5 Puan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Puan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2017 Cumartesi

Buz Kapanı (Karanlık Zihinler Serisi #2) - Alexandra Bracken | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Never Fade
Seri: The Darkest Minds #2
Önceki Kitap: Karanlık Zihinler
Sonraki Kitap: Ateş Çemberi
Yayınevi,: Parodi Yayınları
Sayfa Sayısı: 552
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.32  (51,116 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Turuncu… lider… Roo… Herkes farklı bir şekilde sesleniyor bana. Oysa bir tek ben gerçekte ne olduğumu Biliyorum: bir canavar. Ve şimdi beni bekleyen zorlu bir görev var: Virüsün kaynağını açık eden çok gizli Bir bilgiye ulaşmak… Ve bu… bir zamanlar bana nefesim kadar yakın olan birinin ellerinde… Şimdi bir tercih yapmak zorundayım. Ya kalbimi özgür bırakacak ya da Karanlık zihinleri aydınlığa Kavuşturacağım…


Yorum
   Merhaba sevgili kitap sever arkadaşlarım! Çok beğendiğim distopik serinin ilk kitabının yorumunu geçenlerde paylaşmıştım sizlerle. İşte şimdi de Karanlık Zihinler serisinin ikinci kitabı olan Buz Kapanı’nın yorumuyla karşınızdayım. Geçen Esma ile gitmiş olduğumuz kitap fuarında uygun fiyata gördüğüm için serinin diğer kitaplarını hemen edindim ve hemen de okuyuverdim.


    Heyecan tüm hızıyla devam ediyor. En son olaylar çok heyecanlı bir yerde sonlanmıştı. Herkesin akıbeti pusluydu. Bu kitapta yazar heyecan ve aksiyonun dozajını biraz daha yükseltmiş anlaşılan. Çünkü ilk kitapta ağırlıklı olarak Ruby’nin yaşadıklarından dolayı iç dünyası, değişik renklerdeki çocukların yetenekleri ve eğitimi üzerinde duruluyordu. Bu kitapta ise ortalık savaş alanına dönüyordu resmen. Herkes herkesin düşmanı olmuş. Kimi bu farklı yeteneklere sahip PSİ çocuklarını kötü emellerinde kullanmak isterken, kimi onların hastalıklı ve toplum için sağlıksız olduğunu düşünerek yok etmeye çalışıyor. Tüm bunlara karşı direnirken sevdiklerini koruma çabası içine giren fedakar Ruby, aldığı kararlar ile bizi daha fazla şaşırtmaya devam ediyor. Bu kitapta çok daha farklı ve olgun bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Artık o korkak, kararsız, ezik Ruby yok karşımızda. Üstelik bu kitapta yeni karakterler de çıkıyor karşımıza. Kıvırcık ve yerinde duramayan kıpır kıpır Jude, mavi saçları ve asi karakteri ile herkesin sinirini bozan alaycı Vida, Liam’ın ondan taban tabana zıt çekici kardeşi Cole da kitaba ayrı bir renk katmaya başladı. Tabi bu sırada eski karakterler de hala mevcudiyetini koruyor. Sürprizi kaçırmak istemiyorum ama içimden bir ses bu yeni karakterlerden birisi ile eskilerden olan bir karakter arasında bir aşk başlayacak diyor. Hatta belki de bu ara kitap olarak çıkarılan “Karanlığın İçinden” isimli kitap onları anlatıyor olabilir. Kitap hakkında fikrim yok, tamamen bir sürpriz olacak benim için.


   Kitapta eksik bulduğum tek nokta bazı noktalarda kafamın karışması ve olayları sayfalar sonra çözmemdi. Yazarın yazış tarzı ve amacı mı böyleydi yoksa ben mi kafam doluyken okuduğum için okuduğum anda anlamıyordum bilmiyorum ama bazı olaylar kafamı karıştırıyordu.

Kitapta Liam olarak canlandırdığım Sam Claflin
   Dili sade ve anlaşılırdı. Her şeyi Ruby’nin gözünden görüyor, onun anlattıkları ile dinliyorduk. Diyaloglar kimi yerde eğlenceli, kimi yerde heyecan verici, kimi yerde üzücü idi. Kitabın sayfaları akıp gidiyordu. Akıcı, farklı ve sıcak bir distopya isteyenler için bu seriyi öneririm. Herkese bol kitaplı günler! J



Alıntılar
İnsan karşısındakini tanıdıkça daha çok önemsemeye başlıyordu. Aradaki sınırlar giderek bulanıklaşıyor ve ayrılık zamanı gelip çattığında o hayattan kopmak büyük bir işkenceye dönüşüyordu.
Kimi düşünceler insanın zihnine kronik bir hastalık gibi yerleşir. Onlardan kurtulduğunuzu sandığınız an, aslında daha karanlık bir şeye dönüştüklerini fark edersiniz.
Yorgun olduğunu biliyordum. Yorgunluğun insana neler yaptığını da en iyi ben bilirdim. Kalkanların birer birer inerken zihnin sana oyunlar oynamaya başlardı. Hayaletler insanlara musallat olmazdı aslında; bunu yapan, insanların kendi anılarıydı.
Avını bulmak için bakacağın en son yer avcıların arasıdır.
Bir insanın sinirlerini bozmaya çalışarak istediğini almak için uzun süre uğraşabilirsin ama bir an gelir ve nihayet onu ele geçirirsin.


-Aslına bakarsan sizi bulmak için bundan çok daha kötüsünü bile yapabilirdim. Bu beni dehşete düşürüyor. Biri beni durdurmazsa daha neler yapabilirim, bilmiyorum.
Bu, benim de aşinâ olduğum bir duyguydu; karanlık bir kuyuya serbest dalış yapmak ve ne zaman dibe vuracağını bilememek.
Zihin ne ilginç bir şey. Benimki herkesinkinden daha da ilginç. Hatırladığı şeyler hakkında ne seçici. Hatta hangi anıların bir cam berraklığında anımsanacağı konusunda daha da seçici. Bunlar sizinle kalan ve tek bir koku ya da sesle kendilerini yeniden size hatırlatan türden anılar.     
Hayat böyledir Minik Arı. Bazen panik içinde oraya buraya koşuşturan, dikkatsizce davranan ve istemeden bir şeyleri yıkan sen olursun. Bazen de hayat yapar bunu ve bundan kaçamazsın. Seni ezip geçer; çünkü seni sınamak ister.
Hayat seni hep bir şekilde hayal kırıklığına uğratacak. Birilerini seveceksin ve ne kadar uğraşsan da elinden alıp götürecek onları. Bir şeyler için mücadele edecek ancak başaramayacaksın. Bunu anlamana gerek yok; bir şeyleri değiştirmeye çalışmana da. Sadece senin elinde olmayan şeyleri kabullenmeli ve kendi başının çaresine bakmalısın. Senin görevin bu.

Puanım
 

2 Kasım 2017 Perşembe

Ütopya - Thomas More | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Utopia
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 217
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.5  (45,443 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Sir Thomas More, Sokrates'e benzetilmek onurunu kazanan ender kişilerden biridir. Onun ölümsüz yapıtı Utopia dünya klasikleri arasına girmiş ve bugün bile hâlâ merkal okunmaktadır. Neredeyse beşyüz yıl önce yazılmış olan Utopia'da, en geniş anlamıyla Hümanizm, yani insanlık sevgisi ve saygısı hakimdir.

   Kimseyi diğerinden üstün saymayan, sıradan insanların kurduğu bir devlet: Thomas More'un Utopia'sı. Bir yeryüzü cenneti. Yaklaşık beş yüz yıl öncesinden çağımıza dek eskimeden gelen bu klasik, Prof. Dr. Mina Urgan'ın incelemesiyle sunuluyor.



Yorum
   Okumakta biraz geç kaldığımı düşündüğüm bir eseri nihayet okumuş olmanın rahatlığı içerisindeyim. Geç olsun ama güç olmasın demişler. Bu eser gerçekten övüldüğü kadar varmış. Kitap anlatması gerekeni dolandırmadan, doğrudan ve kısa-öz şekilde aktarmış. Utopia dünyanın kirli ve çarpık düzenini gözler önüne sererken bir yandan da olması gerekenin ne olduğunu gösteren bir dünya portresi çizmeyi başarabilen muntazam bir eser. Bu olan-olması gereken karşılaştırmasını okurken zaman zaman çok haklı bulduğunuz ve şu anki dünyamızda tasvip etmediğiniz birçok noktaya parmak basılıyor, zaman zamansa daha güzel bir dünyaya adım atma umutlarının kapısı aralanıyor.


   Kitabı çok spoiler vermeden kısaca anlatacak olursam, birçok devletten oluşan dünyamızda birçok devlet kirliliğin, rüşvetin, iktidar ve güç düşkünlüğünün, eşitsizlik ve adaletsizliğin pençesinde hüküm sürerken öyle bir devlet var ki onların kurmuş olduğu düzen ağız sulandırıyor. Öyle bir devlet ki bu para ve şöhret en önem verilmeyen ve insanların bu gibi dünyevi değerler için birbirini öldürmediği veya hırs içinde mücadele ettiği değerler olarak görülmüyor. Hatta bu gibi değerlere sahip olmak ve bunlar ile gösteriş yapmak bu devletin fertlerinin gözünde kalitesizlik ve ahlaksızlığın bir göstergesi kabul ediliyor. Din anlayışı hoşgörü içinde ve ortak bir kardeşlik çerçevesinde meydana gelirken, herkesin ihtiyacı kadarını alıp ihtiyaçtan fazlasına kimsenin gerek duymadığı eşitlik ve refahın hüküm sürdüğü bir devletten bahsediyoruz. Savaşı, kanı, halkı ezmeyi, isyan etmeyi bulamayacağınız sıcacık ve halkın tüm fertlerinin birbirine sımsıkı bağlı olduğu bir devlet. Daha fazla konuşup Utopia devletinin sürprizini bozmak istemiyorum. Ama kitabı okuduktan sonra eğer gerçekten böyle bir devlet düzeni olabilse dünyanın şuan ki halinden bambaşka olacağını düşünmeden duramayacaksınız. Sürekli bu kitapta oluşturulan ütopya ile mevcut dünya düzenini kıyaslayıp günümüzde insanın insanın kurdu olduğu ve dünyamızın kötü bir sona doğru gittiğini fark ediyorsunuz. Dünyamızdaki hükümetlerin halktan kopmuş bencil politikaları, insanların birbirine olan kin ve nefreti kitapta gözler önüne serilirken böyle olmak yerine nasıl olması gerektiği vurgulanıyor. Her okuduğunuz satırda keşke böyle bir düzen yerine diğeri olsaydı da insanlar barış içerisinde adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerlerin hakkını vererek yaşayabilseydi derken buluyorsunuz kendinizi.


    Kitap duru bir dil ile yazılmış. Karakterlerden çok olaylar ve yaratılan dünya ön planda olmakla birlikte kitapta bir kurgu oluşturmak amacı ile birkaç karakter konuşturulmuş. Kitap bittikten sonra kitapta anlatılanları özetleyip vurgulanmak istenenleri gözler önüne sere bir inceleme yazısı da ortalama 150 sayfa olarak yer alıyor ve onu da okuyup Thomas More’un eserini daha iyi özümsemiş ve pekiştirmiş oluyoruz. Herkesin okumasını tavsiye ettiğim bir eser. Herkese bol kitaplı günler.:)


Alıntılar
   Krallar yalnız savaşı düşünürler, bense bu sanatları ne anlarım ne de anlamak isterim. Yalnız barışa yararlı sanatlar kralların pek umrunda değildir. İş yeni ülkeler kazanmaya geldi mi, bütün yollar iyidir onlar için: Din, iman, akıl dinlemezler; ne günaha girmekten çekinirler, ne kan dökmekten. Buna karşılık kazandıkları memleketlerin halkını iyi yönetmekle pek uğraşmazlar.
   Kralların danıştığı insanlara gelince: Bunların bir kısmı ağızlarını açmaz, çünkü söyleyecek sözleri yoktur, kendileri akıl danışmak durumundadır. Bir kısmınınsa akılları erer, işe yarayacaklarını da bilirler; ama her zaman gözde olan yetkilinin düşüncesini paylaşırlar, ortaya attığı budalalıkları alkışlarlar. Bütün bu aşağılık asalakların tek kaygısı, yüz karası bir dalkavuklukla, kralın tuttuğu adamın desteğini kazanmaktır. Bir diğer kısmı da kendini beğenmiş kişilerdir, yalnız kendi düşüncelerine değer verir, kimseyi dinlemezler. Bunda da şaşılacak bir şey yok, çünkü doğa herkese kendi yarattığını sevip okşama içgüdüsü verir: Karga da, maymun da kendi yavrularına gülümser yalnız.
Öldürmek hırsızlığı cezalandırmak için çok ağır, hırsızlığı önlemek içinse çok hafif bir cezadır.
Bana kalırsa, en iyi yolu bulmak, en kötüsünü bulmaktan çok daha kolaydır.   
Ütopyalılar aklı başında insanların, yıldızlar ve güneş dururken, bir incinin ya da bir elmasın cılız parıltısına düşkünlüklerine şaşarlar. Bir koyunun sırtında taşıdığı yünün en incesinden yapılmış giysiler giyiyor diye bir insanın daha soylu, daha değerli olacağını sanması deliliktir onlar için.
Ütopyalılara göre, bir suçu tasarlamak , o suçu işlemekten farksızdır. Kötülük yapmak isteyen, sadece karşısına bir engel çıktığı için bu kötülüğü yapamamışsa, niçin suçlu sayılmasın?
Bir kadını kocasının gözünde en çok yükselten şey, güzellik değil, dürüstlük ve alçak gönüllülüktür. Çoğu zaman güzellik sevgiyi uyandırır, ama bu sevginin kalması, sürekli olması için, erdem ve uysallık gerekir.    
Ütopyalılara göre, bir anlaşma ne kadar gösterişli törenlerle imzalanırsa, kelimeler üstünde çekişerek o kadar çabucak bozulur. Zaten çoğu zaman bu anlaşmalarda kullanılan kelimeler bile öylesine kurnazca seçilir ki, anlaşmayı da verilen sözü de bozmanın bir yolu bulunur sonunda. Oysa aynı kurnazlık, daha doğrusu aynı hile ve dolaplar iki kişinin özel anlaşmasında, imzaladıkları bir sözleşmede yapılsa, krallar bağıra çağıra hemen kıyametleri koparır, ancak ölüm cezasının paklayacağı korkunç bir suç sayarlar bunu. Evet, krallara bu konuda kötü öğütler verenler bile bu yolu tutarlar o zaman.
Kralların şanlı egemenliği altında, adalet dediğimiz ya metelik etmeyen aşağılık bir şeydir ya da iki çeşit adalet vardır yeryüzünde: Biri yaya giden, yerlerde sürünen, sağa sola sapmasın diye birçok bağlarla sıkı sıkı bağlanan yoksul halka uygun zavallı bir adalet; öteki de canının istediğini yapanlara, yasalarla sınırlanmayanlara, yüksek mevkide olanlara uygun, pek şahane bir adalet.
Kendini beğenmek öyle bir cehennem yılanıdır ki, insanın yüreğine sinsice süzülüp girer, onu zehirleyip gözünü kör eder, daha güzel bir hayata giden yoldan saptırır onu. Bu sürüngen, insanların öylesine içine işler ki, onu koparıp atmak kolay olmaz.

Puanım
 

19 Ekim 2017 Perşembe

Karanlık Zihinler (Karanlık Zihinler Serisi #1) - Alexandra Bracken | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Darkest Minds 
Seri: The Darkest Minds #1 
Sonraki Kitap: Buz Kapanı
Yayınevi: Parodi Yayınları
Sayfa Sayısı: 576
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.25  (92,354 Oy)


Arka Kapak Yazısı
Adım Ruby.
Hepinizden farklıyım.
Aklınızın derinliklerinde gezinebilir, 
anılarınızı hiç yaşamamışsınız gibi silebilirim.
Henüz on yaşındayken Thurmond'daki bu rehabilitasyon kampına gönderildim. Hem de kendi ailem tarafından...
Burada her adımımız izleniyor, nefes alış verişlerimiz bile.
Yalnız değilim.
Maviler... Yeşiller... Turuncular...
Sarılar ve Kırmızılar...
Karanlık Zihinler...
Ve yaşamak için saklanmak zorunda kalanlar
Ve kaçanlar...


Yorum

   Evet sayın kitap severler! Harika bir distopya kitabının sonuna geldim. Uzun zaman olmuştu distopik bir eser okumayalı ve cidden özlemişim. Suzanne Collins’ten sonra distopik anlamda gerçekten başarılı bir kalemi olduğunu düşündüğüm hatta bazı noktalarda onu solladığı apaçık görülen bir bayan yazar tarafından yazılmış serinin ilk kitabıydı bu. Bayan yazarların da böyle başarılı kurgular ortaya çıkarabildiğini görmek çok hoşuma gidiyor doğrusu. Üstelik bu seriyi yazan bayan oldukça genç birisi.


   Karanlık Zihinler serisinin ilk kitabından kısaca bahsetmek istiyorum. Arka kitaptan öğrenebileceğiniz kadar basit ve spoiler sayılmayacak ufak tefek şeylerden bahsedelim. Normal insanlardan farklı zihinsel ve fiziksel yetenekleri olan 10-18 yaş arası gençler kitabın konusunu oluşturuyor. Bu gençler yeteneklerinin özelliklerine göre renklere ayrılıyor. Yeşil, mavi, sarı, turuncu ve kırmızı. Kimi karmakarışık bulmacaları çok kısa süreler içinde çözebilen ve 450 sayfalık koca kitabı tek okuyuşta ezberleyebilen dâhilerken, kimisi tek bir el hareketi ile araçları hareket ettirebiliyor, kimi ise başkalarının anılarını okuyup onları silebiliyor ve yerine istediğini koyarak kişileri yönetebiliyor. Yeteneklerinin tehlikeli ve etkililiğine göre bazı renkler diğerlerine göre daha tehlikeli olarak addedilerek ona göre muamele ediliyor. Bu insanüstü yeteneklerle donatılmış gençler konusunda herkesin farklı farklı planları var. Kimi onları bir kampa kapatarak ailelerinden ve sevdiği birçok şeyden uzak yaşatarak hatta bazen tabiri caizse “imha ederek” düzeni sağlamaya çalışırken kimileri onların bu yeteneklerini düşmanlara karşı savaşmak için kullanmak üzere kendi taraflarına çekecek vaatlerde bulunuyorlar. Bu çocukları gerçekte düşünecek ve onları kullanmak değil onların derdine çare olacak kimseleri yok. Hepsi aslında onları bir robota dönüştürmeye çalışan birer düşman. Kendileri dışında.


    Karakterlere gelecek olursak; baş karakterlerin hepsini çok sevdim ve benimsedim diyebilirim. Ruby zaten kitabın anlatıcısı olarak gönlümde taht kurdu. Yeteneklerini nasıl kullanacağını bilememek, sürekli birilerinin hafızasından istemeden kendini, kendiyle ilgili anıları silmekle başı dertte. Yeteneklerini nasıl kullanacağını bilmiyor ve ona bunu öğretecek düşmanları haricinde kimse yok. Düşmanlarına teslim olmayı mı seçmeli yoksa kendi kendine bir yolunu bulmayı mı öğrenmeli arada sıkışıp kalmış. Liam Stewart ise herkesin içinde bir iyilik görmeye meyilli, saf ve temiz bir yakışıklı. Yeteneklerine hakim ve lider karakterli. Çevresindeki herkese başarabileceklerine dair umutlar vererek onların yaşama sebebi olan bir gün ışığı gibi. Ahh ne çok sevdim seni bir bilsen. Mavi gözleri dışında onu kafamda canlandırırken Sam Claflin’in Açlık Oyunları serisinde ki Finnick Odair olan serseri hallerini hayal ettim. Tam bir Sam Claflin hayranıyımdır da. Bu da karakteri okurken onun jest ve mimiklerini ukala tavırlarını gözümde daha iyi canlandırmamı sağladı. Birde minik asyalımız Suzumi namı diğer Zu var ki onu öylesine sevdim öylesine sempatik buldum ki, kitaptaki karakterlerin yerine geçip onu koruma güdüsü gelişti içimde. Hikayesini ve gizemini merak ettiğim karakterlerden birisidir. Birde Chubs var ki ona olan duygularımı hala çözemesem bile genel olarak sempatik bulduğum ve zor bir insan olmasını takdir ettiğim birisi. Bazı özellikleri bana kendimi hatırlattı hele ki kolay arkadaş edinemeyen içine kapanık tavırları. Hatta biraz ileri gidecek olursak tehlikeli yakışıklımız Clancy Gray’e karşı bile bir sempati oluştu diyebilirim içimde.


    Kitabın dili oldukça sadeydi. Kitap baş karakterlerden birisi olan Ruby’nin ağzından anlatılıyordu. Diyalogları okurken çok eğlendim hatta son sayfalarda Ruby ile Liam arasındaki diyaloğu okurken nefesim kesildi diyebilirim. Kitap oldukça akıcı ve heyecanlıydı. Sürekli macera dolu yerler oluyor ve heyecan içerisinde okuyordum. Her bölümün sonu heyecanlı bitiyor sonrakini okumak için acele ediyordum. Şimdiye kadar okuduğum çoğu distopik eseri sevmişimdir ve çoğuna olumlu yorumlar yapmışımdır çünkü distopya okumayı seviyorum. Bunu araya zaman koyup türü özleyerek yaptığım zaman birbirlerine benzer yönleri olsa bile beni sıkmıyor ve cidden severek okuyorum. Bu eseri de çok sevdim hatta bayıldım. Karakterleri ve kurgusu ile gerçekten çok başarılı buldum. Sonu da oldukça soru işaretleri ile dolu ve heyecanlı bitti. Diğer kitapları elimde yok sadece ilkini almıştım ve şimdi koşup diğerlerini de almam gerekecek. Araya zaman girmeden hepsini okumak istiyorum. Açlık Oyunlarında ilk kitabı diğerlerinden başarılı ve heyecanlı bulmuştum ve bunda da yazarın diğer kitaplarda ritmi düşürüp kalitesini bozmasından korkmuyor değilim. Umarım öyle olmaz. Çünkü seriye gittikçe bağlanmak ve bittiğinde üzülmek istiyorum bana bu duyguyu yaşatan pek seri olmuyor çünkü. Okumanızı tavsiye ederim. Seveceğinizden emin olduğum bir kitap. Herkese bol kitaplı günler. :)



Alıntılar
Hayal kurmak sonunda hayal kırıklığına, hayal kırıklığı da öyle kolay atlatılamayan sıkıntılı bunalımlara yol açardı. Siyaha yem olmaktansa grinin sınırlarında kalmak daha iyiydi.
-Hiçbir şey olmamış gibi davranamam.
-Davranmamalısın da. Asla unutmamalısın. Ama hayatta kalmanın önemli yanlarından biri de hayata devam etmektir. Bunun için bir kelime var. Bizim dilimizde tam bir karşılığı yok. Portekizce. Saudade. Hiç duydun mu?
(Başımı salladım ben kendi dilimdeki kelimelerin bile yarısını bilmiyordum ki.)
 -Şey gibi… tam bir tanımı yok. Bir duygunun tarifi gibi… çok büyük bir üzüntünün. Bir zamanlar kaybettiğin bir şeyin sonsuza dek kaybolduğunu ve bir daha asla senin olmayacağını anladığın an yaşadığın bir his.
Ama biliyor musun, her son bir başlangıçtır. Bir zamanlar sahip olduklarını geri alamasan da onları arkanda bırakabilirsin. Yeniden başlarsın. En baştan.
Bir fabrikayı yok edebilirsin ama hemen ardından bir yenisini inşa ederler. Ancak yok edilen şey bir hayat olduğunda bunun geri dönüşü yoktur. O insanı geri getiremezsin.
Bir insanın yalan söylediğini anlamanın binlerce yolu vardır. Beyinlerine girip en ufak bir güvensizlik ya da rahatsızlık emaresi aramanıza gerek yok. Yüzlerine bakmanız çoğu zaman yeterlidir. Sizinle konuşurken bakışlarını sola çevirir, bir hikayeyi fazla detaylandırır ve bir soruyu başka bir soruyla cevaplarlarsa bilin ki o kişi yalan söylüyordur.
İçimde tuhaf bir his vardı. Sanki henüz sahip olmadığım bir şeyi kaybetmiş gibiydim. Sanki artık eskiden olduğum kişi değildim. Olmam gereken kişi ise hiç olamamıştım. Bu hisle iliklerime kadar bomboş hissettim kendimi birden.
Dünyadaki en sinir bozucu duygu, söyleyecek çok şeyin olup da bunu kelimelere nasıl dökeceğini bilmemek olmalı.
Hayatta bir kez bile duysanız asla unutamayacağınız bazı sesler vardır. Kırılan bir kemiğin sesi. Bir dondurma kamyonetinden yükselen şarkı. Cırt cırt bandın sökülmesi. Bir silahın açılan emniyet kilidi…
Heves denilen şeyin en önemli yanı, bulaşıcı olmasıdır.

Puanım
 

1 Ekim 2017 Pazar

Boğulmamak İçin - George Orwell | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Coming Up for Air
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 254
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.79  (8,301  Oy)


Yorum 


 Orwell sen ne muhteşem bir yazarsın! Kitabın daha ilk sayfalarında bu cümleyi kurduyor Orwell, en ünlü eserleri 1984 ve Hayvan Çiftliği olsa da (ki onları çok severim), geri planda kalan eserleri de onlar kadar iyiymiş bu kitapla bunu daha iyi anladım. Kitabı okudukça sevdim, sevdikçe okudum.

Belki insan asıl beyni durunca ölüyor, yeni bir düşünceyi idrak etme gücünü yitirince.

Orwell kitabı çok yalın bir dille kaleme almış, süslü cümleler yok ama anlatılan onca düşünce var. Kitapta savaşın insanlar ve ekonomi üzerindeki etkilerini görüyor ve orta sınıfa mensup bir sigortacının ağzından okuyoruz. Kitabın dili öyle güzel ki, hem anlatmak istediğini anlatıyor hem de sizi hiç yormuyor, akıp gidiyor. Kitapta hem sistem eleştirisi, hem hayata bakış, yaşamın evreleri, savaş.. bir çok konu işleniyor ve hepsi de kitaba öyle güzel yerleştirilmiş ki, okuduktan sonra ufkunuzun açıldığını hissediyor ve yazarın değindiği noktalarla ilgili düşünmeye başladığınızı fark ediyorsunuz.

Ben sadece yaşamak istiyorum. Ve şu çuhaçiçeklerine, çitin altındaki kızıl korlara balarken yaşıyordum. İçinizde duyarsınız bunu; huzur verici bir şeydir ama aynı zamanda alev gibidir.

  Kısacası, hala Orwell okumadıysanız kaçırmayın derim.


Alıntılar

Geçmiş tuhaf şey. Hep yanınızda taşıyorsunuz. 
Yeterince uzak bir zamana dönüp baktığınzda insanlar sanki hep onlara tahsis edilmiş bir yere ve belirli bir tavra sıkışmış gibidirler. Size hep aynı şeyi yapıyormuş gibi gelir. 
Sadece aradan uzun bir zaman geçtikten sonra geriye baktığınızda bazı şeyler öbürlerini geride bırakıyor. 
Her şeye vakit vardır ama yapmaya değer şeyler hariç. Sahiden önemsediğiniz bir şeyi düşünün. Sonra sadece ona harcadığınız zamanı saat saat toplayın ve hayatınızın ne kadarcık bir bölümünü kapladığını hesaplayın. Sonra bir de traş olmak, otobüslerde gidip gelmek, tren istasyonlarında ve kavşaklarda beklemek, edepsiz hikayeler anlatıp dinlemek ve gazete okumak gibi şeyler için harcadığınız zamanı hesaplayın. 
Değer vereceğiniz şeylerin süreceğini biliyorsanız ölmek daha kolaydır. 
O günlerde zaten hiçbir şey insana garip gelmiyordu. 
Hayat yaşamak içindir ve eğer haftaya bizi düşkünler yurduna göndereceklerse, eh, haftaya kadar neler olur neler. 
Belki insan asıl beyni durunca ölüyor, yeni bir düşünceyi idrak etme gücünü yitirince. 
Ben sadece yaşamak istiyorum. Ve şu çuhaçiçeklerine, çitin altındaki kızıl korlara balarken yaşıyordum. İçinizde duyarsınız bunu; huzur verici bir şeydir ama aynı zamanda alev gibidir. 
Bir çöp kutusunun dibinde boğuluyoruz hepimiz.

Puanım


29 Eylül 2017 Cuma

Denemeler - Montaigne | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Essais
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 302
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 4.1  (3,318 Oy)

Arka Kapak Yazısı 

Michel de Montaigne (1533-1592): “Kendini tanı” ve “Ne biliyorum?” gibi temel sorularla yola çıkarak bir insanda insanlığın bütün hallerini yoklayan “deneme” türünün isim babasıdır. 1571’de kitaplarıyla birlikte çiftliğine çekilmesiyle başlayan bu yaratıcı süreç, Montaigne’i önce okuduklarıyla ilgili notlar almaya itmiş, aynı notlar zamanla Denemeler’i (1580) oluşturmuştur. Sabahattin Eyüboğlu çevirileri de, 1940’daki ilk baskısından 1970’deki halini alana dek her defasında yeni parçalar eklenerek bir anlamda yapıtla benzeri bir yol izlemiştir.

Yorum


  Normalde beğendiğim kitaplar için, "bu kitaba bir şans verin" derim. Denemeler içinse diyorum ki bırakın kitap size bir şans versin. Kitap öylesine güzel ki ilk sayfadan değerini anlıyorsunuz ve eşsiz bir şeyi elinizde tuttuğunuzu fark ediyorsunuz.

Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki yanlış gibi de gelmesin.

  Ben İş Bankası Yayınlarından çıkan baskısını okudum, kitabın başında Sabahattin Eyüboğlu'nun yıllar içinde yazdığı üç önsöz vardı. Önsözler hem çok güzel hemde sizi kitaba çok iyi hazırlıyor.

Düşüncelerimizin en iyi aynası hayatlarımızın akışıdır.

  Denemeler'i oldukça yavaş ve özümseyerek okudum, en iyi yoğunlaşabileceğim anları seçerek okudum, günlerce elime almadığım oldu çünkü onu en iyi anlara sakladım ve bitmesin diye uğraş versem de bitti.

Her insanda, insanlığın bütün halleri vardır.
  Kitapta bir sürü deneme var ve hepsi hayattan bir çok konuyu ele alıyor. Her bir deneme anlatmak istediğini hem çok güzel bir biçimde anlatıyor hem de fazla tek bir sözcük olmadan. Kitabı yıllarca susuzluk çeken birinin su içeceği gibi içtim, tadı hala damağımda, baş ucu kitabım oldu. Artık sık sık bu sudan içeceğim muhtemelen.

İnsan hayatı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve ondan yoksun anlayışta insanlara çok acırım.
  Montaigne bir abi, bir dost gibi, dertleşmek, danışmak ve sohbetinden bir parçaya dahil olabilmek eşsiz bir fırsat. Her sayfa da onu daha çok sevdim ve keşke onu görebilsem, konuşsa da saatlerce dinlesem dedim.

  Velhasılı kelam, Denemeler anlatılmaz, okuyun, bırakın kitap size bir şans versin.

Puanım


 

7 Eylül 2017 Perşembe

Eugénie Grandet - Balzac | Kitap Yorumu

balzac

Orijinal Adı: Eugénie Grandet
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 196
Baskı Yılı: 2009
Goodreads Puanı: 3.79  (13,360 Oy)

Arka Kapak Yazısı

  Eugénie Grandet, büyük Fransız yazarı Balzac'ın İnsanlık Güldürüsü genel başlığı altında tasarlayıp gerçekleştirdiği çok sayıda romandan olşan o dev yapıtın en çok okunan parçalarından biri. 1833'te yayınlanan bu romanında Balzac, taşra insanlarını ve onların özellikle para ile olan ilişkilerini eşsiz bir gerçeklikle anlatır. Cimrilik ve aşk bu romanın iç içe işlenen iki ana temasıdır. Balzac, bu romanında, Grandet Baba'nın büyük malvarlığının alınteriyle açıklanamayacağını gözler önüne serer. Grandet Baba, Büyük Fransız Devrimi sonrasında, dönemin siyasal koşullarından ustaca yararlanmasını bilmiş, her türlü aldatmacayı geçerli kılan bir yöntemle büyük malvarlığının sahibi olmuştur. Bu zenginliğin içinde alınterinin payı, denizde bir damla gibidir. Eugénie Grandet'nin tertemiz aşkının ve yüce gönüllülüğünün, bütün bu pisliklerin yanında yeri nedir? İşte Balzac'ın büyüklüğünün tartışılmaz yanı burada ortaya çıkıyor. Bu roman öylesine sevilmiş, öylesine yaygın bir okur kitlesi bulmuştur ki, 'Eugénie Grandet'nin yazarı' diye anılmak, sonunda Balzac'ı bile kızdırmıştır.

Yorum

  Balzac ile Goriot Baba kitabı sayesinde tanıştım ve hem kitabı hem yazarı çok sevdim. Goriot Baba, Balzac'ın İnsanlık Güldürüsü'nün ilk kitabı ve kesinlikle çok başarılı bir eser. Yazar İnsanlık Güldürüsü'nü tamamlayamadan ölmüş olsa da yazabildiklerinin hepsini okumak istiyorum.

  Eugénie Grandet, insanın hem habis, cimri yönlerini hemde en saf hallerini bir arada okura sunan bir eser. Okurken iki zıt tutumla da karşılaşıyorsunuz. Grandet, çok zengin ama bir o kadarda cimri bir fıçıcıdır. Kitapta bir yandan Grandet Baba'nın servetini nasıl elde ettiğini ve koruduğunu okurken, bir yandan da kızının masum aşkına ve saf duygularına tanıklık ediyoruz. Kitabı okurken karakterler sizi sık sık şaşırtıyor ve cimriliğin, kötü duyguların insanlarda yol açtığı tahribatı size gösteriyorlar, inanmak istemeseniz de okuduklarınızın gerçek olma ihtimalinin yüksekliği kan dondurucu bir etkiye sahip.

  Eugénie Grandet, iyi ve kötüyü insana aynı anda sunan, insanlığın çeşitli hallerini size gösteren ve okurken hem öğreten, hem düşündüren güzel bir kitap. Klasiklerden  hoşlanıyorsanız mutlaka seveceğiniz bir kitap.

Alıntılar

Yaşamın önemli durumlarında, ruhumuz kederlerin ve hazların üzerimize çöktükleri yerlere güçlü bir biçimde bağlanır.
Birçok insan bir olayı ruh alanında başka bir olaya gizlice lehimleyen bağların, düğümlerin gücünü ölçmektense, sonuçlarını yadsımayı daha uygun bulurlar.
Dalkavukluk hiçbir zaman büyük ruhlardan çıkmaz, küçük beyinlere vergidir; bu küçük beyinler, çevresinde döndükleri kimsenin yaşam alanına daha iyi girebilmek için daha da küçülürler.


Puanım

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Goriot Baba - Balzac | Kitap Yorumu

balzac

Seri: Yok
Yayınevi: İletişim Yayınları
Sayfa Sayısı: 376
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3,82  (33,787 Oy)


Yorum

  Herkese merhaba! Bir süredir bloga yazı yazmaya fırsat bulamıyordum, elim soğumuş. :D Neyse, kitabımıza gelecek olursak, yorumu çok uzun tutup sıkıcı olmak istemiyorum ya belli olmaz.

  Balzac adını sık duyduğum ama henüz tanışabildiğim bir yazar oldu. Okunacak o kadar çok kitap var ki! Goriot Baba, 19. yy Paris'inde geçiyor ve tüm soysal sınıflarla ilgili bilgi edinebileceğiniz kadar da geniş ve iyi bir kadrosu var. Aslında kadrosu çok geniş değil ama yazar karakterleri çok ince bir hesapla seçmiş ve bu da okurun her kesimden insanlarla tanışmasını sağlıyor.

  Ben kitabı okumaya, kitapla ilgili hiçbir fikrim olmadan başladım ve beklenti ya da herhangi bir bilgim olmadığı için her sayfayı ve her karakteri keşfetme süreci bana ayrı bir zevk verdi. Bu yüzden kitabın içeriği ile ilgili bilgi vermeyeceğim, okumayı düşünenlere de kitapla ilgili bilgisi olmadan başlamasını tavsiye ederim.

  Karakterler, yazarın üslubu ve hikaye bir araya gelince ortaya muhteşem bir edebiyat şöleni çıkmış. Yazarın yalın ama durumu en ince ayrıntısına kadar anlatabilen dili, işlediği hikaye ile ışık tutmak istediği konular birbiriyle büyük bir ahenk içinde dans ediyorlar, okurken hem o zamanın Fransa'sı ile ilgili fikirlere sahip oluyorsunuz hemde yazar zihninize düşünmeniz için tohumlar serpiyor. Açıkçası kitabı çok beğendim, yazarın diğer kitaplarını da okumayı istiyorum. Ve kitabı okudukça anladım ki, zaman-mekan değişse de insan aynı insan.

  Okumak istiyorsanız kaçırmamanız gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum, bol kitaplı günler. :)

Puanım


1 Temmuz 2017 Cumartesi

Karamazov Kardeşler - Dostoyeski | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Братья Карамазовы
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 1025
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 4.3 (175,925 Oy)


Yorum


  Herkese merhaba! Dün gece mükemmel bir kitabı bitirdim ve hala etkisindeyim, bu kitaba ayrı bir yorum yazmam kesinlikle gerektiğini düşünerek yazmaya başladım. Bir süredir uzun uzun yorum yazmaya vaktim olmuyordu, umarım Karamazov Kardeşler bu zinciri kırar.

 Herkes bir yana Dostoyevski bir yanadır benim için, onu ilk okuduğumdan beri hep ayrı bir severim, beni etkileyen çok farklı bir hali vardır onun ve bunun sebebini okudukça daha iyi anlıyorum ve Karamazov Kardeşler ile tamamen emin oldum. Öncelikle Dostoyevski mükemmel, yazım gücü, seçtiği özgün karakterler, olaylar hepsi ayrı ayrı değerli ama benim en sevdiğim tarafı insan ruhunun en derinlere kadar inebilmesi, çok çeşitli karakterleri konu alıyor ve hepsini öyle güzel sunuyor ki bize, onun kitaplarında insanın kendisini ve çevresini bulmaması imkansız!

  Karamazov Kardeşler'in Dostoyevski'nin zirvesi olduğuna inanılır ki gerçekten mükemmel bir kitap, Dostoyevski kitaba biraz yavaş başlıyor, karakterleri, felsefelerini okura aktarıyor ki bu bölümlerden acayip keyif aldım, kitabın ikinci yarısında ise kurgu ve olayı da ön plana çıkararak ortaya enfes bir edebiyat şöleni çıkarıyor. Sayfaların nasıl akıp gittiğini anlamadım, karakterler ve olaylar öyle yoğundu ki bazen sindirmek için kitabı bıraktığım oldu.

  Sözü fazla da uzatmak istemiyorum, edebiyatta sırf edebi değeri ile bile o kadar önemli bir roman ki okumadan ölmemek gerek bence. Freud'a ve nicelerine ilham veren bu kitapta herkesin kendinden ve Dostoyevski'den bulacağı bir çok şey var. Bu kitapla onu daha iyi tanıdım, ve ileride bir kaç kez daha okuyarak kaçırdığım noktaları yakalamak ve yaşadığım bu zevki yeniden tatmak istiyorum. Herkese öneririm.

12 Mayıs 2017 Cuma

Ne Okudum - Bilge Adamın Korkusu (Kralkatili Güncesi 2. Gün) | Patrick Rothuss

Orijinal Adı: The Wise Man's Fear
Seri: The Kingkiller Chronicle #2
Önceki Kitap: Rüzgarın Adı
Esmanın Yorumu: Bilge Adamın Korkusu
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 1142
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.57  (270,269 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Her bilge adamın korktuğu üç şey vardır: fırtınalı bir deniz, aysız bir gece ve yumuşak başlı birinin öfkesi.,

   Bilge Adamın Korkusunda Kvothe kahramanlık yolundaki ilk adımlarını atıyor ve kendi
ömrü dahilinde efsane haline gelmenin hayatı bir adam için ne kadar zor kılabileceğini öğreniyor.

   Uyuyan höyük krallarından prensesler kaçırdım. Trebon kasabasını yakıp kül ettim. Felurianla bir gece geçirdim ve hem canıma hem de aklıma mukayyet olabildim. Çoğu insanın alındığından daha küçük bir yaşta Üniversiteden atıldım. Başkalarının gündüz gözüyle ağızlarına almaktan bile korktukları yollardan ay ışığı altında geçtim. Tanrılarla konuştum, kadınlar sevdim ve ozanları ağlatan şarkılar yazdım.

   Benim adım Kvothe. Belki beni duymuşsunuzdur.

Yorum
   Herkese merhaba kitap severler! Öyle uzun zaman olmuş ki yazmayalı, bir kitap yorumunun nasıl yazıldığını az kalsın unutuyordum. Blogu ve yorumları bu denli ihmal etmiş olmak beni fazlası ile üzüyor ama hayatta her zaman istediğimiz kadar boş zaman ve istek olmayabiliyor bu tarz işler için. Şu sıralar bir iki kitap okuyup bitirmiş olmama rağmen yorumunu giremeyecek kadar meşgul, yorulmuş ve hevessiz bir dönemden geçiyorum. Umarım yakında bu durumların hepsinden kurtulur ve blogla daha alakalı olduğum günlere dönerim. Her neyse ilk kitabını oldukça beğendiğim Kralkatili Güncesi serisinin ikinci kitabını da an itibari ile bitirdim ve sıcağı sıcağına yorumumu yapmayı ihmal etmeyim istedim.


    Kendisine “kissed by fire” lakabını yakıştırdığım kızıl kafa Kvothe’un maceraları son hızıyla devam ediyor. Hem de oldukça kalın ikinci kitabıyla. Bu kitabı çok kısa sürede ve oldukça kendimi kaptırarak okudum dersem bir miktar yalan söylemiş olurum. Kitap oldukça akıcı olmasına rağmen hem yoğun bir dönem geçirdiğim için hem her yere taşınabilir bir yapısı olmadığı için çoğu zaman okumayı ihmal ettim veya başka kitapları araya sıkıştırmak durumunda kaldım o nedenle biraz geniş zamana yayarak okudum ama yine de efsanevi tadını almaktan geri durmadım.

     Önceki kitap ardında bıraktığı birtakım gizemler ile ve oldukça güzel bir kurgu ile başlayıp sona ermişti, okuyanlar bilirler. Bu kitapta da son derece güçlü bir kurgu olduğu hemen gözüme çarptı. Zaten baş karakteri sevmiş ve benimsemişseniz, kurgu aşırı derecede saçmalaşmadıkça kitabın tadı size hep leziz gelir kanısındayım. Bende arka kapak yazısındaki gibi destanlara konu olan, Felurian ile bir gece geçiren, üniversiteden atılan, tanrılarla konuşan Kvothe’umu sevdiğim için bu kitapta da nefesimi kesen yerler oldu.


   Olaylardan önce karakterlerden bahsetmemiz gerekirse, ilk kitaptan çok da farklı bir kadrosu olmadığını görebilirsiniz. Yine başı Kvothe çekmekle birlikte, üniversitedeki öğretmenler, Denna, Kvothe’un yakın arkadaşları Fela, Simmon, Wil gibi karakterlerin yanı sıra yeni ve farklı karakterler de kadroya dahil oluyordu. Bazılarını gerçekten çok sevdim. Tempi’yi,  Vashet’i, Brendon’ı, Celean’ı ve daha birçoğunu. Sizin de tanıdıkça seveceğinizden şüphem yok. Tabi pek içimin ısınmadığı kişiler de var. Mesela Felurian karakteri ve kitaptaki yeri bana saçma ve gereksiz geldi. Felurian’ı arka kapak yazılarından ve resimlerdeki tasvirlerden yola çıkarak çok daha farklı ve büyüleyici hayal etmiştim. Hevesinizi kırmak gibi olmasın ama kitaptaki yerinin pek de öyle olmadığını görünce bir nebze hayal kırıklığına uğradığımı söylemeden geçemeyeceğim. Bölümü gereksiz yere uzatılmıştı ve fantastik bir eser olmasına rağmen bazı paranormal yerlere saçma şekilde yer verilmişti.

                                                                     [!!SPOILER!!]
Ademler ile ilgili yerler de bazen sıkıcı ve yavaş ilerlese bile kitaba farklı bir boyut kazandırıyordu. Kitabın hep üniversitede veyahut hep yollarda geçmesini beklemek saçmalıktı. Yazarın Kvothe’u sürekli bambaşka dünyaların içine sürüklemesi, kitaba hareketlilik katıyordu. Bir yandan Severen’de Maer’in yanında, bir yandan Trebon taraflarında ejderuslar ile boğuşurken, bir yandan dünyadan çok uzaklarda fey dünyasında, bir yandan ormanlarda kamp kurarken haydut peşinde, bazense Ademre denen topraklarda Adem fedaileri tarafından eğitilirken onu görmek size de bambaşka kitaplar okuyor, bambaşka dünyalara gidiyor tadı veriyordu. Bu tür gezinti ve maceraların daha ergenlik döneminde diyebileceğimiz küçük Kvothe’umuza deneyim ve hayata bambaşka bakış açıları kazandırdığı, aynı zamanda bizlere Kvothe’un sahip olduğunu görmediğimiz birtakım özelliklerini gösterdiği gerçeği hoşuma gitti. Yine de en çok Kvothe’un üniversitedeki hallerine, oradaki arkadaşlıklarına özlem duyduğumu söylemem gerekir.
                                                              [!!SPOILER SONU!!]

    Yazar yine bu kitapta da özgün kurgusu ile bizleri şaşırtmaya devam ediyordu. Zaten en baştan beri sevdiğim ve “3S”olarak isimlendirdiğim sigaldri, simya ve sempati durumlarını kitapta oldukça seviyorken bunun dışında isimler, haritalar, Ademlerin dili, tarih, mahremiyete bölgeden bölgeye bakış açılarının farklı olması gibi orijinallikler göze çarpıyordu kitapta.

    Yer yer hatta çoğu zaman Kvothe’un sigaldrisini, sempatisini, alarını, lavta çalmasını özlediğim yerler oldu çünkü kitap çok kalın olduğu için sevgili kahramanımızın bunlar dışında uğraştığı birçok şey de oluyordu.


   Kitabın bambaşka, gizemli bir dünyası var. Siz de Kvothe ile birlikte birçok soru işaretinin ve gizemin peşinde sürüklenirken buluyorsunuz kendinizi. Kitap bu kadar kalın olunca ve seri üç kitaptan oluşacak olunca gizemin bir kısmının bu kitapta çözülüp bazı şeylerin açığa kavuşacağını düşünüyor insan ama 1200’e yakın sayfayı yalayıp yutmuş olmama rağmen en ufak bir soruma bile cevap bulamadım demekle kalmayıp bu kitap yeni soru işaretlerine sebep oldu diye de eklemek istiyorum. Biraz spoilerımsı bir şey söylemek istiyorum. O yüzden dikkatli okuyun bu satırları! Kitabın asıl gizemi hem Kvothe hem bizim için Chandrialılar olmakla beraber biraz fazla gizemli kalıp abartıldıklarını düşünmeye başladım. Herkesin onlar hakkında bir şeyler söylemekten kaçınması, onlarla ilgili hiçbir kaynakta yeterli bilgi bulunmaması abartıya kaçmış. Keşke bu kitapta biraz daha netleşen noktalar olsaydı düşüncesindeyim.



   Çok da uzatıp içinizi sıkmak istemiyorum. Zaten spoiler vermeden de tam layıkıyla yorum yapabileceğimden emin değilim. Şimdiye kadar istemeden de olsa arada spoilerlar kaçırdığım noktalar olduysa bağışlayın. Kitap tuğla gibi olsa da gözünüz korkmasın bakmayın benim biraz uzattığıma da oldukça akıcı ve muhteşem bir kitap. Şimdiden en sevdiğim ilk beş seri içine gözü kapalı girdi. Patrick Rothfuss’u ve yazım tarzını da oldukça beğendim. Üçüncü kitabı sabırsızlıkla bekliyorum ve herkese de mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum. Canım kitabım. Herkese bol kitaplı günler!


  Alıntılar
Evet, kusurluydu. Fakat gönül meselelerinde bunun ne önemi var? Biz insanlar bir şeyi sevdik mi severiz. Mantığın bunda yeri yoktur. Hatta mantıksız sevgi pek çok açıdan gerçek sevgidir. Sevmek için bir sebep oldu mu herkes sevebilir. Böyle bir şey cebinize bir peni koymanız kadar doğaldır. Ama bir sebep olmadan sevmek… Kusurları bilip onları da sevmek… İşte bu nadir, saf ve mükemmel bir şeydir. 
Annemin saçlarımı okşaması. Bana sarılan kolları. Başımı boynundaki o kıvrıma kusursuzca yaslamam. Geceleri kamp ateşinin yanında kucağına oturup kendimi miskin, mutlu ve güvende hissetmem. En kötü anılar bunlardı. Kıymetli ve mükemmel. Ağız dolusu cam kırığı kadar keskin.
Müzik kendi kendini açıklar, o hem yoldur hem de yolu gösteren harita. İkisi birdendir.
Her açık bilgi aslında tercüme edilmiş bir bilgidir ve her tercüme kusurludur. 
Çok dikkatli baktığın için yeterince göremedin. Fazla bakmak görmeye mani olabilir, anlıyor musun?
Şarkılar kendi saatlerini ve mevsimlerini seçerler. Ezgin cılızsa bunun bir sebebi vardır. Ezginin tonu yüreğinin mizacıdır ve çamurlu bir kuyudan temiz su çekemezsin. Tek yapacağın artıkların dibe çökmesini beklemektir. Yoksa sesin kırık bir çanınkinden farksız olur. 
Hangilerini daha ilginç bulurdunuz? Kendilerini hemen kollarınıza atanları mı, yoksa daha zorlu, daha çekingen, hatta çabalarınıza karşı kayıtsız kalanları mı? Aynı durum kadınlar için de geçerlidir. Bazıları erkeklerin yılışıklığına katlanamaz. Ve kendi kararlarını vermek için rahat bırakılmak hepsinin hoşuna gider. Daima gözünüzün önünde olan bir şeyi özlemeniz güçtür.
Teccam, Tecelli adlı eserinde sırlardan bahsederek onlara zihnin ıstırap verici hazineleri der. Çoğu insanın sır zannettiği şeylerin aslında hiç de öyle olmadığını açıklar. Mesela gizemler sır değildir. Az bilinen gerçekler veya unutulmuş hakikatler de. Teccam’a göre bir sır, faal olarak bilinen gizli bir bilgidir. 
Çoğu sır ağız sırrıdır. Paylaşılan dedikodular ve fısıldanan küçük skandallar gibi. Bu sırlar dünyaya salınmak için can atmaktadır. Bir ağız sırrı çizmenizin içine kaçmış küçük taş gibidir. İlk başta onun farkında bile olmazsınız. Ama daha sonra rahatsız edici ve en sonunda katlanılmaz hale gelir. Ağız sırları tutuldukça büyürler, dudaklarınıza baskı yapana dek şişerler. Serbest kalmak için didinirler. Yürek sırları farklıdır. Bunlar mahrem ve ıstırap vericidir. Tek istediğiniz onları dünyadan saklamaktır. Ağzınızda şişip dudaklarınıza baskı yapmazlar. Yürekte yaşarlar ve saklandıkça ağırlaşırlar.    
Teccam ağız dolusu zehrin bile bir yürek sırrından daha iyi olduğunu iddia eder. Bir budalanın bile ağzındaki zehri tükürebildiğini, ama bizlerin bu ıstırap verici hazineleri sakladığımızı söyler. Onları her gün biraz daha yutkunarak içimizde daha da derine inmeye zorlarız. Orada otururlar, ağırlaşırlar, çürürler. Yeterince zaman geçerse kendilerini saklayan yüreği ezerler.
Dünyada hiçbir şey birini alışık olmadığı bir hakikate inandırmak kadar zor değildir.
Yabancı diller müzik enstrümanları gibidir: ne kadar çok dil bilirseniz yenilerini öğrenmeniz o kadar kolaylaşır.
En fazla şeyi cevap veremediğimiz sorulardan öğreniriz. Bunlar bizi düşünmeye sevk eder. Bir insana tüm cevapları verirsen elde ettiği tek şey bazı hakikatler olur. Ama ona bir soru verirsen kendi cevaplarını kendi arar.
Uyurken bir ateşin resmiydi. Uyanıkken ateşin ta kendisi.
Gurur ve akılsızlık; bu ikisi daima el ele gider.
Öykü dediğin ceviz gibidir. Bir budala onu bütün bütün yutup boğulur. Başka bir budala değersiz olduğunu sanıp atar. Ama bilge bir kadın kabuğu kırmanın ve içindeki meyveyi yemenin bir yolunu bulur.
Bazen bir insanın alabileceği en iyi yardım, başka birine yardım etmesidir.
Fakat sessizlik öncekinden de güçlüydü. O kadar yoğundu ki ekmeğinizin üstüne sürüp yiyebilirdiniz. Öyle sessizlikler vardır ki sözcükler bile bunları kovamaz.

Puanım
 

15 Nisan 2017 Cumartesi

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü - Victor Hugo | Kitap Yorumu - Ve Bir Duyuru!

Duyuru
Herkese merhaba! Şu sıra Sümeyye de bende blogla çok ilgilenemiyoruz, mesela bugün Cumartesi ve normalde bugün bir öneri yazısı yazmış olurduk. Ama işte bu sıra ikimizinde pek zamanı olmadığı için yazılarımız aksıyor ve bizde bir süreliğine Öneri Atölyesi'ne yazı çıkaramayacağız. Bunu söyleyelim istedik ve blog genel olarak eskisi kadar aktif olmayacak muhtemelen. Yine de her fırsatta buralarda olmaya çalışacağız. :)


Bir İdam Mahkûmunun Son Günü

Orijinal Adı: Le Dernier Jour D'un Condamne
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 160
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 3.95  (6,576 Oy)

Yorum

  Kitabı bir kaç gün önce bitirdim ama yeni yorum yazabiliyorum.

  Victor Hugo, çok sevdiğim yazarlardan biridir, zaten Fransız edebiyatının en güçlü ve tanınmış isimlerinden biri. Notre Dame'ın Kamburu ve Sefiller'i okumuş ve çok sevmiştim, Sefiller'in etkisi yıllardır üzerimdedir. 

  Victor Hugo bu kitabında o zamana kadar kimsenin yapmamış olduğu bir şeyi yaparak, idama ve giyotine karşı olan düşüncelerini anlatmak için bir mahkûmun ağzından son gününü ve düşüncelerini kaleme alıyor. Kitap çıkış noktası ile bile kan dondurucu iken okurken iliklerinize kadar titriyorsunuz, bir insanın ölüme, giyotine gitmeden önce yaşadığı şeyleri, düşüncelerini, korkularını okumak ve etkilenmemek mümkün değil. Hele de yazan Victor Hugo olunca. 

  Kitabın başında Victor Hugo'nun idamla ilgili düşüncelerinin bulunduğu bir önsöz vardı ki en az roman kadar etkileyiciydi. Yazar tüm benliği ile idama karşı, o suçluların idam edilmesini değil iyileştirilerek topluma kazandırılmasını savunan ve bunu kitap haline getirecek kadar tutkulu bir insan. Kitap her satırı ile etkileyici ve önemli bir eser, mutlaka okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum.

Puanım


21 Mart 2017 Salı

Rüzgarın Adı ( Kralkatili Güncesi 1. Gün) - Patrick Rothuss | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Name Of The Wind
Seri: The Kingkiller Chronicle #1
Sonraki Kitap: Bilge Adamın Korkusu
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 736
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.55  (414,448 Oy)


Arka Kapak Yazısı
"Uyuyan höyük krallarından prensesler kaçırdım. Trebon kasabasını yakıp kül ettim. Felurian'la bir gece geçirdim ve hem canıma hem de aklıma mukayyet olabildim. Çoğu insanın kabul edildiğinden daha küçük bir yaşta Üniversite'den atıldım. Başkalarının gündüz gözüyle ağızlarına almaktan bile korktukları yollardan ay ışığı altında geçtim. Tanrılarla konuştum, kadınlar sevdim ve ozanları ağlatan şarkılar yazdım. Belki beni duymuşsunuzdur."

   Fantastik kurgu edebiyatının eşsiz bir masalı, bir kahramanın kendi ağzıyla anlattığı öyküsü işte böyle başlıyor. Bir keder öyküsü bu... bir kurtuluş öyküsü... bir adamın evrenin anlamını arayışının ve gerek o arayışın gerekse de onu sürdürmesini sağlayan gem vurulamaz iradenin bir efsaneye dönüşmesinin öyküsü.


Yorum
   Merhabalar sevgili arkadaşlar! Sizlere bu seferki yazımda harika bir kitaptan bahsedeceğim. Bu kitabı mutlaka bir kütüphane rafında ya da arkadaşınızın masasında görmüş, hakkında bir şeyler duymuş ya da en azından bir kitap mağazasında rastlamışsınızdır. Adının farklılığı, kalınlığı, arka kapak yazısı, yazarların o kitap hakkında söyledikleri, herhangi bir şey sizi kendine çekmiştir bu kitapta. Hangi kitaptan bahsediyorum:  Tabiki Rüzgarın Adı. Bu kitabı basit bir yorum yazısıyla tanımlamak bana çok yetersiz geliyor, okuduysanız sizlere de öyle gelecektir ama idare edin artık. Kuru kuruya da geçiştirsem hakkını vererek bir yorum yapmaya çalışacağım.

    Öncelikle kitabın konusu ile başlayalım. Türü fantastik-kurgu olan bu kitapta, ne ararsanız bulabilirsiniz. Macera-aksiyon yer yer kendini çok güzel gösterirken, öteki taraftan güzel bir aşk teması, fantastik ögeler, gerilim, gizem, şiirsellik derken kitabın bambaşkalığı içinde kayboluyorsunuz adeta. Bir kitabın size yaşatabileceği, yaşatması gereken tüm hisleri hakkını vererek yaşatıyor. Bir yandan öfkelenirken, bazı yerlerde durgun bir deniz misali huzur bulduğunuz, başka bir an meraktan çıldırırken, başka bir sayfada gözyaşlarınızı zor tuttuğunuz, çok yönlü bir dünya…


    Kitabın mükemmelliğini bir kenara bırakıp gerçekten konuya gelirsek; Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi okuyanlar bilirler. O tarz fantastik ögelerle yoğrulmuş bir dünya düşünün. Hogwarts gibi görkemli büyücü okulları, simya ve gizemcilik konusunda uzmanlaşmış öğretmenler ve tüm bunların ötesinde bu hikayenin Harry Potter’ı yani Kvothe. Olaylar işte bu baş kahramanın yaşadıklarının bizzat kendi dilinden anlatılması ile başlıyor. Yaşadığı aşklar, maceralar, gizemler, tutkular, savaşlar ve daha nice şey kitapta konu edilmiş. Masalsı dille süslenen ve fantastik ögelerle dolu bu kitap, içindeki gizemler, kötülükler, kederler ve aynı zamanda eğlendirici yönüyle okunmaya değer bir kitap.

    Baş kahramanımız Kvothe, kızıl saçlarıyla rengarenk bir giriş yapıyor romana. Elinde lavtası ile o büyüleyici ezgilerini duymuş kadar oluyorsunuz. Daha küçücük bir çocukken başlayan hikayesinde sizde onunla birlikte büyüyor, görüp geçiriyorsunuz. Öyle farklı bir dünyası, öyle farklı bir kafası var ki, çevresindeki herkesten daha zeki ve sorgulayıcı. Bu hayatı anlamlandırma evresinde ona pek çok kişi ışık tutuyor. Babası, Abenthy, Denna,öğretmenler ve daha niceleri. Onunsa yaşadıklarından sonra tek bir amacı var. Onu size elbetteki söylemeyeceğim. Söylersem büyüsü kaçar. ;) Karaktere öylesine ısındım ki dün gece rüyalarıma konuk oldu. Öyle tatlı, öyle kurnaz aynı zamanda öyle de yetenekli ki. Masumiyet ve iyi kalplilik de bu ince ruhtaki yerini alıyor elbette. Cesaret, kahramanlık, sinsilik derken binlerce çelişkili ama bir o kadar göze çarpan özelliğiyle kanlı canlı bir Kvothe oluşuyor zihinlerinizde. Yine bu karaktere Denna gibi yanıp sönen bir meşale ışığı, bir görünüp kaybolan gizemli kız eşlik ediyor. Ve birde Bast var vefakar ama hikayesini bir türlü öğrenemediğimiz arkadaş. Romandaki karakterler de romanın kendisi gibi ışık saçıyorlar.


    Romanın büyüleyici yanlarından birisi, hikaye içinde hikayeleri gizlemiş farklı bir kurgulanış tarzı olmasıydı. Bu kurguya, Rothuss’un yarattığı bambaşka bir dünya, a’larlar, sigaldriler, simyasal terimler, Taborlin’ler, Chandrealılar gibi fantastik ögeler eklenince, yazarın renkli ve bir o kadar özgün hayal gücüne “vay be!” demeden geçemiyorsunuz tabi. Adam efsane yazmış bence. Belki bana bazılarınız kızıyor, şaşırıyordur böylesine güzel bir kitabı neden bu kadar geç okudun diye. Bende okuduktan sonra düşündüm “Ah seninle neden bu kadar geç tanıştık? Neden bu kadar geç çıktın karşıma?” diye. Ama böyle muhteşem kitapları hemen okuyunca, çok nadir böylesi yazıldığı için boşluğa düşüyorsunuz, diğer okuduklarınızda hep bu kitaptaki tadı arıyor ve bulamayınca gerçekten üzülüyorsunuz. Bunu yaşamak istemedim. Çünkü en başından beri hissediyordum bu kitabı çok seveceğimi. Şimdi hangi kitabı okusam, bu kitabı aldatmak gibi gelecek bana. Cidden çok sevdim, hatta aşık oldum. Tadı damağımda kaldı. Umuyorum ki bunun gibi kitaplar dünyada var olmaya devam ederler.

   Bunca sözün ardından eleştirecek olumsuz bir yön var dersem olmaz heralde çünkü yok. Kitapta genel olarak aşırı aksiyon ve sürükleyicilik yoktu. Hatta bazı yerler yolculuk hikayesi gibi olaysızdı. Muhtemelen birçok düğüm ikinci kitapta çözüleceği için, bu kitap daha çok sorgulamalar, gözlemler, arayışlar ve gizem ile doluydu. Tüm bu durgunluğu ile bile bir saniye olsun sıkılmadan okutabilen yegane kitap oldu.


    Dili akıcı, üslup sade ve anlaşılırdı. Kitapta olaylar ağırlıklı olarak baş karakterin gözünden anlatılıyordu. Yazarın kalemi güçlüydü, iyi edebiyat yapıyordu. Kalın bir kitap olmasına rağmen sayfaların akıp gittiğini rahatlıkla hissedebilirsiniz. Ve kitapta birçok düğüm kaldı. Birçok soru işareti. Anlatılan hikaye, yaşananın sadece onda birisi gibiydi. Şaşırtıcı birçok olaya yer verilmişti. Bu nedenle sırları çözmek için ikinci kitabı iple çekeceğinizden eminim. Biraz kalın olsa da asla tereddüt etmeden piranalar gibi ikincisine neden saldırıyoruz biz okurlar sanıyorsunuz. J Mesela bu seriye neden “Kralkatili Güncesi” dendiği bile henüz ortaya çıkmış değil. Kitabın adının nereden geldiğine ufaktan değinilmiş olsa da bu bile hala gizemini koruyor. Bakalım bir sonraki kitapta neler göreceğiz. Başka bir yorumda görüşmek üzere. Herkese bol bol bol kitaplı günler! J


NOT:Kitap harika olunca alıntılar da bir o kadar harika ve boldu. Bu nedenler onları ayrı bir blogda yazdım. Linkine şuradan ulaşabilirsiniz.  

Puanım

20 Mart 2017 Pazartesi

Parlayan Sözler (Fırtına Işığı Arşivi #2) - Brandon Sanderson | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Words of Radience
Seri: The Stormlight Archive #2
Önceki Kitap: Kralların Yolu
Yayınevi: Akılçelen Kitaplar
Sayfa Sayısı: 1016
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.76  (98,109 Oy)

Arka Kapak Yazısı


Parlayan Şövalyeler bir kez daha dayanmak zorunda.

Kadim yeminler en sonunda dillendirildi, sprenler geri döndü. Kayıp olanı arıyor herkes; korkarım ki bu arayış sonları olacak.

Ama büyünün doğasında var bu. Ne de olsa harap ruhların, içine başka bir şeylerin yer edebileceği defoları olur. Bizzat yaradılışın gücü olan Dalgabağlamalar, harap bir ruhu tamir edebilecekleri gibi derinliklerine sızıp yaralarını da genişletebilirler.

Rüzgârkoşucu, intikam ve onurun sınırları arasında dengelenmiş, mahvolmuş bir dünyada kayıp. Yavaş yavaş geçmişi tarafından yok edilmekte olan Işıkören, dönüşmekte olduğu yalanı aramakla meşgul. Kan ve ölümle doğan Bağdökümcü yok edilenleri yeniden var etmeye çabalıyor. İki insanın kaderleri arasında gidip gelen Kâşif ise yavaş bir ölüm ve tüm inandıklarına korkunç bir şekilde ihanet etmek arasında bir seçim yapmak zorunda.

Onlar için uyanış zamanı çoktan geldi geçti, çünkü Dinmezfırtına tepelerine binmek üzere.

Ayrıca Beyazlı Suikastçı da geldi.


Yorum

  Herkese merhaba! Bugün en sevdiğim yazarlardan birinin en sevdiğim serisi ile karşınızdayım. :) Fırtına Işığı Arşivi en sevdiğim ilk üç fantastik seri arasındadır. Yazar ilk iki kitapla bile yerini öyle sağlamlaştırdı ki.!

  Kralların Yolu, serinin ilk kitabı. Onu okuduğumda çok etkilenmiştim, bayılmıştım. O yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Seri bizim dünyamızdan çok farklı bir dünyada geçiyor ve bu dünyada bir çoğu şey çok farklı. Büyük ve güçlü fırtınalar, değişik bir büyü sistemi, büyük imparatorluklar ve bilinmeyen düşmanlar, öngörüler, gizemi aksiyon.. Fantastik kurgudan ne bekliyorsanız bu kitapta fazlasıyla, hatta baya fazlasıyla buluyorsunuz.



  Kralların Yolu'ndan sonra merakla bekliyordum ve çıkınca çok sevinmiştim. Okumakta biraz geciktim ama keşke okumasam da dedim, diğer kitabı beklemek çok zor. :( Neyse, kitabı özellikle yavaş okudum ki hemen bitmesin, ama son çeyrekte yazar olaylara öyle bir ivme kazandırdı ki kitabı elimden bırakamaz oldum, son sayfalara doğru bir gece kitabı bırakamadım ve çok geç yatmak zorunda kaldım, kitap sizi esir ediyor.

  Kitap okurken pek heyecanlanmıyorum artık, aksiyon sahneleri beni etkilemiyor ama Sanderson ne yapıyor ediyor bir ters köşe yapıyor ve beni şaşırtıyor ve hikayeyi öyle bir noktaya taşıyor ki heyecanlanıyor, yapma yapma, bu olmaz falan demeye başlıyorum.

  Kitabı övmek istiyorum ama pek kelime bulamıyorum. Zaten spoiler vermeden konuşmak da çok zor. Her sayfası ile, her karakteri ile, kurgusu, sistemi, anlatımı ile her şeyiyle mükemmel bir seri. Fantastik kurguya ilginiz varsa kesinlikle es geçmemelisiniz. Yazarın Sissoylu serisi de muhteşemdi, onu da çok seviyorum ama bu seri ondan bile iyi bence. :) Yalnız Sanderson okuduktan sonra çıtanız öylesine yükseliyor ki diğer yazarları beğenmek zor oluyor, baştan söyleyeyim. Bu seriyi okuyun. Sanderson'la ve evreniyle tanışın mutlaka. İyi kitaplarla kalın. :)

Alıntılar

Pis olmayan bir ölüm bulmak zor. 
Göçüp gitmiş olanları hatırlamak önemliydi ama hayatta olanları korumak için çalışmak daha önemliydi. 
Gerçek bazen bir yalandan daha şaşırtıcıdır. 
Olmasalar daha memnun olacağı pek çok hatırası vardı. 
İnsan olmak güzelliği aramaktır Shallan. Umutsuzluğa kapılma, yolunda dikenler büyümüş diye avı bitirme. 
Ne zaman umursayacağını öğrenmek zorundasın, oğlum. Ve ne zaman vazgeçmen gerektiğini. 
"Aşk çürümüş yemek gibidir."
"Hayatta kalmak için gerekli olabilir ama ayrıca mutlaka mideyi bulandırır." 
Gerçek zeka kontrollü zekaydı. Bir okun rastgele bir yöne doğru atılmamasının gerekli olduğu gibi, sözlerinde özgürce uçuşmalarına izin verilemezdi. 
Huysuz değilim ben, sadece aptallığa karşı tahammülüm az. 
Sık sık en basit cevap, doğru olanıdır. 
Hayat basit değildi. Hiçbir zaman olmamıştı. 
Bir kadının gücü seçmiş olduğu rolü her ne ise onda değil, o rolü seçme gücünde olmalıdır.

Puanım