelik etmeyen aşağılık bir şeydir ya da iki çeşit adalet vardır yeryüzünde: Biri yaya giden, yerlerde sürünen, sağa sola sapmasın diye birçok bağlarla sıkı sıkı bağlanan yoksul halka uygun zavallı bir adalet; öteki de canının istediğini yapanlara, yasalarla sınırlanmayanlara, yüksek mevkide olanlara uygun, pek şahane bir adalet.
Kendini beğenmek öyle bir cehennem yılanıdır ki, insanın yüreğine sinsice süzülüp girer, onu zehirleyip gözünü kör eder, daha güzel bir hayata giden yoldan saptırır onu. Bu sürüngen, insanların öylesine içine işler ki, onu koparıp atmak kolay olmaz.

Puanım
 

30 Ekim 2017 Pazartesi

Genç Bir Doktorun Anıları - Mikhail Bulgakov | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Записки юного врача (Zapiski Iunogo Vracha)
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 168
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.25  (8,080 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Devrim zamanı Rusya… Karakışı aratmayacak kadar soğuk, kasvetli bir eylül günü, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktor, şehirde çoktan unutulmuş geleneklerin ve boş inançların hüküm sürdüğü uzak bir kasabaya gelir. Devrim, büyük şehirlerin merkezlerinde hayatı ve zihniyetleri altüst ederken, bu genç doktor ülkenin ücra bir bölgesinde kadercilikle ve batıl inançlarla zorlu bir mücadeleye girişir.

   Zor bir doğum, hassas bir cerrahi müdahale, uzaktaki bir hastaya ulaşabilmek için şiddetli bir kar fırtınasına rağmen göze alınan bir yolculuk, ağrılarını dindirmeye çalışırken morfinman olan bir meslektaş… Genç doktorun gündelik hayatında karşılaştığı bütün zorlu sınavlar, Bulgakov’un elinde olağanüstü güçlü bir anlatımla, dram sınırlarında gezinen bir dokunaklılıkta öykülere dönüşür.



Yorum
   Genç Bir Doktorun Anıları okurken keyif aldığım bir kısa romandı. Tıp Fakültesi’nden yeni mezun olmuş çiçeği burnunda bir doktorun gittiği görev yerlerinde yaşadığı zorluklar, tanık olduğu hastalıklar, karşılaştığı birbirinden değişik insanlar farklı başlıklar altında kısa öyküler şeklinde gayet başarılı şekilde aktarılmıştı. Tüm hikayeler gayet renkli, eğlenceli, şaşırtıcı ve bazı yönlerden de eğitici idi. Bazı hikayeleri okurken tıbbi bilgiler öğrenirken başka bir hikayede o hikayedeki karakterler ve baş karakter doktorumuzun davranışları daha ön plana çıkıyordu.

   Roman kadrosu çok geniş olmayan birkaç karakterden oluşuyor. Baş karakterimiz Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş çiçeği burnunda bir doktorumuz. Atandığı, gelişmemiş bir kasabada doktorluk görevine başlayan doktorumuza burada ebeler ve yardımcılar eşlik etse de romanın özünde tek karakter bu doktor. Doktorumuz bu kasabada tıp kitaplarında gördüğü hastalıklarla bizzat karşılaşıyor. Hatta en karşılaşmaktan korktuğu hastalıklarla bile yüzleşmek ve tedavi etmek zorunda kalıyor.


   Romanı güzel kılan bir yön bunların sadece anılardan ibaret olmayıp, doktorun bizi güldüren sempatik bir karakteri olması. Anlatışı samimi ve sıcak. Dışarıya, hastalarına, hastabakıcı ve ebelere asla yansıtmadığı düşünceleri ve kaygılarını biz okuyuculara iç sesi aracılığı ile aktarıyor. Bazen soğukkanlı ve işinin ehli bir doktor olmayı başarırken zaman zaman yaptığı beceriksizlikler ile hepimizi güldürebiliyor. Kitapta profesyonel bir doktordan bahsedilmiyor. Bu nedenle yaptığı tüm operasyonlar başarıya ulaşmıyor. Bazıları hayal kırıklığı ve ölümlerle sonuçlanabiliyor elbette ki. Ama her hikayede farklı bir insan karakterine, farklı bir olaya ve farklı bir mesaja tanık oluyorsunuz. Romanın gerçek hayatla örtüşen bu yönü hoşuma gitti.

   Üslup son derece akıcı ve dili anlaşılır bir kitap. Hatta doktor kendi iç sesi ile olan konuşmalarında gündelik dilin argolarına bile yer veriyor diyebiliriz. Kısa kısa birden fazla öyküden oluşuyor ve her hikayenin içerikle örtüşen başlıkları var. Tüm hikayeleri çok beğenmeme rağmen başka bir doktordan bahseden en sondaki hikaye beni en çok etkileyen, en mesaj dolu hikaye oldu. Verdiği mesaj çok güzeldi. İnsanın ne kadar mevki sahibi olsa bile yaptığı ufak bir hatanın, verdiği ufak bir tavizin nerelere varabileceğini anlatıyor, günümüzde de çok sıklıkla görülen bir soruna da ışık tutuyordu. Bunun ne olduğunu söylersem “sürpriz bozan” olacağı için o kısmı kendime saklayarak size sadece şu kadarını söyleyebilirim ki bir hayatın adım adım nasıl yok olduğuna tanık olacağınız güzel bir hikaye yatıyor.


   Sevgili Esmacığım’ın tavsiyesi üzerine bu kitabın birkaç bölümden oluşan dizisine de bakmak istiyorum. En kısa zamanda fırsat bulursam eğer. Onunla ilgili yorumlarımı da izler izlemez sizlerle paylaşırım. Esma'nın dizi ile ilgili yorumu ve dizinin fragmanı aşağıdadır. Mutlaka bakmanızı tavsiye ederim. Şimdilik bu kitap hakkındaki yorumlarımın sonuna geldik. Okunmasını tavsiye ettiğim (özellikle doktor adaylarına) kaliteli ve kısa bir roman. Herkese bol kitaplı günler. :)
=>Esma'nın Dizi Yorumu


Alıntılar
Bir şeyle mücadele etmek için onunla yüz yüze gelmek gerekir.
Akıllı insanlar mutluluğun sağlığa benzediğini çok önceden fark etmiştir: Mutluyken fark etmezsiniz; ama yıllar geçtikçe, geçmişte kalan mutluluğunuza ilişkin anılar, ah, anılar!...
Yalnızlık önemli, kayda değer düşüncelerdir; derin düşüncelere dalma, sükûnet, bilgeliktir…


Puanım
 

27 Ekim 2017 Cuma

Gelin Koleksiyoncusu - Ted Dekker | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Bride Collector
Seri: Yok
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 568
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 3.84  (9,149 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   "Kutsa Beni Tanrım, İşlediğim ve İşleyeceğim Günahlar İçin..."

    FBI özel ajanı Brad Raines kariyerinin en karmaşık davasıyla karşı karşıyadır. Davanın ucunda dört genç kadını öldürmüş, sapık ruhlu ve bir o kadar da zeki bir seri katil vardır.

    Her şey, terk edilmiş bir ahırda bulunan genç bir kadın cesediyle başlar. Ölü beden çırılçıplak soyulmuş, başına bir gelin duvağı konulmuş ve koltuk altlarından desteklenerek duvara sırtından yapıştırılmıştır. Topukları matkapla delinen cesedin en büyük özelliği ise, hâlâ çok güzel görünüyor olmasıdır.

    FBI'ın Gelin Koleksiyoncusu olarak adlandırdığı katilin hedefi, mükemmelliğin sayısına yani Tanrı'nın rakamı olan "yedi"ye ulaşmaktır. Bunun için sırada ölümü bekleyen üç masum ve güzel kadın daha vardır. Katili bulmak artık tam bir zaman yarışına dönüşmüştür. Davayı çözmekte zorlanan Brad'in son umudu ise, yardım almak için başvurduğu sıra dışı kişi, şizofren tanısı konulan Paradise'tır. Cesede dokunduğunda, o kişinin ölmeden önceki son dakikalarını yaşama yeteneğine sahip Paradise, korkunç katil Gelin Koleksiyoncusu'nun yakalanmasına yardımcı olabilecek midir?



Yorum
   Tüm kitap severlere merhaba! Bir polisiyenin daha sonuna geldim ve şimdi yorum sırası! Ted Dekker’ın daha önce Çember serisine başlamıştım. Nasıl bir yazar olduğuna dair övgüleri ilgili blog ve kitap paylaşım platformlarından ve Esma’dan da haber aldığım kadarıyla tabiki bu eserine büyük bir heyecan ve merak içerisinde başladım. Ama tıpkı Çember serisinin ilk kitabında olduğu gibi bu kitapta da bir miktar hayal kırıklığına uğrattı beni yazar. Bu yazarın sıkıntısı şu galiba: Bir yere kadar kafasında çok iyi kurgu yapıyor. Konu güzel, karakterler on numara ama yolun geri kalanını planlamadan, akışına bırakarak hareket ediyor. Ve belli yerden sonra o güzelim kurgu bir anda karmakarışık ve saçma bir hale dönüşüveriyor. Okuduğum eserlerinde ilk başta onaylayarak ve severek başlarken sonunda sürekli eksikler ve saçmalıklar arasında buluyorum kendimi. Bu kitapta da tam olarak olan buydu zannedersem. Daha detaylı sebebini “spoiler” paragrafımda açıkladım zaten. Merak edenler oradan bakabilirler.
 

    Kitapta arka kapaktan da anlayabileceğiniz gibi bir seri katilin öldürmek üzere kurban seçtiği gelinler ve onların peşindeki dedektiflerden bahsediliyor. Buraya kadar klasik bir polisiye olduğunu düşünebilirsiniz ama işin aslında öyle olmadığını hatta polisiyenin diğer unsurlar yanında bariz şekilde sönük kaldığını okudukça fark ediyorsunuz. Kitapta psikolojik-gerilim ve aşk yönlerinin daha ağır olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden onu sıradan bir polisiye olarak düşünerek okumaya başlamamanızı tavsiye ederim.


    Spoiler vermeden anlatamayacaktım. İnsanların sırf güzel olduğu için tehlikede olması mümkün mü bu kitaptaki gibi 20-25 yaş arası genç ve güzel bayanları gözüne kestiren psikopat bir seri katil söz konusuysa evet gerçi kitapta felsefi yönden baktığımızda güzellik algısının kişiden kişiye değişebileceğini düşünürsek güzellik tanımının ucunu açık bırakarak herkes için ortak bir güzellik algısı sunduğundan ötürü kitaba bir miktar kızgınım. Her neyse. Öncelikle sizi baş karakterlerden biriyle yani seri katille tanıştırmadan önce seri katillerin en temel özelliklerinden kısaca bahsetmek isterim ki bu özelliğe çoğu polisiye kitabında rastlamanız mümkün. Seri katiller yapmış oldukları şeyleri, bir görev bilinci ile yaparlar. Bu görev genellikle onlara tanrı dedikleri üstün bir güç tarafından verilmiştir. Kendilerinin toplumdaki herkesten farklı, üstün ve seçilmiş olduklarına inanırlar. Tanrı ile konuştuklarını zannederek ayinler yaparak tanrıya kurban verirler öldürdükleri kişileri ve bununla huzur bulduklarına inanırlar. Bu kitapta işte tam böyle bir ruh hastasının psikolojisi insanlara bakış açısı, ruhi durumu öyle güzel anlatılmış ki başarılı bir polisiye okuduğunuzu hissediyorsunuz.

Kitaptaki seri katili gözümde canlandırırken Ted Bundy'i hayal ettim.

    Ben şahsen psikolojik hastalıkları, şizofreni, bipolarlık gibi psikotik hastalıkların insanın zihnine neler yapabileceğini merak eden bir insan olarak kitapta bunun çok güzel şekilde aktarıldığını düşünüyorum. Yazarın muhtemelen bu kitabı yazarken bununla ilgili detaylı araştırmalar yaptığı belli oluyor. Bir şizofreni hastasının akılndan neler geçtiği gözler önüne başarı ile serilmiş. Onların iç dünyasını kitap güzel şekilde yansıtmış, konuşurken kurdukları biz okurların bile anlamadığı cümleler, yazdıkları şiirlerde daldan dala atlayan milyonlarca düşünce kargaşası kafalarının içinde neler olup bittiğini güzel şekilde görmemize olanak sağlıyor.

[Spoiler] 
     Kitapta hoşuma gitmeyen noktalardan biri cinayet olaylarını çözmek için polisler, FBI gibi ellerinde milyonlarca imkanı olan kişilerin elinden hiçbir şey gelmeyip de Akıl Hastanesi’ndeki üç hastanın tüm olayları çözmesi bana biraz zorlama ve saçma geldi. Hele ki birisinin bunları sadece medyumsal yetenekler ile yapması. Sanki bir büyü yaparak pat diye hiç kimsenin çözmeyi beceremediği olayları kolayca çözmesi saçma gözüktü. Katilin sadece baş karakter olan Brad’in etrafındaki insanlara saplantılı olması ve koskoca polis memurlarını ya da hastanedeki güvenlik görevlilerini elini kolunu sallayarak öldürmesi ve uzun süre yakalanmaması da ilginç bir detaydı. Bir de tüm bu hengamenin ortasındaki garip duygusal gelişmeler. Paradise ile Brad aşkı çoğu yerde katilden, yaşanan cinayetler ve aksiyondan çok daha ön planda idi ve bir an aşk romanı okuyorum falan zannettim. Bu aşka gerek var mıydı gerçekten?
[Spoiler Sonu] 

 

    Polisiye yönü çok ağır basmasa bile güzel bir gerilim kitabı idi. Kitapta ön planda olan birden çok karakterin gözünden anlatılan akıcı kitaptaki ruhsal tahlilleri çok başarılı buldum üstelik kitabın öğretici yönü de oldukça yüksekti. Yüksek puanı sırf bunun için veriyorum yoksa kurguda boşluklar ve saçmalıklar olduğunu ifade etmiştim. Okunmaya değer olduğunu düşünüyorum. İyi okumalar diliyorum! :)


Alıntılar
Hiçbir zevk, zihnin kendini eğlendirme gücünden daha iyi olamazdı.  
Başka birini anlamak, kısmen insanın kendini keşfetmesinden geçiyor.
Delilik ve dâhilik arasında çok ince bir çizgi mevcut.

Ne yazık ki dünya. Tanrı’nın bize verdiği en büyük zekalardan bazılarını alıp kafeslere kilitledi. Çoğu parlak zekalı ya da yaratıcı insan, sıradan insanlara garip göründü. Dâhiler hemen her zaman toplumdan dışlanırlar. Zekilerle çocuk bahçelerinde alay edilir. Onlar dünyayı bizlerden farklı görürler ve bunun için de dışlanırlar. Hemen hepsi en azından yalnız bırakılır, en kötü ihtimalle de bir yere kapatılır. Statükoyu cesaretlendirmek ve hayata farklı gözlerle bakanları dışlamak insan doğasındandır. 
İkiyüzlülük bir tür akıl hastalığıydı. Tıpkı akıl hastaları gibi, ikiyüzlüler de kendi hastalıklarını göremezlerdi.
Ona aşık değildi. Bu çok ileri gitmek olurdu. Ancak eğer aşık olmak dedikleri his buysa, bunun uğruna bu kadar çok kişinin kendini riske atması anlaşılır bir durumdu.

 Puanım

22 Ekim 2017 Pazar

Metro 2033 (Metro #1) - Dmitry Glukhovsky | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Metro 2033
Seri: Metro #1
Sonraki Kitap: Metro 2034
Yayınevi: Panama Yayınları
Sayfa Sayısı: 568
Baskı Yılı: 2010
Goodreads Puanı: 3.98  (24,179 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Moskova Metrosu'ndaki Sırrı Keşfetmeye Hazır mısınız? Rusya'da 1 Milyon Kişi Okudu, 25 Dile Çevrildi Haritalarıyla.

   Yıl 2033...Nükleer savaş sonrası enkaz haline gelen dünyada insan soyu neredeyse tükenmiş, radyasyon yüzünden kentler yaşanamaz halde. Hayatta kalan birkaç bin kişi yeraltına, dünyanın en büyük nükleer sığınağı olan Moskova Metrosu'na sığınıyor.

   Burası insanoğlunun son kalesi.

   Yeraltındakiler için en büyük tehlike Karaderililer. İstasyonlar mini devletlere bölünmüş. İdealler, dinler, temiz su filtreleri gibi nedenlerle bir araya gelmiş halklar. Duygular yerini içgüdülere bırakmış.

   Tek bir amaç var: Ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak.

   Genç Artyom'a yaklaşmakta olan karanlık tehlikeye karşı halkı uyarması için Metro'nun kalbi, "Polis" istasyonuna gitme görevi verilir. Metro'nun kaderi belki de tüm insanlığın kaderi Artyom'un elindedir artık.

   Moskova metrosu, romanda anlatıldığı gibi labirente benzer, büyüklüğü ve hatları tam olarak bilinmeyen bir gizemdir. Metroda, devlet ve gizli servislere ait yüzden fazla gizli yeraltı sığınağı bulunur. Sovyetler Birliği döneminde liderleri korumak ya da ülkeden kaçırmak için yapıldığı söylenen Metro-2, Moskova metrosunun bir parçası ve en ünlü efsanelerinden biridir. Esin kaynağı olduğu çok sayıda mit ve şehir efsanesi vardır.


Yorum
   Merhaba sevgili kitap severler! Yepyeni bir kitabın daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Çoğunuzun bir yerlerden ismini duyduğunu düşündüğüm, ünlü bir kitap bu: Metro 2033. İsminden de anlaşılacağı üzere günümüz dünyasından çok farklı yıllar sonraki dünyayı konu ediniyor. Gerçi böyle kuru kuru da tanımlamamak lazım kitabı. Dünyanın bundan yıllar sonraki halini ve basit bir yeraltı distopyası beklerken, içinde siyasetten tarihe, bilim kurgudan fantastiğe, gerilimden polisiyeye kadar bir çok karışık türün örneklerini barındıran bir kitaptır kendileri. Kitap “turşu” gibi olmuş tabiri caizse, yazar ne bulduysa katmış kurgunun içine. :)

   Olaylar Moskova metrosunda geçiyor. İnsanların sebep olduğu kirlilikler ve radyasyon sonrası yeryüzünün yaşanılmaz hale gelmesi üzerine insanlar radyasyonun ve dünyada radyasyon sonrası mutasyona uğrayan varlıkların olumsuz özelliklerinden kaçmak üzere yeraltı metrosuna sığınırlar ve kendilerine orada yepyeni bir dünya kurarlar. Yeryüzünden mümkün oldukça şeyi ise yanlarında götürürler yaşamlarına devam edebilmek için. Yaşamak için yiyecekler, beslemek ve yararlanmak için hayvanlar ısınmak için sobalar ve odunlar… Buna rağmen yanlarında götüremedikleri şeyler de vardır. Örneğin; güneş ışıkları, tertemiz oksijen, ağaçlar… Ancak yeryüzünde onları bekleyen tehlikenin yanı sıra yeraltının karanlık dünyasında da birtakım tehlikeler insanları rahat bırakmamaktadır. İstasyonların koruyucusu olarak görevlendirilen savaşçılar, bir yandan yeraltı tünellerine sızarak onları öldürmek isteyen yer üstü canavarlarına karşı mücadele verirken bir yandan dilden dile dolaşan ve efsane mi gerçek mi olduğu bilinmeyen karanlık tünellerde yaşayan ruhlar, dev sıçan ve solucanlar gibi değişik mutasyona uğramış yaratıklara karşı savaşmaktadırlar. İşte tüm bu paranormal olayların tam ortasında, önünde çok önemli bir görev ve yeraltı dünyasını kurtarmanın sorumluluğunu sırtlanmış bir kahraman olan Artyom bulunmaktadır.


   Hikayeyi kısaca özetledim. Baş karakter olan Artyom’un iç dünyasının kitapta çok güzel aktarıldığını söyleyebilirim. Onun korkuları, iç dünyasında yaşadığı şaşkınlıklar, sorular, kafa karışıklıkları, rüyaları çok güzel tasvir edilmiş. Ancak yine de karakteri çok benimseyip sımsıkı bağlanamadım ve bu yüzden kitabı içime sinerek okumadım pek. Başlarda güzel ve gizemli bir kitap olarak ilerliyor. Kitapta en arka ve en ön sayfada metro istasyonunu gösteren detaylı bir harita var. Buna bakarak kitabı ve karakterlerin yaşadığı maceraların nerede nasıl geçtiğini gözünüzde canlandırmak daha kolay oluyor. Bu kitabı orijinal kılan bir yön olmuş. Ancak yine de kitapta çok karmaşık gelen, anlamakta zorlandığım ve birkaç kez okuduğum yerler oldu. Sanırım yazar kafasında bir dünya yaratmış ve bu dünyayı gerçek dünya ve gerçek dünyadaki yıkımlar, savaşlar, siyasi bölünmelerle kitaptaki dünyadaki karakterler ve çatışmalarla alegorik yolla özdeşleştirmeye çalışmış. Siyasi yönü de ağır basan kitap bu yüzden Metro. Ancak bunu biraz karmaşık olarak yaptığı için kitapta kimler kimin düşmanı, olaylar neden farklı yerlerde farklı işlenmiş okurken insan anlayamıyor. Gerçi yazar bunu daha açığa kavuşturmak için sayfa altlarına dipnotlar serpiştirerek çaba sarf etmiş ama yazarın vermek istediği mesaj için yeterli olduğunu düşünmüyorum. Mutasyona uğramış canavar fikrinde bir sorun görmesem de yazarın çok fazla fantastik ögeye başvurmuş olması da biraz itici geldi bana. Yine de dünyanın olası sonunu, nükleer felaketi ve yeraltı dünyasını çok iyi kurguladığını düşünüyorum.


   Kitapta üçüncü bakış açılı anlatım vardı çok akıcı olmasa bile güzel bir dili vardı. Bazı yerlerde okurken kopukluk hissettim özellikle diyaloglar arasında bağlantı sorunları oluyordu. Kitap belli yerlerde çok meraklandırıp akıp gidecek kadar sürükleyici, belli yerlerde ise tıkanıp kalıyor ve bir türlü ilerlemiyordu. Kitaba vereceğim puan konusunda da kafam karışık bu nedenle. Ancak sonu farklı ve merakta bırakacak şekilde bitti. Hem iki kitabı birden almıştım bu yüzden ikincisini de en kısa zamanda okurum diye düşünüyorum. Karmaşık, farklı ve özgün bir distopya sevenler için önerebileceğim türden bir kitap. Herkese bol kitaplı günler. :)


Alıntılar
Kim bir ömür boyu karanlığa bakacak kadar cesur ve kararlıysa, ilk umut ışığını o fark edecektir.
İnsanoğlu, diğer canlılardan çok daha iyi bir katildi.    
 Zaman bir cıva gibidir: Onu küçük parçalara bölmeye kalktıkça, anında yeniden toparlanacak, bütün haline gelecek ve şekilsiz bir hal alacaktır.  
Bazı şeyler vardır ki, yapmak istemezsin, bir daha yapmamaya yemin edersin, kendine yasaklarsın ama sonra her şey kendiliğinden oluverir. Üzerinde daha fazla düşünmeyi beceremezsin, düşünme merkezin iyice boşalmıştır, geriye sadece kendini hayretle izlemek kalır, suçun olmadığına inanmışsındır ve sonra her şey kendiliğinden yaşanır.
İnsanı tek şey çıldırmaktan kurtarabilirdi: Bilmemek.
Ölüm korkunç değildi, korkunç olan onu beklemekti.
İnsanlar ona göre karmaşık bir makineydi; önce gıda ürünlerini yok eden sonra da bok üreten bir makine…


Puanım
 

19 Ekim 2017 Perşembe

Karanlık Zihinler (Karanlık Zihinler Serisi #1) - Alexandra Bracken | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Darkest Minds 
Seri: The Darkest Minds #1 
Sonraki Kitap: Buz Kapanı
Yayınevi: Parodi Yayınları
Sayfa Sayısı: 576
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.25  (92,354 Oy)


Arka Kapak Yazısı
Adım Ruby.
Hepinizden farklıyım.
Aklınızın derinliklerinde gezinebilir, 
anılarınızı hiç yaşamamışsınız gibi silebilirim.
Henüz on yaşındayken Thurmond'daki bu rehabilitasyon kampına gönderildim. Hem de kendi ailem tarafından...
Burada her adımımız izleniyor, nefes alış verişlerimiz bile.
Yalnız değilim.
Maviler... Yeşiller... Turuncular...
Sarılar ve Kırmızılar...
Karanlık Zihinler...
Ve yaşamak için saklanmak zorunda kalanlar
Ve kaçanlar...


Yorum

   Evet sayın kitap severler! Harika bir distopya kitabının sonuna geldim. Uzun zaman olmuştu distopik bir eser okumayalı ve cidden özlemişim. Suzanne Collins’ten sonra distopik anlamda gerçekten başarılı bir kalemi olduğunu düşündüğüm hatta bazı noktalarda onu solladığı apaçık görülen bir bayan yazar tarafından yazılmış serinin ilk kitabıydı bu. Bayan yazarların da böyle başarılı kurgular ortaya çıkarabildiğini görmek çok hoşuma gidiyor doğrusu. Üstelik bu seriyi yazan bayan oldukça genç birisi.


   Karanlık Zihinler serisinin ilk kitabından kısaca bahsetmek istiyorum. Arka kitaptan öğrenebileceğiniz kadar basit ve spoiler sayılmayacak ufak tefek şeylerden bahsedelim. Normal insanlardan farklı zihinsel ve fiziksel yetenekleri olan 10-18 yaş arası gençler kitabın konusunu oluşturuyor. Bu gençler yeteneklerinin özelliklerine göre renklere ayrılıyor. Yeşil, mavi, sarı, turuncu ve kırmızı. Kimi karmakarışık bulmacaları çok kısa süreler içinde çözebilen ve 450 sayfalık koca kitabı tek okuyuşta ezberleyebilen dâhilerken, kimisi tek bir el hareketi ile araçları hareket ettirebiliyor, kimi ise başkalarının anılarını okuyup onları silebiliyor ve yerine istediğini koyarak kişileri yönetebiliyor. Yeteneklerinin tehlikeli ve etkililiğine göre bazı renkler diğerlerine göre daha tehlikeli olarak addedilerek ona göre muamele ediliyor. Bu insanüstü yeteneklerle donatılmış gençler konusunda herkesin farklı farklı planları var. Kimi onları bir kampa kapatarak ailelerinden ve sevdiği birçok şeyden uzak yaşatarak hatta bazen tabiri caizse “imha ederek” düzeni sağlamaya çalışırken kimileri onların bu yeteneklerini düşmanlara karşı savaşmak için kullanmak üzere kendi taraflarına çekecek vaatlerde bulunuyorlar. Bu çocukları gerçekte düşünecek ve onları kullanmak değil onların derdine çare olacak kimseleri yok. Hepsi aslında onları bir robota dönüştürmeye çalışan birer düşman. Kendileri dışında.


    Karakterlere gelecek olursak; baş karakterlerin hepsini çok sevdim ve benimsedim diyebilirim. Ruby zaten kitabın anlatıcısı olarak gönlümde taht kurdu. Yeteneklerini nasıl kullanacağını bilememek, sürekli birilerinin hafızasından istemeden kendini, kendiyle ilgili anıları silmekle başı dertte. Yeteneklerini nasıl kullanacağını bilmiyor ve ona bunu öğretecek düşmanları haricinde kimse yok. Düşmanlarına teslim olmayı mı seçmeli yoksa kendi kendine bir yolunu bulmayı mı öğrenmeli arada sıkışıp kalmış. Liam Stewart ise herkesin içinde bir iyilik görmeye meyilli, saf ve temiz bir yakışıklı. Yeteneklerine hakim ve lider karakterli. Çevresindeki herkese başarabileceklerine dair umutlar vererek onların yaşama sebebi olan bir gün ışığı gibi. Ahh ne çok sevdim seni bir bilsen. Mavi gözleri dışında onu kafamda canlandırırken Sam Claflin’in Açlık Oyunları serisinde ki Finnick Odair olan serseri hallerini hayal ettim. Tam bir Sam Claflin hayranıyımdır da. Bu da karakteri okurken onun jest ve mimiklerini ukala tavırlarını gözümde daha iyi canlandırmamı sağladı. Birde minik asyalımız Suzumi namı diğer Zu var ki onu öylesine sevdim öylesine sempatik buldum ki, kitaptaki karakterlerin yerine geçip onu koruma güdüsü gelişti içimde. Hikayesini ve gizemini merak ettiğim karakterlerden birisidir. Birde Chubs var ki ona olan duygularımı hala çözemesem bile genel olarak sempatik bulduğum ve zor bir insan olmasını takdir ettiğim birisi. Bazı özellikleri bana kendimi hatırlattı hele ki kolay arkadaş edinemeyen içine kapanık tavırları. Hatta biraz ileri gidecek olursak tehlikeli yakışıklımız Clancy Gray’e karşı bile bir sempati oluştu diyebilirim içimde.


    Kitabın dili oldukça sadeydi. Kitap baş karakterlerden birisi olan Ruby’nin ağzından anlatılıyordu. Diyalogları okurken çok eğlendim hatta son sayfalarda Ruby ile Liam arasındaki diyaloğu okurken nefesim kesildi diyebilirim. Kitap oldukça akıcı ve heyecanlıydı. Sürekli macera dolu yerler oluyor ve heyecan içerisinde okuyordum. Her bölümün sonu heyecanlı bitiyor sonrakini okumak için acele ediyordum. Şimdiye kadar okuduğum çoğu distopik eseri sevmişimdir ve çoğuna olumlu yorumlar yapmışımdır çünkü distopya okumayı seviyorum. Bunu araya zaman koyup türü özleyerek yaptığım zaman birbirlerine benzer yönleri olsa bile beni sıkmıyor ve cidden severek okuyorum. Bu eseri de çok sevdim hatta bayıldım. Karakterleri ve kurgusu ile gerçekten çok başarılı buldum. Sonu da oldukça soru işaretleri ile dolu ve heyecanlı bitti. Diğer kitapları elimde yok sadece ilkini almıştım ve şimdi koşup diğerlerini de almam gerekecek. Araya zaman girmeden hepsini okumak istiyorum. Açlık Oyunlarında ilk kitabı diğerlerinden başarılı ve heyecanlı bulmuştum ve bunda da yazarın diğer kitaplarda ritmi düşürüp kalitesini bozmasından korkmuyor değilim. Umarım öyle olmaz. Çünkü seriye gittikçe bağlanmak ve bittiğinde üzülmek istiyorum bana bu duyguyu yaşatan pek seri olmuyor çünkü. Okumanızı tavsiye ederim. Seveceğinizden emin olduğum bir kitap. Herkese bol kitaplı günler. :)



Alıntılar
Hayal kurmak sonunda hayal kırıklığına, hayal kırıklığı da öyle kolay atlatılamayan sıkıntılı bunalımlara yol açardı. Siyaha yem olmaktansa grinin sınırlarında kalmak daha iyiydi.
-Hiçbir şey olmamış gibi davranamam.
-Davranmamalısın da. Asla unutmamalısın. Ama hayatta kalmanın önemli yanlarından biri de hayata devam etmektir. Bunun için bir kelime var. Bizim dilimizde tam bir karşılığı yok. Portekizce. Saudade. Hiç duydun mu?
(Başımı salladım ben kendi dilimdeki kelimelerin bile yarısını bilmiyordum ki.)
 -Şey gibi… tam bir tanımı yok. Bir duygunun tarifi gibi… çok büyük bir üzüntünün. Bir zamanlar kaybettiğin bir şeyin sonsuza dek kaybolduğunu ve bir daha asla senin olmayacağını anladığın an yaşadığın bir his.
Ama biliyor musun, her son bir başlangıçtır. Bir zamanlar sahip olduklarını geri alamasan da onları arkanda bırakabilirsin. Yeniden başlarsın. En baştan.
Bir fabrikayı yok edebilirsin ama hemen ardından bir yenisini inşa ederler. Ancak yok edilen şey bir hayat olduğunda bunun geri dönüşü yoktur. O insanı geri getiremezsin.
Bir insanın yalan söylediğini anlamanın binlerce yolu vardır. Beyinlerine girip en ufak bir güvensizlik ya da rahatsızlık emaresi aramanıza gerek yok. Yüzlerine bakmanız çoğu zaman yeterlidir. Sizinle konuşurken bakışlarını sola çevirir, bir hikayeyi fazla detaylandırır ve bir soruyu başka bir soruyla cevaplarlarsa bilin ki o kişi yalan söylüyordur.
İçimde tuhaf bir his vardı. Sanki henüz sahip olmadığım bir şeyi kaybetmiş gibiydim. Sanki artık eskiden olduğum kişi değildim. Olmam gereken kişi ise hiç olamamıştım. Bu hisle iliklerime kadar bomboş hissettim kendimi birden.
Dünyadaki en sinir bozucu duygu, söyleyecek çok şeyin olup da bunu kelimelere nasıl dökeceğini bilmemek olmalı.
Hayatta bir kez bile duysanız asla unutamayacağınız bazı sesler vardır. Kırılan bir kemiğin sesi. Bir dondurma kamyonetinden yükselen şarkı. Cırt cırt bandın sökülmesi. Bir silahın açılan emniyet kilidi…
Heves denilen şeyin en önemli yanı, bulaşıcı olmasıdır.

Puanım
 

16 Ekim 2017 Pazartesi

Otomatik Portakal - Anthony Burgess | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: A Clockwork Orange
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 168
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.98  (460,778 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...

...
   
   Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. "Uqueer as as clockwork orange". Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezyada "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm...
-Anthony Burges-

   Karabasan gibi bir gelecek atmosferi... Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler... Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu "nadsat"ı.


Yorum
   Bu kitabı ilk gördüğümde en çok ismi ilgimi çekmişti. Genelde kitaplar bana tamamen sürpriz olsun diye arka kapak yazısını okumasam da bunun içeriğini merak edip ne demek bu “Otomatik Portakal” diyerek okumuş bulundum. Arka kapakta soruma cevaben bu ismi nerden ve nasıl seçtiğini anlatmış. Gayette mantıklı ve orijinal bir isim bence. Aynı zamanda arka kapakta kısaca kitabın içeriğini de özet geçmiş. Bir Utopia bir 1984 gibi olmasa bile bu kitapta mevcut dünyamız ile çok benzeyen bambaşka bir ütopya yaratmış yazar. Bu dünyada tek bildiği şiddet, yağma, tecavüz olan karanlık genç nesilden bahsediliyor. Kitabın baş karakteri minik Alex’imiz ise işte bu karanlık gençliği temsil eden bir karakter. 


   Kitapta ergenlikten itibaren genç olarak nitelendirilen insanların bu çağlarda içlerini dolduran kötülükle neler yaptığı ve yapabileceğinden dem vuruluyor. Bu genç çetelerin yaptığı vandallıkları, uyguladıkları şiddeti okudukça kurgu olduğunu bilseniz de içiniz sızlıyor. Belki de bunun sebebi günümüzde de bunların oldukça artmaya başlaması ve çağımız ilerledikçe gidişatın tam da bu kitapta anlatılan yönde ilerlemesi. Kitap elbette ki sadece genç çetelerin savaşından, adam öldürmekten, içkiden, vandallıklardan, şiddetten ibaret değil. Kitabı farklı kılan bir yön daha var. Bu tür toplumu bozan davranışlara ve kötülüklere engel olmak için başvurulan ve bireyin elinden iyiyi ve kötüyü seçme şansını alıp onu tamamen iyilikten başka bir şey düşünemeyen otomatik bir makineye çevirmenin de toplumu kötülüğün kendisi kadar bozan tedavi yöntemlerine de yer verilerek bunun insan ve toplum üzerindeki etkileri kitapta başarılı şekilde anlatılmış. Tüm bu olayları ise temsilen bir baş karakter olarak Alex yaratılmış. Ve tabi onun takım arkadaşları Dim, Pete ve Georgie’yi de unutmamak lazım. 

Bir rüya ya da bir kâbus aslında kafanızın içindeki bir film gibidir o kadar, tek farkı siz de içinde yer alabilirsiniz. 
   Kitabın dili son derece akıcı ve samimi. Arka kapaktan da anlaşılacağı üzere bu bozulmuş, çarpık gençliği yansıtmak üzere “argo” bir dil hakimdi kitapta. Dikizlemek, çakozlamak, lavuk, çıtır, cıvır, marizlemek, zumzuklamak, kanka, ühü ühü ühü olmak, bok püsür gibi argo kelimeler kitabın ana dilini oluşturuyor diyebiliriz. Bu dili kullananlar kötü kesimi, kullanmayanlar elit ve iyi olan kesimi temsil ediyormuş gibi bir ayrım gözetmek de mümkün. Kitabın günümüzdeki duruma da dem vurarak, olması muhtemel bir gelecek senaryosu ortaya çıkarması, bunu yaparken de bu gidişatı etkileyecek teknolojik ve bilimsel gelişmeleri samimi bir dille kitabına aktarması hoşuma gitti. Bunu yaparken insan ilişkileri arasındaki sahteliği, insanların kişisel hırsları, bencillikleri, doyumsuzlukları, çıkarcılığı gibi değerleri de ön plana çıkararak gerçekliği yakalamış. Sonuna ise güzel mesajlar gizlemiş. En başta kişinin iyiliği veya kötülüğü kendi iradesi ile seçmesi gerektiği, kişiyi olmadığı biri gibi davranmaya zorlamanın en başta o insanın kendisine ve topluma büyük zararlarının olabileceği vurgulanarak, gerçekten böyle bir dünyada yaşandığı takdirde zaman kavramının, yaşlılık/gençlik gibi değerlerin, iyilik ve kötülük kavramlarının oldukça değişik anlamlara gelebileceğini vurgulamıştır. İsmi gibi özgün ve farklı olan bu eseri mutlaka okumanızı tavsiye ederim. :)



Puanım

8 Ekim 2017 Pazar

Başmeleğin Gözdesi (Lonca Avcısı #3) - Nalini Singh | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Archangel's Consort 
Seri: Guild Hunter #3 
Sonraki Kitap: Başmeleğin Kılıcı
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.24  (29,553 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Vampir avcısı Elena Deveraux ve sevgilisi, ölümcül Başmelek Raphael New York'a geri döndüklerinde yeni bir tehlikeyle karşı karşıya kalmışlardı... Bir okula saldıran vampirin geride bıraktığı manzara tamamen dehşet vericiydi; ve bu daha bir başlangıçtı. Kana susamış vampirlerin sayısı bir bir artarken şehrin sokakları kana bulanmıştı. Daha da kötüsü Raphael'in kendisi de yavaş yavaş kontrolünü kaybetmeye başlamıştı; gökyüzünü açıklanamayan kara bulutlar kaplamış, yeryüzü sarılmıştı.

   Kehânet ürkütücü bir şekilde gerçekleşiyordu: Hain ve kadim bir ölümsüz diriliyordu. Vahşi rüzgârlar onun adını fısıldıyordu: Caliane. O, oğlu Raphael için geri dönmüştü. Bunun için yolunun üzerinde ne varsa yok etmeye hazırdı, ve yolunun üzerinde tek birisi vardı: Elena, oğlunun yok edilmesi gereken gözdesi...


Yorum
   Serinin ilk kitabını okuduğumda fena değil devam ederim demiştim. Fantastik serilerde vampirlere, uzaylılara bile saygım var ama melek olunca itici geliyordu ve hep önyargılıydım. Önce Hush Hush serisini okudum. Tüm klişelerine rağmen onu ilk okuduğum zamanlar çok fazla benzeri fantastik-young adult okumadığım için sevmiştim. Bu serinin ilk kitabı da açıkçası önyargılı olduğum kadar itici gelmemişti. Ama ikinci kitapta ufaktan sıkılmaya başlamıştım. Yine de üçüncü kitabına bir şans vereyim dedim. Ben ilk iki kitabı satın almıştım art arda okudum. Tam o sırada üçüncü kitabı çıkmıştı ama ilgimi çekmiyordu, bir türlü elim gitmiyordu. Geçen haftalarım biraz yoğun geçtiği için, hızlı okunabilen, karışık olmayan bir roman düşünürken bir fantastik-young adult okuyasım geldi e-kitap önerilerinde görünce indirip okumaya başladım serinin üçüncü kitabını. Aman Allahım oda ne? Yazar serinin her kitabında gittikçe çamura bulanıyor sanki. İlk kitabını da öyle çok beğendiğim söylenemezdi ama üçüncü kitabı tam bir hayal kırıklığı idi benim için.



   İkinci kitap heyecanlı sayılabilecek bir noktada bitmişti. Bu kitabın başları aslında heyecanlı ve merak uyandırıcı şeyler oldu. Ama sonradan hevesler boşuna çıktı ve kitapta olması gereken gelişmeler bir türlü gerçekleşmedi. Kitap çok yavaş ilerledi, normalde bu tarz kitaplar okuduğunda akıp gider, 2-3 güne bitirirsin ama bu kitap neredeyse 1 hafta süründü. Birde sırf kitaba hareket katmak için yazarın araya farklı karakterler sokma çabası yok mu, beni deli ediyor. Kitapta bazı yerler çok karışık ve saçma geldi. Hepsine katlanılır da kitapta aksiyonun daha geri planda olup sürekli öpüşme-koklaşma, aşk pıtırcıklığı yerleri çok fazla idi atlaya atlaya okumamak için kendimi zor tuttum. Keşke Elena ilk kitapta tanıdığımız karakterinde kalabilse ve bunca taviz vermeseydi.

   Dil sade ve anlaşılırdı. Eğlendiren, sempatik diyaloglar da oldu ama kitap serinin ilk iki kitabına kıyasla biraz yavaş ilerledi. Bundan sonraki kitaplar Elena-Raphael’i değil başka karakterleri işleyecekmiş diye bir bilgi öğrendim kitabı araştırırken aslında merak ettiğim karakterler var. Bu iki karakter yüzünden geri planda kalmış ama yazarın onları da iyi işleyeceğini düşünmediğim için seriye devam etmeyi düşünmüyorum. Zaten gereksiz yere uzatılmış bir seri. Kitaplara düşük puan verince kendimi kötü hissediyorum ama öyle kitaplar var ki onlarla kıyaslandığında yüksek puan versem o kitaplara haksızlık olacak. Beni affet Nalini ama cidden hayal kırılığı idin. Okumanızı tavsiye etmem. Bol kitaplı günler. :)



Puanım

1 Ekim 2017 Pazar

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları (Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları #1) - Ransom Riggs | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Miss Peregrine's Home For Peculiar Children
Seri: Miss Peregrine's Peculiar Children #1
Sonraki Kitap: Gölge Şehir
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.89  (688,276 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Gizemli bir ada. Terk edilmiş bir yetimhane. Fazlasiyla tuhaf fotoğraflardan oluşan bir koleksiyon.

   Tüm bunlar kurgu ile fotoğrafçılığı nefes kesici bir şekilde bir araya getiren ve unutulmaz bir okuma deneyimi sunan Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları romanında keşfedilmeyi bekliyor.

   Yaşadığı korkunç aile trajedisi yüzünden Galler kıyılarındaki, dünyadan uzakta kalmış bir adaya yolculuk eden on altı yaşındaki Jacob, burada Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocuklar Yetimhanesi'nin yıkıntılarını keşfetmekle kalmayıp, Bayan Peregrine'in çocuklarının sadece tuhaf olmaktan çok daha fazlası olduğunun farkına varır.

   New York Times bestseller listesinden 108 haftadır inmeyen, aklınızdan çıkmayacak eski fotoğraflar eşliğinde okuyacağınız Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, gölgelerde geçen bir macera arayan her yaştan okuyucuyu içine çekecek eşsiz bir roman.


Yorum
   Her yerde hakkında olumsuz yazılar gördüm, “bu mu bestseller” veyahut “bu neydi ya herkesin çok güzel dediği bu muymuş?” gibi yorumlar duydum. Gerek filmine gerekse kitabına çok fazla olumsuz eleştiri geldi. İşte bu gibi nedenlerden dolayı okumama kararı almıştım. Ama içimdeki ufak bir merak kıpırtısı mı diyelim artık bilmiyorum bir baktım 150. Sayfaya gelivermişim.

Hepimiz kendi masallarımıza tutunuruz; ta ki onlara inanmanın bedelini ağır ödeyene dek. 
   Kitapta küçük bir çocukla başlayan bir zaman yolculuğuna çıkarak çeşitli mekanlar, çeşitli insanlar ve çeşitli olaylar döngüsü içinde kayboluyoruz. Bu yolculukta bize Jacob adında bir karakter eşlik ediyor. Olay onun etrafında gelişse bile başka başka karakterleri de tanıma fırsatı olan çok yönlü bir kitap. Karakterlerin özgün ve farklı farklı yetenekleri ve özellikleri olsa bile hiçbiri ile güçlü bir bağ kuramadım ve kendimi kaptıramadım maalesef ki. Gerçekçiliği zayıf bir kitaptı. Kurgu da (bazı yerlerde özgünlükler olması ve fotoğraflar ile romanın bütünleşmesi fikri hoşuma gitse bile) hayal edilen veya kapağındaki ve ismindeki gibi ihtişamlı bir roman olmadığını belli etti. 

Yalan söylemekle ilgili yeni bir şey keşfetmiştim. Ne kadar çok söylersem o kadar kolaylaşıyordu. 

   Dili sade idi. Kitabın yarısından çoğu durağan geçti. Olaylar ilerlese, heyecanlansa “aha şimdi heyecanlanacak” diye bekleye bekleye bir baktım ki kitap bitmiş. Belki ilk kitabı diye böyledir. Umarım gerçekten de ilk kitabı diye böyle hareketsizdir. İkinci kitabı okumayı düşünmüyorum. Çok merak edersem belki okurum. Eva Green’i çok sevsem ve oyunculuğuna bayılsam bile filmini izlemeyi de düşünmüyorum. Kitabı kötü, uyarlaması kitabından da kötü gibi yorumları az okumadım zamanında. Zaten uyarlama izlemeyi de sevmem. Ama 18 yaş üstü için biraz çocukça ve saçma bulsam bile belki daha küçük yaştaki okurlar için ilgi çekici hoş bir kitap olabilir. Aksi halde pek tavsiye etmiyorum. Kitabınız bol olsun. :)


Puanım


25 Eylül 2017 Pazartesi

Ölüm Oyunu - Koushun Takami | Kitap Yorumu

  
  Orijinal Adı: Battle Royale 
Seri: Yok
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 624
 Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.24  (41,574 Oy)


Arka Kapak Yazısı
Varoluş ile vicdanın mücadelesi:
Bir adaya hapsedilmiş
21 kız ve 21 erkek öğrenci.
Şiddet dolu, kâbus gibi bir oyun.
Onlarca silah, psikolojik bir savaş
ve tek bir kazanan…

   Totaliter Büyük Doğu Asya Cumhuriyeti, halkı baskı altında tutmak için her sene acımasız bir askerî program düzenlemektedir. Bu doğrultuda ıssız bir adaya götürülen lise öğrencilerine rastgele silahlar verilmekte ve kuralları çiğnediklerinde patlayan tasmalarla, geriye tek kişi kalana kadar birbirleriyle mücadele etmeleri beklenmektedir…

   Modern Japon edebiyatının klasikleşmiş eserlerinden sayılan ve aman vermez günümüz dünyasında hayatta kalmanın anlamına dair çok güçlü bir alegori olan Ölüm Oyunu, şiddet kavramını baş döndürücü bir gerilimle işliyor.



 Yorum
   Bu kitabı okuduğum için biraz şaşkınım aslında. Önyargılarım olduğundan değil ama öncelikle Japon yazarlara daha önce pek ilgi duyup bir eserlerini okumamıştım. Genelde mangaları ve animeleri iyi olduğu için japon bir yazar okuyacak olursam manga okurum diye düşünüyordum. Hemde korku-gerilim tarzı kitaplar pek ilgimi çekmiyordu. Her yazarın gerilimi iyi olmuyor. Gerilim türü bir şey okuyacak olursam bunu Stephen King, Jean-Christophe Grange, Tess Gerritsen gibi yazarlardan okumayı tercih ederim diye düşünüyordum. Ama arkadaşımın elinde görüp bir de benim hoşuma gitti diye övünce bir tadına bakayım diye başladım ilk sayfalar sarınca yarım bırakmak istemedim ve nihayetinde bitirdim.


   Kitapta çok fazla karakter vardı. Bu yüzden kitabın ilk yarısında heyecanlı ve güzel gitse bile kitap belli noktadan sonra tekrara düşüyor gibi geldi, git gide tahmin edilebilir olmaya başladı buda okurken beni sıktı biraz açıkçası. Gereksiz yere uzatılmış yerler vardı. Kitap konusu olmaktan çok gerilim-korku türünde bir film olmaya müsait bir eserdi. Özgün yerlere rastlamadım değil. Yazarın kültürel birikiminin izlerini görmek mümkündü. Ama genel hatları ile sanki biraz Açlık Oyunları tarzında esinlenmeler görülüyordu. Distopik bir konusu olmakla birlikte bilim-kurgu tarzına hitap eden yönleri de vardı kitabın.

Düzeni sağlamanın en iyi yolu ortamda tek bir kralın olmasıydı.
   Kitap lise öğrencilerini konu alıyor. Gerçekçi bir bakış açısı ile günümüz lise öğrencilerinin durumunu çok iyi yansıtmış. Hepsi ergenliğinin zirvesinde, duygularını çok yükseklerde yaşayan, düşmanlığa savaş ve rekabete hazır 42 genci konu alıyor kitap. Kitap çok detaya girmese bile hepsinin hayatına karakteristik özelliklerine şöyle bir değinmeden geçmiyor. Ağırlıklı olarak o adadaki mücadeleleri, planları, ittifakları, hainlikleri konu alınıyor. Hayatta kalma mücadelesi içinde insanların, özellikle gençlerin ne kadar vahşileşip şiddete eğilim gösterebileceği çok güzel işlenmiş. Özgün, hoşuma giden karakterler oldu. Bazı karakterler ise çok gereksiz gelmişti, yazar da bu kadar karakterli bir kitap yazma kararı ile bir hata yapmış olmalı onca karakterin her birine farklı farklı özellikler yüklemek biraz zor, ister istemez tekrara düştüğü veya saçmaladığı noktalar olmuş. Keşke karakter kadrosunu biraz daha dar tutsa imiş. Ufak sürprizler, sağ gösterip sol vurmalar olmadı değil ama sonu beni pek şaşırttı diyemem. Yine de gerilim-distopya severler ve Açlık Oyunları gibi kıyasıya mücadele isteyen okurlar için gayet de gideri var kitabın. Herkese bol kitaplı günler dilerim. :)

Puanım