İş Bankası Kültür Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İş Bankası Kültür Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2017 Pazartesi

Çocukluk - Tolstoy | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Детство
Seri: Çocukluk, İlkgençlik Ve Gençlik #1
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 152
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.82  (491 Oy)

Yorum

  Tolstoy'un otobiyografik romanı olan Çocukluk, Tolstoy'un çocukluğunda neler yaşadığını kendi ağzından okuma imkanı sunuyor.

  "Sevdiğin bir varlığın hatlarını hayalinde canlandırmaya çalıştığında geçmişten o kadar çok anı belirir ki, bu anıları, göz yaşları arasındaymış gibi bulanık görürsün."

  İnsan zamanla hem değişen hem de aynı kalan bir varlık, zaman içindeki değişimi ve aynılığı okuyabilmek, buna tanık olma fırsatı ise kitapların (özellikle klasiklerin) en sevdiğim yönlerinden biri. Çocukluk'u okurken de sık sık bunu hissettim, başka bir zamana ve kültüre ait bir çocuğun, ileride büyük yazar olacak bir çocuğun hayatını okumasak ise ayrıca hoşuma gitti. Kitabın dili her ne kadar sade olsa da anlatımı güçlü ve çarpıcı, Tolstoy hiç çekinmeden hepimizin varlığını bildiği ama bahsetmediği davranışlara-duygulara kitabında yer vermiş.

  Her nerede olsak da hangi zamanda varlığımızı sürdürsek de, acı aynı acı, çocukluk aynı çocukluk. Hepimiz bir bakıma aynı yollardan geçiyoruz, hepimiz aynı hamurdan insanlarız ve çektiğimiz acılar ortak. Tolstoy'un annesinden ayrı geçirmek zorunda kaldığı yıllar, annesinin ölümü ve diğer olaylara karşı olan tepkilerini okumak, okuru ona yaklaştırıyor ve ister istemez insan duygulanıyor.

  Tolstoy'un çocukluk yaşamı ile çocukça hareketlerinin harmanlandığı bu kısa kitapta kendinizden  mutlaka bir şeyler bulacaksınız.

Puanım


Bir Delinin Anı Defteri, Palto-Burun, Petersburg Öyküleri ve Fayton - Gogol | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Записки сумасшедшего
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 223
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.09  (10,675 Oy)


Yorum


   Ölü Canlar'ı okuduktan sonra Gogol'un diğer eserlerini de okumayı istemiş ancak bir türlü fırsat bulamamıştım. Çoğu yayınevi bu hikayeleri ayrı basmış ancak İş Bankası bir arada basmış olunca çok sevindim. Kitapta toplamda altı öykü var;
Neva Bulvarı,
Burun,
Portre,
Palto,
Bir Delinin Anı Defteri,
Fayton.

  Açıkçası öykülerin hepsini sevdim, bir tek Fayton'dan istediğimi alamadım. Her öykünün kendine has bir üslubu ve insanı çeken bir yönü vardı. İçlerinden en çok ilgimi çeken ise Burun oldu, yazar bu öyküde sıra dışı bir olayı konu alıyor, hem absürt hem de eğlendiren bu öyküyü sonunda kendi de eleştiriyor ki bence bir yazar için bu mükemmel bir hareket, hem yazıyor hemde eleştirisini yapıyor ve okura sunuyor. Usta olmak bu olsa gerek. 

  Karakterleri ve olayları ile her öykü hem okuması keyifli hemde birbirinden ilgi çekici idi. Gogol, tanıdığıma çok sevdiğim yazarlardan, umarım sizde bir gün onu okur ve seversiniz.

Ama dünyada hiçbir şey uzun süreli değildir, o bakımdan binbaşının duyduğu bu ikinci sevinç ilki kadar canlı değildi. Bir dakika sonra duyacağı sevinç bundan da cılız olacaktı ve nihayet suya atılan bir taşla doğan halkların bir süre sonra yitip gitmesi gibi, içinde kıvılcımlanan son sevinç kırıntısı, doğal ruh haline karışacak, bu hal içinde sönecek, belirsizleşip gidecekti.

Alıntılar

Kafasını dolduran konuların çokluğu ve karmaşıklığı üstadımızın ürkekliğini daha bir arttırır. 
Ahlaksızlık kendi başına da çirkindir, iticidir; ama olağanca tertemizliğiyle düşlerimize süzülen güzelliğe bulaşınca büsbütün itici olur. 
Ah, ne kadar iğrençti şu gerçeklik denen şey! Düşlerimize neden hiç uymuyordu sanki? 
Acaba arzuladığımız bir şeye hiç kavuşmuşluğumuz olmuş mudur... kavuşmak için var gücümüzü harcadığımız bir şeyi elde etmişliğimiz?

Puanım


7 Kasım 2017 Salı

Vahşetin Çağrısı - Jack London | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Call Of The Wild
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 112
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 3.83  (253,636 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   İhanete uğrayan ve kuzeyli tacirlere satılan, St Bernard-İskoç köpeği kırması Buck, donmuş Yukon toprakları boyunca kızak çekmeye zorlanır.

   O ve takımdaki diğer köpekler neredeyse canları çıkana kadar dövülmektedir, ancak Buck, John Thornton tarafından bu zulümden kurtarılır ve onun yanında "sevgiyi" öğrenir. Buck artık hayatta kalmayı ve kendi başının çaresine bakmayı öğrenmiştir; öyle ki, yeniden özgür kalıp yabana döndüğünde, karşılaştığı şey korku ve hayranlıktır.

Yorum
   Yıllar öncesinde beyaz dişi okuduğumda da etkilenmiştim. Hayvanları anlatan kitaplar hep böyle güzel kurgulanmaz. Kolay iş değildir ve güçlü bir kalem gerekir bunun için ve Jack London’ın güçlü bir kalemi olduğunu hepimiz biliyoruz zaten. Kısa bir kitap olmasına rağmen verdiği mesajla ve kurgusuyla insanı içine çeken ve etkileyen efsane bir eserdi. İyi ki okumuşum diyorum. 


   Baş karakterimiz bir kurt köpeği idi. Yazarımız bu kitapta yaradılış ve canlıların özünün değişmeyeceği gerçeğine vurgu yapıyordu. Bir tarafta sevgi ve huzur, sükunet, rahatlık hüküm sürerken diğer tarafta mücadelenin, açlığın, liderlik ve hayatta kalma savaşının hüküm sürdüğü iki farklı dünya düşünün. Hangisini seçerdiniz? Çoğunuz belki mücadele ve yorulmak yerine rahatı ve huzuru seçerdi. Kitapta bu seçimleri sizin ve beyninizin değil aslında içinizde bir yerlerde çok derinlerdeki özünüzün yaptığını, bunun yaradılış ile ilgili bir seçim olduğunu vurguluyordu. Bir aslan bir kafeste gösteri yapmak için yaradılmamışsa ormanlara hükmetmek için varsa onu ne vadederseniz edin olduğu şeyden, özünden koparamazsınız. Kitapta anlatılmak istenen de tamamen buydu. Bir kurdun başından geçenler kısacık bir kitaba öylesine sığdırılmış ki kitapta yedi iklim, dört mevsim, bencilinden acımalısına, hayvan severinden, cimrisine, vahşisinden, merhametlisine binlerce çeşit insan karakteri, birçok mücadele yer alıyor. Üstelik bunlar son derece hayatın içinden ve gerçekçi bir bakış açısı ile hayatın acı tatlı bütün yönleri ile aktarılıyor. Jack London gerçekten çok kaliteli bir yazar. Tüm kitapları mesajlar ve akılda kalacak olaylar ile dolu.

Varoluşun zirvesini gösteren, hayatın artık daha fazla yükselemediği bir kendinden geçme hali vardır. Yaşamanın çelişkisi de odur ki bu kendinden geçme, esrime hali, insan ancak en hayat doluyken ve insanın ancak hayatta olduğunu tamamen unutmasıyla gelir. Bu hayatı unutma hali sanatçıyı etkisi altına aldığında bir alev gibi ondan dışarı taşar; bir askeri etkisine aldığında o asker cephede savaş çılgınlığına kapılarak düşmanına en ufak merhamet göstermez.
   Bir hayvanın gözünden, onun bakış açısı ile son derece akıcı bir dille anlatılıyor kitap. Sayfalar elinizden hızla akıp gidiyor. Hareketli ve aksiyonlu yönleri de var. Sürekli “acaba sırada ne var?” psikolojisi ile okuyorsunuz kitabı. Merak içerisinde takip ediyorsunuz olayları. Böylesine sevilesi ve mesajlarla dolu kitabı herkesin okumasını öneririm. Bol kitaplı günler. :)


Puanım

2 Kasım 2017 Perşembe

Ütopya - Thomas More | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Utopia
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 217
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.5  (45,443 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Sir Thomas More, Sokrates'e benzetilmek onurunu kazanan ender kişilerden biridir. Onun ölümsüz yapıtı Utopia dünya klasikleri arasına girmiş ve bugün bile hâlâ merkal okunmaktadır. Neredeyse beşyüz yıl önce yazılmış olan Utopia'da, en geniş anlamıyla Hümanizm, yani insanlık sevgisi ve saygısı hakimdir.

   Kimseyi diğerinden üstün saymayan, sıradan insanların kurduğu bir devlet: Thomas More'un Utopia'sı. Bir yeryüzü cenneti. Yaklaşık beş yüz yıl öncesinden çağımıza dek eskimeden gelen bu klasik, Prof. Dr. Mina Urgan'ın incelemesiyle sunuluyor.



Yorum
   Okumakta biraz geç kaldığımı düşündüğüm bir eseri nihayet okumuş olmanın rahatlığı içerisindeyim. Geç olsun ama güç olmasın demişler. Bu eser gerçekten övüldüğü kadar varmış. Kitap anlatması gerekeni dolandırmadan, doğrudan ve kısa-öz şekilde aktarmış. Utopia dünyanın kirli ve çarpık düzenini gözler önüne sererken bir yandan da olması gerekenin ne olduğunu gösteren bir dünya portresi çizmeyi başarabilen muntazam bir eser. Bu olan-olması gereken karşılaştırmasını okurken zaman zaman çok haklı bulduğunuz ve şu anki dünyamızda tasvip etmediğiniz birçok noktaya parmak basılıyor, zaman zamansa daha güzel bir dünyaya adım atma umutlarının kapısı aralanıyor.


   Kitabı çok spoiler vermeden kısaca anlatacak olursam, birçok devletten oluşan dünyamızda birçok devlet kirliliğin, rüşvetin, iktidar ve güç düşkünlüğünün, eşitsizlik ve adaletsizliğin pençesinde hüküm sürerken öyle bir devlet var ki onların kurmuş olduğu düzen ağız sulandırıyor. Öyle bir devlet ki bu para ve şöhret en önem verilmeyen ve insanların bu gibi dünyevi değerler için birbirini öldürmediği veya hırs içinde mücadele ettiği değerler olarak görülmüyor. Hatta bu gibi değerlere sahip olmak ve bunlar ile gösteriş yapmak bu devletin fertlerinin gözünde kalitesizlik ve ahlaksızlığın bir göstergesi kabul ediliyor. Din anlayışı hoşgörü içinde ve ortak bir kardeşlik çerçevesinde meydana gelirken, herkesin ihtiyacı kadarını alıp ihtiyaçtan fazlasına kimsenin gerek duymadığı eşitlik ve refahın hüküm sürdüğü bir devletten bahsediyoruz. Savaşı, kanı, halkı ezmeyi, isyan etmeyi bulamayacağınız sıcacık ve halkın tüm fertlerinin birbirine sımsıkı bağlı olduğu bir devlet. Daha fazla konuşup Utopia devletinin sürprizini bozmak istemiyorum. Ama kitabı okuduktan sonra eğer gerçekten böyle bir devlet düzeni olabilse dünyanın şuan ki halinden bambaşka olacağını düşünmeden duramayacaksınız. Sürekli bu kitapta oluşturulan ütopya ile mevcut dünya düzenini kıyaslayıp günümüzde insanın insanın kurdu olduğu ve dünyamızın kötü bir sona doğru gittiğini fark ediyorsunuz. Dünyamızdaki hükümetlerin halktan kopmuş bencil politikaları, insanların birbirine olan kin ve nefreti kitapta gözler önüne serilirken böyle olmak yerine nasıl olması gerektiği vurgulanıyor. Her okuduğunuz satırda keşke böyle bir düzen yerine diğeri olsaydı da insanlar barış içerisinde adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerlerin hakkını vererek yaşayabilseydi derken buluyorsunuz kendinizi.


    Kitap duru bir dil ile yazılmış. Karakterlerden çok olaylar ve yaratılan dünya ön planda olmakla birlikte kitapta bir kurgu oluşturmak amacı ile birkaç karakter konuşturulmuş. Kitap bittikten sonra kitapta anlatılanları özetleyip vurgulanmak istenenleri gözler önüne sere bir inceleme yazısı da ortalama 150 sayfa olarak yer alıyor ve onu da okuyup Thomas More’un eserini daha iyi özümsemiş ve pekiştirmiş oluyoruz. Herkesin okumasını tavsiye ettiğim bir eser. Herkese bol kitaplı günler.:)


Alıntılar
   Krallar yalnız savaşı düşünürler, bense bu sanatları ne anlarım ne de anlamak isterim. Yalnız barışa yararlı sanatlar kralların pek umrunda değildir. İş yeni ülkeler kazanmaya geldi mi, bütün yollar iyidir onlar için: Din, iman, akıl dinlemezler; ne günaha girmekten çekinirler, ne kan dökmekten. Buna karşılık kazandıkları memleketlerin halkını iyi yönetmekle pek uğraşmazlar.
   Kralların danıştığı insanlara gelince: Bunların bir kısmı ağızlarını açmaz, çünkü söyleyecek sözleri yoktur, kendileri akıl danışmak durumundadır. Bir kısmınınsa akılları erer, işe yarayacaklarını da bilirler; ama her zaman gözde olan yetkilinin düşüncesini paylaşırlar, ortaya attığı budalalıkları alkışlarlar. Bütün bu aşağılık asalakların tek kaygısı, yüz karası bir dalkavuklukla, kralın tuttuğu adamın desteğini kazanmaktır. Bir diğer kısmı da kendini beğenmiş kişilerdir, yalnız kendi düşüncelerine değer verir, kimseyi dinlemezler. Bunda da şaşılacak bir şey yok, çünkü doğa herkese kendi yarattığını sevip okşama içgüdüsü verir: Karga da, maymun da kendi yavrularına gülümser yalnız.
Öldürmek hırsızlığı cezalandırmak için çok ağır, hırsızlığı önlemek içinse çok hafif bir cezadır.
Bana kalırsa, en iyi yolu bulmak, en kötüsünü bulmaktan çok daha kolaydır.   
Ütopyalılar aklı başında insanların, yıldızlar ve güneş dururken, bir incinin ya da bir elmasın cılız parıltısına düşkünlüklerine şaşarlar. Bir koyunun sırtında taşıdığı yünün en incesinden yapılmış giysiler giyiyor diye bir insanın daha soylu, daha değerli olacağını sanması deliliktir onlar için.
Ütopyalılara göre, bir suçu tasarlamak , o suçu işlemekten farksızdır. Kötülük yapmak isteyen, sadece karşısına bir engel çıktığı için bu kötülüğü yapamamışsa, niçin suçlu sayılmasın?
Bir kadını kocasının gözünde en çok yükselten şey, güzellik değil, dürüstlük ve alçak gönüllülüktür. Çoğu zaman güzellik sevgiyi uyandırır, ama bu sevginin kalması, sürekli olması için, erdem ve uysallık gerekir.    
Ütopyalılara göre, bir anlaşma ne kadar gösterişli törenlerle imzalanırsa, kelimeler üstünde çekişerek o kadar çabucak bozulur. Zaten çoğu zaman bu anlaşmalarda kullanılan kelimeler bile öylesine kurnazca seçilir ki, anlaşmayı da verilen sözü de bozmanın bir yolu bulunur sonunda. Oysa aynı kurnazlık, daha doğrusu aynı hile ve dolaplar iki kişinin özel anlaşmasında, imzaladıkları bir sözleşmede yapılsa, krallar bağıra çağıra hemen kıyametleri koparır, ancak ölüm cezasının paklayacağı korkunç bir suç sayarlar bunu. Evet, krallara bu konuda kötü öğütler verenler bile bu yolu tutarlar o zaman.
Kralların şanlı egemenliği altında, adalet dediğimiz ya metelik etmeyen aşağılık bir şeydir ya da iki çeşit adalet vardır yeryüzünde: Biri yaya giden, yerlerde sürünen, sağa sola sapmasın diye birçok bağlarla sıkı sıkı bağlanan yoksul halka uygun zavallı bir adalet; öteki de canının istediğini yapanlara, yasalarla sınırlanmayanlara, yüksek mevkide olanlara uygun, pek şahane bir adalet.
Kendini beğenmek öyle bir cehennem yılanıdır ki, insanın yüreğine sinsice süzülüp girer, onu zehirleyip gözünü kör eder, daha güzel bir hayata giden yoldan saptırır onu. Bu sürüngen, insanların öylesine içine işler ki, onu koparıp atmak kolay olmaz.

Puanım
 

30 Ekim 2017 Pazartesi

Genç Bir Doktorun Anıları - Mikhail Bulgakov | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Записки юного врача (Zapiski Iunogo Vracha)
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 168
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.25  (8,080 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Devrim zamanı Rusya… Karakışı aratmayacak kadar soğuk, kasvetli bir eylül günü, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktor, şehirde çoktan unutulmuş geleneklerin ve boş inançların hüküm sürdüğü uzak bir kasabaya gelir. Devrim, büyük şehirlerin merkezlerinde hayatı ve zihniyetleri altüst ederken, bu genç doktor ülkenin ücra bir bölgesinde kadercilikle ve batıl inançlarla zorlu bir mücadeleye girişir.

   Zor bir doğum, hassas bir cerrahi müdahale, uzaktaki bir hastaya ulaşabilmek için şiddetli bir kar fırtınasına rağmen göze alınan bir yolculuk, ağrılarını dindirmeye çalışırken morfinman olan bir meslektaş… Genç doktorun gündelik hayatında karşılaştığı bütün zorlu sınavlar, Bulgakov’un elinde olağanüstü güçlü bir anlatımla, dram sınırlarında gezinen bir dokunaklılıkta öykülere dönüşür.



Yorum
   Genç Bir Doktorun Anıları okurken keyif aldığım bir kısa romandı. Tıp Fakültesi’nden yeni mezun olmuş çiçeği burnunda bir doktorun gittiği görev yerlerinde yaşadığı zorluklar, tanık olduğu hastalıklar, karşılaştığı birbirinden değişik insanlar farklı başlıklar altında kısa öyküler şeklinde gayet başarılı şekilde aktarılmıştı. Tüm hikayeler gayet renkli, eğlenceli, şaşırtıcı ve bazı yönlerden de eğitici idi. Bazı hikayeleri okurken tıbbi bilgiler öğrenirken başka bir hikayede o hikayedeki karakterler ve baş karakter doktorumuzun davranışları daha ön plana çıkıyordu.

   Roman kadrosu çok geniş olmayan birkaç karakterden oluşuyor. Baş karakterimiz Tıp Fakültesinden yeni mezun olmuş çiçeği burnunda bir doktorumuz. Atandığı, gelişmemiş bir kasabada doktorluk görevine başlayan doktorumuza burada ebeler ve yardımcılar eşlik etse de romanın özünde tek karakter bu doktor. Doktorumuz bu kasabada tıp kitaplarında gördüğü hastalıklarla bizzat karşılaşıyor. Hatta en karşılaşmaktan korktuğu hastalıklarla bile yüzleşmek ve tedavi etmek zorunda kalıyor.


   Romanı güzel kılan bir yön bunların sadece anılardan ibaret olmayıp, doktorun bizi güldüren sempatik bir karakteri olması. Anlatışı samimi ve sıcak. Dışarıya, hastalarına, hastabakıcı ve ebelere asla yansıtmadığı düşünceleri ve kaygılarını biz okuyuculara iç sesi aracılığı ile aktarıyor. Bazen soğukkanlı ve işinin ehli bir doktor olmayı başarırken zaman zaman yaptığı beceriksizlikler ile hepimizi güldürebiliyor. Kitapta profesyonel bir doktordan bahsedilmiyor. Bu nedenle yaptığı tüm operasyonlar başarıya ulaşmıyor. Bazıları hayal kırıklığı ve ölümlerle sonuçlanabiliyor elbette ki. Ama her hikayede farklı bir insan karakterine, farklı bir olaya ve farklı bir mesaja tanık oluyorsunuz. Romanın gerçek hayatla örtüşen bu yönü hoşuma gitti.

   Üslup son derece akıcı ve dili anlaşılır bir kitap. Hatta doktor kendi iç sesi ile olan konuşmalarında gündelik dilin argolarına bile yer veriyor diyebiliriz. Kısa kısa birden fazla öyküden oluşuyor ve her hikayenin içerikle örtüşen başlıkları var. Tüm hikayeleri çok beğenmeme rağmen başka bir doktordan bahseden en sondaki hikaye beni en çok etkileyen, en mesaj dolu hikaye oldu. Verdiği mesaj çok güzeldi. İnsanın ne kadar mevki sahibi olsa bile yaptığı ufak bir hatanın, verdiği ufak bir tavizin nerelere varabileceğini anlatıyor, günümüzde de çok sıklıkla görülen bir soruna da ışık tutuyordu. Bunun ne olduğunu söylersem “sürpriz bozan” olacağı için o kısmı kendime saklayarak size sadece şu kadarını söyleyebilirim ki bir hayatın adım adım nasıl yok olduğuna tanık olacağınız güzel bir hikaye yatıyor.


   Sevgili Esmacığım’ın tavsiyesi üzerine bu kitabın birkaç bölümden oluşan dizisine de bakmak istiyorum. En kısa zamanda fırsat bulursam eğer. Onunla ilgili yorumlarımı da izler izlemez sizlerle paylaşırım. Esma'nın dizi ile ilgili yorumu ve dizinin fragmanı aşağıdadır. Mutlaka bakmanızı tavsiye ederim. Şimdilik bu kitap hakkındaki yorumlarımın sonuna geldik. Okunmasını tavsiye ettiğim (özellikle doktor adaylarına) kaliteli ve kısa bir roman. Herkese bol kitaplı günler. :)
=>Esma'nın Dizi Yorumu


Alıntılar
Bir şeyle mücadele etmek için onunla yüz yüze gelmek gerekir.
Akıllı insanlar mutluluğun sağlığa benzediğini çok önceden fark etmiştir: Mutluyken fark etmezsiniz; ama yıllar geçtikçe, geçmişte kalan mutluluğunuza ilişkin anılar, ah, anılar!...
Yalnızlık önemli, kayda değer düşüncelerdir; derin düşüncelere dalma, sükûnet, bilgeliktir…


Puanım
 

16 Ekim 2017 Pazartesi

Otomatik Portakal - Anthony Burgess | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: A Clockwork Orange
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 168
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.98  (460,778 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...

...
   
   Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. "Uqueer as as clockwork orange". Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezyada "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm...
-Anthony Burges-

   Karabasan gibi bir gelecek atmosferi... Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler... Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu "nadsat"ı.


Yorum
   Bu kitabı ilk gördüğümde en çok ismi ilgimi çekmişti. Genelde kitaplar bana tamamen sürpriz olsun diye arka kapak yazısını okumasam da bunun içeriğini merak edip ne demek bu “Otomatik Portakal” diyerek okumuş bulundum. Arka kapakta soruma cevaben bu ismi nerden ve nasıl seçtiğini anlatmış. Gayette mantıklı ve orijinal bir isim bence. Aynı zamanda arka kapakta kısaca kitabın içeriğini de özet geçmiş. Bir Utopia bir 1984 gibi olmasa bile bu kitapta mevcut dünyamız ile çok benzeyen bambaşka bir ütopya yaratmış yazar. Bu dünyada tek bildiği şiddet, yağma, tecavüz olan karanlık genç nesilden bahsediliyor. Kitabın baş karakteri minik Alex’imiz ise işte bu karanlık gençliği temsil eden bir karakter. 


   Kitapta ergenlikten itibaren genç olarak nitelendirilen insanların bu çağlarda içlerini dolduran kötülükle neler yaptığı ve yapabileceğinden dem vuruluyor. Bu genç çetelerin yaptığı vandallıkları, uyguladıkları şiddeti okudukça kurgu olduğunu bilseniz de içiniz sızlıyor. Belki de bunun sebebi günümüzde de bunların oldukça artmaya başlaması ve çağımız ilerledikçe gidişatın tam da bu kitapta anlatılan yönde ilerlemesi. Kitap elbette ki sadece genç çetelerin savaşından, adam öldürmekten, içkiden, vandallıklardan, şiddetten ibaret değil. Kitabı farklı kılan bir yön daha var. Bu tür toplumu bozan davranışlara ve kötülüklere engel olmak için başvurulan ve bireyin elinden iyiyi ve kötüyü seçme şansını alıp onu tamamen iyilikten başka bir şey düşünemeyen otomatik bir makineye çevirmenin de toplumu kötülüğün kendisi kadar bozan tedavi yöntemlerine de yer verilerek bunun insan ve toplum üzerindeki etkileri kitapta başarılı şekilde anlatılmış. Tüm bu olayları ise temsilen bir baş karakter olarak Alex yaratılmış. Ve tabi onun takım arkadaşları Dim, Pete ve Georgie’yi de unutmamak lazım. 

Bir rüya ya da bir kâbus aslında kafanızın içindeki bir film gibidir o kadar, tek farkı siz de içinde yer alabilirsiniz. 
   Kitabın dili son derece akıcı ve samimi. Arka kapaktan da anlaşılacağı üzere bu bozulmuş, çarpık gençliği yansıtmak üzere “argo” bir dil hakimdi kitapta. Dikizlemek, çakozlamak, lavuk, çıtır, cıvır, marizlemek, zumzuklamak, kanka, ühü ühü ühü olmak, bok püsür gibi argo kelimeler kitabın ana dilini oluşturuyor diyebiliriz. Bu dili kullananlar kötü kesimi, kullanmayanlar elit ve iyi olan kesimi temsil ediyormuş gibi bir ayrım gözetmek de mümkün. Kitabın günümüzdeki duruma da dem vurarak, olması muhtemel bir gelecek senaryosu ortaya çıkarması, bunu yaparken de bu gidişatı etkileyecek teknolojik ve bilimsel gelişmeleri samimi bir dille kitabına aktarması hoşuma gitti. Bunu yaparken insan ilişkileri arasındaki sahteliği, insanların kişisel hırsları, bencillikleri, doyumsuzlukları, çıkarcılığı gibi değerleri de ön plana çıkararak gerçekliği yakalamış. Sonuna ise güzel mesajlar gizlemiş. En başta kişinin iyiliği veya kötülüğü kendi iradesi ile seçmesi gerektiği, kişiyi olmadığı biri gibi davranmaya zorlamanın en başta o insanın kendisine ve topluma büyük zararlarının olabileceği vurgulanarak, gerçekten böyle bir dünyada yaşandığı takdirde zaman kavramının, yaşlılık/gençlik gibi değerlerin, iyilik ve kötülük kavramlarının oldukça değişik anlamlara gelebileceğini vurgulamıştır. İsmi gibi özgün ve farklı olan bu eseri mutlaka okumanızı tavsiye ederim. :)



Puanım

7 Ekim 2017 Cumartesi

Mutlak Peşinde - Balzac | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: La Recherche De L'Absolu
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 210
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 3.81  (330 Oy)

Yorum


Bu korkunç an aslında geleceğini de etkilemiyor muydu? Ve geçmiş, tümüyle bu anda özetlenmiyor muydu?
  Goriot Baba ile Balzac'ı tanıma fırsatı buldum ve onu çok sevince diğer kitaplarını da okumak istedim. Mutlak Peşinde Balzac'ın okuduğum dördüncü ve içlerinde en az sevdiğim kitabı oldu. 


  1. Goriot Baba, 
  2. Eugenie Grandet, 
  3. Vadideki Zambak, 
  4. Mutlak Peşinde olarak ilerliyor okuma sıram ve beğeni sıram da aynı şekilde, yazarın ilk okuduğum kitaplarını daha çok sevdim.
Anlaşılmaz bir nedenle bir çok insan inanmadan da umut besleyebilir.
  Mutlak Peşinde, bilime merak salmış bir adamın ve ailesinin dramatik öyküsünü konu alıyor. Biraz felsefe birazda dramın harmanlandığı bir aile trajedisi. Kitabın konusu ve karakterlerini çok sevdim, yazar nokta atışı seçimler yapmış ancak ben sunumu çok beğenemedim ne yazık ki. Balzac'ın uzun betimlemelerinden sıkça söz edilir, diğer kitaplarında bu betimlemeler beni rahatsız etmese de bu kitapta sıkıcı bulduğumu itiraf etmeliyim. Kitap genel anlamda güzel olsa da olması gerekenden uzunmuş gibi geldi bana, roman zaten kalın değil, 210 sayfa, ancak konuya ve hikayenin gidişatına fazla gibi geldi bana. Yarısı kadar olsaydı sanki tadı damakta kalacak daha fazlasını isteyecek ama yerinde sayfa sayısı içinde sevinecekmişiz gibi hissettim.

Toplum insanlardan beklediği erdemlerin hiçbirine uyma gereği duymaz: Her an cinayet işler ama sözle işler; nasıl güzeli gülünçleştirerek küçültürse alay yoluyla da kötülüklerin yolunu açar; babalarının ölümüne fazla ağlayan oğulları alaya alır, yeterince ağlamayanları aforoz eder; sonra da kendisi, henüz soğumamış ölülerle uğraşarak eğlenir.
  Genel anlamda sevdiğim ama zayıf bulduğum bir Balzac eseri oldu.Tutkuyu ve tutkunun biçimlerin, insan hayatındaki etkilerini okumak zevk verici idi, Balzac daha önce okuduğum kitaplarında çıtayı yükseltmese daha çok severdi belki. İçinde çok güzel cümleler de vardı, onları bir kez bir kez daha okumaktan da kendimi alamadım. Eğer Balzac okumak istiyorsanız başlangıç kitabı olarak seçmenizi önermem, yazarı biraz daha tanıdıktan sonra okumak daha yerinde olacaktır. 
Umut isteğin çiçeği, inanç güvenin yemişidir.


Alıntılar

Derin duyguları gizli tutmak zordur. 
Aklın verdiği acılar önünde cesaretini hiç yitirmeyen Bayan Claes, yüreğin soyluluğu karşısında güçsüz düşüyordu. 
Duygular hem geliştikleri yerin özelliğini, hemde gelişmelerini etkileyen düşüncelerin damgasını taşırlar. 
Yukarıda güneşin parladığını biliyorlardı ama başlarının üstünde toplanan büyük kara bulutları hangi rüzgarın dağıtacağını bilmiyorlardı. 
Artık sevilip sevilmediğini kendisine sormuyor, sevildiğine inanmaya çalışıyor, bu buz tabakasının üstünde kayıyor, buzun parçalanmasından ve yüreğinin boğulmasından korktuğu için de tutunmaya çalışmıyordu. 
Anlaşılmaz bir nedenle bir çok insan inanmadan da umut besleyebilir.

Puanım


29 Eylül 2017 Cuma

Denemeler - Montaigne | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Essais
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 302
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 4.1  (3,318 Oy)

Arka Kapak Yazısı 

Michel de Montaigne (1533-1592): “Kendini tanı” ve “Ne biliyorum?” gibi temel sorularla yola çıkarak bir insanda insanlığın bütün hallerini yoklayan “deneme” türünün isim babasıdır. 1571’de kitaplarıyla birlikte çiftliğine çekilmesiyle başlayan bu yaratıcı süreç, Montaigne’i önce okuduklarıyla ilgili notlar almaya itmiş, aynı notlar zamanla Denemeler’i (1580) oluşturmuştur. Sabahattin Eyüboğlu çevirileri de, 1940’daki ilk baskısından 1970’deki halini alana dek her defasında yeni parçalar eklenerek bir anlamda yapıtla benzeri bir yol izlemiştir.

Yorum


  Normalde beğendiğim kitaplar için, "bu kitaba bir şans verin" derim. Denemeler içinse diyorum ki bırakın kitap size bir şans versin. Kitap öylesine güzel ki ilk sayfadan değerini anlıyorsunuz ve eşsiz bir şeyi elinizde tuttuğunuzu fark ediyorsunuz.

Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki yanlış gibi de gelmesin.

  Ben İş Bankası Yayınlarından çıkan baskısını okudum, kitabın başında Sabahattin Eyüboğlu'nun yıllar içinde yazdığı üç önsöz vardı. Önsözler hem çok güzel hemde sizi kitaba çok iyi hazırlıyor.

Düşüncelerimizin en iyi aynası hayatlarımızın akışıdır.

  Denemeler'i oldukça yavaş ve özümseyerek okudum, en iyi yoğunlaşabileceğim anları seçerek okudum, günlerce elime almadığım oldu çünkü onu en iyi anlara sakladım ve bitmesin diye uğraş versem de bitti.

Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.
  Kitapta bir sürü deneme var ve hepsi hayattan bir çok konuyu ele alıyor. Her bir deneme anlatmak istediğini hem çok güzel bir biçimde anlatıyor hem de fazla tek bir sözcük olmadan. Kitabı yıllarca susuzluk çeken birinin su içeceği gibi içtim, tadı hala damağımda, baş ucu kitabım oldu. Artık sık sık bu sudan içeceğim muhtemelen.

İnsan hayatı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta insanlara çok acırım.
  Montaigne bir abi, bir dost gibi, dertleşmek, danışmak ve sohbetinden bir parçaya dahil olabilmek eşsiz bir fırsat. Her sayfa da onu daha çok sevdim ve keşke onu görebilsem, konuşsa da saatlerce dinlesem dedim.

  Velhasılı kelam, Denemeler anlatılmaz, okuyun, bırakın kitap size bir şans versin.

Puanım


 

26 Eylül 2017 Salı

Vadideki Zambak - Balzac | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Le Lys Dans la Vallée
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 328
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 3.62  (2.738 Oy)

Arka Kapak Yazısı 


İnsanlık Komedyası’nın Töre İncelemesi ayağında Taşra Yaşamından Sahneler başlığı altında yer alan Vadideki
Zambak 1836 yılında yayımlandı. Roman, gençlikten yetişkinliğe uzanan yolu, evli bir kadına duyduğu aşkla
kateden Felix’in hikâyesini anlatıyor.

Yorum

  Balzac.. Goriot Baba ile başladığım Balzac serüvenine hız kesmeden devam etmeye çalışıyorum. Şu sıra elime pek kitap alamadığım için yavaşlamak zorunda kaldım ama hız kazanmaya çalışacağım.

  Balzac'ın en tanınmış ve en sevilen eserlerinden biri. İmkansız bir aşkı, temiz ruhları ve saflığı konu alan bir roman. Girişi oldukça acıklı olsa da (okurken çok üzülmüştüm), ilerleyen bölümlerde aşkın derinliklerinde yüzüyor ve umut ile umutsuzluk arasında hikayenin sonunu merakla bekliyorsunuz.

Her acının öğrettiği bir şey vardır, onca acı çektiğim için bilgim derindir.

  Kitaptaki karakterler hem güçlü hem de özgünler. Gerçek aşk ve sevgiyi irdeliyor ve saf sevginin ne olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Her karakter sevginin başka bir biçimini temsil ediyor, hepsi hayatın içinden hepsi olağan, bununla birlikte hepsi kusurlu.

  Ben kitabı yaklaşık iki haftada okudum, zaman bulup başına hiç geçemediğim günler oldu, bu da kitapla arama girdi ne yazık ki. İstediğim etki bende tam anlamı ile uyanmadı, daha kısa bir sürede okusam daha çok seveceğime eminim. Uzun betimlemeler bazen hikayeden kopmanıza sebep olsa da sevginin çeşitli hallerini okumak ve inceleme fırsatı bulmak hoşuma gitti. Vadideki Zambak'ı ne kadar sevsem de Goriot Baba hala favorim.

Puanım


1 Temmuz 2017 Cumartesi

Karamazov Kardeşler - Dostoyeski | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Братья Карамазовы
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 1025
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 4.3 (175,925 Oy)


Yorum


  Herkese merhaba! Dün gece mükemmel bir kitabı bitirdim ve hala etkisindeyim, bu kitaba ayrı bir yorum yazmam kesinlikle gerektiğini düşünerek yazmaya başladım. Bir süredir uzun uzun yorum yazmaya vaktim olmuyordu, umarım Karamazov Kardeşler bu zinciri kırar.

 Herkes bir yana Dostoyevski bir yanadır benim için, onu ilk okuduğumdan beri hep ayrı bir severim, beni etkileyen çok farklı bir hali vardır onun ve bunun sebebini okudukça daha iyi anlıyorum ve Karamazov Kardeşler ile tamamen emin oldum. Öncelikle Dostoyevski mükemmel, yazım gücü, seçtiği özgün karakterler, olaylar hepsi ayrı ayrı değerli ama benim en sevdiğim tarafı insan ruhunun en derinlere kadar inebilmesi, çok çeşitli karakterleri konu alıyor ve hepsini öyle güzel sunuyor ki bize, onun kitaplarında insanın kendisini ve çevresini bulmaması imkansız!

  Karamazov Kardeşler'in Dostoyevski'nin zirvesi olduğuna inanılır ki gerçekten mükemmel bir kitap, Dostoyevski kitaba biraz yavaş başlıyor, karakterleri, felsefelerini okura aktarıyor ki bu bölümlerden acayip keyif aldım, kitabın ikinci yarısında ise kurgu ve olayı da ön plana çıkararak ortaya enfes bir edebiyat şöleni çıkarıyor. Sayfaların nasıl akıp gittiğini anlamadım, karakterler ve olaylar öyle yoğundu ki bazen sindirmek için kitabı bıraktığım oldu.

  Sözü fazla da uzatmak istemiyorum, edebiyatta sırf edebi değeri ile bile o kadar önemli bir roman ki okumadan ölmemek gerek bence. Freud'a ve nicelerine ilham veren bu kitapta herkesin kendinden ve Dostoyevski'den bulacağı bir çok şey var. Bu kitapla onu daha iyi tanıdım, ve ileride bir kaç kez daha okuyarak kaçırdığım noktaları yakalamak ve yaşadığım bu zevki yeniden tatmak istiyorum. Herkese öneririm.

12 Şubat 2017 Pazar

Satranç - Stefan Zweig | Kitap Yorumu

   
Orijinal Adı: Schachnovelle
Seri: Yok
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 77
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.27  (25,754 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Satranç sonsuz eski, ama aynı zamanda sonrasız yenidir; kuruluşu mekanik, ancak sadece hayalgücü ile etkilidir; geometrik açıdan sabit bir alanla sınırlı olmakla birlikte kombinasyonlarında sınırsızdır, sürekli kendini geliştiren, ancak yine de verimsiz, hiçbir yere götürmeyen bir düşünme eylemidir; hiçbir şey hesaplamayan bir matematik, esersiz bir sanat, temelsiz bir mimaridir.

   Stefan Zweig'ın, 1942 yılında, Hitler iktidarından kaçarak sürgün hayatı yaşadığı Buenos Aires'te yayımladığı Satranç adlı romanı, hem yazarın intiharından önce bıraktığı bir veda mektubu hem de doğrudan Nazizm'i hedef aldığı tek kurmaca eseridir. New York'tan Buenos Aires'e yapılan bir gemi yolculuğunda, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic, kendisi için beklenmedik bir rakip olan Dr. B. ile karşılaşır. İsimsiz bir amatör olan bu gizemli rakibin satrançla tanışmasının olağanüstü bir hikâyesi vardır. Bir Nazi kurbanı olan Dr. B., o kara günlerde sadece satranç sayesinde ayakta kalabilmiştir.

   Hikâyenin diğer kahramanı Czentovic ise iletişim kurmakta zorlanan, yaşamında satranç dışında hiçbir şey olmayan, kazanmaya kurulu bir saat, soğuk, küstah, kuralcı, yüzeysel, kültürsüz, karacahil bir "dahi"dir. Bu kısa anlatıda, Zweig'ın tüm izleklerini bulmak mümkün: dünün dünyasından bugünün dünyasına geçiş, marazi tutkular, sapkın zekâlar, felaketlerini yaşamları boyunca taşıyan bireyler, fazişm ve kaba şiddet karşısında Avrupa'nın ve dünyanın kaderi…


Yorum
   Merhaba sevgili kitap severler! Zweig’ın herkesten duyduğum ve artık okumam gerek diye düşündüğüm eserini nihayet okudum. Gittiğim üç seferdir kütüphanede bulamıyordum. Ama bu gidişimde kütüphanedeki ponçik amca bana biri için ayırmış olduğu Satranç’ı dayanamayıp çabuk okuyup getirmem şartıyla verdi. Bende onu kıramadım ve bir gün gibi kısa bir sürede okuyuverdim. Ama ne fayda ki? Bugün ve yarın kütüphaneler kapalı olacağından yine de teslim etmem 3-4 günü bulacak.

   Zweig kitaplarını yorumlarken zorlanıyorum çünkü zaten kısacıklar ve tek bir olay üzerine yoğunlaştığından onu da spoiler vermeden anlatmak çok zor o yüzden ben mümkün olduğunca spoiler vermeden yazmaya çalışacağım siz de dikkatli okuyun derim.  Zaten farklı yayınevleri tarafından çıkarıldığı için her biri arka kapak yazısında bağımsız davranmış. Kiminde tüm hikayeyi özetlemiş, kiminde çok yüzeysel davranmış. O yüzden orta yollu bir şekilde aktaracağım.

   Konusu adından da anlaşılacağı üzere satranç ve satranç ile uğraşan satranç ustaları. Bu açıdan bir yanda satranç dışında hiçbir şey bilmeyen, diğer her şeye karşı sağır, kör, dilsiz olan bir cahil satranç ustasından bahsediyoruz. Diğer taraftan ise satranç ile tesadüfen tanışana kadar sıradan bir hayat yaşayan bir insanın onunla tanışmadan önce hayatında neredeyse delirmenin eşiğine geldiğini anlatıyor. İşte bu kitapta bu iki farklı satranç ustasını karşı karşıya getiren olaylar zincirine tanıklık edeceksiniz. Kitapta yalnızlık ve çaresizlik konuları da öylesine derin işlenmiş ki kitaba bayıldım. 

   Zweig, kitabında yine dilini ustaca kullanarak hoş bir kurgu ile başarılı bir eser oluşturmuş. Zweig kitabı okuyanlar bilir, okumayanlar için de ben söylemiş olayım. Kitaplarını okurken macera, gizem gibi uzun soluklu romanlarda aranan ögeleri burada beklemesin. Çünkü Zweig kalemiyle, kullanmak için seçtiği sözcüklerle, hikayelerinde anlattığı hayattan kesitlerle, birçok uzun romanın verebileceğinden daha anlamlı mesajlar vermesiyle iyi bir yazar. Çok güçlü bir kurgu ve macera dolu kitaplarla değil. Ancak iyi bir okur her çiçekten bal almalı ki sonunda çok iyi bir bal elde edebilsin. Yani sadece macera kitapları okumak yetmez. Ya da polisiye. Ya da fantastik kitaplar. Böyle kısa öyküler ve güçlü bir kalem okumak da insana farklı bir bakış açısı kazandırıyor.

    Kitapta verilen mesajlar yine etkileyiciydi.  Zweig'ın bu kısacık hikayeleri ile nasıl ustaca birçok mesaj verebildiğine insan şaşırıyor doğrusu. Bu kitaptan da herkes bakış açısına göre farklı mesajlar alabilir ama benim aldığım en önemli mesaj; her şeyin fazlası zarar. Bir şeyi çok sevip benimsemek de sizi yorup tüketebilir. Sizi kurtardığını düşünüp sıkı sıkıya sarıldığınız şeyler aslında sizi en tepeye çıkardıktan sonra olağanca hızıyla en dibe kadar tekrar batırabilir de. Üstelik kitabı okurken satrancın diğer oyunlardan farklı olduğunu, sadece bir oyun olmakla kalmayıp bir düşünce biçimi olduğunu da güzel biçimde özetlemiş.

    Birde kitabın giriş sayfasında Zweig'ın kısaca biyografisinin verildiği yerde öğrendiğim ve oldukça şaşırdığım bir detayı paylaşmak istiyorum sizinle. Zweig Birinci Dünya Savaşı sırasında büyük sıkıntılar yaşamış, ülkesinin durumu, kendisinin sürgün edilmesi ve kaçmak zorunda kalması, hayatında yaşadığı zorluklar onu intihar etmeye yönlendirmiş. Satrancı yazdıktan sonra eşi Lottie ile intihar etmiş. Nedense bu bana Gestapo'nun da sevdiği kadınla birlikte savaştan sonra intihar edişini hatırlattı. Zaten kitapta da Nazi ve o günün Almanyası ile ilgili bölümlerde kısacık kurgunun içinde işlenip, öyle güzel anlatılmıştı ki. Yazar Nazilerin sorgularken sadece fiziksel işkence ile sınırlı olmadığını, kamplara gönderilmekten daha beter işkenceler olduğunu kitapta başarıyla aktarmış. Bu yönden de epey şaşırıtıcı oldu kitap benim için. Adı Satranç olsa ve asıl temayı satranç oyunu oluştursa da çok farklı kesitler sunarak anlatmış yazar ana hikayeyi. Onda bayıldığım yönlerden birisi de bu sanırım. Tek bir iğneyi damara enjekte ederek tüm vücuttaki damarları harekete geçirmek gibi. Kısacık bir kitapla öyle değişik dünyalara sizi daldırıyor ki inanamazsınız.

   Üslup akıcı ve güzeldi. Kısa olduğu için kolaylıkla okunabiliyor. Sadece tek solukta okumak yerine, tam bir konsantrasyon ile okuyup kitaptaki mesajı alabilmek çok önemli. Bu açıdan bir günde de bitirebilirsiniz beş gün de de. Size bağlı. Benim kütüphaneden aldığım Pupa yayınları idi ve biraz çeviri ve yazım hataları vardı. Bu beni rahatsız etti. Ama sonuçta okudum ve kitabın anlatmak istediklerini anladım diyebiliriz. Zweig severlerin veya Zweig’ı keşfetmek isteyenlerin okumasını tavsiye edebileceğim güçlü bir eser. Hepinize iyi okumalar diliyorum. J

Alıntılar
Kendisini tek bir düşünceye odaklayan sabit fikirli insanlar tüm yaşamım boyunca bana cazip gelmiştir, çünkü her ne kadar kendisini sınırlar ise bir o kadar sonsuzluğa yakındı; işte, görünüşte dünyadan kopuk yaşayanlar kendine has küçük haşereler gibi dünyanın eşi ve benzeri olmayan maketini kurarlar.
Ama satranca sadece bir oyun demekle haksız bir kısıtlama yapmıyor mu insan? Aynı zamanda bilim, sanat değil mi? Yerle gök arasında süzülen Muhammed'in tabutu gibi iki kategori arasından gidip gelmiyor mu? Tüm karşıt çitlerin tek seferlik birleşimi değil mi, çok eski ama yine de her zaman yeni? Düzeneğinde mekanik ama yine de hayal gücü ile etkili, geometrik olarak bir alan ile sınırlı ama yine de birleşimleri ile sınırsız, kendisini sürekli yenileyen ama yine de kısır, hiçbir sonuca ulaşmayan bir düşünce, hiçbir şeyin hesabını yapmayan bir denklem. Esersiz bir sanat, maddesi olmayan bir mimari ve yine de varlığının tüm kitaplardan ve eserlerden daha dayanıklı olduğu ispat edilen bir olgu.
Bize hiçbir şey yapmadılar. Bizi tamamen hakim olan bir hiçliğe bıraktılar, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey bir insana hiçlik kadar baskı yapamaz. 
Düşüncelerim bitmiyordu, yalnızlığın vermiş olduğu sinsi işkencesi sayesinde.
Kumaş üzerinden de olsa kitaba parmaklarım ile dokunma düşüncesi bile, parmaklarımdaki sinirleri tırnaklarıma kadar yakmaya yetiyordu. 
İçimde bir şey haklı çıkmak istiyordu ve içimde sadece diğer benden başka savaşabileceğim bir şey yoktu.
Oyun sevinci oyun hevesine dönüşmüştü, oyun hevesi oyun baskısına, tutkuya, yalnızca uyanık olduğum saatleri ele geçirmekle kalmayıp yavaş yavaş uykuma da sızan tutkulu bir öfkeye dönüştü. 

Puanım
 

6 Şubat 2017 Pazartesi

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat - Stefan Zweig | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Vierundzwanzig Stunden aus Dem Leben Einer Frau
Seri: Yok
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 96
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.95  (4,792 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Tutkunun nasıl öngörülemez, nasıl dönüştürücü bir kuvvet olduğunu izliyoruz Stefan Zweig’ın usta kaleminden. Bir kumarbazın ve bir kadının tutkusu yirmi dört saatliğine karşılaşıyorlar. Çarpışmaya benzer bu karşılaşmanın sırrı yıllarca suskun bir yürekte yaşıyor, ta ki ertelenmiş bir yüzleşmeye, arındıran bir itirafa dek. Tek bir günün insan yaşamında kaplayabileceği yere; bazı günlerin tüm ömre, tüm günlere ve tüm zamanlara bedel olduğuna dair sarsıcı bir itiraf bu.


Yorum
İnsanların çoğunun hayal gücü pek gelişmemiştir. Kendilerine dokunmayan, sivri oklarını sertçe duygularının en derinliklerine saplamayan hiçbir şey onları pek etkilemez, ancak gözlerinin önünde , elle tutabilecekleri uzaklıkta olan ufacık bir şey bile içlerinde ölçüsüz bir heyecan yaratır. O zaman kayıtsızlıklarını, uygunsuz ve şiddetli bir öfke göstererek telafi etmeye çalışırlar.

   Tüm kitap severlere selam olsun! Esma'nın Stefan Zweig aşkını, blogu takip edenler bilirler. Başta Esma'nın tavsiyeleri olmak üzere, bloglarda ve çeşitli kitap etkinliklerinde sürekli karşılaştığım ve daha okumadan sevdiğim bir yazar olan Zweig'ı okumaya nihayet başladım. Kütüphanede arayıp taramama rağmen Olağanüstü Bir Gece ve Bilinmeyen Kadının Mektubu ya da Satranç gibi eserleri göremeyince bende Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat ile başlayayım dedim. Hem en tatlı olan ve en rağbet gören eserleri sona bırakayım da çıtayı yükseltmesin diye de düşündüğüm için çok da sorun etmedim açıkçası. 

    Öncelikle Zweig'ın yazım tarzını o kadar beğendim ki, bunu kelimelere nasıl dökerim inanın bilmiyorum. Bir ressamın fırça darbeleriyle oluşturduğu efsane tablolar ile Zweig'ın kelimelerle oluşturduğu eserlerini kıyaslarsak, Zweig'ın bu işin Van Gogh'u olduğunu söyleyebilirim heralde. Gerçekten kitabın ilk sayfalarından itibaren kelimeleri öylesine ustaca kullanmış ki, insan tek bir satırını dahi atlamadan kelimeleri içine sindirerek okumadan edemiyor. Elimden gelse tüm kitabı alıntılardım gibime geliyor. Çok beğendim. Bir mekanı ya da kişiyi betimlemesi hatta basitçe bir olayı anlatışındaki kelime seçişleri bile öylesine etkileyici ki aynı sayfayı bazen 2-3 kez okuduğum olmuyor değildi.


Kendi hayatında hiçbir şey yoksa, başkalarının hayatındaki tutkulu huzursuzluk, bir gösteri ya da müzik gibi insanı oyalayabilir.

   Neyse Zweig'ın muhteşemliğinden okuduğum diğer kitapları yorumlarken de sıkça bahsederim nasıl olsa, şimdi biz eserin incelemesine geçelim. Eser hakkında çok fazla şey söylemem hem spoiler vermek gibi olur, hem de kitabın sizin gözünüzdeki gizemliliğine gölge düşürebilir. Bu yüzden fazla detaya girmemeyi tercih ediyorum. Tıpkı bazen eserle ilgili hiçbir şey bilmeden başlarsam, daha gizemli kalacağını düşündüğüm için çoğu kitabın arka kapak yazısını okumamam gibi. 


Oysa o an, bu karmaşadan sertçe uyanmış, ellerimden kayıp gitmiş şeyleri, anı denen büyülü kendini aldatmacayla hatırlayarak tekrar tekrar yaşamak istiyordum. Bu tip şeyler ya anlaşılır ya anlaşılmaz. Belki de bütünüyle anlayabilmek için yanan bir yüreğe sahip olmak gerekir.
   
   Eser, kitabın adından da anlayabileceğiniz gibi bir kadının ağzından anlatılıyor. Bazen bir gün öncesinde gülüp eğlenirken bir gün sonrasında (ALLAH korusun) ailemizden birini kaybetmemizle, ya da bir gün öncesinde hiç tanımadığımız bir yabancıyı bir anlık görmeyle artık eskisi gibi olamayacak kadar körkütük aşık olmamız gibi bir günde her şeyin değişmesi tuhaf bir olay değil mi? İşte bu kitapta da bir kadının 24 saat içine sığan ve hayatı boyunca etkisini üzerinden atamadığı bir olaylar zinciri anlatılıyor. 


Kibirle, gösterişle ruh, nefis, duygu, acı gibi isimler verdiğimiz şeylerin aslında nasıl da zayıf, korkak, yetersiz şeyler olduğunu dehşetle görüyorum. Bunların hiçbirinin en taşkın halinde bile acıyla kıvranan bedeni tamamen yıkmaya gücünün yetmediğini biliyorum. İnsan böyle anlarda bile yıldırım çarpan bir ağaç gövdesi gibi cansız düşüp yere devrilmiyor, kanı damarlarında dolaşmaya devam ediyor. 

   Her şey mükemmel görünürken, kendinizi anın büyüsüne kaptırıp mutluluktan uçarken bir anda her şeyin tam tersine döndüğü bir gün yaşamışsınızdır. Yaşadıklarınız gözünüze bir meleğin dokunuşu kadar mucizevi görünmüş sonrasında ise hayatınızda başınıza gelebilecek en korkunç şeyi tecrübe edindiğinizi dehşetle fark etmişsinizdir. Bu kitapta işte bu türden çelişkiler, gitgeller ile dolu bir kitaptı. Aslında basitçe yazılmıştı ve kurgusu çok da güçlü değildi ama biz okurları zaten Zweig kitaplarına çeken onun güçlü kurgusundan çok sözcüklerin büyüsü ve her kitabından ucundan kıyısından bir mesaj almamız değil midir? En azından duyduğum kadarıyla öyle düşünüyorum. Bu kitapta da bize güzel mesajlar saklıydı. Özellikle görmek istediklerimiz, inandığımız, uğrunda her şeyi feda edeceğimiz kadar mucizevi bir şeye sahip olduğumuzda buna kapılıp gitmememiz gerektiği, her şeyin bizim bakış açımıza bağlı olduğu gerçeği. Daha birçok mesaj.


Acı da korkak bir yan var ve yaşama isteğinin gücü karşısında geriler. Çünkü bedenimizin yaşama arzusu, ruhumuzun ölüme tutkusu karşısında ağır basar.

   Kitabın üslubu akıcı, hızla okunan bir kitaptı. Zaten Zweig'ın diğer kitapları gibi ince olduğundan çabuk biten bir kitaptı. İnce ama etkileyici diyebilirim. İnce olduğundan herkesin ayrı bölümü gibi şeyler yoktu. Konuşma işaretleri vesaire de olmaksızın diyalogların cümlelerin arasında kaybolduğu, paragraflardan oluşan bir kitaptı. Beğendim ve herkesin okumasını tavsiye ettiğim bir kitaptı. Benim gibi Zweig ile yeni tanışacak olan okurlar için ideal olabilecek kitaplardan birisi diyebilirim. Belki tüm ustalığını bu kitapta konuşturmamış olsa bile Zweig'ın yazarlığının parıltısını bu kitapta da rahatlıkla görebileceğinizi düşünüyorum. Bol kitaplı günler dilerim. :)

Puanım

14 Aralık 2016 Çarşamba

Çocukluğum - Maksim Gorki | Kitap Yorumu



Orijinal Adı: Детство
Seri: Otobiyografi #1
Sonraki Kitap: Ekmeğimi Kazanırken
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 282
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.97  (3.813 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Gorki'nin Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim'den oluşan üçlemesi, Rus dilinde yazılmış en güzel otobiyografilerden biridir. Çocukluğum'da babasını küçük yaşta yitirdikten sonra taşındığı dedesinin evinde geçirdiği yılları anlatır. Miras kavgaları, doğumlar, ölümler, küçük Aleksey'in tanık olduğu ve bizzat maruz kaldığı akıl almaz şiddet, bu evde gündelik hayatın akışı içinde sıradan olaylardır.

"Herkesin herkese düşman" olduğu bu aile, 19. yüzyıl Rusya'sında hüküm süren acımasız ve hoyrat hayatın bir "küçük evreni"dir aslında. Neyse ki idealizmi ve tertemiz kalbiyle adeta bir halk filozofu olan ninesi hep Aleksey'in yanındadır. Bir de her biri hayatında iz bırakan çok sayıda capcanlı karakter vardır… Onlar sayesinde hayat zor olduğu kadar gizemli ve renklidir de. Hem Gorki'nin "kendi ülkelerinde bir yabancı gibi yaşayan, gerçekteyse o toplumun en iyileri olan" insanlardan ilkiyle tanışması da yine çocukluğuna rastlar…

Yorum

  Maksim Gorki'nin okuduğum ilk kitabı Küçük Burjuvalar oldu ama ben Çocukluğum ile Gorki'yle tanıştığımı düşünüyorum. Maksim Gorki üç kitaplık bir seri ile otobiyografisini roman gibi yazmış ve gerçekten çok güzel olmuş.

  Çocukluğum, adından da belli olduğu gibi yazarın çocukluk yıllarını anlatıyor. Rusya'da, oradan oraya sürüklenerek geçen babasız, düzensiz bir hayat.. Okurken içim cız etti, okuduklarımın gerçek olduğunu bilmek büsbütün kötü yaptı beni, bazı yerleri dişimi sıkarak okudum.

Ve ninesi, çok sevdim onu, görebilsem elini öpebilsem. O kadının hayatını okuyup ona saygı duymamak imkansız.
-Küçük çocukları hep döverler mi? diye sordum nineme.
-Hep döverler, -dedi sessizce.

  Yazar kitabı yalın bir dille kaleme almış, yaşananların bir çoğu çok acı verici geldi. Babasız, yarı annesiz bir çocuğun göçebe yaşamı ve sürekli şiddet görmesi okurken beni çok etkiledi. ve bir kez daha anladım ki, ailenin insan hayatındaki yeri tartışmasız çok çok önemli.İlk ağızdan o zamanların Rusya'sını ve yaşam tarzını görmek güzel bir deneyim oldu, serinin diğer kitaplarını da okumak Gorki'yi daha çok tanımak istiyorum.

  Bence sizde bu kitabı okuyun, çok hoş ve yalın bir dille yazılmış bir eser. Otobiyografi olarak kesinlikle çok değerli olduğunu düşünüyorum. İyi okumalar. :)

Alıntılar



-Neden bu insanlar seni sevmiyor?
-Ben farklıyım, anlıyor musun? İşte bu yüzden. Onlar gibi değilim.
 
İnsan başkasının değil, kendi vicdanıyla yaşamalı.

Puanım


11 Aralık 2016 Pazar

Küçük Burjuvalar - Maksim Gorki | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Мещане
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 155
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.42  (89 Oy)

Arka Kapak Yazısı

19. yüzyıl klasik Rus edebiyatı geleneğini öncüllerinden devralan Maksim Gorki, sosyalist gerçekçi yaklaşımın öncüsü olarak Sovyet edebiyatında yeni ufuklar açmıştır. 20. yüzyıl başlarında Anton Çehov'un etkisi altına girmiş; onun sayesinde Moskova Sanat Tiyatrosu'nun iki önemli şahsiyeti Konstantin Stanislavski ve Vladimir Nemiroviç-Dançenko ile tanışmıştır. Gorki'nin tiyatro alanına ilk adım atışı da Moskova Sanat Tiyatrosu için yazdığı Küçük Burjuvalar ile olur.

Oyunun arka planında bilinçlenen işçi sınıfının ve yaklaşan 1905 Devrimi'nin ayak sesleri duyulur. Gorki o güne dek klasik geleneği çok güçlü olan Rus tiyatrosuna, Çehov'un deyişiyle "sosyopolitik bir ufuk armağan eder" ve bizi o dönemde "yepyeni bir insan" olarak dikkat çeken, entelektüel açıdan kendini yetiştirmiş bir işçi olan Nil karakteriyle tanıştırır.

Yorum

  Herkese mehaba! :) Bu ara bloga hiç giremiyorum, kitap bile zor okuyabiliyorum.  Küçük Burjuvalar'ı Salı günü başlayıp bitirmiştim ama bir türlü yorum yazamamıştım, taslak olarak kısa bir yorum yazmıştım ama onu bile yayınlayamadım. Bugünde yazarın Çocukluğum adlı kitabını da bitirdim, hemen yorum yazayım diye geçtim bilgisayarın başına.

  Maksim Gorki okumayı uzun zamandır istiyordum, Küçük Burjuvalar'ın da adı hoşuma gidince okumak için aldım. Ne yazık ki türünün tiyatro olduğunu bilmiyordum, tiyatro okumayı hiçbir zaman çok sevemedim.

  Küçük Burjuvalar sanki oynanmak için değil, okunmak için yazılan oyunlardan. Oyunda belli bir hikaye ve dekor vardı ancak diyaloglar durağan ve sıkıcıydı, hatta bir kısmını gereksiz buldum ben. Açıkçası başlamamış olsam yarıda bırakabilirdim, okurken sıkıldım, hem diyaloglar sıkıcıydı hemde belli bir amaca hizmet etmiyorlardı, en azından ben o amacı anlayamadım. Bazı yerler çok güzel ve anlamlıydı ancak ben bütünde bir ahenk ve çekicilik bulamadım. Kitabı sevememem daha çok kişisel sebeplerden muhtemelen, bilemiyorum, bu yüzden hakkında kötü konuşmak da istemiyorum.

Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim, güzel kitapların güzel cümlelerinde buluşmak üzere. :)

Alıntılar

Şimdi bir yudum çay iyi gelir! Bir iki lokma da... umut var mı? 

Hiçbir yerde dinlenemem! Hep yorgunum... hep! Anlıyor musunuz? Yaşamdan... sizden yoruldum... her şeyden bıktım.! 

Tatyana: Gelecekte ne var ki?
Tsvetayeva: Neyi görmek istersen o var!

Puanım


30 Kasım 2016 Çarşamba

Genç Bir Doktorun Anıları - Mikhail Bulgakov | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Записки юного врача
Seri: Yok

Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 168
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.24  (6,769 Oy)

Arka Kapak Yazısı

  Devrim zamanı Rusya… Karakışı aratmayacak kadar soğuk, kasvetli bir eylül günü, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir doktor, şehirde çoktan unutulmuş geleneklerin ve boş inançların hüküm sürdüğü uzak bir kasabaya gelir. Devrim, büyük şehirlerin merkezlerinde hayatı ve zihniyetleri altüst ederken, bu genç doktor ülkenin ücra bir bölgesinde kadercilikle ve batıl inançlarla zorlu bir mücadeleye girişir.

Zor bir doğum, hassas bir cerrahi müdahale, uzaktaki bir hastaya ulaşabilmek için şiddetli bir kar fırtınasına rağmen göze alınan bir yolculuk, ağrılarını dindirmeye çalışırken morfinman olan bir meslektaş… Genç doktorun gündelik hayatında karşılaştığı bütün zorlu sınavlar, Bulgakov’un elinde olağanüstü güçlü bir anlatımla, dram sınırlarında gezinen bir dokunaklılıkta öykülere dönüşür.

Yorum

  Modern Klasikler Okuma Hedefi belirlemiş ve bunu buradaki yazımda belirtmiştim. Hedef belirledim ama biraz da tembel çıktım ve çok az ilerleme kaydettim ne yazık ki. Ama artık biraz daha bu hedefe yükleneceğimi umuyorum.

  Hem hedefim de olduğu için hem de kitapta beni çeken bir şey olduğu için Genç Bir Doktorun Anıları'na başladım.

  Kitabın adı içeriğinin kısa özeti gibi. Kitapta genç,, yeni mezun olmuş bir doktorun anıları anlatılıyor. Doktor mezun olduktan sonra tecrübe kazanamadan bir köy hastanesine gönderilir ve karşına türlü, türlü zor vakalar çıkar. Köyde tek doktor olduğu için bunların hepsiyle kendi başa çıkmak zorunda. Kitap genç doktorun anılarından oluşuyor, çeşit çeşit tıbbi vakalar, hastayı kurtarmak için tipiye göğüs germesi ve çektiği zorluklar kitapta güzel bir şekilde işlenmiş.

  Genç doktorun anıları kendi ağzından anlatılıyor, bu da kitabın dilinin çok samimi olmasını sağlamış. Okurken doktorla aynı sıkıntıları yaşıyor, aynı endişeleri taşıyor ve aynı sevinci paylaşıyorsunuz. Doktor doktor diyorum çünkü doktorun adı kitapta çok az geçti, sonlarda biraz değinildi adına. O zaman fark ettim ki doktorun adı önemli değil, yazarın etkileyici üslubu sayesinde doktorla hemhal oluyorsunuz, doktorla aranızdaki duygudaşlık sağlanıyor ve isimlerin ne kadar önemsiz olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

  Ben bu kitabı çok sevdim, kitabı okumak yerine yaşadım, sayfalar nasıl aktı anlamadım. Özellikle sonlardaki Morfin adlı hikayeyi çok beğendim. Bu arada kitaptaki anılar ilk olarak dergilerde farklı zamanlarda yayınlanmış, sonradan birleştirilip kitap haline getirilmiş. Samimi diliyle ve hayatın içinden olaylarla oldukça güzel bir kitap, okumanızı tavsiye ederim. İyi Okumalar. :)

Alıntılar

Fakat okumak, okumak ve daha çok okumak gerek... 
Ah, kalbim soğuktan, yalnızlıktan, etrafımda kimselerin olmamasından nasıl da acıyor! 
Akıllı insanlar mutluluğun sağlığa benzediğini çok önceden fark etmiştir: Mutluyken fark etmezsiniz; ama yıllar geçtikçe geçmişte kalan mutluluğunuza ilişkin anılar, ah, anılar!..

Puanım



24 Haziran 2016 Cuma

Olağanüstü Bir Gece - Stefan Zweig | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Phantastische Nacht
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 69
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.18  (700 Oy)

Arka Kapak Yazısı

  Olağanüstü Bir Gece, seçkin bir burjuva olarak rahat ve tasasız varoluşunu sürdürürken giderek duyarsızlaşan bir adamın hayatındaki dönüştürücü deneyimin hikâyesidir. Sıradan bir Pazar gününü at yarışlarında geçirirken, belki de ilk kez burjuva ahlakından saparak “suç” işler. Böylece yeniden “hissetmeye” başladığını, kötücül ve ateşli hazları olan gerçek bir insan olduğunu fark eder. İçindeki haz dolu esrime, aynı günün akşamında onu gece âleminin son atıklarının arasına, “hayatın en dibindeki lağımlara” sürükleyecek, varış noktası ise ruhani bir uyanış olacaktır.

Yorum

   Olağanüstü Bir Gece olağanüstü bir kitap. Satraç'ı okuduktan sonra mutlaka Stefan Zweig okumalıyım demiştim ama bir türlü okuyamamıştım, Olağanüstü Bir Gece'den sonra buna pişman oldum. Böyle güzel bir yazarın kitaplarını okumayı ertelemek akıl karı değil.

   Olağanüstü Bir Gece, oldukça seçkin ve zengin bir adamın, burjuva hayatı içinde zamanla hissizleşip hayattan kopmasını ve olağanüstü bir gecede hayatının sonsuza kadar değişmesini anlatıyor. Kitap sadece bir günü, geceyi anlatıyor ama öyle büyük bir yolculuğa çıkıyorsunuz ki kitap sona erince yaşananların sadece bir günde gerçekleştiğine inanamıyorsunuz. En büyük yolculuk kişinin kendi içine yaptığı yolculuktur, derler, sanırım yetmiş sayfanın da bana bu denli uzun gelmesi bu yüzden.

Kitabın benim için en vurucu noktası bu cümlelerdi


   Okumaya başladıktan hemen sonra kitap beni içine hapsetti, İlk on sayfa da kitabı sevdiğime karar vermiştim, kitabın başından kalmak zorunda kalmasam tek oturuşta okurdum muhtemelen çünkü sayfalar öyle güzel kayıp gidiyor ki ne olduğunu anlamıyorsunuz bile. Okurken başkarakterle özdeşleştim, adını bile hatırlamıyorum ama kitaptaki her yaşanan zihnimde canlı, sanki ben yaşamışım gibi. Okurken kendimden çok şey buldum kitapta ve kendi içsel yolculuğuma da çıktım, tek üzüntüm yolculuğumun yetmiş sayfa kadar kısa olması oldu.

  Kitabın kapağı da çok hoşuma gitti, Van Gogh'un Yıldızlı Gece tablosuna çok benzetmiştim ve o olduğunu öğrendim ki kitaba da çok yakıştırdım.



   Kitapta bir yer vardı ki hep hissettiğim ve açıklayamadığım yere çok güzel parmak basıyordu;
Örneğin dış dünyada olup bitenlerin insanın içindeki yansısını eşzamanlı olarak sıralamak için öğrenilebilecek herhangi bir teknik olup olmadığını bile bilmem. Ayrıca anlama uygun olan sözcüğü bulup, sözcüğe uygun anlamı verip veremeyeceğimi ve böylece, ne zaman gerçek bir yazarın elinden çıkanları okusam her defasında bilincine varmadan hissettiğim o dengeyi yaratıp yaratamayacağımı da hep merak etmişimdir.
   Bahsedilen o dengeyi hep hissetmiş ancak hiçbir zaman nasıl ifade edeceğimi bilememişimdir ve kitapta bunu bulunca çok etkilendim. Gerçektende o bahsedilen, anlatamasak da hissettiğimiz denge var ve bu dengeye her yazar ulaşamıyor. Zweig ulaşanlar arasında bence.

   Olağanüstü Bir Gece, her yönüyle (sayfa sayısı hariç -çok azdı-) çok beğendiğim bir kitap oldu ve Zweig'a hayran kaldım. Satranç'ı çok severim ama bunu daha çok sevdim sanırım. Yazarın diğer kitaplarını çok bekletmeden okumak istiyorum. :) Zweig kitaplarını okur ve sizde umarım benim gibi seversiniz, kısa ve şahane bir kitap okumak istiyorsanız durmayın Olağanüstü Bir Gece'yi okuyun derim. İyi okumalar. :)

Alıntılar

(Aslında kitapta hoşuma giden çok daha fazla yer vardı ancak okurken kitabı elimden bırakamadığım için onları not edemedim ne yazık ki.)
Toplumun içinde olduğum zamanlarda da hayranlığımı ifade ederken yapay bir heyecan sergileyip etkileyici şeyleri abartarak içimin ne kadar hissiz ve kayıtsız olduğunu gizlemek için bir anlamda gösteri yapıyordum. 
Karşılaştığım insanlar hep aynılarıydı; yüzlerini de, jestlerini de artık biliyordum. 
Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.

Puanım