İthaki Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İthaki Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2017 Pazar

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları (Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları #1) - Ransom Riggs | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Miss Peregrine's Home For Peculiar Children
Seri: Miss Peregrine's Peculiar Children #1
Sonraki Kitap: Gölge Şehir
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.89  (688,276 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Gizemli bir ada. Terk edilmiş bir yetimhane. Fazlasiyla tuhaf fotoğraflardan oluşan bir koleksiyon.

   Tüm bunlar kurgu ile fotoğrafçılığı nefes kesici bir şekilde bir araya getiren ve unutulmaz bir okuma deneyimi sunan Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları romanında keşfedilmeyi bekliyor.

   Yaşadığı korkunç aile trajedisi yüzünden Galler kıyılarındaki, dünyadan uzakta kalmış bir adaya yolculuk eden on altı yaşındaki Jacob, burada Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocuklar Yetimhanesi'nin yıkıntılarını keşfetmekle kalmayıp, Bayan Peregrine'in çocuklarının sadece tuhaf olmaktan çok daha fazlası olduğunun farkına varır.

   New York Times bestseller listesinden 108 haftadır inmeyen, aklınızdan çıkmayacak eski fotoğraflar eşliğinde okuyacağınız Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, gölgelerde geçen bir macera arayan her yaştan okuyucuyu içine çekecek eşsiz bir roman.


Yorum
   Her yerde hakkında olumsuz yazılar gördüm, “bu mu bestseller” veyahut “bu neydi ya herkesin çok güzel dediği bu muymuş?” gibi yorumlar duydum. Gerek filmine gerekse kitabına çok fazla olumsuz eleştiri geldi. İşte bu gibi nedenlerden dolayı okumama kararı almıştım. Ama içimdeki ufak bir merak kıpırtısı mı diyelim artık bilmiyorum bir baktım 150. Sayfaya gelivermişim.

Hepimiz kendi masallarımıza tutunuruz; ta ki onlara inanmanın bedelini ağır ödeyene dek. 
   Kitapta küçük bir çocukla başlayan bir zaman yolculuğuna çıkarak çeşitli mekanlar, çeşitli insanlar ve çeşitli olaylar döngüsü içinde kayboluyoruz. Bu yolculukta bize Jacob adında bir karakter eşlik ediyor. Olay onun etrafında gelişse bile başka başka karakterleri de tanıma fırsatı olan çok yönlü bir kitap. Karakterlerin özgün ve farklı farklı yetenekleri ve özellikleri olsa bile hiçbiri ile güçlü bir bağ kuramadım ve kendimi kaptıramadım maalesef ki. Gerçekçiliği zayıf bir kitaptı. Kurgu da (bazı yerlerde özgünlükler olması ve fotoğraflar ile romanın bütünleşmesi fikri hoşuma gitse bile) hayal edilen veya kapağındaki ve ismindeki gibi ihtişamlı bir roman olmadığını belli etti. 

Yalan söylemekle ilgili yeni bir şey keşfetmiştim. Ne kadar çok söylersem o kadar kolaylaşıyordu. 

   Dili sade idi. Kitabın yarısından çoğu durağan geçti. Olaylar ilerlese, heyecanlansa “aha şimdi heyecanlanacak” diye bekleye bekleye bir baktım ki kitap bitmiş. Belki ilk kitabı diye böyledir. Umarım gerçekten de ilk kitabı diye böyle hareketsizdir. İkinci kitabı okumayı düşünmüyorum. Çok merak edersem belki okurum. Eva Green’i çok sevsem ve oyunculuğuna bayılsam bile filmini izlemeyi de düşünmüyorum. Kitabı kötü, uyarlaması kitabından da kötü gibi yorumları az okumadım zamanında. Zaten uyarlama izlemeyi de sevmem. Ama 18 yaş üstü için biraz çocukça ve saçma bulsam bile belki daha küçük yaştaki okurlar için ilgi çekici hoş bir kitap olabilir. Aksi halde pek tavsiye etmiyorum. Kitabınız bol olsun. :)


Puanım


12 Mayıs 2017 Cuma

Ne Okudum - Bilge Adamın Korkusu (Kralkatili Güncesi 2. Gün) | Patrick Rothuss

Orijinal Adı: The Wise Man's Fear
Seri: The Kingkiller Chronicle #2
Önceki Kitap: Rüzgarın Adı
Esmanın Yorumu: Bilge Adamın Korkusu
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 1142
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.57  (270,269 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Her bilge adamın korktuğu üç şey vardır: fırtınalı bir deniz, aysız bir gece ve yumuşak başlı birinin öfkesi.,

   Bilge Adamın Korkusunda Kvothe kahramanlık yolundaki ilk adımlarını atıyor ve kendi
ömrü dahilinde efsane haline gelmenin hayatı bir adam için ne kadar zor kılabileceğini öğreniyor.

   Uyuyan höyük krallarından prensesler kaçırdım. Trebon kasabasını yakıp kül ettim. Felurianla bir gece geçirdim ve hem canıma hem de aklıma mukayyet olabildim. Çoğu insanın alındığından daha küçük bir yaşta Üniversiteden atıldım. Başkalarının gündüz gözüyle ağızlarına almaktan bile korktukları yollardan ay ışığı altında geçtim. Tanrılarla konuştum, kadınlar sevdim ve ozanları ağlatan şarkılar yazdım.

   Benim adım Kvothe. Belki beni duymuşsunuzdur.

Yorum
   Herkese merhaba kitap severler! Öyle uzun zaman olmuş ki yazmayalı, bir kitap yorumunun nasıl yazıldığını az kalsın unutuyordum. Blogu ve yorumları bu denli ihmal etmiş olmak beni fazlası ile üzüyor ama hayatta her zaman istediğimiz kadar boş zaman ve istek olmayabiliyor bu tarz işler için. Şu sıralar bir iki kitap okuyup bitirmiş olmama rağmen yorumunu giremeyecek kadar meşgul, yorulmuş ve hevessiz bir dönemden geçiyorum. Umarım yakında bu durumların hepsinden kurtulur ve blogla daha alakalı olduğum günlere dönerim. Her neyse ilk kitabını oldukça beğendiğim Kralkatili Güncesi serisinin ikinci kitabını da an itibari ile bitirdim ve sıcağı sıcağına yorumumu yapmayı ihmal etmeyim istedim.


    Kendisine “kissed by fire” lakabını yakıştırdığım kızıl kafa Kvothe’un maceraları son hızıyla devam ediyor. Hem de oldukça kalın ikinci kitabıyla. Bu kitabı çok kısa sürede ve oldukça kendimi kaptırarak okudum dersem bir miktar yalan söylemiş olurum. Kitap oldukça akıcı olmasına rağmen hem yoğun bir dönem geçirdiğim için hem her yere taşınabilir bir yapısı olmadığı için çoğu zaman okumayı ihmal ettim veya başka kitapları araya sıkıştırmak durumunda kaldım o nedenle biraz geniş zamana yayarak okudum ama yine de efsanevi tadını almaktan geri durmadım.

     Önceki kitap ardında bıraktığı birtakım gizemler ile ve oldukça güzel bir kurgu ile başlayıp sona ermişti, okuyanlar bilirler. Bu kitapta da son derece güçlü bir kurgu olduğu hemen gözüme çarptı. Zaten baş karakteri sevmiş ve benimsemişseniz, kurgu aşırı derecede saçmalaşmadıkça kitabın tadı size hep leziz gelir kanısındayım. Bende arka kapak yazısındaki gibi destanlara konu olan, Felurian ile bir gece geçiren, üniversiteden atılan, tanrılarla konuşan Kvothe’umu sevdiğim için bu kitapta da nefesimi kesen yerler oldu.


   Olaylardan önce karakterlerden bahsetmemiz gerekirse, ilk kitaptan çok da farklı bir kadrosu olmadığını görebilirsiniz. Yine başı Kvothe çekmekle birlikte, üniversitedeki öğretmenler, Denna, Kvothe’un yakın arkadaşları Fela, Simmon, Wil gibi karakterlerin yanı sıra yeni ve farklı karakterler de kadroya dahil oluyordu. Bazılarını gerçekten çok sevdim. Tempi’yi,  Vashet’i, Brendon’ı, Celean’ı ve daha birçoğunu. Sizin de tanıdıkça seveceğinizden şüphem yok. Tabi pek içimin ısınmadığı kişiler de var. Mesela Felurian karakteri ve kitaptaki yeri bana saçma ve gereksiz geldi. Felurian’ı arka kapak yazılarından ve resimlerdeki tasvirlerden yola çıkarak çok daha farklı ve büyüleyici hayal etmiştim. Hevesinizi kırmak gibi olmasın ama kitaptaki yerinin pek de öyle olmadığını görünce bir nebze hayal kırıklığına uğradığımı söylemeden geçemeyeceğim. Bölümü gereksiz yere uzatılmıştı ve fantastik bir eser olmasına rağmen bazı paranormal yerlere saçma şekilde yer verilmişti.

                                                                     [!!SPOILER!!]
Ademler ile ilgili yerler de bazen sıkıcı ve yavaş ilerlese bile kitaba farklı bir boyut kazandırıyordu. Kitabın hep üniversitede veyahut hep yollarda geçmesini beklemek saçmalıktı. Yazarın Kvothe’u sürekli bambaşka dünyaların içine sürüklemesi, kitaba hareketlilik katıyordu. Bir yandan Severen’de Maer’in yanında, bir yandan Trebon taraflarında ejderuslar ile boğuşurken, bir yandan dünyadan çok uzaklarda fey dünyasında, bir yandan ormanlarda kamp kurarken haydut peşinde, bazense Ademre denen topraklarda Adem fedaileri tarafından eğitilirken onu görmek size de bambaşka kitaplar okuyor, bambaşka dünyalara gidiyor tadı veriyordu. Bu tür gezinti ve maceraların daha ergenlik döneminde diyebileceğimiz küçük Kvothe’umuza deneyim ve hayata bambaşka bakış açıları kazandırdığı, aynı zamanda bizlere Kvothe’un sahip olduğunu görmediğimiz birtakım özelliklerini gösterdiği gerçeği hoşuma gitti. Yine de en çok Kvothe’un üniversitedeki hallerine, oradaki arkadaşlıklarına özlem duyduğumu söylemem gerekir.
                                                              [!!SPOILER SONU!!]

    Yazar yine bu kitapta da özgün kurgusu ile bizleri şaşırtmaya devam ediyordu. Zaten en baştan beri sevdiğim ve “3S”olarak isimlendirdiğim sigaldri, simya ve sempati durumlarını kitapta oldukça seviyorken bunun dışında isimler, haritalar, Ademlerin dili, tarih, mahremiyete bölgeden bölgeye bakış açılarının farklı olması gibi orijinallikler göze çarpıyordu kitapta.

    Yer yer hatta çoğu zaman Kvothe’un sigaldrisini, sempatisini, alarını, lavta çalmasını özlediğim yerler oldu çünkü kitap çok kalın olduğu için sevgili kahramanımızın bunlar dışında uğraştığı birçok şey de oluyordu.


   Kitabın bambaşka, gizemli bir dünyası var. Siz de Kvothe ile birlikte birçok soru işaretinin ve gizemin peşinde sürüklenirken buluyorsunuz kendinizi. Kitap bu kadar kalın olunca ve seri üç kitaptan oluşacak olunca gizemin bir kısmının bu kitapta çözülüp bazı şeylerin açığa kavuşacağını düşünüyor insan ama 1200’e yakın sayfayı yalayıp yutmuş olmama rağmen en ufak bir soruma bile cevap bulamadım demekle kalmayıp bu kitap yeni soru işaretlerine sebep oldu diye de eklemek istiyorum. Biraz spoilerımsı bir şey söylemek istiyorum. O yüzden dikkatli okuyun bu satırları! Kitabın asıl gizemi hem Kvothe hem bizim için Chandrialılar olmakla beraber biraz fazla gizemli kalıp abartıldıklarını düşünmeye başladım. Herkesin onlar hakkında bir şeyler söylemekten kaçınması, onlarla ilgili hiçbir kaynakta yeterli bilgi bulunmaması abartıya kaçmış. Keşke bu kitapta biraz daha netleşen noktalar olsaydı düşüncesindeyim.



   Çok da uzatıp içinizi sıkmak istemiyorum. Zaten spoiler vermeden de tam layıkıyla yorum yapabileceğimden emin değilim. Şimdiye kadar istemeden de olsa arada spoilerlar kaçırdığım noktalar olduysa bağışlayın. Kitap tuğla gibi olsa da gözünüz korkmasın bakmayın benim biraz uzattığıma da oldukça akıcı ve muhteşem bir kitap. Şimdiden en sevdiğim ilk beş seri içine gözü kapalı girdi. Patrick Rothfuss’u ve yazım tarzını da oldukça beğendim. Üçüncü kitabı sabırsızlıkla bekliyorum ve herkese de mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum. Canım kitabım. Herkese bol kitaplı günler!


  Alıntılar
Evet, kusurluydu. Fakat gönül meselelerinde bunun ne önemi var? Biz insanlar bir şeyi sevdik mi severiz. Mantığın bunda yeri yoktur. Hatta mantıksız sevgi pek çok açıdan gerçek sevgidir. Sevmek için bir sebep oldu mu herkes sevebilir. Böyle bir şey cebinize bir peni koymanız kadar doğaldır. Ama bir sebep olmadan sevmek… Kusurları bilip onları da sevmek… İşte bu nadir, saf ve mükemmel bir şeydir. 
Annemin saçlarımı okşaması. Bana sarılan kolları. Başımı boynundaki o kıvrıma kusursuzca yaslamam. Geceleri kamp ateşinin yanında kucağına oturup kendimi miskin, mutlu ve güvende hissetmem. En kötü anılar bunlardı. Kıymetli ve mükemmel. Ağız dolusu cam kırığı kadar keskin.
Müzik kendi kendini açıklar, o hem yoldur hem de yolu gösteren harita. İkisi birdendir.
Her açık bilgi aslında tercüme edilmiş bir bilgidir ve her tercüme kusurludur. 
Çok dikkatli baktığın için yeterince göremedin. Fazla bakmak görmeye mani olabilir, anlıyor musun?
Şarkılar kendi saatlerini ve mevsimlerini seçerler. Ezgin cılızsa bunun bir sebebi vardır. Ezginin tonu yüreğinin mizacıdır ve çamurlu bir kuyudan temiz su çekemezsin. Tek yapacağın artıkların dibe çökmesini beklemektir. Yoksa sesin kırık bir çanınkinden farksız olur. 
Hangilerini daha ilginç bulurdunuz? Kendilerini hemen kollarınıza atanları mı, yoksa daha zorlu, daha çekingen, hatta çabalarınıza karşı kayıtsız kalanları mı? Aynı durum kadınlar için de geçerlidir. Bazıları erkeklerin yılışıklığına katlanamaz. Ve kendi kararlarını vermek için rahat bırakılmak hepsinin hoşuna gider. Daima gözünüzün önünde olan bir şeyi özlemeniz güçtür.
Teccam, Tecelli adlı eserinde sırlardan bahsederek onlara zihnin ıstırap verici hazineleri der. Çoğu insanın sır zannettiği şeylerin aslında hiç de öyle olmadığını açıklar. Mesela gizemler sır değildir. Az bilinen gerçekler veya unutulmuş hakikatler de. Teccam’a göre bir sır, faal olarak bilinen gizli bir bilgidir. 
Çoğu sır ağız sırrıdır. Paylaşılan dedikodular ve fısıldanan küçük skandallar gibi. Bu sırlar dünyaya salınmak için can atmaktadır. Bir ağız sırrı çizmenizin içine kaçmış küçük taş gibidir. İlk başta onun farkında bile olmazsınız. Ama daha sonra rahatsız edici ve en sonunda katlanılmaz hale gelir. Ağız sırları tutuldukça büyürler, dudaklarınıza baskı yapana dek şişerler. Serbest kalmak için didinirler. Yürek sırları farklıdır. Bunlar mahrem ve ıstırap vericidir. Tek istediğiniz onları dünyadan saklamaktır. Ağzınızda şişip dudaklarınıza baskı yapmazlar. Yürekte yaşarlar ve saklandıkça ağırlaşırlar.    
Teccam ağız dolusu zehrin bile bir yürek sırrından daha iyi olduğunu iddia eder. Bir budalanın bile ağzındaki zehri tükürebildiğini, ama bizlerin bu ıstırap verici hazineleri sakladığımızı söyler. Onları her gün biraz daha yutkunarak içimizde daha da derine inmeye zorlarız. Orada otururlar, ağırlaşırlar, çürürler. Yeterince zaman geçerse kendilerini saklayan yüreği ezerler.
Dünyada hiçbir şey birini alışık olmadığı bir hakikate inandırmak kadar zor değildir.
Yabancı diller müzik enstrümanları gibidir: ne kadar çok dil bilirseniz yenilerini öğrenmeniz o kadar kolaylaşır.
En fazla şeyi cevap veremediğimiz sorulardan öğreniriz. Bunlar bizi düşünmeye sevk eder. Bir insana tüm cevapları verirsen elde ettiği tek şey bazı hakikatler olur. Ama ona bir soru verirsen kendi cevaplarını kendi arar.
Uyurken bir ateşin resmiydi. Uyanıkken ateşin ta kendisi.
Gurur ve akılsızlık; bu ikisi daima el ele gider.
Öykü dediğin ceviz gibidir. Bir budala onu bütün bütün yutup boğulur. Başka bir budala değersiz olduğunu sanıp atar. Ama bilge bir kadın kabuğu kırmanın ve içindeki meyveyi yemenin bir yolunu bulur.
Bazen bir insanın alabileceği en iyi yardım, başka birine yardım etmesidir.
Fakat sessizlik öncekinden de güçlüydü. O kadar yoğundu ki ekmeğinizin üstüne sürüp yiyebilirdiniz. Öyle sessizlikler vardır ki sözcükler bile bunları kovamaz.

Puanım
 

25 Mart 2017 Cumartesi

Anayurt (Kara Elf Üçlemesi #1) - R.A. Salvatore | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Homeland
Seri: The Legend of Drizzt / The Dark Elf Trilogy #1
Sonraki Kitap: Sürgün
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 328
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.27  (51.005 Oy)

Arka Kapak Yazısı

New York Times çoksatanı bu kitapta, fantastik edebiyatın en sıradışı karakterlerinden birinin hikâyesi anlatılmaya başlanıyor. Bu kara elfin yaşadığı yerin altındaki daha da karanlık dünyasında geçen macerası sizi benzersiz bir yolculuğa davet ediyor.
“Mevki benim toplumumun çelişkisidir, iktidar düşkünlüğü içindeki iktidarımızın kısıtlanmasıdır. İktidar ihanetle kazanılır ve iktidara sahip olana karşı ihanete davetiye çıkarır. Menzoberranzan’ın en kudretlileri, günlerini sırtlarına saplanacak hançere karşı arkalarını kolaçan ederek geçirirler. Ölümleri ise çoğunlukla önlerinden gelir.”

Drizzt Efsanesi bu kitapla başlıyor!

Yorum

  Herkese merhaba! Efsane bir seriyle karşınızdayım, en azından seri benim için bir ara efsaneye dönmüştü. Hiçbir yerde kitabını bulamıyordum falan. :D İthaki geçen yıl basınca ilk kitabı hemen almıştım ama yeni okuyabildim.

  Drizzt Efsanesi'nin ilk serisi Kara Elf Üçlemesi, Anayurt'ta bunların ilk kitabı. Drizzt Efsanesi'nde biraz seri içinde seri gibi bir durum var, okurken sıraya dikkat etmekte yarar var diye düşünüyorum.

  Seri Drizzt adlı bir Kara Elf'in yaşamını konu alıyor. Kara Elfler oldukça kötü bir ırk, herkes birbirinin sırtına bıçak saplamaya ve bir üst mevkiye geçmek için can atan bir şekilde yaşıyor. Yeraltında yaşayan bu Drowların dünyasında sadece kötü duygular hakim. tüm bunların arasında da Drizzt çok farklı bir drow ve bu dünyayı anlamaya çalışan ancak adapte olamayan bir kara elf.

  Başlangıç kitabı olarak gayet iyiydi, geçtiği dünya genel olarak farklıydı, kadınları erkeklerden daha yetkili ve güçlüydü, herkesin sadece hırs ve kötü duygularla dolu olması da genel olarak şaşılası olmasa da iyi duyguları bulamayınca farklı geliyor biraz. Onun dışında kurgusu ve hikayenin gidiş yönü çok farklı değil, hatta alışıldıktı. Yine de seri kendini okutturma potansiyeli ola bir seri. Şimdilik mükemmel değil belki ama diğer kitapları merak ediyorum, keşke alsaydım diyorum.

  Kitabı genel olarak sevdim ve başarılı buldum ancak Parlayan Sözler gibi çok güçlü bir kitabın ardından okumuş olduğum için ister istemez tam keyif alamadım. :D
  Kitapta bazı yazım hataları ve iyi çevrilmemiş cümleler vardı ancak çok sorun olmuyor.
  Drizzt Efsanesi, efsane olabilecek nitelikte bir seriye benziyor. Kısa zamanda diğer kitaplarını da okumak istiyorum. Fantastik kurgu seviyorsanız bir göz atın derim. :)

Alıntılar

Hiçbir şey, değerini gerçekten anlamadan yitirdiğimiz bir şeyin, bir kimsenin boşluğu kadar yanamaz yüreğinizde.  
Kendi yanlışlığınızın karşısında gerçeğin bir anlamı yok ve eğer kendi standartlarınıza göre yaşamıyorsanız, prensipler değersiz. 
Hayatta kalmaktan fazlasını yap, oğlum, benim hayatta kaldığım gibi değil. Yaşa! Yüreğinin çağrısına sadık kal.

Puanım


21 Mart 2017 Salı

Rüzgarın Adı ( Kralkatili Güncesi 1. Gün) - Patrick Rothuss | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Name Of The Wind
Seri: The Kingkiller Chronicle #1
Sonraki Kitap: Bilge Adamın Korkusu
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 736
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.55  (414,448 Oy)


Arka Kapak Yazısı
"Uyuyan höyük krallarından prensesler kaçırdım. Trebon kasabasını yakıp kül ettim. Felurian'la bir gece geçirdim ve hem canıma hem de aklıma mukayyet olabildim. Çoğu insanın kabul edildiğinden daha küçük bir yaşta Üniversite'den atıldım. Başkalarının gündüz gözüyle ağızlarına almaktan bile korktukları yollardan ay ışığı altında geçtim. Tanrılarla konuştum, kadınlar sevdim ve ozanları ağlatan şarkılar yazdım. Belki beni duymuşsunuzdur."

   Fantastik kurgu edebiyatının eşsiz bir masalı, bir kahramanın kendi ağzıyla anlattığı öyküsü işte böyle başlıyor. Bir keder öyküsü bu... bir kurtuluş öyküsü... bir adamın evrenin anlamını arayışının ve gerek o arayışın gerekse de onu sürdürmesini sağlayan gem vurulamaz iradenin bir efsaneye dönüşmesinin öyküsü.


Yorum
   Merhabalar sevgili arkadaşlar! Sizlere bu seferki yazımda harika bir kitaptan bahsedeceğim. Bu kitabı mutlaka bir kütüphane rafında ya da arkadaşınızın masasında görmüş, hakkında bir şeyler duymuş ya da en azından bir kitap mağazasında rastlamışsınızdır. Adının farklılığı, kalınlığı, arka kapak yazısı, yazarların o kitap hakkında söyledikleri, herhangi bir şey sizi kendine çekmiştir bu kitapta. Hangi kitaptan bahsediyorum:  Tabiki Rüzgarın Adı. Bu kitabı basit bir yorum yazısıyla tanımlamak bana çok yetersiz geliyor, okuduysanız sizlere de öyle gelecektir ama idare edin artık. Kuru kuruya da geçiştirsem hakkını vererek bir yorum yapmaya çalışacağım.

    Öncelikle kitabın konusu ile başlayalım. Türü fantastik-kurgu olan bu kitapta, ne ararsanız bulabilirsiniz. Macera-aksiyon yer yer kendini çok güzel gösterirken, öteki taraftan güzel bir aşk teması, fantastik ögeler, gerilim, gizem, şiirsellik derken kitabın bambaşkalığı içinde kayboluyorsunuz adeta. Bir kitabın size yaşatabileceği, yaşatması gereken tüm hisleri hakkını vererek yaşatıyor. Bir yandan öfkelenirken, bazı yerlerde durgun bir deniz misali huzur bulduğunuz, başka bir an meraktan çıldırırken, başka bir sayfada gözyaşlarınızı zor tuttuğunuz, çok yönlü bir dünya…


    Kitabın mükemmelliğini bir kenara bırakıp gerçekten konuya gelirsek; Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi okuyanlar bilirler. O tarz fantastik ögelerle yoğrulmuş bir dünya düşünün. Hogwarts gibi görkemli büyücü okulları, simya ve gizemcilik konusunda uzmanlaşmış öğretmenler ve tüm bunların ötesinde bu hikayenin Harry Potter’ı yani Kvothe. Olaylar işte bu baş kahramanın yaşadıklarının bizzat kendi dilinden anlatılması ile başlıyor. Yaşadığı aşklar, maceralar, gizemler, tutkular, savaşlar ve daha nice şey kitapta konu edilmiş. Masalsı dille süslenen ve fantastik ögelerle dolu bu kitap, içindeki gizemler, kötülükler, kederler ve aynı zamanda eğlendirici yönüyle okunmaya değer bir kitap.

    Baş kahramanımız Kvothe, kızıl saçlarıyla rengarenk bir giriş yapıyor romana. Elinde lavtası ile o büyüleyici ezgilerini duymuş kadar oluyorsunuz. Daha küçücük bir çocukken başlayan hikayesinde sizde onunla birlikte büyüyor, görüp geçiriyorsunuz. Öyle farklı bir dünyası, öyle farklı bir kafası var ki, çevresindeki herkesten daha zeki ve sorgulayıcı. Bu hayatı anlamlandırma evresinde ona pek çok kişi ışık tutuyor. Babası, Abenthy, Denna,öğretmenler ve daha niceleri. Onunsa yaşadıklarından sonra tek bir amacı var. Onu size elbetteki söylemeyeceğim. Söylersem büyüsü kaçar. ;) Karaktere öylesine ısındım ki dün gece rüyalarıma konuk oldu. Öyle tatlı, öyle kurnaz aynı zamanda öyle de yetenekli ki. Masumiyet ve iyi kalplilik de bu ince ruhtaki yerini alıyor elbette. Cesaret, kahramanlık, sinsilik derken binlerce çelişkili ama bir o kadar göze çarpan özelliğiyle kanlı canlı bir Kvothe oluşuyor zihinlerinizde. Yine bu karaktere Denna gibi yanıp sönen bir meşale ışığı, bir görünüp kaybolan gizemli kız eşlik ediyor. Ve birde Bast var vefakar ama hikayesini bir türlü öğrenemediğimiz arkadaş. Romandaki karakterler de romanın kendisi gibi ışık saçıyorlar.


    Romanın büyüleyici yanlarından birisi, hikaye içinde hikayeleri gizlemiş farklı bir kurgulanış tarzı olmasıydı. Bu kurguya, Rothuss’un yarattığı bambaşka bir dünya, a’larlar, sigaldriler, simyasal terimler, Taborlin’ler, Chandrealılar gibi fantastik ögeler eklenince, yazarın renkli ve bir o kadar özgün hayal gücüne “vay be!” demeden geçemiyorsunuz tabi. Adam efsane yazmış bence. Belki bana bazılarınız kızıyor, şaşırıyordur böylesine güzel bir kitabı neden bu kadar geç okudun diye. Bende okuduktan sonra düşündüm “Ah seninle neden bu kadar geç tanıştık? Neden bu kadar geç çıktın karşıma?” diye. Ama böyle muhteşem kitapları hemen okuyunca, çok nadir böylesi yazıldığı için boşluğa düşüyorsunuz, diğer okuduklarınızda hep bu kitaptaki tadı arıyor ve bulamayınca gerçekten üzülüyorsunuz. Bunu yaşamak istemedim. Çünkü en başından beri hissediyordum bu kitabı çok seveceğimi. Şimdi hangi kitabı okusam, bu kitabı aldatmak gibi gelecek bana. Cidden çok sevdim, hatta aşık oldum. Tadı damağımda kaldı. Umuyorum ki bunun gibi kitaplar dünyada var olmaya devam ederler.

   Bunca sözün ardından eleştirecek olumsuz bir yön var dersem olmaz heralde çünkü yok. Kitapta genel olarak aşırı aksiyon ve sürükleyicilik yoktu. Hatta bazı yerler yolculuk hikayesi gibi olaysızdı. Muhtemelen birçok düğüm ikinci kitapta çözüleceği için, bu kitap daha çok sorgulamalar, gözlemler, arayışlar ve gizem ile doluydu. Tüm bu durgunluğu ile bile bir saniye olsun sıkılmadan okutabilen yegane kitap oldu.


    Dili akıcı, üslup sade ve anlaşılırdı. Kitapta olaylar ağırlıklı olarak baş karakterin gözünden anlatılıyordu. Yazarın kalemi güçlüydü, iyi edebiyat yapıyordu. Kalın bir kitap olmasına rağmen sayfaların akıp gittiğini rahatlıkla hissedebilirsiniz. Ve kitapta birçok düğüm kaldı. Birçok soru işareti. Anlatılan hikaye, yaşananın sadece onda birisi gibiydi. Şaşırtıcı birçok olaya yer verilmişti. Bu nedenle sırları çözmek için ikinci kitabı iple çekeceğinizden eminim. Biraz kalın olsa da asla tereddüt etmeden piranalar gibi ikincisine neden saldırıyoruz biz okurlar sanıyorsunuz. J Mesela bu seriye neden “Kralkatili Güncesi” dendiği bile henüz ortaya çıkmış değil. Kitabın adının nereden geldiğine ufaktan değinilmiş olsa da bu bile hala gizemini koruyor. Bakalım bir sonraki kitapta neler göreceğiz. Başka bir yorumda görüşmek üzere. Herkese bol bol bol kitaplı günler! J


NOT:Kitap harika olunca alıntılar da bir o kadar harika ve boldu. Bu nedenler onları ayrı bir blogda yazdım. Linkine şuradan ulaşabilirsiniz.  

Puanım

19 Mart 2017 Pazar

Vahşetin Çağrısı - Jack London | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Call of the Wild
Seri: Yok
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 107
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.82  (238,653 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Ya sahip olacak ya da sahiplenilecekti, affetmek zayıflıktı... Öldür ya da öl, ye ya da yem ol, kanun buydu ve Buck da zamanın derinliklerinden gelen bu emre itaat ediyordu.



Yorum


  Herkese yeniden merhaba! Bugün bilgisayarın başına geçebilmişken yazılarımı yazmaya çalışıyorum. :)

  Jack London'ı Martin Eden ile sevdim ve tüm kitaplarını okumaya kararlıyım, Vahşetin Çağrısı da bunlardan biri. Kitap Buck adında bir köpeğin yaşam macerasını anlatıyor. Buck şehirli  bir köpekken sahibi değişiyor ve daha vahşi bir hayata atılıyor. Artık o diğer köpeklerle birlikte kızak çeken bir köpek. İşte bu noktadan sonra Buck'ın içinde bambaşka duygular kabarmaya başlıyor ve en ilkel içgüdüleri uyanmaya başlıyor.

  Buck ve onun vahşi yaşam macerasını okumak her ne kadar hoş olsa da ben kitabı çok sevemedim açıkçası, sanırım bu da yazarın bende uyandırdığı büyük beklentiler yüzünden. Martin Eden o kadar güzeldi ki yazardan ister istemez öyle şeyler bekliyorum. :) Yine de konu ve konunun işlenişi bakımından güzel ve hızlıca okunan bir kitaptı. Sanırım Beyaz Diş'e beniyor ama ben onu çok uzun zaman önce okuyup, unuttuğum için karşılaştırma yapamayacağım.

  Genel olarak güzel bir kitaptı, bir köpeğin içgüdülerinin uyanıp, vahşetin çağrısı karşısındaki tepkilerini okumak istiyorsanız tam size göre bir kitap. İyi okumalar. :)

Puanım

6 Mart 2017 Pazartesi

Şimdi ve Daima - Ray Bradbury | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Now anf Forever
Seri: Yok
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 312
Baskı Yılı: 2010
Goodreads Puanı: 3.66  (1.675 Oy)


Arka Kapak Yazısı
  Şimdi ve Daima, bilim-kurgunun en büyük isimlerinden Ray Bradbury'nin, bambaşka dünyalara ait iki kısa romanını bir araya getiriyor.

  Leviathan '99, Herman Melville'in Moby Dick'inin şaşırtıcı, usta işi bir uyarlaması niteliğinde. Kaptan Ahab'ın yerini çılgın bir uzay gemisi kaptanı, Beyaz Balina'nınkini de dev bir kuyruklu yıldız alıyor. Ray Bradbury, Moby Dick'in anafikrini olduğu gibi koruyarak, insanoğlunun tutkularının sınır tanımazlığını uzayın derinliklerine taşıyor.

  Bir Yerlerde Bir Müzik Çalıyor ise, bambaşka bir coğrafyaya götürüyor bizi. Amerika'da gizemli bir kasabayı ziyaret eden bir gazeteci, yaşamın ve zamanın anlamını yeniden keşfeder. Ancak bu keşifle birlikte, kaderini belirleyecek bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Bu benzersiz anlatıda, Bradbury'nin şiirsel üslubu, olayların büyüleyiciliğinden geri kalmayarak, mistik bir hava yaratıyor.


Yorum
  Fahrenheit 451'den sonra Bradbury'i çok sevmiş, Yakma Zevki, Mars Yıllıkları ve Dövmeli Adam'ı okumuştum. Yazarın bu dört kitabını da çok beğenmiştim. Genelde öykülerden oluşan kitapların hepsi dolu dolu , her öykünün size vereceği bir mesajı mutlaka var. Öykü türünü pek tercih etmesem de Bradbury'nin öykülerini ve öykülerindeki mesajları okumayı seviyorum. Bu yüzden Şimdi ve Daima'yı tereddütsüz aldım.

  Kitabın içinde iki kısa roman yer alıyor. Yazar her zamanki gibi bilim kurgu türünde yazmayı tercih etmiş. İlk kısa-roman, uzayda ve 2099 yıllarında geçiyor. Diğeri ise 20. yyın ikinci yarısında Amerik'da. Açıkçası ben iki hikayeyi de sevemedim, bir türlü kitaba ısınamadan kitap bitti. Özellikle de ilk hikayeden oldukça sıkıldım, yazarın sevdiğim tarzını bu kitapta bulamadım. hikayelerin derin anlamlı ana fikirleri yoktu ve özellikle uzayda geçende yaşanan olayları saçma buldum. Uzaylı şeylere hiçbir zaman ısınamayacağım sanırım.

  İkinci hikaye daha iyiydi, yazarın o ham madde ile daha güzel şeyler yapmasını beklerdim ama olmamıştı. Yine de fena değildi, zaman zaman çok güzel noktalara değiniyor.

  Genel olarak kötü bir kitap olmasa da Bradbury için oldukça basit bir kitaptı, biraz hayal kırıklığına uğradım ne yalan söyleyeyim. Bu kitabı okuyun da okumayın da demem ama Bradbury okuyacaksanız, Fahrenheit 451, Mars Yıllıkları gibi kitaplardan başlayın. Onlar gerçekten çok güzel eserler. İyi okumalar. :)


Alıntılar
Günü yaşa, anın tadını çıkar.
Bir kitap seç. Bir yaşama yelken aç.
Gelecek içinde bulunduğumuz andır.
Silinip gitmeden önce bir görüntüyü belleğine iyi yerleştir.

Puanım
 

30 Ocak 2017 Pazartesi

Elric: Ruh Hırsızı (Melnibone'un Son İmparatorunun Tarihçeleri #1) - Michael Moorcock | Kitap Yorumu

 
     Orijinal Adı: Elric: The Stealer Of Souls
Seri: Chronicles Of The Last Emperor Of Melnibone #1
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 528
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.77  (1,808 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   İthaki Yayınları, bildiğimiz kahraman tanımına hiç uymayan, kırmızı gözlü, hastalıklı, kendi türüne ihanet etmiş, tartışmalı insanlığının yıpranmış sınırlarında umutsuzca yaşayan albino dük Elric'in daha önceden anlatılmış ve hiç anlatılmamış maceralarını gururla sunar!

   Fantastik edebiyatta hiçbir karakterin yapamadığını yapan, takipçisi eserleri kökten etkileyen yegâne karakter: Moorcock'ın fiziksel olarak zayıf, zihinsel olarak sorunlu, bir uyuşturucu bağımlısı gibi kılıcına tutkun, rock'n roll tarzı anti-kahramanı Elric!

   Ejderha Mızrağı'nın Raistlin'i; Unutulmuş Diyarlar'ın Drizzt'i; Sandman'in ta kendisi olan Dream; Rivialı Geralt, nam-ı diğer Witcher… Hepsi bir şekilde Elric evreninden doğan kahramanlar…

   Bu benzersiz karakter ve onun sıradışı maceraları Türkçeye hiç olmadığı kadar güçlü bir dönüş yapıyor. Moorcock'ın "nihai edisyon" dediği Melniboné'nin Son İmparatorunun Tarihçeleri, Elric'in tüm maceralarını içermekle kalmayıp yepyeni önsöz ve çizimler, mektuplar, fantastik edebiyat üzerine denemeler, Elric'e ilham veren öyküler, senaryolar ve görsellerle zenginleştirilmiş eşsiz bir koleksiyon niteliğinde.


Yorum
      Evet arkadaşlar uzun süre sizleri ihmal ettim ve yeni yıla ne yazık ki kitap okuyarak değil ders çalışarak girdim. Hukuk üçüncü sınıf olmak kolay değil. 16 dersim var ve bunların 9'u ana ders olunca sınav dönemi diye kafamı derslerden kaldırıp hukuk kitapları dışında kitap okuyamadım. Hatta banyo yapma sürelerimden bile kısalttım o derece zamanım yoktu. Ama artık sınavları atlattığıma göre bir süre gönül rahatlığıyla blog işleri ve kitaplarla ilgilenebileceğim için öyle mutluyum ki.

    Öncelikle bu kitaba yorum yazmaya nereden nasıl başlayacağımı inanın bilmiyorum. Kitapla ilgili kafam karışık ve şuan yorum yazarken bile hala yerine oturmayan taşlar var. Hani bazı kitaplar anlatılamaz bir türlü kelimelere dökülemez ya öyle bir şey. Bunu iyi anlamda demiyorum ama kesinlikle kötü anlamda da söylemiyorum. Sadece kelimelere dökülemeyecek tuhaf, alışılmışın dışında bir tarzı var kitabın. Belki de sırf bu tuhaf yapısı yüzünden diğer kitaplarını da okumaya ve bu kitabını bitirmeye karar verdim bazı yerlerde gerçekten içimi sıkması gerçeğine rağmen. Tuhaf bir etkiye sahip zira üzerimde. Hani Romeo ve Juliet kitabını okuyanlar bilirler bazı diyaloglar karmaşık, derin ve anlaşılması zor ancak sahnede görselleştirilmiş halini daha ilgi çekici buluruz bence bu kitabın da tiyatral tarzda sergilenmesi daha iyi olurdu bu yönden Romeo ve Juliet'i anımsatıyor çünkü bana.

     (Kitaptaki kılıcın ismini çağrıştıran bu şarkı ile uyumlu olarak, kitabı okurken dinleyebilirsiniz.)

Önsözden başlayacak olursak Alan Moore ilk bölümlerde yazarın kitabı yazarken hangi yazarlardan esinlendiğinden, yazmaya iten sebeplerden, yazma sürecindeki ruh hallerinden bahsediyor ve çok samimi bir havada kendi hayatıyla ve kendiyle ilgili bir takım bilgileri de bu önsöz yazısına serpiştirmiş durumda. Kitap zaten yazıldığı dönemde gazetelerde bölüm bölüm verilen parçalı bir hikayeden ibaretmiş. Bu nedenle kitapta da her başlığı ve her başlıkta anlatılan olayı farklı ancak kahramanı tek olan bir kurgu okumuş oluyoruz. Kitaba ilk başladığınızda birçok kitapta olduğu gibi olayların ya da kişinin hayatının en başından başlamıyor. Sanki seriye ortadan başlamışsınız gibi oluyor ama kolayca ayak uydurabiliyorsunuz.

    Her kitabın bir giriş-gelişme-sonuç ilerlemesi vardır mantığından hareket edersek bu kitapta buna en azından girişe uyulmadığı belli oluyor. Sonuç için konuşacak olursak kitabın büyük kısmında kitabın ve kitaptaki karakterlerin amaçlarını anlamaksızın, soru işaretleri ile okudum kitabı.

   Kitapta baş karakter hem fiziksel yönden hemde karakteristik olarak dört dörtlük değil. Kırmızı gözlü, albino, zayıf bir yapısı var ve çok da iyi birisi değil. Ben böyle karakterleri daha çok seviyorum. Daha doğal, hayatın bir parçası gibi hissettirişlerini seviyorum. Onların hata  yapabileceklerini görmek hoşuma gidiyor. Kitaptan çok Elric karakterini sevdim. Onu içimde öylesine bambaşka, öylesine orijinal, öylesine farklı ve eşsiz canlandırdım ki belkide yazarı bile bu denli hayal gücü sarf etmemiş olabilir diye düşünüyorum. Favori karakterlerimden birisi oluverdi.

    Yine karakter üzerinden devam edecek olursak; elimizde öyle bir karakter var ki iyi bir şey yapmak isterken bile kötülüğün etkisiyle kötü şeyler yapan ve bundan sonsuza dek pişmanlık duyan, nefret eden biri. Doğasında onu esir alan kötülükten nefret ediyor ama o olmadan da yaşayamıyor. Bayılırım böyle karakterlere. Hani iyi biri olmak iyi bir şeyler yapmak isterken bile başarısız olan, sakar bir doğası olan, yeri gelince çok zeki olsa da bazen çok saf olabilen, kararsızlık ve çaresizlik yumağına dolanmış, hayatın amacını arayan ama bir türlü bulamayan, başı beladan kurtulamayan, insan ilişkilerinde ve duyguları tahlilde başarısız, daima yalnız kahramanlar vardır ya işte tam olarak Elric'ten bahsediyoruz.

   Kitap fantastik bir eser olduğu için büyücülük,  tanrılar, şekli bozulmuş yaratıklar gibi paranormal ögelerle dolu. Kaos ve düzen çarpışması hoş bir kurgu olmuştu. Kitap bana bir nevi online oyunları hatırlattı. Özellikle de rappelz, 4 story gibi yaratıklara karşı mücadele ettiğimiz kılıçlarla vesaire sürekli kötülerle savaştığımız çar geliştirme oyunları gibiydi. Özellikle Elric'in sürekli belli görevleri yapması ve burada yaşadığı maceralar oyunda görevler verilmesini anımsattı mesela.(zamanında az oynamadım.:))

   Üslubu akıcı, kolay anlaşılır ve dili üçüncü kişi ağzından anlatılmıştı. Kitabı genel olarak sevdim ama çok fazla değil. Eserden puanı kötü olduğu için değil, beklentilerimin altında kaldığı için kırdım.  Kitabın anlam veremediğim bir noktası olayların çok hızlı olup bitmesiydi. Normal şartlarda belki tek bir serinin veya kitabın tamamına hakim olabilecek nitelikte bir olay, burada kısa bir bölümde hemen anlatılıp çözüme kavuşturuluyordu. Belki de bu kitabın ilk çıktığı zamanlar sayı sayı yayımlanan bir çizgi roman tarzında olmasından kaynaklanıyordur ya da yazarın tarzı budur diye kabullendim. Ama olayların giriş-gelişme-sonuç döngüsü içinde sürekli değişmesi ve kolayca neticelenmesi okuyucu açısından biraz heves kırıcı olabiliyor fikrimce. Belki çok fazla fantastik ve heyecanlı macera kitapları pek okumamış kişiler ya da lise çağındaki kişiler için biraz daha eğlenceli, onlara hitap eder şekilde basit kurgulanmıştı. Ancak daha kaliteli eserlerin tozunu yutmuş olanlar aradaki kalite farkını kolayca görebilirler. Bu nedenle herkese olmasa da 13-17 yaş aralığına daha çok tavsiye ederim. İyi okumalar :)

Alıntılar
Geçmiş, sürekli olarak yeniden yazdığımız bir senaryodur. Deneyim, yıllar içinde kendimiz ve arkadaşlarımız hakkında anlattığımız hangi hikayeye inandığımıza uygun olacak şekilde değişir.
Puanım

15 Aralık 2016 Perşembe

Şu Aralar Ne Okudum : Kızıl Gökler Altında Kızıl Denizler

    Merhaba sevgili kitap severler! Locke Lamora efsanesi tüm heyecanı, entrikası, gizemi ve yalanlarıyla devam ediyor. Daha önceden de Scott Lynch’e ve onun yazarlığına duyduğum hayranlıktan size bahsetmiştim. Bu kitapta da Lynch beni yine mest etti. Kitabı okurken yazarın kültürel zenginliğini ve zeka parıltılarını kelime seçimlerinde, olay kurgusunda, karakterlerin işlenişinde görmek gerçekten çok hoşuma gidiyor.

   Ana karakterlerden bahsederek konuya giriş yapacak olursak; Locke kafası çok iyi çalışan, son derece hızlı ve atik, azimli, gözü kara, bizim “o ne tilkidir oooo” diyeceğimiz türde kurnaz bir karakterdir. Aynı zamanda çok az da görsek duygusal bir yönü, kırılgan bir tarafı vardır. Jean ise iri ve kuvvetli, cesur, koruyup kollayan, saf ve iyilik dolu, güçlü bir karaktere sahip ve Locke’un en iyi arkadaşıdır. Karakterler gerek fiziksel olarak gerek zihinsel olarak gerek karakteristik özellikler bakımından mükemmel değiller. Hepsinin birçok kusuru, yanılgısı, zaafı, zayıflıkları oluyor. Gerçek hayatla, gerçeklikle olan bu bağlantısı beni cezbeden ve kitabı çok daha fazla okunabilir kılan bir diğer nokta. Mesela Locke birinci kitapta yaşadıklarını hemen atlatıp hayatına güllük gülistanlık devam edemiyor. Depresyona girebilen, zayıflık gösterebilen bir karakter ve bu onun içimizden biri olmasını sağlıyor. Sadece kitap karakteri olmaktan çıkıp insan oluyor. Her anlamda.

   İlk kitaba kıyasla bu kitapta Jean-Locke dostluğunun daha ilerlediğine tanık olduk. İlk kitapta gerek Jean’in yeni gelmesi, gerek Böcek ve ikizler gibi kalabalık bir arkadaş grubunun olması nedeniyle aralarındaki ilişkiyi yoğun olarak hissedememiştik. Bu kitapta ise her anlamda birbirlerini tamamlayan, birindeki eksiği diğerinin kapattığı bir elmanın iki yarısı gibi olmuşlardı. Locke’un zekası ve dilini iyi kullanması, Jean’in dövüş yeteneğini iyi kullanması birleşerek onları durdurulamaz kılıyordu. Kitapta, serinin ilk kitabında da gizemini koruyan Sabetha karakterinden çok az bahsedilmesi hem biz okuyucuları meraktan çatlatıyor hem de diğer kitapları da okumaya teşvik ediyor.


    Locke Lamora’nın Yalanları’nda olduğu gibi Kızıl Gökler Altında Kızıl Denizler’de de dövüş ve çarpışma bölümleri oldukça fazlaydı. İlk kitaba kıyasla burada çok daha yoğundu hatta savaş raddesine varacak kadar büyük çaplıydı. Bu açıdan kıyaslarsak ilk kitaba göre daha aksiyonluydu. Öyle ki heyecandan o yerleri diken üstünde okudum desem çok da abartmış olmam.

   Kitapta ara ara yer verilen göz bağı hileleri, büyücülük, simyasal mucizeler gibi paranormal ögeler tam dozunda ve seriye ayrı bir büyü katıyor kanaatindeyim. Ne çok uçuk duruyor ne de diğer tarafta seyreden gerçekliğe gölge düşürüyor.

   Önceki bölümde olayın anlatılıp sonraki bölümde o entrikanın nasıl çevrildiği, planın yapılış aşamaları anlatıldığı zaman gerçekten son derece hoş ve merak uyandırıcı bir tarzı oluyor. Tam tersi olup da önce kurdukları planı anlatıp sonrada uygulanışı anlatılsaydı ileriki bölümleri bu denli iple çekmezdik diye düşünüyorum.

   Üsluba gelince son derece akıcı, anlaşılır bir dili vardı kitabın. Olaylar üçüncü bakış açılı anlatımdaydı. Kitaptaki diyaloglar gerçekten oldukça samimi, gündelik, eğlendirici ve orijinaldi. Bazı Jean-Locke diyaloglarını da sizlerle paylaşıyorum. Kitabın sonuda ilk kitap gibiydi. Birçok şey çözülmüş ama hala soru işaretleri vardı.


    George Martin’in Scott’ı övdüğü kadar varmış çünkü Lynch de karakterleri öldürme konusunda resmen Martin’e meydan okuyor. Aksiyonla, aşkla, savaşla, entrika ve hilelerle dolu bu kitabın beni en mest eden yanı arkadaşlıktı. Bu his öyle yoğun anlatılmıştı ki gerçekten her okuyuşta mest olduğumu hissettim. Bu iki oyunbazın dostluğunun daha ilk kitaptan beri böylesine derin olacağının farkındaydım ve hep de böyle baki kalmasını temenni ediyorum. Bu kadar övdükten sonra tavsiye etmemem düşünülemez. Kaçırmayın, mutlaka okuyun derim. Çok seveceksiniz. Bir sonraki yorumda görüşmek dileğiyle. Bol kitaplı günler dilerim. J
Esma'nın bu kitap hakkında yorumu için tıklayınız.


Alıntılar
İlla ki oynayacaksan daha en başından üç şeye karar ver: oyunun kurallarına, gireceğin bahse ve ne zaman çıkacağına.
Kumarbazlar tıpkı aşıkların sevişmeleri ve ayyaşların içmeleri gibi oyun oynarlar. Karşı konulmaz bir kuvvetin etkisi altında, körü körüne ve mecburiyetten.
Erkek! İki çit söz etmek onu nasıl da fareye çevirir. Tanrıları hor görür, savaşa atılır ve bir genç kızın azarıyla irkilir! En ufak kızın en ufak kahkahası bir hançer gibi gelir ve bir hançer gibi göğsüne saplanır kalır. Kanı süte, cesareti silik bir anıya çevirir.
Kadın, kalbin haritasız bir labirenttir. Şaşkınlığı şişeleyip bin sene içsem bile senin uyanmakla kahvaltıya oturmak arasında olduğun kadar kafam karışmaz. Öyle kurnazsındır ki tanrılar onlara bir çift el verselerdi yılanlar bile seni alkışlardı.
Parmakların yanmadıkça ateşten korkamazsın.

Puanım
 

2 Aralık 2016 Cuma

Kan Yemini - Brian McClellan | Kitap Tanıtımı

Kitap gördüğüm zaman bu neymiş demeden geçemem, hele de epik fantastik bir kitapsa iyice inceler listeme dahil etmeye çalışırım. En sevdiğim tür fantastik kurgu olduğu için bu türden listemde bolca kitap var. Hatta listemdeki bir çoğu kitap henüz Türkiye'de yok. Kan Yemini de bunlardan biri, Tükçe olarak basıldığını görünce çok sevindim ve hemen paylaşmak istedim.

  Seri üç kitaptan oluşuyor ve silahların ve büyücülerin aynı anda var olduğu farklı bir dünya da geçiyor. Serinin ara kitapları da var ancak onlar Türkiye de çıkar mı bilmiyorum, genelde ara kitaplar pek çıkmıyor ne yazık ki.

  Kitabın kapağı da ayrıca hoşuma gitti, çok güzel duruyor bence.



Orijinal Adı: Promise of Blood
Seri: Powder Mage #1
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 486
Goodreads Puanı: 4.15  (20,831 Oy)

 Arka Kapak Yazısı

Kralların çağı sona erdi ve bu sonu ben getirdim.

Bir kralı tahtından indirmek kanlı bir iştir…

Feldmareşal Tamas'ın kralına karşı yaptığı darbe yozlaşmış soyluları giyotine gönderip halkın karnını doyurdu. Ama bir yandan da Dokuz Ulus'la bir savaşın çıkmasına, kral yanlılarının içten gelen saldırılarına ve Tamas'ın müttefikleri olan Kilise, işçi sendikaları ve paralı askerlerin güç için bir yarışa girmelerine yol açtı.

Tamas'ın geriye kalan bir avuç barut büyücüsüne bel bağlamaktan başka şansı yoktu. Bunlar arasında harika bir nişancı olan, Tamas'ın oğlu Taniel ve sadakati şantajla sınanan emekli polis müfettişi Adamat da vardı.

Bir de tanrılar işin içine girince…

İçeriden ve dışarıdan gelen saldırılar devam ederken, ölüm ve yıkım işaretlerinden bahseden fısıltıları da duyulmaya başladı. Dünyaya geri dönmek için uyanan tanrılardan bahseden eski köylü hikâyeleri. Eğitimli insanların inanmayacağı türden şeyler. Ama inanmalılar…

Brandon Sanderson'ın edebi vârisi McClellan'ın teknolojiyle büyüyü birleştiren bu zengin dünyasında, barut ve mermileri kontrol edebilen büyücülerin karşısında kim durabilir ki?

"Yaratıcı bir büyü sistemi, soluk soluğa bir kurgu, ilgi çekici bir dünya. Okurken çok eğlendim."
-Brandon Sanderson-

"Epik fantaziye barut kokulu bir hava getiriyor."
-Anthony Ryan-

"Silahlar, kılıçlar ve büyü bir arada? İnsan daha ne ister ki! Ya heyecan dolu aksiyon, hafızalara kazınan karakterler ve tekrarlanması güç bir başarı? Brian McClellan bu işi biliyor."
-Brenk Weeks-




Arka kapaktaki yazar övgülerine pek kulak asmam ama bu kitabı övenler Sanderson, Weeks gibi insanlar olunca da tamamen göz ardı edemiyorum tabii. Kitabı kısa zamanda okumayı umuyorum, ne zamandır epik fantastik bir şeyler okumadım eksikliğini çekiyorum. Yazımı okuduğunuz için teşekkürler, umarım güzel bir kitap olur bu. :)

Biz - Yevgeni Zamyatin | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Мы
Seri: Yok
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 250
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.96  (43,488 Oy)


Yorum

  Distopya en  sevdiğim türlerden biridir, bu tür içinde de en çok 1984'ü ve Cesur Yeni Dünya'yı severim. Bu iki muhteşem kitabın Biz'den etkilendiğini duyunca hemen bu kitabı okumalıyım demiştim, sonradan öğrendim ki daha bir çok yazar bu kitaptan etkilenmiş.

  Biz, distopya türünün ilk ve en iyi kitaplarından biri. Kitap makineleşen bir dünyayı anlatıyor, İki Yüzyıl savaşından sonra dünya yeni bir döneme girmiş ve dünya da mantık hüküm sürmektedir. Gündelik yaşantı eskisinden çok farklıdır, her şey planlanmış ve akıl ekseninde ilerlemektedir.

  D-503'de bu yeni dünyada yaşayan diğer Numaralardan biri, bu yeni dünya da insanlar isimlere değil harf ve numaralara sahip. D-503'ün anılarını okuyarak bu dünyaya tanık oluyoruz ve buradaki düzenin işleyişini kavrıyoruz. Kitabın anılardan oluşuyor olması kitaba samimiyet kazandırıyor ve o dünyanın insanlarına karşı empati kurmamızı kolay hale getiriyor ancak bu durum dünyanın anlaşılırlığına biraz gölge düşürüyor. Hakim bakış açısı ile yazılmış bir kaç bölüm daha olsaydı ya da başka bir karakterin bakış açısıyla yazılmış bölümler, kitabın dünyasını daha iyi anlardık diye düşünüyorum. Bu şekli ile de kitabın dünyasına dair bolca fikir edindik tabii ama daha fazlasına da hayır demezdim.

  Kitabın dilini zaman zaman rahatsız edici buldum, çeviriden mi yoksa kendinden mi kaynaklanıyor anlayamadığım yerler oldu. Bazı cümleler fazla eksik ve rahatsız ediciydi.

  Biz, distopya türü açısından gerçekten çok önemli ve devrim niteliğinde bir kitap, kitabı en değerli kılan yönü de bu benim için; Biz'in etkisiyle çıkan kitaplar. Bu kitaplar ise Biz'in mirasını çok çok ötelere taşımış ki 1984 bunun en somut kanıtı. Biz, devrim, insanlık, yaşam tarzı gibi bir çok temel konuyu sorgulatabilen ve içeriği ile hiç eskimeyecek bir kitap. Dünya ne kadar değişse de insan aynı kalıyor, Zamyatin'in öngörüleri, tespitleri bugün de geçerli ve bugün de karşımıza çıkan gerçeklerle örtüşüyor. Eğer distopya seviyorsanız mutlaka bu kitabı okumalısınız derim. İyi okumalar. :)
 

Puanım


10 Ekim 2016 Pazartesi

Marslı - Andy Weir | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Martian
Seri: The Martian #1
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 416
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.39 (433,293 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Altı gün önce, Mark Watney Mars'a ayak basan ilk insanlardan biriydi. Şimdi ise, orada ölmesi neredeyse kesin.

"Çok uzun zamandan beri okuduğum en iyi kitap. Zeki, eğlenceli ve gerilim dolu. Marslı, bir romandan isteyebileceğiniz her şeye sahip."
-Hugh Howey, Wool serisinin yazarı-

"Sürükleyici… Defoe'nun Robinson Crusoe'su sanki daha zeki biri tarafından yazılmış gibi."
-Larry Niven, Hugo, Nebula ve Locus ödüllü Halka Dünya romanının yazarı-

"Bu kitap tam da benim gibi okuyucuların seveceği türden."
-John Scalzi, Yaşlı Adamın Savaşı serisinin Hugo ve Locus ödüllü yazarı-

"Andy Weir'in yazdığı Marslı şimdiye kadar okuduğum en iyi bilimsel bilimkurgu romanı. Bu romanı -başka bir kitap hakkında hiç böyle bir şey söylemedim- edebi anlamda da elden bırakmak mümkün değil."
-Dan Simmons, Hugo ödüllü Hyperion serisinin yazarı-

"Marslı aklımı başımdan aldı!"
-Ernest Cline, Başlat romanının yazarı-

"Aksiyon ve uzay macerasının kusursuz bir karışımı."
-Library Journal-

Yorum

  Mars'ta tek başınıza kalsanız ne yapardınız? -Ben herhalde oturup ölümü beklerdim.- İşte Mark Watney, Mars'ta tek başına ve hayatta kalmak için imkansızla başa çıkmak zorunda.

  Marslı'yı eminim bir çoğunuz duymuşsunuzdur, kitabı da filmi de oldukça ses getirdi ve pek popülerdi kendisi. Neyse işte ilk çıktığı sıralar merak etmiştim, okuma listeme eklemiştim ve anca iki yıl sonra okuyabildim.

  Kitapla ilgili duygularım karışık. Kitaptan biraz beklentim vardı evet ve karşılayamadı. Öncelikle kimle karşılaşsam, hangi yorumu okusam kitabı çok beğenmiş ve okurken gülmüş, eğlenmişlerdi. E haliyle bende öyle bir kitap bekliyordum ancak o kitabı bulamadım. Kitapta espriler var, eğlendirici tamam ama esprilerin çoğu oldukça sıradandı ve eğlendirici kısmını bilimsel bilgiler biraz gölgeliyordu.

  Marslı, Mark Watney'in hayatta kalma mücadelesini anlatıyor ve bunu gayet güzel bir şekilde anlatmış. Yazarın bu konudaki bilgilerine hayran kalmamak elde değil, hoş bilgiler yazarın uydurması olsa bile anlayabilecek bir bilgi birikimim yok bu konuda. İşte kitapta bolca bilimsel tabirler ve açıklamalarla karşılaşıyorsunuz, ben ilk sayfalardan sonra azalır diye umut etmiştim ama bu hiç olmadı. Bilimsel verilerin çok olduğu yerlerde açıkçası biraz sıkılsam da yazarın bu konudaki çabası ve bilgisine şapkamı çıkarır, susarım. :)



  Marslı hakkında karara varırken arada kaldığım kitaplardan oldu. Eğlenceliydi ama çok değil, espriler vardı evet ama çoğu sıradandı. Mark'ın hayatta kalma mücadelesi ise mükemmeldi. Tabii Mark'da öyle, çok sevdim karakteri. Kitabın dili de oldukça sıradandı, bunu arka kapak yazısındaki edebi yönünü öven kısma atfen söylüyorum. Kitabın genel olarak fazla şişirilmiş kitaplardan olduğuna karar verdim, tamam güzel ama çok güzel değil ve kusurları var. (Mark'ın bir buçuk yıldan fazla yalnız kalıp hiçbir psikolojik sıkıntı yaşamaması? Olacak iş değil tabii ki, yazar keşke az da olsa değinseydi buna.)
 Üç puan verecektim ancak yazarın Mars-uzay bilimi hakkındaki bilgilerine ve oluşturduğu çözümlerine saygı duyarak dört veriyorum.
  Beklentileriniz olmadan ve bilimsel kısımların sorun olmayacağını düşünerek okursanız zevk alarak okuyabileceğiniz bir kitap. İyi okumalar. :)

Puanım


21 Ağustos 2016 Pazar

Kapan - Simon Beckett | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Stone Bruises
Seri: Yok
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 344
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.45  (1.091 Oy)

Arka Kapak Yazısı

  Dört kitaptan oluşan David Hunter serisinin ardından Simon Beckett, yeni kitabı Kapan'la yeniden, geçmişi arkasında bırakmaya çalışan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Polisten kaçarken kendisini Fransa'da bulan Sean bir kapana basar ve o andan itibaren, gizem dolu bir dünyanın kapıları ardına kadar açılır.

  Bir yandan geçmişin sancılarıyla uğraşırken, diğer yandan kuralları sahibinin koyduğu bir çiftlikte, yeni maceralara bulaşmak istemediği halde kendisini ölümcül sırların ortasında bulur. Ortadan kaybolan kişiler, çarpık ilişkiler… Simon Beckett Kapan'la birlikte okuyucularına tekinsiz, gerilim dozu yüksek, etkisinden kolayca çıkılamayacak bir deneyim sunuyor.

Yorum

   Herkese merhaba. :) Bir süredir blog yazamyorum çünkü bu sıra hiç vaktim olmuyor, kitap okumaya bile çok az vaktim oluyor ne yazık ki. Kapan'ı da bir kaç gün önce bitirdim ancak yorumu bugün yazabiliyorum. Kitapla ilgili düşüncelerim soğudu, kitap bende soluklaşmaya başladı bile çünkü hiç iz bırakamadı ne yazık ki. :/

  Kapan bir gerilim romanı ve Sean adlı bir adamın geçmişinden kaçarken Fransa'da hiç beklenmedik olaylar içinde kendini bulmasını konu alıyor. Buraya kadar her şey gayet güzel ancak buradan sonrası ilerlemiyor. Kitabın ilk çeyreğinde kitap canlanacak birazdan, sıkılsan da devam et Esma şeklinde ilerlesem de bir süre sonra kitabın durağan ilerleyeceğini kabullendim. Kitabın şu alışık olduğumuz, filmin sonuna kadar olaylar yavaş gelişip son sahnelerde bol aksiyonla son bulan gerilim filmlerinden olacağını düşündüm ancak bu kitapta o aksiyonlu kısım hiç yaşanmadı denecek kadar azdı. Beni şaşırtan ya da gerilimi hissetmeme sebep olan hiçbir şeyde yaşanmadı.

  Lafı fazla uzatmayacağım, Simon Beckett'i David Hunter serisinde çok sevmiştim ama yazar bu kitapta iyi iş çıkaramamış. Gerilimi oldukça az, bolca sıkıcı ve bu kısımlar neden yazılmış diye okuyacağınız bir dolu sayfaya yer veren bir kitap Kapan. Yazardan daha iyi bir roman beklerdim, ne yazık ki hayal kırıklığına uğradım. Eğer gerilim seven biriyseniz bu kitap size oldukça yavan gelecektir, Simon Beckett'le tanışmak için David Hunter Serisi'ne başlamanızı öneririm, (serinin ilk kitabı Ölümün Kimyası için yorumuma buradan ulaşabilirsiniz.). Kapan'ı kimseye önermem, belki siz okur seversiniz belli mi olur. :) İyi okumalar. :)

Puanım


30 Temmuz 2016 Cumartesi

Büyük Av (Zaman Çarkı #2) - Robert Jordan

Orijinal Adı: The Great Hunt
Seri: Wheel of Time #2
Önceki Kitap: Dünyanın Gözü
Sonraki Kitap: Yenidendoğan Ejder
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 772
Baskı Yılı: 2003
Goodreads Puanı: 4.19  (157,909 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Terkedilmişler serbesttir. Valere Borusu bulunur ve Ölüler düşsüz uykularından uyanmaya başlarlar. Kehanetler gerçekleşmektedir...
Aes Sedailerin, Yeniden Doğan Ejder ilan ettiği Rand ak`Thor ise kaderinden ümitsizce kaçmaya çalışmaktadır.
Ancak bu kaçışın sonsuza dek sürmesi mümkün değildir.
Gücü her geçen gün artmakta olan Karanlık Varlık, kadim zindanından kaçkmak, Çark`ı kırmak, Zaman`a bir son vermek ve Desen`in dokusunu parçalamak için uğraş vermektedir.
Ve Desen, Ejder`in ortaya çıkmasını talep eder.

Yorum

  Ve nihayet Büyük Av'ı bitirdim. Evet nihayet diyorum çünkü biraz uzun sürdü ve kitapları uzuun sürelerde okuyunca sıkılıyorum ben biraz. Kitaba büyük bir hevesle başladım çünkü Zaman Çarkı sevdiğim ve merak ettiğim fantastik serilerden biridir, ancak başladığım hevesle okuyamadım. Neden hevesle okuyamadığıma birazdan değineceğim.

  Büyük Av, Işık ve Gölge'nin savaşında çok önemli bir yere sahip olan Valere Borusu'nun arayışına verilen isim. Kitapta da kahramanlarımız bu borunun peşinde, isteseler de istemeselerde. Rand ve arkadaşları borunun peşine düşmek zorunda kalıyor ve olaylar peşisıra gelişiyor. Spoiler vermemek için içeriğe daha fazla değinmeyeceğim.

  Kitapta büyük bir arayış ve kovalamaca var, iyi kötü arasındaki savaş daha da kızışıyor ve her şey daha da tehlikeli bir hal alıyor. Buraya kadar her şey normal, kitabın konusu boru avı ve siz kitaptan bunu bekliyorsunuz. Öncelikle olaylara giriş biraz yavaş oldu, yine de gerekli bölümlerdi ve sıkıcı değillerdi. Olaylar başladıktan sonra yazar sık sık olayları dağıtarak konudan uzaklaşıyordu ve kitabın bu yönünü beğenmedim ben. Bazı bölümler sayfa sayısını arttırmak için yazılmış gibi hissettim ve bu da okurken biraz sıkılmama sebep oldu.

  Yolculuk hikayelerini pek sevmiyorum, fazla basmakalıp oluyorlar, bu önyargımı Yüzüklerin Efendisi kırmış olsa da hala çok tercih etmiyorum. Ve bu seride (sanırım geri kalan kitaplarda bu şekilde olacak) yolculuk hikayesi şeklinde işliyor ve beni sıkmaya başladı, çünkü benzeri olaylar yaşanıyor sürekli, bu da sıkıcı oluyor haliyle. İlk kitap da sürekli yollarda geçmişti ancak sıkılmamıştım hiç. Hatta ilk kitabı giriş kitabı olarak çok beğenmiş, diğer kitapların daha gümbür gümbür olacağını düşünmüştüm. Ne yazık ki Büyük Av öyle olmadı, biraz ara kitap havası vardı. Diğer kitaplar bu şekilde olmaz umarım, serinin daha çok aksiyona ve yeniliğe ihtiyacı var.

  Genel olarak çok akıcı olmasa da çok durgun da değildi, diğer kitaplarda yaşanacak olaylar için çok güzel tohumlar atıldı ve son sayfalardaki olaylar da beklentiyi yükselten cinstendi. Henüz üçüncü kitabı alamamış olsam da (serideki kitapların fiyatları insanı bir hayli zorluyor ne yazık ki), üçüncü kitabı merak ediyorum ve güzel olacağını düşünüyorum.

  Geçenlerde keşfettiğim bir şarkıyı da sizlerle paylaşmak istiyorum. Blind Guardian'ın Ed The Edge of Time adlı albümündeki Wheel of Time bu seriden ilham alınarak yapılmış bir şarkı. Sözlerini çok beğendim, seriye çok uygunlar, metal müzik dinliyorsanız keyif alabileceğiniz bir şarkı. Ben şarkıyı beğensem de kitabı okurken dinlediğim de serinin ruhunu tam anlamıyla yansıtamadığını düşündüm, tabii kişisel bir düşünce bu. :)
  Altyazıyı açarsanız şarkının Türkçe sözlerini takip edebilirsiniz.


Büyük Av, Dünyanın Gözü'nden bir kaç tık geride olsa da gayet güzeldi, bir ara tıkanıp okumakta zorlansam da son sayfalar da yazar toparladı ve seriye devam etme isteğim yeniden canlandı. Zaman Çarkı, her fantastik severin şans vermesi gereken bir seri bence. Umarım sizlerde okur, beğenirsiniz. İyi okumalar. :)

Alıntılar

Yapmaman gereken şeyi yapmazsan, kimseyi incitmek konusunda endişelenmene gerek olmaz.
Ölüm tüyden hafif, görev dağdan ağır.

Puanım




  

4 Temmuz 2016 Pazartesi

Cam Kule - Robert Silverberg | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Tower of Glass
Seri: Yok
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 288
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı:

Arka Kapak Yazısı

İnsanı insan yapan nedir? Bir rahim yerine tankta doğmak dışında insanlardan farkı olmayan androidler insan olarak görülebilir mi? Bir insan 23. yüzyılda nasıl Tanrı'ya dönüşür, özellikle Tanrı olduğunun farkında değilse?

Robert Silverberg çok katmanlı romanı Cam Kule'de, tüm servetini, hırsını, umudunu ve tutkusunu yeryüzünden sonsuzluğa uzanan bir kule dikmeye adayan Simeon Krug'u iki farklı açıdan ele alarak anlatıyor: İnsan Krug ve Tanrı Krug. Androidler aracılığıyla insan hakları ve köleliği bize tekrar düşündürten bu kitap, modern çağ efendiliğinin getirdiği çürümeye karşı bir eleştiri niteliği taşıyor.

Cam Kule, gözü yükseklerde olan insanlığın, çamura saplanma öyküsü…

Yorum

  Ne zamandır bilim kurgu okumuyordum, bir değişiklik olsun istedim ve Cam Kule'yi seçtim. :) İyi ki de seçmişim.

  Aslında robotlu ya da insan gibi düşünen robot benzeri insan yapımı "yaratıkların" olduğu kitaplar beni pek cezbetmez, bana hep itici gelmiştir bu tarz şeyler. Cam Kule'ye başladığım ilk sayfalarda da bu hisse kapıldım, hatta bıraksam mı dedim ancak vazgeçip devam etmeyi tercih ettim, bunun akıllıca bir hareket olduğuna da inanıyorum. :)



   Cam Kule, insan ürünü olan, insanlara son derece benzeyen, zeki, duyguları olan andoroidlerin olduğu, 23. yy dünyasını konu alıyor. Androidlerin üreticisi, yaratıcısı olan Krug onları insanların hizmeti için birer nesne olarak üretmektedir ancak zamanla androidler Krug'un kurtarıcıları, tanrıları olduğuna inanarak kurtuluşu beklemeye başlarlar. Kitaba adını veren Cam Kule ise Krug'un en büyük hırsı, tutkusu olan, henüz tamamlanmamış olan kuledir. Kule muhteşem özelliklere sahip, devasa bir yapı (1500 metre) olmak dışında insanlıkla evren arasındaki bağlantı olacaktır.



   Kitapta androidlerin bakış açılarını, Krug'u ve ondan bağımsız düşünen oğlunun bakış açısını okuyor ve herkesin düşünce tarzına hakim oluyoruz. Başlangıçta sadece araç olarak üretilen androidlerin zamanla özgürlük savaşına girişmeleri ve bu konuda insanların tutumu, şuan ki dünyamızda da benzerini görebileceğimiz bir durum. Androidlerin köle şeklinde kullanılması ve insan değil, eşya sınıfına girmeleri, kitapta da değinildiği gibi, yıllar önce zencilerin köle yerine koyulmalarına oldukça benziyor. Yazar bu gibi benzerliklerle donattığı kitabında bize bir çok mesaj veriyor, anlayacağınız sadece bir bilim kurgu romanı okumuyorsunuz, okurken insanlığı dışarıdan gözlemleme şansına erişiyorsunuz ve yazarın zekice hazırladığı kurgusuna hayranlık duyuyorsunuz. Kitabın en sevdiğim yönü bu oldu, basit bir kurgu romanı olmaktan öteye geçen bir kitap Cam Kule ve okurken ister istemez gerçek dünyaya dönerek karşılaştırma yapıyor, insanlığın hırslarını, kendini kaptırdığı ve doğru sandığı hataları gözden geçiriyorsunuz.

  Cam Kule'de gerçek dünyamıza paralel bir çok özellik var, robotları, bilim kurguyu sevmeseniz bile bu paralellik sizi romanın içine çekiyor ve sayfaların nasıl aktığını anlamıyorsunuz. Kitabın tek güzel yönü dünyamızla olan paralelliği değildi tabii ki, dili, karakterleri ve kurgusu da güzeldi. Yazarın fazla uzatmadan vermek istediği mesajı vererek romanı bitirmesinden de gayet hoşlandım, tadı damağınızda kalıyor ancak uzun anlatımlarla da sıkmıyor.

   Kitabın kapağı da çok hoşuma gitti, gayet zekice bir tasarım olmuş bence ve kitaba çok yakışmış. *-* Kitabın adı ister istemez aklıma Linkin Park'ın Castle of Glass şarkısını getirdi. :) Dinlemek isteyenler için;



   İnsanoğluna birde yirmiüçüncü yüzyıldan Silverberg kaleminden göz atmak istiyorsanız hiç durmayın derim. İyi okumalar :)

Puanım