23 Şubat 2017 Perşembe

Uyarlamaca | Mim#8

 
Kullanmak isteyenler mim yazılarında bu resmi kullanabilirler. :)
 
    Merhaba sevgili bloggerlar! Şu sıralar sürekli karşılaştığım ve birçoğuna da katılmaya çalıştığım mim etkinliklerini birde biz başlatalım dedik. Esma'nın bana verdiği orijinal bir fikirle sizin için kısa bir mim derledik. Mimimizin konusu uyarlama. Burada kastedilen uyarlama bir yabancı eserin, dizinin vs Türkiye'ye uyarlanması değil. Kitapların, mangaların, çizgi romanların, öykülerin vs dizilere ve filmlere uyarlanması. Bildiğiniz üzere şu sıralar hangi diziye filme elimizi atsak altından bir kitap, bir uyarlama çıkıyor. Özgün bir kurgu ve film konusu bulamayan senaristler, yapımcılar yazarların eserlerine dadanmışlar resmen. İşin kolayını bulmuşlar, nerede çok satan kitap var, konu arama derdi olmaksızın "aa hadi bununda uyarlamasını yapalım" deyiveriyorlar. Buralar hep uyarlama dolmuş yahuu. Zaten son zamanlarda bloglarda vs. de uyarlamalar ile ilgili eleştiri yazıları vesaire görünce aklımıza böyle bir mim başlatmak geldi. Sizlerin uyarlamalar ile ilgili düşüncelerinizi alalım dedik. İlk kez bir mim başlattığımız için acemisiyiz. Kusurumuz, eksiğimiz varsa affola. Umarım keyif alacağınız bir mim olur. :) :)


1)Uyarlama dizi/film seyretmeyi sever misiniz? Ne sıklıkta uyarlama dizi film seyredersiniz?

   Açıkçası pek sevmem. Hatta mümkün olduğunca kaçınırım. Esma ile bir araya geldiğimizde film izleyesimiz tutarda araştırma yaparsak ilk uyarlama olup olmadığına bakar, uyarlama ise eleriz. Ama bunu diyip bazı uyarlamalara haksızlık yapmak istemem. Örneğin; Yeşil Yol'un kitabını okumadım. Filmini izledim. Okumayı çok istiyorum ama uyarlamasını daha çok sevenler varmış. Aynı şeyi Ölü Ozanlar Derneği için de birçok kişi söylüyor. Belki de fazla katı ve önyargılıyımdır bu konuda. Ama sanki uyarlama okuyunca o kitabın gözümdeki değeri düşüyor, büyüsü bozuluyor gibi hissetmekten kendimi alamıyorum. Orada gözümde canlandırdığım karakterler, gerek tipiyle gerek diğer özellikleri ile uyarlamada hiç hayalimdeki gibi çıkmayınca artık o kitaptaki karaktere eski aşkla bakamıyorum. İster istemez uyarlamadaki karakterle özdeşleşiyor ve benim kendi kafamda yarattığım o esrarengiz ve harika portresi uçuveriyor mesela. Birde kitapta onca detaya onca emek verip sayfalarca yazan yazarın eserinin sırf olaylı ve önemli kısımlarının alınıp aktarılması, detayların atlanması, yazarın tasarladığı karakter tiplemesinin veya olayların dışına çıkılması bana bir nevi hakaretmiş, emek sömürüsüymüş gibi geliyor. Sanki "senin yaptığını beğenmedik, böylesi daha iyi" dermiş gibi hissettiriyor. Kitapları çok satmazken, uyarlamaları gişe rekorları kıran bir kitabın yazarını üzülürken düşünmeden edemiyorum.Yani kısacası pek uyarlama izlemiyorum. İzlersem de ayda yılda bir. 


2)Şu zamana kadar en sevdiğiniz veya başarılı bulduğunuz uyarlama film hangisiydi? Cevabı neye göre verdiniz?

    Çok fazla uyarlama film izlemedim şimdiye kadar. İzlediklerimden de çok tatmin olmadım. Zaten uyarlamalar buzdağının görünen kısmı olup, asıl kitap buzdağının altta kalan kısmı olduğu ve koskoca 500-600 sayfalık romanlar 1,5 saate sığdırıldığı için yüzde yüz başarılı bir uyarlama da beklemiyorum elbetteki. Ama bazı detaylar atlanmış olsa da yine de kitabına benzer bulduğum ve eğlenerek izlediğim en güzel uyarlama Senden Önce Ben'di. Orada hem en sevdiğim erkek oyunculardan birinin olması hem karakterlerin duyguyu vermesi beni cezbetmişti. 
Senden Önce Ben film yorumumuz için buraya tıklayınız. 

3)Şu zamana kadar en sevmediğiniz veya başarısız bulduğunuz, uyarlamayı yapanlara "neden yaptınız bunu neden?" diye sorduracak uyarlama film hangisiydi? Neden böyle düşünüyorsunuz?


   Bu soruya siz ne cevap verirsiniz bilmem ama ben kesinlikle Ejderha Dövmeli Kız diyorum. Çünkü o serinin ve Lisbeth Salander karakterinin yeri bende çok ayrıydı. Filmde kitaba sadık kalmış olsalar bile karakterleri ve duyguları güzel işleyememişler kanaatindeyim. Kitabını okurken aldığım zevkin dörtte birini, filmini izlerken almadım. Gerçi ben bu kategoriye izlediğim birçok uyarlamayı dahil edebilirim. Da Vinci'den tutunda Kemikler Şehri'ne kadar çoğu filmin uyarlamasından hoşnutsuzum. Ama en içimi kanatan galiba Ejderha Dövmeli Kız olmuştu. 

4)Şu zamana kadar en sevdiğiniz veya başarılı bulduğunuz dizi uyarlaması hangisiydi? Neden?

   Uyarlama film izlemediğim gibi, uyarlama dizi de izlemem pek. Ama izlediklerimden Sherlock cidden kitaplara bağlı kalan hoş bir uyarlama idi. Ben tüm kitaplarını okumadım Sherlock'un ama Esma'yla Sherlock izlediğimiz günlerde onun buda kitapta vardı demelerinden ve diziyi izlerken kitaparını okurken aldığımdan daha fazla keyif almamdan vesaire yola çıkarak bunu söylüyorum. 

5)Şu zamana kadar en sevmediğiniz veya başarısız bulduğunuz uyarlama diziyi nedenleri ile birlikte söyler misiniz? 


    Benim aklıma doğrudan Taht Oyunları geldi. Açıkçası bende çoğu kişi gibi GOT fanları içine dahil edilebilecek kadar fanı sayılabilirim dizinin. Hiçbir bölümü kaçırmadan sezon sezon takip ediyorum. Ama bunu yaparken kesinlikle kitapla ve kitaptaki karakterler ile karşılaştırma yapmamaya çalışıyorum. Aksi takdirde diziden soğuyorum. Onu kitaplardan bağımsız ayrı bir diziymişçesine izliyorum. İzlememin bir diğer nedeni de uzun bir süre senaryo ekibinde kitabın yazarı Martin'in de bulunuyor olmasıydı. Belki kitapta gerçekleştiremediği ve elemek zorunda kaldığı birtakım senaryo ve kurguları dizide görürüm diye düşünüyordum. Birde Jon Snow'u, okurken hayal ettiğimden çok daha sempatik bir karakterin canlandırması da diziye bağlanmamı sağladı. Ama aynı şeyi Esma için söyleyemeyeceğim. O daha birinci sezondan dizinin pek hayırlı yolda ilerlemediğini anlayıp kitaplarıyla mutluyum modunda hayatına devam etti. Bende Esma ile bir gün dizisi ile kitabı arasındaki farkları sıralarken 100 maddeyi geçtiğimizi fark edince isyan etmeden edemedim. Yahu tamam upuzun bir seri upuzun kitaplar her detayı 50 dakkalık 10 bölümlük diziye sığdıramazsın tamam ama kitapta en gerekli karakterlerin dizide adının bile geçmemesi, dönüm noktası olayların şöyle bir dokundurulup geçilmesi, kitapta ölenlerin dizide yaşaması ya da tam tersi şeyler derken biraz abartmışlar sankiiii. :(

6)Diziye veya filme uyarlansa çok güzel olurdu, kesin izlerdim, uyarlanmasını isterdim dediğiniz bir kitap var mı?

   
   Genel olarak kitaplardan uyarlamaları olmaksızın da memnumum. Ama uyarlansa merak edip izleyeceğim uyarlamalar olurdu elbetteki. Aksiyon ve zeka içeren Dan Brown eserleri (ki çoğu zaten uyarlandı), gerilim içeren Stephen King eserleri veya Grange'in kitapları uyarlansa izlerdim. Dave Gurney maceralarını konu alan bir uyarlama ilgimi çekebilirdi. Fantastik kurguda Locke Lamora  eğer kaliteli oyuncularla ve kitaba bağlı kalınarak aktarılsa severek izleyebilirdim. Ama bunları dilemeye korkuyorum çünkü ya uyarlaması felaket kötü olur da kitabın büyüsünü bozarsa diye düşünmeden edemiyorum. O yüzden uyarlanmasalar da olur. Böyle gizemliyken ve benim hayal dünyamın içindelerken, uyarlamalardan çok daha güzeller. 


     Mimimizin sonuna geldik. Katılmak isteyen herkes katılabilir. Biz "Yorum Atölyesi" olarak ne kadar çok katılım olursa o kadar mutlu oluruz. Herkes davetlimizdir. Ama hususi olarak mimlemeden geçemeyeceğim bazı bloglar da olacak elbetteki. Onlara gelirsek;
Sevgili Devrik Cümleler => https://devrik-cumleler.blogspot.com.tr/
Sevgili Öneri Makinesi =>http://onerimakinesi.blogspot.com.tr/
Sevgili Daha Mutlu Yaşam => http://www.dahamutluyuz.com/
Sevgili Kağıt Salıncak => http://kagitsalincak.blogspot.com.tr/
Sevgili İlkay Özgür => http://fairytaleess.blogspot.com.tr/
Sevgili Annesi'nin Prensesi => https://esilammm.blogspot.com.tr/
Sevgili Bücürük Ve Ben => http://bucurukveben.blogspot.com.tr/
Sevgili Ayşe Yıldırım =>https://sofistikedusunur.blogspot.com.tr/
Sizleri mimliyorum ve mim yazılarınızı okumak için sabırsızlanıyorum. Sağlıcakla kalın. Herkese musmutlu mimlemeler. :) :) 

19 Şubat 2017 Pazar

Koleksiyon | MİM


Sevgili Öneri Makinesi beni mimlemiş ve ben ancak yazabiliyorum yazımı. Kısa ama güzel bir mim olmuş, onun yazısına da buradan ulaşabilirsiniz.

Koleksiyon düşüncesi sizin için sadece bir nostalji mi yoksa tutku mu?

Koleksiyon yapmak güzel bir şey olsa da benim için hiç tutkuya dönüşmedi diyebilirim, yalnız bir kez tutkulu bir şekilde koleksiyon yaptım.



Koleksiyon yapıyor musunuz? Yapıyorsanız neler? Yapmıyorsanız ne koleksiyonu yapmak isterdiniz?
Şuan herhangi bir koleksiyon yapmıyorum, ayraç, kupa gibi sevdiğim bazı şeyleri biriktirmeye çalışıyorum ama herhangi bir uğraş söz konusu değil. Hayatımda sadece bir kez gerçek anlamda koleksiyon yapmıştım. bir zamanlar Sünger Bob'u çok severdim, gördüğüm her şeyi almaya çalışıyordum, hatta bana olmayacak çorapları falan aldığımda olmuştu ama takıntı işte. Bu baya uzun sürdü, gören herkes şaşırıyordu yaşımla bağdaştıramıyorlardı. Şükür ki kurtuldum. :) Artık koleksiyon yapmak da istemiyorum çünkü takıntı oluyor, hastalık derecesinde biriktirmeye başlıyorum. (Orijinal olmayan, hatta Sünger Bob'a doğru düzgün benzemeyen bir sürü şey de almıştım. :D)

Yazıya zor zaman buldum, o yüzden fotoğraf hazırlayamadım.
 Bu mimi yapmak isteyen herkesi mimliyorum. Umarım sizde katılırsınız. Sevgiyle kalın. :)

18 Şubat 2017 Cumartesi

Tüm İnsanlar Ölümlüdür - Simone de Beauvoir | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Tous les hommes sont mortels
Seri: Yok
Yayınevi: Turkuvaz Kitap
Sayfa Sayısı: 413
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.08  (2,628 Oy)

Arka Kapak Yazısı

13. yüzyılda doğan Carmona Prensi Raymond Fosca iktidarını genişleterek daha adil ve zengin bir dünyaya egemen olma hayalleriyle dopdoludur. Tam zamanında imdadına yetişen ölümsüzlük iksiri, Fosca'ya eşi benzeri olmayan bir fırsat verir. Artık emellerini gerçekleştirmesinin önünde hiçbir engel yoktur. Ama ya ölümsüzlük bir lanetse?

Fransız yazar ve filozof Simone de Beauvoir, 1946 tarihli bu heyecan verici romanında, ölümsüzlük teması üzerinden insan doğasını ve Avrupa tarihinin keskin dönemeçlerini ustalıkla gözlemliyor. İnsanın varoluş sorunsalını derinlemesine incelerken İtalyan şehir devletlerinden Habsburglara, Yenidünya'nın keşfinden 1848 Devrimi'ne kadar müthiş bir Avrupa tarihi anlatısını da kaleme alıyor.


Yorum

  Vaav diyerek, içine gömülerek, ne kadar güzel kitap diye diye okudum kitabı. Her sayfasını ayrı sevdim, tamam bazı sayfaları daha durgun olsa da çoğu sayfasını çok severek okudum.

  Carmona Prensi Fosca halkını kurtarmak için ölümsüz olmak ister ve bu isteğine kavuşur ve artık ölümsüzdür. Fosca ölümsüz olduktan sonra dünyanın, zamanın sonsuzluğu onu çok heyecanlandırır, zaman oldukça yapılacak daha çok şey var gibi hisseder.

  Fosca 600 yıl sonra hikayesini Regine'e anlatır. Bu 600 yıl içinde Fosca çok değişir, dünyanın sonsuzluğuna, ölümsüzlüğün mükemmelliyetine inanan adam gider ve yerini aslında hiçbir şeyin önemli olmadığını ve ölümsüzlüğün bir lanet olduğunu düşünen o adam gelir.

"Carmonalılar için yeni evler yaptırdın, ama işte, toprağın içinde yatıyorlar; güzel kumaştan giysiler giydirdin, kefenlerin içinde çırılçıplaklar; sen onları besledin, onlar kurtlara yem oluyor. Ovada çobansız sürüler bir işe yaramayan ekinleri çiğniyor. Sen açlığı yendin. Ama Tanrı sana veba gönderdi ve veba seni yendi."

  Aradaki değişim süreci çok çarpıcı idi. Yazar insanlık, savaş, dünya, ölümsüzlük gibi bir çok kavramı incelerken bunu Orta Çağ batı tarihi ile birleştirerek ortaya gerçekten mükemmel bir eser çıkarmış. Okurken büyük zevk aldım, felsefe ve tarihin harmanlandığı insana yaşamı sorgulatan bu satırları okurken kendinizden geçmemek zor.

  Régine karakteri de oldukça ilgi çekici bir karakter, insan hırsının vücut bulmuş hali gibiydi. Yazar Fosca gibi Régine karakterini de çok başarılı bir şekilde işlemişti, okurken biraz ürpermedim de değil.

"Keşke iki kişi olsaydım," diye düşündü, "biri konuşan öteki dinleyen, biri yaşayan öteki baka, kendimi nasıl da severim! Kimseye imrenmezdim." 

  Yazar, Beauvoir, varoluşçuluğu ve nihilizmi kitapta çok güzel işlemiş. Yazar nihilist mi bilmiyorum ancak kitabın ana fikri büyük ölçüde nihilist esintiler taşıyor.

İnsan hiçbir şey olmadığına inanabilirdi. Aslında hiçbir zaman hiçbir şey olduğu yoktu.

  Aslında kitabın ana fikrine katılmıyorum, ama ana fikre ulaşırken geçilen yollar ve düşüncelerin bir çoğu çok doğru idi. Kitabı okuyup kendi ana fikrinizi çıkarmak daha doğru olacaktır.

  Son zamanlarda okuduğum en iyi ve en tatmin edici kitaptı diyebileceğim bir kitap oldu. Tarihin yeniden gözden geçirilişi, hayat amacı, yaşamak nedir, insan ne için var gibi bir çok konunun ve sorunun yer bulduğu bu kitabı kaçırmayın derim. Yazarın diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum.

Alıntılar

Kendime sadık kalacağım ben; kendime yanlış yapmayacağım. 
İnsan hiçbir şey olmadığına inanabilirdi. Aslında hiçbir zaman hiçbir şey olduğu yoktu. 
"O da var olmaya çalışıyor."
"O da mı?"
"Hepimiz buna çalışıyoruz." 
"Keşke iki kişi olsaydım," diye düşündü, "biri konuşan öteki dinleyen, biri yaşayan öteki baka, kendimi nasıl da severim! Kimseye imrenmezdim." 
"Carmonalılar için yeni evler yaptırdın, ama işte, toprağın içinde yatıyorlar; güzel kumaştan giysiler giydirdin, kefenlerin içinde çırılçıplaklar; sen onları besledin, onlar kurtlara yem oluyor. Ovada çobansız sürüler bir işe yaramayan ekinleri çiğniyor. Sen açlığı yendin. Ama Tanrı sana veba gönderdi ve veba seni yendi." 
Ben yeryüzünde adalet, akıl hakim olsun istiyordum, insanlara mutluluk vermek istiyordum. 
Sanki düşüncelerimin, arzularımın, sanki bütün deneyimimin ve yaşadığım bütün bu yüzyılların yeryüzünde hiçbir ağırlığı yoktu. 
Yaşadığımı hissetmem gerek. Ölmem gerekse de. 
Siz insanları nasıl tanıyabilirsiniz ki? Onlardan nefret ediyorsunuz.

Puanım



Dizi Önerisi #2 : Sherlock | Öneri Atölyesi

Orijinal Adı: Sherlock
Yönetmen: Mark Gattis
Yapımcı: Steven Moffat
Oyuncular: Benedict Cumberbatch, Morgan Freeman, Ruperts Graves, Una Stubbs, Amanda Abbington
Mekanlar: İngiltere
Kanal: BBC
Yayın Tarihi: 25 Temmuz 2010 - Devam Ediyor
Sezon Sayısı: 4
IMDB: 9.2/10

   Merhaba arkadaşlar! Öneri köşemizde bu hafta harika bir dizi önerimiz var. Sherlock. Birçok yabancı dizi izliyorum. Ama hiçbiri bir Sherlock olamadı benim için şu ana kadar. Esma için de öyle. Bu diziyi bu kadar farklı kılan ne derseniz; zekice kurgulanmış olması, Arthur Conan Doyle'un çok sevilen eserlerine dayanması, başrolde oynayan Benedict Cumberbatch başta olmak üzere oyunculukların ve karakterlerin mükemmel olmasını sayabiliriz.Geçen gün Esma ile son sezonu da bitirdik ve bu hafta eleştiri yazısı yazmaya karar verdik.

   Kitaplarını okumamış olanlar ve dizi hakkında bir fikri olmayanlar için kısaca konusuna değinmek istiyorum. İngiltere'de kendisini "danışman dedektif" olarak tanıtan başrolümüz Sherlock'un başından geçen olaylar ve çözülemeyen tuhaf adli vakalar zinciri konu alınıyor. Tüm bu olaylarda Sherlock'a en yakın arkadaşı Dr. Watson eşlik ediyor.


   Sherlock; IQ'su aşırı yüksek, duygusal ilişkilerden uzak, danışman dedektiflik yapan, normal insanların anlaşamayacağı asosyal tiplerden olan, biraz da çılgın bir karakter. Ya da kendi deyimiyle "yüksek fonksiyonlu sosyopat". :) Dr Watson da zamanında orduda görev almış ve burada birçok zorluk atlattıktan sonra uzun süre doktorluk yapmış, Sherlock kadar olmasa bile son derece zeki olan, olgun, iyi ve fedakar bir karakter. Bu ikilinin yolları hiç ayrılmamak üzere kesiştiğinde kendilerini tuhaf olayların içinde buluyorlar ve hikayeleri de böylece başlamış oluyor. Tabi bu karakterler dışında Sherlock'u etkisi altında bırakmayı başarabilen nadir karakterlerden gizemli kadın Irene Adler, çok güzel çay yapabilen sevimli kadın Bayan Hudson, adli tıp vakalarını çözüme kavuşturan laboratuvar uzmanı Molly Hooper, Sherlock ile zeka konusunda aşık atabilecek ve FBI da dahil tüm devlet teşkilatına sözü geçen yetkin adam Mycroft gibi karakterler de var. Ha bir de Sherlock'un ebedi düşmanı ve aynı zamanda aşırı sempatik bulduğum Jim Moriarty karakterine değinmeden geçemeyeceğim.


   Karakterlerimiz her sezon hatta her bölüm farklı olaylarla uğraşıyor, birbirinden tuhaf vakaları çözüyorlar. Korkunç gelinler, seri katiller, mutfaktaki filler, tuhaf intihar vakaları. Birçok farklı olay var. Bunları yaparken Sherlock'un çıkarımlar yapışı, olayları çözüş tarzı sizi büyülüyor elbette. Mesela ben en favori bölümlerinden biri olan 3. sezon 3. bölümde bölümün kurgulanış tarzına bayıldım. Sherlock'un zihin sarayına yolculuk etmesi, bunu yaparken herkesin donması, zihninin içinde karakterler ile konuşması falan çok hoşuma gidiyordu. Tüm bölümleri ilgi ile izledik. Son sezonu da. Ancak son sezon da özellikle de son bölümde Esma'yı ve beni (özellikle de Esma'yı) hayalkırıklığına uğratan şeyler oldu. Biz bunu gizem, zeka ve kurgu dizisi olarak seviyoruz ama son sezon vaka çözmek üzerine değil de daha çok hisler ve gerilim/korku üzerine bir sezon olmuştu. Bu hoşumuza gitmedi. Kitaptan daha kopmuş bir sezon olması da biraz üzücü oldu açıkçası. Ama yine  de bu demek değil ki artık favori dizimiz değil. Hala çok seviyoruz ve sonuna kadar devam etmeye kararlıyız. Çünkü  Sherlock'ta şu şeytan tüyü denen şeylerden bol miktarda var ve onu izlemeden duramıyoruz. Öyle ki Benedict Cumberbatch'i Sherlock ile özdeşleştiriyorum.


    Herkesin şikayet ettiği nokta dizinin bölümlerinin çok az olması ve yeni bölümlerin en az 2 yıl aralıklar ile yayınlanması. Ama birçok açıdan bu daha iyi bir şey. Öncelikle kitapla bağlı kalıyor ve kitaptaki farklı olayları birleştirip bir bölümde izleyiciye sıkmadan sunabiliyor. Hem de 1,5 saat uzunlukta olduğu için diziden çok, kaliteli bir film serisi gibi. Üstelik de onu daha çok özleyip, daha heyecanlı izlememizi sağlıyor. Yinede bazen bu kadar az bölüm olmasına bende sinir olmuyor değilim.

   Eğer sizde harika şekilde kurgulanmış, bol miktarda IQ içeren, gizem dolu, fedakarlıkları ve gerçek arkadaşlığı da arka planda görebileceğiniz harika bir dizi izlemek istiyorsanız bunu yaparken de aynı zamanda gülmek, eğlenmek, öğrenmek niyetindeyseniz bu diziyi kaçırmayın derim. Tabi daha ilk bölümü izldikten sonra dışarıda gördüğünüz birinin üzerindeki tüylerden kedisi olduğunu anlayabilecek, bir ortama girdiğinizde bardağın kulpunun durduğu yönden kişinin solak olup olmadığını anlayabilecek ya da bir kişinin gömleğindeki kırışma yerlerinden işe/okula bisiklet ile gelip gelmediğini tahmin edebileceksiniz. Ne dediğimi diziyi izlemeden anlamayacağınızı düşünüyorum. İyi seyirler :) :)


16 Şubat 2017 Perşembe

Can Dostum - Philippe Pozzo Di Borgo | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Le Second Souffle: Suivi Du Diable Gardien
Seri: Yok
Yayınevi: Turkuvaz Kitap
Sayfa Sayısı: 224
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 3.15  (878 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Abdel, dayanılmaz, kendini beğenmiş, kaba, sebatsız biridir, insandır. O olmasa, çoktan kokuşarak ölmüştüm. Abdel, bir süt çocuğuymuşum gibi bana sürekli baktı. En ufak bir işaretime dikkat ederek, benim bütün dalgınlıklarımda, yokluklarımda var olarak, her hapsolduğumda beni kurtardı, zayıf düştüğümde korudu. Çöktüğüm zaman beni güldürdü. O benim şeytan bekçim.

Ayrıcalıklı, zengin bir felçliyle, banliyöde büyümüş genç göçmenin akıl almaz buluşmasının gerçek hikâyesinin anlatıldığı bu kitap aynı zamanda, senarist Olivier Nakache ile Eric Toledano'nun, başrollerinde François Cluzet ve Omar Sy'nin oynadığı yeni filmleri Can Dostum'a esin kaynağı oldu.

Can Dostum, Fransa'da geçtiğimiz yıl 30 milyonu bulan gişesiyle tüm zamanların en çok izlenen filmi oldu.

Yorum

Herkese merhaba! :) Bu ara biraz yoğun olduğum için hem kitap okuyamıyorum hemde yorum yazamıyorum, bu kitabı da bitireli bir kaç gün oldu ama ancak şuan yazabiliyorum yorumu

Can Dostum, iki kitaptan oluşuyor en azından Türkiye'de iki kitap, tek kitap içinde toplanmış. Kitap yazarın yaşam öyküsünü anlatıyor, yazar yamaç paraşütü yaparken geçirdiği kaza sonucu engelli hale gelmiş ve bir süre sonra bu kitabı yazmış. Kitabın Fransa'da film uyarlaması yapılmış ve film çok sevilince de yazar ikinci kitabı yazmış.

Kitapta okuduğunuz her satır genellikle çok çarpıcı, özellikle de bunların gerçek olduğunu bilmek her şeyi bambaşka kılıyor. Zihnindeki engelleri aşmış ama bedenindeki engellere mahkum bir adamın yaşamını okuyoruz ve engelli insanların bizim bilmediğimiz, hatta tahmin dahi edemediğimiz ne zorluklar çektiğine şahit oluyoruz.

Aslında kitabın arka kapağında lanse edildiği gibi kitap direk dostluk üzerine değil, hatta ilk yarı tamamen yazarın önceki yaşamını anlatıyor, ikinci yarıda da Abdel ile olan dostluğunu anlatıyor. Açıkçası ben ilk yarıyı daha çok sevdim, hem anlatılanlar hemde anlatma şekli bakımından daha tutarlı ve daha güzeldi. İkinci yarıda yazarın dili daha kopuktu, cümleler zaman zaman birbirinden bağımsız hissi veriyor. Ben bu durumu biraz da filmden sonra, başkalarının isteği üzerine yazılmasına bağlıyorum.

Genel olarak oldukça güzel ve çarpıcı bir kitaptı, okurken hiç farkında olmadığınız bir dünyaya bakma şansına sahip oluyorsunuz, sağlığımızın değerini bir kez daha anlamak için mükemmel bir fırsattı bence. Onun dışında aşk, sevgi ve dostluk kavramlarının da kitaptaki yeri bambaşkaydı. Kitabı sevsem de (özellikle ikinci kitabın) dilini sevemedim, zaman zaman diline adapte olamadım. Her şeye rağmen iyi ki okumuşum dediğim bir kitap.

Alıntılar


Ne geçmişe değer biçebiliyorum, ne kendimi geleceğe fırlatıp atabiliyorum. Her şey anın içinde. 
Keder dolu bugünden mi yola çıkmalı, özlemle geçmişe geri mi dönmeli, yoksa umutsuz bir geleceğe gözyaşı mı dökmeli? 
Engellilik ve hastalık, kırıklar ve küçülme demektir. Ömrün farkına varılan bu anlarda, umut, büyüyen bir yaşam soluğudur; onun doğru solunması yaşamın ikinci nefesidir. 
En iyi soluk alanlar, onlarca kilometre sonunda varışı hayal edenlerdir. 
Hepimizin -inanalım inanmayalım- umuda özlem duyduğuna eminim. 
Umutsuz bir dünya, cehennemdir.

Puanım


Aklımda Deli Sorular | Mim#7

Herkese merhaba! Mükemmel bir mim ile karşınızdayım. Öncelikle bu orijinal mimi başlatan kişi olmak üzere beni mimleyen Kağıttan Dünyam'a çok teşekkür ederim. Onun mim yazısı için tık tık :)

1)Almaktan vazgeçemediğin bir şey var mı?

    Var tabi olmaz mı? Birçok kitap bloggerının da vereceğinden emin olduğum cevap: Kitaplar... D&R ya da başka kitap mağazasına "şöyle bir bakmak" için girdiğim her seferde mutlaka en az bir kitap alıyorum bu yüzden yanımda gezen arkadaşlarım çoğu zaman benim öyle yerlere girmemi engelliyorlar çünkü para var mı yok mu demeden yüklü miktarda kitap aldığım zamanlar olmuştur. Bazen de Gratis'e girip 100'lü rakamlarla çıktığım görülmüştür. Oda lazım bu da lazım derken onca para verdim bakım ürünleri ve kozmetiğe de. Bayan olmak sıkıntılı bir şey olabiliyor bazen. Hele ki kendi adınıza kredi kartınız varsa ve kendinizi tutamıyorsanız kesinlikle öyle yerlere girmeyin derim. Yoksa ay sonu benim gibi kıvranır durursunuz arkadaşlar :(

2)Büyük, kocaman bir acı hissettin mi?

    Günümüzde öyle hastalıklar, öyle acı çekenler var ki onları görünce yaşadığım ufak acı ve hastalıklara rağmen şükrediyorum. Öyle büyük bir şey hissetmedim. Ama kağıt kesiğinden nefret ederim. Bence serçe parmağı bir  yere çarpmak ile yarışır. Şuan sadece odaklanıp kağıt kesiğini düşünmek bile beynime iğneler batmasına sebep oluyor. Gerisini siz düşünün. :)

3)Altın günlerine dair korkunç bir anın var mı?

  Annemde sevdiğim yönlerden birisi altın günlerine katılmaması. Bu yüzden öyle altın günlerine has bir anım yok. Ama kalabalık kadın oturmaları çoğu zaman oluyor. Bunu altın günü gibi düşünürsek, çok korkunç bir anım olmasa da o an hayatımla ilgili konular konuşulması, bana özel hayatla ilgili sorular sorulmasından hiç hoşlanmıyorum ve ne yazık ki bunu hepsi yapıyor. Saygısızlık olmasın diye aksi bir cevap da veremiyorsun, çok sıkıntılı durumlar çıkıyor ortaya. Kısacası  S E V M İ Y O R U M! :D

4)Özel bir yeteneğin olsa ne olmasını isterdin?

   Aklıma birçok şey geldi. Ama görünmezlik hep ilgimi cezbetmiştir. Suistimal etmeden, yerinde kullanabileceğim bir özellik olurdu. Ya da kimi kandırıyorum ki gayette ederdim suistimal. Sevdiğim insanlar hakkımda ne diyor gizlice dinlerdim, aşık olduğum insanın bir gününü izlerdim ya da birçok insana yararı dokunacak gizli bir bilgiyi edinmek için kullanırdım kim bilir :D Harry Potter'da en hoşuma giden sahnelerden birisi de Harry'nin o pelerini giymesiydi. Belki bundan olabilir. :)

5)"Etraf ne der" diye düşünmeden hareket edebilir misin?

   Her zaman olmasa da çoğu zaman kendi düşüncelerimi başkalarının düşüncelerinden önce tutarım ve kimsenin dediğini takmam. Ama özellikle ailem 'etraf ne der' düşüncesine sadık oldukları ve beni de öyle yetiştirdikleri için, ister istemez bazı hareketleri yaparken içten içe tereddütte kaldığım falan oluyor.

6)Hangi mevsimi seversin?

   Çoğu kişi kışı ve karı sever. Onun getirdiği huzuru da. Ama ben öyle düşünmüyorum. En sevmediğim mevsim sorulsaydı cevabım kış olurdu. En sevdiğim mevsimden ziyade en sevdiğim hava güneşli olan ve insanın içine kasvet basmasına neden olmayan havalar oluyor. Bu bazen kışın bile olabiliyor. Ama belki ilkbahar günü doğduğumdan mı bilinmez en sevdiğim mevsim ilkbahar, en sevdiğim ay da nisan ayıdır. Bana her şeyin yeniden canlanmasını, sıcaklığı, özgürlüğü anımsatıyor. :)

7)Blog yazmak sana ne kattı?

   Birçok şey kattı. Burada kısaca satırlara sığdıramayacağım şey. Öncelikle çok başarılı bulduğum, yazılarını zevkle takip ettiğim çok iyi blogger arkadaşlar edinmeme sebep oldu. Blog sayesinde daha fazla kitap okur, kitap okuma işini daha ciddiye alır oldum. Hatta okuduğum kitapları burada yorum olarak paylaştığım için, okuyan ve takip edenleri yanlış yönlendirmemek adına kitapları daha önyargısız ve daha dikkatli okumaya başladığımı bile söyleyebilirim. Yazım ve cümle kurma kabiliyetinden tutun da, blog için araştırmalar yaparken birçok bilgi edindim. Bir bloggerın yaşayabileceği birçok şeyi tecrübe edindim kısacası. Üstelik kitap okumak haricinde, boş zamanları en iyi değerlendirme aracı olduğunu düşünüyorum. Ve şu cümlenin yarattığı farklı bir özgüven de olmuyor değil elbette "Hey benim bir blogum var." :)

8)En sevdiğin dizi, film, animasyon ve kitap hangileri?

   En sevdiğim dizi şüphesiz ki Sherlock. Çünkü zekice tasarlanmış, özgün kurguları seviyorum. Kitaba bağlı kalınmış, güzel uyarlamaları da. Sherlock'un dehası, dizinin özgünlüğü, karakterlerin sempatikliği beni oldukça çekiyor. Bitmek üzere olmasına en üzüldüğüm dizidir kendileri.

   En sevdiğim filme gelecek olursak; Titanik'in bendeki yeri farklıdır. Birçoğunuz gibi bende defalarca seyrettim ama hala seyretsem sıkılmam gibime geliyor. Birde verdiği mesajı sevdiğim, kaliteli bir dram olan Yeşil Yol'u gerçekten çok seviyorum. Pek film izlemediğim için biraz eski usül takılıyorum ama bazılarınızın favorileri arasında da benim seçtiğim bu filmleri görmüş olmak, o kadar da zevksiz olmadığımı gösteriyor. :)

   En sevdiğim animasyon sorusuna verecek pek cevabım yok. Çünkü çocukluğumdan beri pek animasyon izlemediğimi fark ettim. Buz Devri serisine bayılıyorum. Hala yeğenlerim izlerken bende oturup izlerim ama benim çocukluğumun ilk göz ağrısı olan, CD'sini ilk aldığım ve heyecanla defalarca izlediğim Kayıp Balık Nemo'nun bende yeri ayrıdır. Onu da söylemeden geçemeyeceğim. :)

   En sevdiğim kitaba gelirsek; benim için cevaplaması en zor soru bu olur heralde. Çünkü kitaplar arasında öyle çok ayrım yapmam. Benim için"en"ler yoktur kitaplarda "daha"lar vardır. Zaten çok beğendiklerimi de kategorilerine göre beğenirim. Fantastik kurguda Locke Lamora'ya bayılırım. Dram türünde Jodi Picoult eserlerini severken polisiyede Grange'in Siyah Kan'ı diyebilirim. Yani kısacası çok fazla seçenek var. O nedenle bu soruyu pas geçeceğim. :)

9)Düşlediğin hayatı yaşayabildin mi?

   Henüz cevabım hayır yaşayamadım olacak. Ancak ileri de gerçekleştirmek istediklerimi gerçekleştireceğim bir ömrüm olursa, bu cevap değişebilir. Umutluyum. :)

10)Gece yarısı uyanıp sevdiğiniz birinin nefesini dinlediniz mi?

   Gece uyuduğumda dünya yansa umrumda olmuyor genellikle. Bu yüzden öyle bir şeye teşebbüs etmedim şimdiye kadar. Belki nasıl bir şeymiş diye ilerde denerim. :)

Soruları cevaplarken çok eğlendiğim, güzel bir mimdi. Katılmak isteyen herkes davetlimdir. Ayrıca şu blogları özel olarak davet edeyim istedim. :)

Mimlerinizi zevkle okuyacağım. Herkese bol mimli günler. :) :)

12 Şubat 2017 Pazar

Satranç - Stefan Zweig | Kitap Yorumu

   
Orijinal Adı: Schachnovelle
Seri: Yok
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 77
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.27  (25,754 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Satranç sonsuz eski, ama aynı zamanda sonrasız yenidir; kuruluşu mekanik, ancak sadece hayalgücü ile etkilidir; geometrik açıdan sabit bir alanla sınırlı olmakla birlikte kombinasyonlarında sınırsızdır, sürekli kendini geliştiren, ancak yine de verimsiz, hiçbir yere götürmeyen bir düşünme eylemidir; hiçbir şey hesaplamayan bir matematik, esersiz bir sanat, temelsiz bir mimaridir.

   Stefan Zweig'ın, 1942 yılında, Hitler iktidarından kaçarak sürgün hayatı yaşadığı Buenos Aires'te yayımladığı Satranç adlı romanı, hem yazarın intiharından önce bıraktığı bir veda mektubu hem de doğrudan Nazizm'i hedef aldığı tek kurmaca eseridir. New York'tan Buenos Aires'e yapılan bir gemi yolculuğunda, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic, kendisi için beklenmedik bir rakip olan Dr. B. ile karşılaşır. İsimsiz bir amatör olan bu gizemli rakibin satrançla tanışmasının olağanüstü bir hikâyesi vardır. Bir Nazi kurbanı olan Dr. B., o kara günlerde sadece satranç sayesinde ayakta kalabilmiştir.

   Hikâyenin diğer kahramanı Czentovic ise iletişim kurmakta zorlanan, yaşamında satranç dışında hiçbir şey olmayan, kazanmaya kurulu bir saat, soğuk, küstah, kuralcı, yüzeysel, kültürsüz, karacahil bir "dahi"dir. Bu kısa anlatıda, Zweig'ın tüm izleklerini bulmak mümkün: dünün dünyasından bugünün dünyasına geçiş, marazi tutkular, sapkın zekâlar, felaketlerini yaşamları boyunca taşıyan bireyler, fazişm ve kaba şiddet karşısında Avrupa'nın ve dünyanın kaderi…


Yorum
   Merhaba sevgili kitap severler! Zweig’ın herkesten duyduğum ve artık okumam gerek diye düşündüğüm eserini nihayet okudum. Gittiğim üç seferdir kütüphanede bulamıyordum. Ama bu gidişimde kütüphanedeki ponçik amca bana biri için ayırmış olduğu Satranç’ı dayanamayıp çabuk okuyup getirmem şartıyla verdi. Bende onu kıramadım ve bir gün gibi kısa bir sürede okuyuverdim. Ama ne fayda ki? Bugün ve yarın kütüphaneler kapalı olacağından yine de teslim etmem 3-4 günü bulacak.

   Zweig kitaplarını yorumlarken zorlanıyorum çünkü zaten kısacıklar ve tek bir olay üzerine yoğunlaştığından onu da spoiler vermeden anlatmak çok zor o yüzden ben mümkün olduğunca spoiler vermeden yazmaya çalışacağım siz de dikkatli okuyun derim.  Zaten farklı yayınevleri tarafından çıkarıldığı için her biri arka kapak yazısında bağımsız davranmış. Kiminde tüm hikayeyi özetlemiş, kiminde çok yüzeysel davranmış. O yüzden orta yollu bir şekilde aktaracağım.

   Konusu adından da anlaşılacağı üzere satranç ve satranç ile uğraşan satranç ustaları. Bu açıdan bir yanda satranç dışında hiçbir şey bilmeyen, diğer her şeye karşı sağır, kör, dilsiz olan bir cahil satranç ustasından bahsediyoruz. Diğer taraftan ise satranç ile tesadüfen tanışana kadar sıradan bir hayat yaşayan bir insanın onunla tanışmadan önce hayatında neredeyse delirmenin eşiğine geldiğini anlatıyor. İşte bu kitapta bu iki farklı satranç ustasını karşı karşıya getiren olaylar zincirine tanıklık edeceksiniz. Kitapta yalnızlık ve çaresizlik konuları da öylesine derin işlenmiş ki kitaba bayıldım. 

   Zweig, kitabında yine dilini ustaca kullanarak hoş bir kurgu ile başarılı bir eser oluşturmuş. Zweig kitabı okuyanlar bilir, okumayanlar için de ben söylemiş olayım. Kitaplarını okurken macera, gizem gibi uzun soluklu romanlarda aranan ögeleri burada beklemesin. Çünkü Zweig kalemiyle, kullanmak için seçtiği sözcüklerle, hikayelerinde anlattığı hayattan kesitlerle, birçok uzun romanın verebileceğinden daha anlamlı mesajlar vermesiyle iyi bir yazar. Çok güçlü bir kurgu ve macera dolu kitaplarla değil. Ancak iyi bir okur her çiçekten bal almalı ki sonunda çok iyi bir bal elde edebilsin. Yani sadece macera kitapları okumak yetmez. Ya da polisiye. Ya da fantastik kitaplar. Böyle kısa öyküler ve güçlü bir kalem okumak da insana farklı bir bakış açısı kazandırıyor.

    Kitapta verilen mesajlar yine etkileyiciydi.  Zweig'ın bu kısacık hikayeleri ile nasıl ustaca birçok mesaj verebildiğine insan şaşırıyor doğrusu. Bu kitaptan da herkes bakış açısına göre farklı mesajlar alabilir ama benim aldığım en önemli mesaj; her şeyin fazlası zarar. Bir şeyi çok sevip benimsemek de sizi yorup tüketebilir. Sizi kurtardığını düşünüp sıkı sıkıya sarıldığınız şeyler aslında sizi en tepeye çıkardıktan sonra olağanca hızıyla en dibe kadar tekrar batırabilir de. Üstelik kitabı okurken satrancın diğer oyunlardan farklı olduğunu, sadece bir oyun olmakla kalmayıp bir düşünce biçimi olduğunu da güzel biçimde özetlemiş.

    Birde kitabın giriş sayfasında Zweig'ın kısaca biyografisinin verildiği yerde öğrendiğim ve oldukça şaşırdığım bir detayı paylaşmak istiyorum sizinle. Zweig Birinci Dünya Savaşı sırasında büyük sıkıntılar yaşamış, ülkesinin durumu, kendisinin sürgün edilmesi ve kaçmak zorunda kalması, hayatında yaşadığı zorluklar onu intihar etmeye yönlendirmiş. Satrancı yazdıktan sonra eşi Lottie ile intihar etmiş. Nedense bu bana Gestapo'nun da sevdiği kadınla birlikte savaştan sonra intihar edişini hatırlattı. Zaten kitapta da Nazi ve o günün Almanyası ile ilgili bölümlerde kısacık kurgunun içinde işlenip, öyle güzel anlatılmıştı ki. Yazar Nazilerin sorgularken sadece fiziksel işkence ile sınırlı olmadığını, kamplara gönderilmekten daha beter işkenceler olduğunu kitapta başarıyla aktarmış. Bu yönden de epey şaşırıtıcı oldu kitap benim için. Adı Satranç olsa ve asıl temayı satranç oyunu oluştursa da çok farklı kesitler sunarak anlatmış yazar ana hikayeyi. Onda bayıldığım yönlerden birisi de bu sanırım. Tek bir iğneyi damara enjekte ederek tüm vücuttaki damarları harekete geçirmek gibi. Kısacık bir kitapla öyle değişik dünyalara sizi daldırıyor ki inanamazsınız.

   Üslup akıcı ve güzeldi. Kısa olduğu için kolaylıkla okunabiliyor. Sadece tek solukta okumak yerine, tam bir konsantrasyon ile okuyup kitaptaki mesajı alabilmek çok önemli. Bu açıdan bir günde de bitirebilirsiniz beş gün de de. Size bağlı. Benim kütüphaneden aldığım Pupa yayınları idi ve biraz çeviri ve yazım hataları vardı. Bu beni rahatsız etti. Ama sonuçta okudum ve kitabın anlatmak istediklerini anladım diyebiliriz. Zweig severlerin veya Zweig’ı keşfetmek isteyenlerin okumasını tavsiye edebileceğim güçlü bir eser. Hepinize iyi okumalar diliyorum. J

Alıntılar
Kendisini tek bir düşünceye odaklayan sabit fikirli insanlar tüm yaşamım boyunca bana cazip gelmiştir, çünkü her ne kadar kendisini sınırlar ise bir o kadar sonsuzluğa yakındı; işte, görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar kendine has küçük haşereler gibi dünyanın eşi ve benzeri olmayan maketini kurarlar.
Ama satranca sadece bir oyun demekle haksız bir kısıtlama yapmıyor mu insan? Aynı zamanda bilim, sanat değil mi? Yerle gök arasında süzülen Muhammed'in tabutu gibi iki kategori arasından gidip gelmiyor mu? Tüm karşıt çitlerin tek seferlik birleşimi değil mi, çok eski ama yine de her zaman yeni? Düzeneğinde mekanik ama yine de hayal gücü ile etkili, geometrik olarak bir alan ile sınırlı ama yine de birleşimleri ile sınırsız, kendisini sürekli yenileyen ama yine de kısır, hiçbir sonuca ulaşmayan bir düşünce, hiçbir şeyin hesabını yapmayan bir denklem. Esersiz bir sanat, maddesi olmayan bir mimari ve yine de varlığının tüm kitaplardan ve eserlerden daha dayanıklı olduğu ispat edilen bir olgu.
Bize hiçbir şey yapmadılar. Bizi tamamen hakim olan bir hiçliğe bıraktılar, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey bir insana hiçlik kadar baskı yapamaz. 
Düşüncelerim bitmiyordu, yalnızlığın vermiş olduğu sinsi işkencesi sayesinde.
Kumaş üzerinden de olsa kitaba parmaklarım ile dokunma düşüncesi bile, parmaklarımdaki sinirleri tırnaklarıma kadar yakmaya yetiyordu. 
İçimde bir şey haklı çıkmak istiyordu ve içimde sadece diğer benden başka savaşabileceğim bir şey yoktu.
Oyun sevinci oyun hevesine dönüşmüştü, oyun hevesi oyun baskısına, tutkuya, yalnızca uyanık olduğum saatleri ele geçirmekle kalmayıp yavaş yavaş uykuma da sızan tutkulu bir öfkeye dönüştü. 

Puanım
 

11 Şubat 2017 Cumartesi

Dizi Önerisi #1 : Vampir Günlükleri | Öneri Atölyesi

Orijinal Adı: The Vampire Diaries
Yönetmen: Marcos Siega
Yapımcı: Julie Plec
Oyuncular: Ian Somerhalder, Nina Dobrev, Paul Wesley, Steven R. McQueen, Candice Accola, Katerina Graham, Zach Roerig,
Mekanlar: Atlanta, Georgia, Virginia,
Kanal: CW
Yayın Tarihi: 10 Eylül 2009 - Devam Ediyor
Sezon Sayısı: 8



 Merhaba dizi severler! Öneri köşemize bu hafta benim yıllarca severek izlediğim Vampir Günlükleri konu oldu. Bu diziye Lost'ta görüp aşık olduğum Ian Somerhalder sayesinde başladım. Namı diğer Damon Salvatore. Hani birçok kızın hayran olduğu, posterlerini biriktirdiği, telefon duvar kağıtları yaptığı yakışıklı oyuncular, şarkıcılar filan olur ya benim için lise birden beri o kişi Ian Somerhalder. Bu diziyi çok sevme nedenlerimin en başında da Ian Somerhalder geliyor zaten.

   Öncelikle dizinin konusunu vampirler teşkil ediyor. Vampir ve fantastik öge sevmeyenlerin, bu tür şeyleri ergence bulanların ilgisini çekeceğini zannetmiyorum ama kadrosu güçlü bu yüzden izlemeye değer. Öncelikle bu vampirlerin uğrak yeri olan bir kasabadan bahsedelim: Mystic Falls. Bu kasaba vampirler gelene kadar gayet sıradan, güvenilir bir kasabaydı. Tabi bu hep böyle gitmedi. Vampirlerin etrafta kol gezmeye başlaması ile her şey kötüye gitmeye başladı. Hastanelerden çalınan kan torbaları, kanları çekilmiş olarak bulunan bedenler, yıllarca yaşlanmayan kusursuz insanlar...


   Karakterlerimize gelince Ian Somerhalder'ın canlandırdığı Damon Salvatore ve onun kardeşi Stefan Salvatore dizinin baş karakteri olan iki kardeş. Yılları devirmiş, görmüş geçirmiş iki vampir. Bunlardan biri şaşırtıcı derecede iyi ve nazik bir vampirken, diğeri bir o kadar vahşi ve umursamaz. Umursamaz olan benim kötü çocuk sevgisinden ve Ian Somerhalder aşkımdan dolayı favori karakterim olan Damon Salvatore elbette ki. Aşırı seksi ve yakışıklı olan Damon, dizideki jest ve mimikleriyle, replikleri ve yaptıkları ile sizi büyüleyecek. Birçok hata yapmış, insanların canını yakmış, nice ölümlere sebep olmuş, herkesin nefret ettiği kalpsiz bir karakter olsa da sezonlar ilerledikçe Damon'ın çok farklı yönlerini de göreceksiniz. Aşık ve aşkı için her şeyi yapan fedakar bir Damon. Stefan ise kibar, iyilik sever, sevmeyi bilen, duygularını gösteren ve abisine deyim yerindeyse "bebek bakıcılığı" yapıp insanları onun gazabından korumaya çalışan yakışıklı ve sempatik bir karakter. Tabi iki erkek olur da ortada kız olmaz mı?  Aksi takdirde dizilerin değişmez klişesi aşk üçgeni nasıl oluşurdu? İşte bu noktada da Nina Dobrev'in hayat verdiği Elena Gilbert karakteri devreye giriyor. Ben zaten Bulgar asıllı Dobrev'i son derece çekici bulduğumu söylemeliyim. Diziye de çok yakıştığını, karakterinin hakkını verdiğini düşünüyorum. Dizide masum, hayalleri olan, çekici ve kendi halinde yaşayan, ailesini kaybedince biraz depresyonda ve hayata küsmüş bir kızı canlandırıyor. Ta ki kasabaya iki gizemli kardeş gelip, Elena'nın hayatına dahil olana kadar.


   Dizi işte bu iki kardeşin Elena ile tanışmaları, Elena'nın insanlar dışında gizemli yaratıklar olduğunu keşfetmesi, bir yandan bu yaratıklarla mücadele ederken bir yandan da kendi duygu dünyasındaki mücadelelerini konu alıyor. Tabiki dizi sadece bu karakterler ile sınırlı değil. Caroline ve Bonnie Elena'nın en yakın iki arkadaşı. Caroline güneş ışığı kadar sıcacık, insanları iyimserliği ve enerjisiyle büyüleyen sempatik ve çekici bir kızken Bonnie hem Elena'ya hem Caroline'a annelik yapan, fedakar, kalbi iyilik dolu arkadaş. Bunun dışında Tyler, Mike gibi karakterler de var. Benim dizide olmasına en sevindiğim karakterlerden biri ise Joseph Morgan tarafından canlandırılan Klaus karakteriydi. O kadar sempatik bir karakterdi ki diziden ayrıldığında çok üzülmüştüm.

  Dizi 8 sezondan oluşuyor ve şuan son sezonun çekimleri devam ediyor. Bu arada bilmeyenler için söyleyim dizinin ana karakterlerinden birisi olan Elena Gilbert'ı oynayan Nina Dobrev diziden geçen sezon ayrıldı. Bu da son sezonun tadını kaçırdı biraz. Ben ilk dört sezon diziye aşırı bağlıydım. Ancak beşinci sezondan sonra eski fanlığım kalmadı. Zaten yedinci sezonda bölümleri iple çekmek şurada dursun yayınlandıktan aylar sonra izler oldum eskisi gibi iştahım kalmamıştı, dizinin o eski büyüsü kaçmıştı. Ama yine de yeni yeni yabancı dizi izlemeye başladığım günlerde ilk göz ağrılarımdan olduğu ve bana Damon Salvatore karakterini kazandırdığı için en sevdiğim diziler arasında olmaktan geri durmadı. Her ne kadar son sezonu hala izlememiş olsam da hala dizinin bendeki yeri ayrıdır.

 
    Dizide bolca macera, gizem ve paranormallik hakim. Aşk ve duyguların hatta yer yer dramında mevcut olduğu söylenebilir. Benimse dizide en sevdiğim şey birçok Delena (Damon+Elena) hayranınında olduğu gibi Damon ile Elena'nın kavuşmasını iple çekmem, sezonlarca en küçük duygusal yakınlaşmalarında bile heyecandan yerinde duramamamdı. Aralarındaki çekim öyle yoğundu ki bunu seyirciye hissettiriyorlardı. Bunda belki gerçek hayatta da elektriklerinin tutması ve sevgili olmaları etkilidir. (Gerçi şimdi ayrılar ama). Bende genelde dizi ya da filme uyarlanmış kitapları izlemem ve izlesem bile kitapları daha çok severim ama bu dizi, uyarlamasını kitaplarından daha çok sevdiğim hoş bir istisna oluverdi.

    Dizide başta vampirler olmak üzere kurt adamlar, cadılar, melezler, kökenler var. Bu tür fantastik şeyleri seven, Ian Somerhalder hayranı olan, macera ve gizemden hoşlanan, güzel kızlar ve yakışıklı oğlanlar izleyip göz banyosu yapmak isteyen, yabancı dizi arayan herkese tavsiye edebileceğim zevk verici bir dizi. Herkese iyi seyirler. :)

NOT:Aşağıda sizin için diziden sevdiğim şarkılardan hazırladığım kısa bir soundtrack bulunmaktadır.

10 Şubat 2017 Cuma

Ne Okudum - Cam Çocuk (Jodi Picoult) | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Handle With Care
Seri: Yok
Yayınevi: April Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 604
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.95  (92,499 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Bardaklar, tabaklar, verilen sözler, yürekler... Buzu kırabilirsiniz; dalgaları da; sessizlik bile bir anda paramparça olup dağılır. Zincirler kırılır; bağlılıklar, dostluklar, yeminler...

   Kısacası yaşamdaki birçok şey kırılgandır. En çok da yaşamın kendisine yönelik bağ...

   Kırık dökük bir hayatın içinde osteogenesis imperfecta hastalığıyla dünyaya gelen bir bebek: Cam Çocuk Willow. Sayısız kırıkları sarmaya çalışan bir anne: Charlotte. Buz gibi görünümü altında parçalanan bir baba: Sean. Kardeşinin kırıkları altında ezilen bir diğer kız: Amelia. Ve Charlotte'nin biricik arkadaşı ve doktoru: Piper. Buzun üstünde gezinen bu karakterlerin etik ve kişisel karar­larla ilgili söyleyecek çok sözü olacak.

   Jodi Picoult Cam Çocuk'ta bir kez daha edebi dehasıyla son derece kaygan bir zeminde önemli ve kışkırtıcı sorulara yanıt arıyor.


Yorum
   Tüm kitap kurtlarına selam olsun! Bilin bakalım ben ne okudum? Picoult’un büyüsüne kapılınca kendini kurtarmak pek mümkün olmuyor biliyorsunuz ki. Yine onun kitaplarından birini okurken buluyorum kendimi. Hemde daha birkaç gün önce okumuş olduğum diğer kitabının etkisinden tam olarak çıkamadan.

    Kitabın konusundan bahsedecek olursak, dünyada çok yaygın olmayan bir kemik hastalığı ile doğan minik Willow ve ailesinin yaşadıkları konu ediniliyor kitapta. Bu hastalığa sahip olanın kendinin yaşadığı zorluklar, ailenin neler yaşadığı başarılı bir dille aktarılmış.

   Sizi karakterler ile tanıştırayım. Kitabın adını aldığı minik, altın kalpli çocuk Willow bir osteogenesis imperfecta hastası. Yani kemikleri normal bir bireyin sahip olabileceğinden çok daha kırılgan ve bu da normal hayatta akranlarının yaptığı birçok şeyi yapmaktan onu alıkoyuyor. Çünkü o kadar narin ki tehlikenin nereden gelip kemiklerini kıracağı bilinemez ve bu onun kemik batması sonucu iç kanamadan ölmesine bile sebep olabilir. Bu durumda kitabın adının seçilmesindeki isabetliliği görmüş oluyoruz. Çünkü gerçekten bir cam gibi her an kırılmaya müsait, narin bir çocuktan bahsediyoruz. Bunun dışında tam bir zeka küpü. Onun yaşındakiler tuvalet alışkanlığını yeni yeni çözmüşken o okumayı sökmüş, guiness rekorlar kitabındaki tüm ilginç rekorları size tek tek sayabilecek kadar zeki ve olgun ruhlu bir çocuk. Büyüklerin anlamayacağını düşündükleri şeyleri bile içten içe anlayabilecek kadar da aklı başında. Onun 7 yaş büyük ablası Amelia ise ondan çok farklı bir dünyası olan sağlıklı ama mutsuz bir çocuk. Mutsuz çünkü kardeşinin durumu gün geçtikçe taşınması ağır bir yara halini alıyor. Ailede işler yolunda gitmiyor. Tüm bu karmaşada olan çocuklara oluyor. Amelia’da ilgisizlik ve birtakım sorunlar zincirinde kendini yapmaması gereken kötü şeyler yapan biri olarak buluveriyor. Anne Charlotte ise kafası karışık, çocukları için her şeyi yapmaya hazır ama o sırada birçok şeyi gözden kaçırmış çaresiz bir kadın. Eşi Sean bir polis memuru ve çocuklarının ve ailesinin gözlerinin önünde tükenip gitmesine karşın elinden bir şey gelmemesinden ötürü içi yanan bir baba.

   Picoult’un çok karakterli eserlerinde genelde tüm karakterleri severim. Ama hep bir favorim, içime sinen bir karakter olur. Bu eserde de minik Willow’u çok sevdim. Zaten şirin çocuklara olan sevgimden dolayı kitabın en minik karakterine sempati beslememem düşünülemezdi.  Willow öylesine saf, öylesine tatlı, öylesine zeki ve aynı zamanda öylesine kırılgandı ki. Benim kendi kızımmış gibi içim titreyerek okudum. O her “anneciğim” dediğinde o minicik dudakları ile o kırk yaşına gelmiş görmüş geçirmiş insan konuşmasını yaptığında benim içimden bir şeyler koptu. Ondan hiç kopmak istemedim. Sizinde kitabı okuduğunuzda onunla bambaşka bir bağ kuracağınızdan eminim.

   Picoult’un sevdiğim yanlarından birisi de karakterleri tamamen iyi ya da tamamen kötü yansıtmaması. En sevdiğimiz baş karakterlere bile kötü özellikler yükleyip bizi çelişkiye düşürüyor. Kitapta bazen karakterlerin davranışlarına veyahut verdiği kararlara hak verirken bazen de onları şiddetle eleştirirken buluyorsunuz kendinizi. Taraf tutmanız gerektiği durumlarda hangi tarafı haklı bulacağınıza emin olamıyorsunuz. İki tarafında öyle davranmasını haklı gösteren güçlü nedenler oluyor hayatlarında. Buda bizi belki kendi hayatlarımıza, kendi içimize dönüp bakmaya zorluyor. Picoult eserlerinde insanların iç dünyasını, iç çatışmalarını çok iyi yansıtıyor kesinlikle. Eserlerine asıl kaliteyi veren de bu diye düşünüyorum.
   
   Picoult’un bu kitabı bana diğer kitabı olan “Kızkardeşim İçin”i hatırlattı. İki kitabı da okuyanların benim gibi aradaki birtakım benzerlikleri görebileceğinden eminim. Hastalığı olan bir çocuk ve ailenin ilgilenilemeyen/ihmal edilen diğer çocuğu, aile içerisinde çatışmalar, açılan davalar, tutulan avukatlar derken çoğu kez aklım Kız Kardeşim İçin’e gitti. Bir de Picoult’ta ilgimi çeken bir nokta var. Tüm eserlerini okumamış olsamda şu zamana kadar okuduğum eserlerinde karakterlerden birisi dünyada nadir bulunan bir hastalığa sahip oluyor. Bir Daha Bak adlı kitapta Ethan adlı minik çocuk güneşe çıkmasını engelleyen bir pigment hastalığına sahipken, Kız Kardeşim İçin’de çok yaygın olmayan bir anemi hastalığı, bu kitapta ise bir kemik hastalığı söz konusuydu. Genel olarak Picoult’a bayılsam da dram yaparken sürekli hastalıkları kullanması tekrara kaçıyormuş gibime geliyor. Buda onu bir nebze de olsa klişeleştiriyor.  Ama yine de bunu yazarın tarzına ve kendi yaşamından izlere bağlayarak ve her ne olursa olsun işini iyi yaptığını verdiği eserlerin etkileyiciliğine bakarak söylersek bu tür eksiklikleri görmezden gelebiliriz.

   Picoult’un eserlerini okurken sadece okumak, duygulanmak, eğlenip zaman geçirmekle kalmadığımı, çoğu zaman çok farklı ve yeni bilgiler öğrenip çok farklı bakış açıları kazandığımı fark ettim. Hatta bu kitabı okurken her ne kadar kurgu olduğunu bilsem de gerçek hayatta da böyle dramlar yaşanabileceğini düşünerek gözümde büyüttüğüm küçük sorunlarımı boşverip unuttum ve halime şükretmem gerektiğini hatırlattı bana. Bir kitabın insana yapabileceği en güzel şeylerden birisi de bu değil midir zaten? 

   Kitapta insanı empatiye ve düşünmeye sevk eden felsefik bir yön vardı. Ancak ne kadar empati kursak da biz kitapta yaşananları yaşamadığımız sürece Charlotte’u, Amelia’yı, Sean’ı yargılamanın, onları kötülemenin ne kadar kolay olduğunu aslında aynı şeyler bizim başımıza gelse daha beter kararlar bile verebileceğimiz gerçeğini de dehşetle fark ettim.

   Picoult’un bu kitabı benim için şu açıdan da farklıydı. Karakterlerden birisi avukattı ve mesleğiyle ve elindeki davalar ile ilgili görüşleri, karşılaştığı zorluklar, avantajlar gibi avukatlık ile ilgili bilgiler edinmeme yardımcı olması ve bunun okuduğum bölümle yakından alakalı olmasıydı. Çünkü bende ileride avukat olmayı düşünüyorum. Özellikle Marin adlı karakterin ahlaki ve felsefi açıdan savunamayacağı bir davayı,  aslında inanmadığı bir gerçeği mahkeme ortamında savunmak durumunda kalması gibi bir durum meslek hayatımda benim başıma gelse hele ki bu kitaptaki türden bir dava karşıma gelse ne yaparım diye düşünmeden edemedim.

   Olumsuz pek bir yorum yapmak istemeyeceğim kadar güzel ve etkileyici bir kitaptı. Ama söylemeden geçemeyeceğim bir eksiği var. Anne karakteri olan Charlotte’un annelik duygularını yansıtmada yetersiz kaldığını düşünüyorum. Her ne kadar kitapta birçok şeyi çocuğu için yaptığı vurgulansa da yine de eksik bir şeyler vardı onun aşırı fedakar bir anne olduğunu düşünmemi engelleyen. Kız Kardeşim İçin kitabındaki anne rolü ile kıyasladığımda, oradaki anne portresi çok daha güzel betimlenmişti gibime geliyor. Bir bayan olarak Picoult’tan daha iyisini beklerdim bu konuda. Çünkü daha iyisini yapabildiğini diğer eserlerinde gördüm. Bu biraz hayal kırıklığı oldu benim için.

   Üslup oldukça akıcıydı. Yine birden fazla karakterin her birisi farklı puntolar ve yazı tipleriyle yazılmış kendi bölümlerinde kendi ağızlarından olayları ve düşüncelerini, hayallerini anlatıyorlardı. Yalnız bunu bize değil de minik Willow’a iletilmek üzere yazılmış bir günlük gibi düşünün. Dram diyince ilk aklıma gelen isimlerden birisi olan Picoult bu eserinde de yine yer yer beni ağlamanın eşiğine getirmeyi başardı. Sonu da oldukça şaşırtıcıydı ve okuyucuyu ters köşe yapabilecek cinstendi.  Kaliteli bir dram okumak isteyenler için şiddetle tavsiye edebileceğim bir eser. Durmak yok, Picoult okumaya devam! Bir sonraki kitap yorumunda görüşmek üzere. J
Alıntılar
Sürekli bir şeyler kırılır. Bardaklar, tabaklar, verilen sözler, yürekler… Buzu kırabilirsiniz; dalgaları da; sessizlik bile bir anda paramparça olup dağılır. Zincirler kırılır; bağlılıklar, dostluklar, yeminler… Kısacası yaşamdaki birçok şey kırılgandır. En çok da yaşamın kendisine yönelik bağ…
Kalp de dahil olmak üzere birçok şey kırılır. Yaşamdan alınan dersler fikir olarak değil, yara izi ve nasır olarak birikir.
Sonunda canın yandığı halde nasıl olup da ağlamadığını anlamıştım. Bazı acılar ifade edilemeyecek kadar büyüktür.
Birini seviyorsan adını farklı söylersin. O ad ağzının içinde güvendedir sanki.
Kendinize çok istediğiniz bir şeye sahip olmak uğruna her şeyinizi kaybetmeye hazır olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Ama kaybetmeye hazır olduğunuzu düşündüğünüz şeyler aslında sizi siz yapan şeylerdir.
Bazen hemen önünüzdeki küçük ateşi söndürmeye öylesine dalarsınız ki arkanızda büyüyen yangını göremezsiniz.
Birine duygularını davranışlarınla gösterdiğinde, bu taptaze ve içten bir şey oluyordu. Söylediğindeyse bu kelimelerin gerisinde alışkanlıktan doğan bir güdü ya da beklentiden başka şey olmuyordu.
 Belki origami sadece kağıtların katlanmasında değil, yaşamın kendinde de geçerli bir sanattır. Kendini ikiye katlarsın, sonra bunu yapmaya devam edersin ve...Bakmışsın ki önceki haline benzemeyen bir şekil oluşturmuşsun.
Geçmişinin üstüne kaç kat boya çekersen çek, alttaki fırça darbeleri her zaman gözükecekti.
Bilirsiniz...Bazen hayatınız o kadar kusursuz bir noktaya gelmiştir ki o kadar iyi olmayacağı düşüncesiyle bir sonraki andan korkarsınız.
Bence iki ayrı okyanus var. Biri yazın seninle oynayan okyanus, ötekiyse kışın deli gibi öfkelenen. Birine baktığında ötekini hatırlamak zor oluyor. 
Hata yapmak başka şeydi, hatalar yapmayı sürdürmek başka şey. Kendime birileriyle yakınlaşmak için izin verdiğimde, o insanların beni sevdiğine inanmaya başladığımda ne olduğunu çoktan öğrenmiştim. Hayal kırıklığı. Birine güvendiğin anda ezilmeyi de kabul ediyordun, çünkü gerçekten ihtiyaç duyduğunda hiçbiri yanında olmuyordu. Ya öyleydi ya da onların da sorunları senin sırtına biniyordu. Gerçek anlamda sadece kendine sahiptin ve eğer güvenilir, sağlam biri değilsen o daha da berbat bir durumdu.
Konuşmuyordun ama zaten konuşman da gerekmiyordu. Gözlerinde tüm bir yaşama yetecek kadar öykü vardı.
Bir şeyi başlatmanın ve kontrolü yavaş yavaş kaybetmenin nasıl olduğunu biliyorum. Sonra o şeyi yok etmek istersin, çünkü artık hem seni, hem de etrafındaki herkesi incitiyordur. Ama bunu yapmayı her deneyişinde seni biraz daha tüketir.
Bir yeri gerçek anlamda özlemen için belki orasını terk etmen gerekir; başlangıç noktasına ne kadar ait olduğunuzu anlamanız için belki çok uzun yolculuklar yapmanız gerekir. 
Dünyanın en kolay görünen emri. Bir tarife harfiyen uyarsınız ve sonuçta elde ettiğiniz şeye bakınca, istediğiniz şeyin hiç de bu olmadığını görürsünüz.
Tamamen emin olduğum şeylere gelince:
-Kesin emin olduğunu düşündüğün anda, aslında çok yüksek ihtimalle yanılıyorsundur.
-Kırılan şeyler -kemikler, kalpler, tutulmayan sözler- tekrar bir araya getirilebilir, ancak hiçbir zaman eskisi gibi olmaz.
-Son olarak da, geçmişte ne demiş olursam olayım, hiç tanımadığın birini özleyebilirsin.


NOT: Esma'nın Cam Çocuk Yorumu için => =>  http://yorumatolyesi.blogspot.com/...uk-kitap-yorumu.html

Puanım

9 Şubat 2017 Perşembe

Paris ve Londra'da Beş Parasız - George Orwell | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Down and Out in Paris and London
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 248
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.1  (37,703 Oy)

Arka Kapak Yazısı

"Beş parasız kalmaktan o kadar çok bahsetmiştiniz ki; eh, işte beş parasız kaldınız ve hâlâ ayaktasınız." Paris ve Londra'da Beş Parasız, 20. yüzyılın en büyük romancılarından George Orwell'in, Avrupa'nın iki büyük şehrinde, Paris ve Londra'da yaşadığı sefaleti olanca gerçekliğiyle anlattığı, son derece önemli bir eser. Bir gün Paris'in orta yerinde meteliksiz kalan genç yazar, yoksulluk ve açlıkla mücadele etmeye başlar. Rehineciler, iş bulma kurumları, umut tacirleri, karın tokluğuna günde on yedi saat çalışılan karanlık otel mutfakları arasında sürüp giden Paris macerası, yazarın güç de olsa kendini Londra'ya atmasıyla sona erer ama Londra'da onu çok daha ağır şartlar beklemektedir. 

Orwell, modern insanın ısrarla görmezden geldiği bir dünyanın kapısını aralıyor. İşsizlik, evsizlik, açlıkla damgalanan bu dünyanın insanları izbe pansiyonlarda, berduş barınaklarında yaşıyor, hayata bir ucundan tutunmaya çalışıyorlar. Paris ve Londra'da Beş Parasız, köleliğin hiçbir zaman, modern zamanlarda bile ortadan kalkmadığını, sadece görünüm değiştirdiğini anlatıyor.

Yorum

George Orwell en sevdiğim yazarlardan biri, ilk beşte de yer alır muhtemelen. Paris ve Londra'da Beş Parasız da otobiyografik roman niteliğinde, yazarın gençliğinde Paris ve Londra'da yaşadığı yoksulluğu ve o zamanın şartlarını tüm açıklığı ile kaleme aldığı bu kitap Orwell'ı tanımak için oldukça iyi bir kaynak niteliğinde.

Orwell'ın gençlik yılları... Kitap Paris'te başlıyor ve Orwell bize olayları kendi ağzından aktarıyor, dili oldukça sade ve samimi, ne acındırma var ne de sizi rahatsız edecek fazladan bir şey. Yazar her şeyi yalın ama oldukça güçlü bir dille anlatıyor. Paris'te kıt kanaat geçinirken bazı olaylar sonrasında beş parasız kalır ve yazar yoksulluğun pençesine düşer.

Yoksullukla ilk temas çok ilginç. Yoksulluğu o kadar düşünmüşsünüzdür -Tüm hayatınız boyunca korktuğunuz, başınıza eninde sonunda gelecek şeydir o- oysa gerçekte öyle sıradan, öyle farklıdır ki. Siz çok basit olacağını sanmışsınızdır; olağanüstü karmaşıktır. Siz korkunç olacağını sanmışsınızdır; sadece sefil ve sıkıcıdır. Başta, yoksulluğun kendine has bayağılığını keşfediyorsunuz; size yaşattığı değişiklikleri, karmaşık cimriliğini, kırıntı silip süpürme halini.

  Orwell hem kendi yaşadıklarını hemde o zamanın Paris ve Londra'sında şartlar nasıldı, yoksul insanlar nasıl yaşamını sürdürüyordu hepsini çok güzel bir şekilde aktarıyor. Kitabı okurken sık sık hayretler içinde kaldım ve anladım ki biz yokluk ne hiç bilmiyoruz aslında. Dışarıda yaşamak zorunda kalanlar için hayat ne kadar zor ve onlar nelere maruz kalıyor hiçbir fikrimiz yok.

Yine de çulsuz kalarak kesinlikle öğrendiğim bir-iki şeye değinebilirim. Bütün berduşların ayyaş pislikler olduğunu asla düşünmeyeceğim, sırf bir peni verdim diye hiçbir dilenciden minnet beklemeyeceğim, işsiz bir adamın yorgun olmasına şaşırmayacağım, Selamet Ordusu'na yardım etmeyeceğim, giysilerimi rehine vermeyeceğim, sokakta dağıtılan bir el ilanını geri çevirmeyeceğim, şık bir lokantada keyifle yemek yemeyeceğim.

  Yazar, bu beş parasız döneminde yepyeni bir dünyaya adımını atıyor ve bir çok şeyin perde arkasını görüyor, bunu da okuyucuya aktarıyor. Kitapta yoksuluk ve yoksul insanları bulduğunuz gibi sistem eleştirisini de buluyorsunuz ki eleştiriler oldukça yerinde ve haklı.

Her nasılsa dürüst kalmış bir zengine, çalışma şartlarının iyileştirilmesiyle ilgili soru sorulduğunda çoğunlukla şöyle bir yanıt veriyor:
"Yoksulluğun hoş bir şey olmadığını biliyoruz; hatta bize dokunmayacak kadar uzağımızda kaldığı için ne denli tatsız olduğunu düşünerek kahrolmaktan aslında zevk alıyoruz. Ama bu konuda bir şey yapmamızı beklemeyin. Siz alt sınıflar adına üzülüyoruz, tıpkı uyuz bir kediye üzüldüğümüz gibi; ama şartlarınızın düzelmesini engellemek için elimizden geleni ardına koymayacağız. Tam da bu halinizle daha güvenilir olduğunuz kanaatindeyiz. Şu an ki durum işimize geliyor ve sizi günde bir saat dahi fazladan özgür bırakma riskini göze almayacağız. Bu yüzden, aziz kardeşlerim, madem İtalya seyahatlerimizin masrafını çıkarabilmek için ter dökmeniz gerekiyor, dökün o terleri ve kahrolun."

  Ben Paris ve Londra'da Beş Parasız'ı gerçekten severek ve etkilenerek okudum. Ve anladım ki bir Orwell kolay olunmuyor. Yalın diliyle ve gerçekçi anlatımı ile çok güzel ve çarpıcı bir kitap, okumak isteyen herkese öneririm. İyi okumalar. :)

Alıntılar

İnsan aşkı -gerçek aşkı- bir kere tattıktan sonra diğer her şey bir mutluluk hayalinden ibaret kalmaz mı? 
Mücadelesinde sebat eden kazanır. 
"Güçlüsün ha?"
"Çok güçlüyüm," diye yalan söyledim. 
İnsanın aç kalınca yapmayacağı şey yoktur. 
Cehaletin sınırı yoktu ve dehşet vericiydi. 


Puanım