Orijinal Adı: Vierundzwanzig Stunden aus Dem Leben Einer Frau
Seri: Yok
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 96
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.95 (4,792 Oy)
Arka Kapak Yazısı
Tutkunun nasıl öngörülemez, nasıl dönüştürücü bir kuvvet olduğunu izliyoruz Stefan Zweig’ın usta kaleminden. Bir kumarbazın ve bir kadının tutkusu yirmi dört saatliğine karşılaşıyorlar. Çarpışmaya benzer bu karşılaşmanın sırrı yıllarca suskun bir yürekte yaşıyor, ta ki ertelenmiş bir yüzleşmeye, arındıran bir itirafa dek. Tek bir günün insan yaşamında kaplayabileceği yere; bazı günlerin tüm ömre, tüm günlere ve tüm zamanlara bedel olduğuna dair sarsıcı bir itiraf bu.
Yorum
İnsanların çoğunun hayal gücü pek gelişmemiştir. Kendilerine dokunmayan, sivri oklarını sertçe duygularının en derinliklerine saplamayan hiçbir şey onları pek etkilemez, ancak gözlerinin önünde , elle tutabilecekleri uzaklıkta olan ufacık bir şey bile içlerinde ölçüsüz bir heyecan yaratır. O zaman kayıtsızlıklarını, uygunsuz ve şiddetli bir öfke göstererek telafi etmeye çalışırlar.
Tüm kitap severlere selam olsun! Esma'nın Stefan Zweig aşkını, blogu takip edenler bilirler. Başta Esma'nın tavsiyeleri olmak üzere, bloglarda ve çeşitli kitap etkinliklerinde sürekli karşılaştığım ve daha okumadan sevdiğim bir yazar olan Zweig'ı okumaya nihayet başladım. Kütüphanede arayıp taramama rağmen Olağanüstü Bir Gece ve Bilinmeyen Kadının Mektubu ya da Satranç gibi eserleri göremeyince bende Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat ile başlayayım dedim. Hem en tatlı olan ve en rağbet gören eserleri sona bırakayım da çıtayı yükseltmesin diye de düşündüğüm için çok da sorun etmedim açıkçası.
Öncelikle Zweig'ın yazım tarzını o kadar beğendim ki, bunu kelimelere nasıl dökerim inanın bilmiyorum. Bir ressamın fırça darbeleriyle oluşturduğu efsane tablolar ile Zweig'ın kelimelerle oluşturduğu eserlerini kıyaslarsak, Zweig'ın bu işin Van Gogh'u olduğunu söyleyebilirim heralde. Gerçekten kitabın ilk sayfalarından itibaren kelimeleri öylesine ustaca kullanmış ki, insan tek bir satırını dahi atlamadan kelimeleri içine sindirerek okumadan edemiyor. Elimden gelse tüm kitabı alıntılardım gibime geliyor. Çok beğendim. Bir mekanı ya da kişiyi betimlemesi hatta basitçe bir olayı anlatışındaki kelime seçişleri bile öylesine etkileyici ki aynı sayfayı bazen 2-3 kez okuduğum olmuyor değildi.
Kendi hayatında hiçbir şey yoksa, başkalarının hayatındaki tutkulu huzursuzluk, bir gösteri ya da müzik gibi insanı oyalayabilir.
Neyse Zweig'ın muhteşemliğinden okuduğum diğer kitapları yorumlarken de sıkça bahsederim nasıl olsa, şimdi biz eserin incelemesine geçelim. Eser hakkında çok fazla şey söylemem hem spoiler vermek gibi olur, hem de kitabın sizin gözünüzdeki gizemliliğine gölge düşürebilir. Bu yüzden fazla detaya girmemeyi tercih ediyorum. Tıpkı bazen eserle ilgili hiçbir şey bilmeden başlarsam, daha gizemli kalacağını düşündüğüm için çoğu kitabın arka kapak yazısını okumamam gibi.
Oysa o an, bu karmaşadan sertçe uyanmış, ellerimden kayıp gitmiş şeyleri, anı denen büyülü kendini aldatmacayla hatırlayarak tekrar tekrar yaşamak istiyordum. Bu tip şeyler ya anlaşılır ya anlaşılmaz. Belki de bütünüyle anlayabilmek için yanan bir yüreğe sahip olmak gerekir.
Eser, kitabın adından da anlayabileceğiniz gibi bir kadının ağzından anlatılıyor. Bazen bir gün öncesinde gülüp eğlenirken bir gün sonrasında (ALLAH korusun) ailemizden birini kaybetmemizle, ya da bir gün öncesinde hiç tanımadığımız bir yabancıyı bir anlık görmeyle artık eskisi gibi olamayacak kadar körkütük aşık olmamız gibi bir günde her şeyin değişmesi tuhaf bir olay değil mi? İşte bu kitapta da bir kadının 24 saat içine sığan ve hayatı boyunca etkisini üzerinden atamadığı bir olaylar zinciri anlatılıyor.
Kibirle, gösterişle ruh, nefis, duygu, acı gibi isimler verdiğimiz şeylerin aslında nasıl da zayıf, korkak, yetersiz şeyler olduğunu dehşetle görüyorum. Bunların hiçbirinin en taşkın halinde bile acıyla kıvranan bedeni tamamen yıkmaya gücünün yetmediğini biliyorum. İnsan böyle anlarda bile yıldırım çarpan bir ağaç gövdesi gibi cansız düşüp yere devrilmiyor, kanı damarlarında dolaşmaya devam ediyor.
Her şey mükemmel görünürken, kendinizi anın büyüsüne kaptırıp mutluluktan uçarken bir anda her şeyin tam tersine döndüğü bir gün yaşamışsınızdır. Yaşadıklarınız gözünüze bir meleğin dokunuşu kadar mucizevi görünmüş sonrasında ise hayatınızda başınıza gelebilecek en korkunç şeyi tecrübe edindiğinizi dehşetle fark etmişsinizdir. Bu kitapta işte bu türden çelişkiler, gitgeller ile dolu bir kitaptı. Aslında basitçe yazılmıştı ve kurgusu çok da güçlü değildi ama biz okurları zaten Zweig kitaplarına çeken onun güçlü kurgusundan çok sözcüklerin büyüsü ve her kitabından ucundan kıyısından bir mesaj almamız değil midir? En azından duyduğum kadarıyla öyle düşünüyorum. Bu kitapta da bize güzel mesajlar saklıydı. Özellikle görmek istediklerimiz, inandığımız, uğrunda her şeyi feda edeceğimiz kadar mucizevi bir şeye sahip olduğumuzda buna kapılıp gitmememiz gerektiği, her şeyin bizim bakış açımıza bağlı olduğu gerçeği. Daha birçok mesaj.
Acı da korkak bir yan var ve yaşama isteğinin gücü karşısında geriler. Çünkü bedenimizin yaşama arzusu, ruhumuzun ölüme tutkusu karşısında ağır basar.
Kitabın üslubu akıcı, hızla okunan bir kitaptı. Zaten Zweig'ın diğer kitapları gibi ince olduğundan çabuk biten bir kitaptı. İnce ama etkileyici diyebilirim. İnce olduğundan herkesin ayrı bölümü gibi şeyler yoktu. Konuşma işaretleri vesaire de olmaksızın diyalogların cümlelerin arasında kaybolduğu, paragraflardan oluşan bir kitaptı. Beğendim ve herkesin okumasını tavsiye ettiğim bir kitaptı. Benim gibi Zweig ile yeni tanışacak olan okurlar için ideal olabilecek kitaplardan birisi diyebilirim. Belki tüm ustalığını bu kitapta konuşturmamış olsa bile Zweig'ın yazarlığının parıltısını bu kitapta da rahatlıkla görebileceğinizi düşünüyorum. Bol kitaplı günler dilerim. :)
Puanım