12 Mayıs 2017 Cuma

Ne Okudum - Bilge Adamın Korkusu (Kralkatili Güncesi 2. Gün) | Patrick Rothuss

Orijinal Adı: The Wise Man's Fear
Seri: The Kingkiller Chronicle #2
Önceki Kitap: Rüzgarın Adı
Esmanın Yorumu: Bilge Adamın Korkusu
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 1142
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.57  (270,269 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Her bilge adamın korktuğu üç şey vardır: fırtınalı bir deniz, aysız bir gece ve yumuşak başlı birinin öfkesi.,

   Bilge Adamın Korkusunda Kvothe kahramanlık yolundaki ilk adımlarını atıyor ve kendi
ömrü dahilinde efsane haline gelmenin hayatı bir adam için ne kadar zor kılabileceğini öğreniyor.

   Uyuyan höyük krallarından prensesler kaçırdım. Trebon kasabasını yakıp kül ettim. Felurianla bir gece geçirdim ve hem canıma hem de aklıma mukayyet olabildim. Çoğu insanın alındığından daha küçük bir yaşta Üniversiteden atıldım. Başkalarının gündüz gözüyle ağızlarına almaktan bile korktukları yollardan ay ışığı altında geçtim. Tanrılarla konuştum, kadınlar sevdim ve ozanları ağlatan şarkılar yazdım.

   Benim adım Kvothe. Belki beni duymuşsunuzdur.

Yorum
   Herkese merhaba kitap severler! Öyle uzun zaman olmuş ki yazmayalı, bir kitap yorumunun nasıl yazıldığını az kalsın unutuyordum. Blogu ve yorumları bu denli ihmal etmiş olmak beni fazlası ile üzüyor ama hayatta her zaman istediğimiz kadar boş zaman ve istek olmayabiliyor bu tarz işler için. Şu sıralar bir iki kitap okuyup bitirmiş olmama rağmen yorumunu giremeyecek kadar meşgul, yorulmuş ve hevessiz bir dönemden geçiyorum. Umarım yakında bu durumların hepsinden kurtulur ve blogla daha alakalı olduğum günlere dönerim. Her neyse ilk kitabını oldukça beğendiğim Kralkatili Güncesi serisinin ikinci kitabını da an itibari ile bitirdim ve sıcağı sıcağına yorumumu yapmayı ihmal etmeyim istedim.


    Kendisine “kissed by fire” lakabını yakıştırdığım kızıl kafa Kvothe’un maceraları son hızıyla devam ediyor. Hem de oldukça kalın ikinci kitabıyla. Bu kitabı çok kısa sürede ve oldukça kendimi kaptırarak okudum dersem bir miktar yalan söylemiş olurum. Kitap oldukça akıcı olmasına rağmen hem yoğun bir dönem geçirdiğim için hem her yere taşınabilir bir yapısı olmadığı için çoğu zaman okumayı ihmal ettim veya başka kitapları araya sıkıştırmak durumunda kaldım o nedenle biraz geniş zamana yayarak okudum ama yine de efsanevi tadını almaktan geri durmadım.

     Önceki kitap ardında bıraktığı birtakım gizemler ile ve oldukça güzel bir kurgu ile başlayıp sona ermişti, okuyanlar bilirler. Bu kitapta da son derece güçlü bir kurgu olduğu hemen gözüme çarptı. Zaten baş karakteri sevmiş ve benimsemişseniz, kurgu aşırı derecede saçmalaşmadıkça kitabın tadı size hep leziz gelir kanısındayım. Bende arka kapak yazısındaki gibi destanlara konu olan, Felurian ile bir gece geçiren, üniversiteden atılan, tanrılarla konuşan Kvothe’umu sevdiğim için bu kitapta da nefesimi kesen yerler oldu.


   Olaylardan önce karakterlerden bahsetmemiz gerekirse, ilk kitaptan çok da farklı bir kadrosu olmadığını görebilirsiniz. Yine başı Kvothe çekmekle birlikte, üniversitedeki öğretmenler, Denna, Kvothe’un yakın arkadaşları Fela, Simmon, Wil gibi karakterlerin yanı sıra yeni ve farklı karakterler de kadroya dahil oluyordu. Bazılarını gerçekten çok sevdim. Tempi’yi,  Vashet’i, Brendon’ı, Celean’ı ve daha birçoğunu. Sizin de tanıdıkça seveceğinizden şüphem yok. Tabi pek içimin ısınmadığı kişiler de var. Mesela Felurian karakteri ve kitaptaki yeri bana saçma ve gereksiz geldi. Felurian’ı arka kapak yazılarından ve resimlerdeki tasvirlerden yola çıkarak çok daha farklı ve büyüleyici hayal etmiştim. Hevesinizi kırmak gibi olmasın ama kitaptaki yerinin pek de öyle olmadığını görünce bir nebze hayal kırıklığına uğradığımı söylemeden geçemeyeceğim. Bölümü gereksiz yere uzatılmıştı ve fantastik bir eser olmasına rağmen bazı paranormal yerlere saçma şekilde yer verilmişti.

                                                                     [!!SPOILER!!]
Ademler ile ilgili yerler de bazen sıkıcı ve yavaş ilerlese bile kitaba farklı bir boyut kazandırıyordu. Kitabın hep üniversitede veyahut hep yollarda geçmesini beklemek saçmalıktı. Yazarın Kvothe’u sürekli bambaşka dünyaların içine sürüklemesi, kitaba hareketlilik katıyordu. Bir yandan Severen’de Maer’in yanında, bir yandan Trebon taraflarında ejderuslar ile boğuşurken, bir yandan dünyadan çok uzaklarda fey dünyasında, bir yandan ormanlarda kamp kurarken haydut peşinde, bazense Ademre denen topraklarda Adem fedaileri tarafından eğitilirken onu görmek size de bambaşka kitaplar okuyor, bambaşka dünyalara gidiyor tadı veriyordu. Bu tür gezinti ve maceraların daha ergenlik döneminde diyebileceğimiz küçük Kvothe’umuza deneyim ve hayata bambaşka bakış açıları kazandırdığı, aynı zamanda bizlere Kvothe’un sahip olduğunu görmediğimiz birtakım özelliklerini gösterdiği gerçeği hoşuma gitti. Yine de en çok Kvothe’un üniversitedeki hallerine, oradaki arkadaşlıklarına özlem duyduğumu söylemem gerekir.
                                                              [!!SPOILER SONU!!]

    Yazar yine bu kitapta da özgün kurgusu ile bizleri şaşırtmaya devam ediyordu. Zaten en baştan beri sevdiğim ve “3S”olarak isimlendirdiğim sigaldri, simya ve sempati durumlarını kitapta oldukça seviyorken bunun dışında isimler, haritalar, Ademlerin dili, tarih, mahremiyete bölgeden bölgeye bakış açılarının farklı olması gibi orijinallikler göze çarpıyordu kitapta.

    Yer yer hatta çoğu zaman Kvothe’un sigaldrisini, sempatisini, alarını, lavta çalmasını özlediğim yerler oldu çünkü kitap çok kalın olduğu için sevgili kahramanımızın bunlar dışında uğraştığı birçok şey de oluyordu.


   Kitabın bambaşka, gizemli bir dünyası var. Siz de Kvothe ile birlikte birçok soru işaretinin ve gizemin peşinde sürüklenirken buluyorsunuz kendinizi. Kitap bu kadar kalın olunca ve seri üç kitaptan oluşacak olunca gizemin bir kısmının bu kitapta çözülüp bazı şeylerin açığa kavuşacağını düşünüyor insan ama 1200’e yakın sayfayı yalayıp yutmuş olmama rağmen en ufak bir soruma bile cevap bulamadım demekle kalmayıp bu kitap yeni soru işaretlerine sebep oldu diye de eklemek istiyorum. Biraz spoilerımsı bir şey söylemek istiyorum. O yüzden dikkatli okuyun bu satırları! Kitabın asıl gizemi hem Kvothe hem bizim için Chandrialılar olmakla beraber biraz fazla gizemli kalıp abartıldıklarını düşünmeye başladım. Herkesin onlar hakkında bir şeyler söylemekten kaçınması, onlarla ilgili hiçbir kaynakta yeterli bilgi bulunmaması abartıya kaçmış. Keşke bu kitapta biraz daha netleşen noktalar olsaydı düşüncesindeyim.



   Çok da uzatıp içinizi sıkmak istemiyorum. Zaten spoiler vermeden de tam layıkıyla yorum yapabileceğimden emin değilim. Şimdiye kadar istemeden de olsa arada spoilerlar kaçırdığım noktalar olduysa bağışlayın. Kitap tuğla gibi olsa da gözünüz korkmasın bakmayın benim biraz uzattığıma da oldukça akıcı ve muhteşem bir kitap. Şimdiden en sevdiğim ilk beş seri içine gözü kapalı girdi. Patrick Rothfuss’u ve yazım tarzını da oldukça beğendim. Üçüncü kitabı sabırsızlıkla bekliyorum ve herkese de mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum. Canım kitabım. Herkese bol kitaplı günler!


  Alıntılar
Evet, kusurluydu. Fakat gönül meselelerinde bunun ne önemi var? Biz insanlar bir şeyi sevdik mi severiz. Mantığın bunda yeri yoktur. Hatta mantıksız sevgi pek çok açıdan gerçek sevgidir. Sevmek için bir sebep oldu mu herkes sevebilir. Böyle bir şey cebinize bir peni koymanız kadar doğaldır. Ama bir sebep olmadan sevmek… Kusurları bilip onları da sevmek… İşte bu nadir, saf ve mükemmel bir şeydir. 
Annemin saçlarımı okşaması. Bana sarılan kolları. Başımı boynundaki o kıvrıma kusursuzca yaslamam. Geceleri kamp ateşinin yanında kucağına oturup kendimi miskin, mutlu ve güvende hissetmem. En kötü anılar bunlardı. Kıymetli ve mükemmel. Ağız dolusu cam kırığı kadar keskin.
Müzik kendi kendini açıklar, o hem yoldur hem de yolu gösteren harita. İkisi birdendir.
Her açık bilgi aslında tercüme edilmiş bir bilgidir ve her tercüme kusurludur. 
Çok dikkatli baktığın için yeterince göremedin. Fazla bakmak görmeye mani olabilir, anlıyor musun?
Şarkılar kendi saatlerini ve mevsimlerini seçerler. Ezgin cılızsa bunun bir sebebi vardır. Ezginin tonu yüreğinin mizacıdır ve çamurlu bir kuyudan temiz su çekemezsin. Tek yapacağın artıkların dibe çökmesini beklemektir. Yoksa sesin kırık bir çanınkinden farksız olur. 
Hangilerini daha ilginç bulurdunuz? Kendilerini hemen kollarınıza atanları mı, yoksa daha zorlu, daha çekingen, hatta çabalarınıza karşı kayıtsız kalanları mı? Aynı durum kadınlar için de geçerlidir. Bazıları erkeklerin yılışıklığına katlanamaz. Ve kendi kararlarını vermek için rahat bırakılmak hepsinin hoşuna gider. Daima gözünüzün önünde olan bir şeyi özlemeniz güçtür.
Teccam, Tecelli adlı eserinde sırlardan bahsederek onlara zihnin ıstırap verici hazineleri der. Çoğu insanın sır zannettiği şeylerin aslında hiç de öyle olmadığını açıklar. Mesela gizemler sır değildir. Az bilinen gerçekler veya unutulmuş hakikatler de. Teccam’a göre bir sır, faal olarak bilinen gizli bir bilgidir. 
Çoğu sır ağız sırrıdır. Paylaşılan dedikodular ve fısıldanan küçük skandallar gibi. Bu sırlar dünyaya salınmak için can atmaktadır. Bir ağız sırrı çizmenizin içine kaçmış küçük taş gibidir. İlk başta onun farkında bile olmazsınız. Ama daha sonra rahatsız edici ve en sonunda katlanılmaz hale gelir. Ağız sırları tutuldukça büyürler, dudaklarınıza baskı yapana dek şişerler. Serbest kalmak için didinirler. Yürek sırları farklıdır. Bunlar mahrem ve ıstırap vericidir. Tek istediğiniz onları dünyadan saklamaktır. Ağzınızda şişip dudaklarınıza baskı yapmazlar. Yürekte yaşarlar ve saklandıkça ağırlaşırlar.    
Teccam ağız dolusu zehrin bile bir yürek sırrından daha iyi olduğunu iddia eder. Bir budalanın bile ağzındaki zehri tükürebildiğini, ama bizlerin bu ıstırap verici hazineleri sakladığımızı söyler. Onları her gün biraz daha yutkunarak içimizde daha da derine inmeye zorlarız. Orada otururlar, ağırlaşırlar, çürürler. Yeterince zaman geçerse kendilerini saklayan yüreği ezerler.
Dünyada hiçbir şey birini alışık olmadığı bir hakikate inandırmak kadar zor değildir.
Yabancı diller müzik enstrümanları gibidir: ne kadar çok dil bilirseniz yenilerini öğrenmeniz o kadar kolaylaşır.
En fazla şeyi cevap veremediğimiz sorulardan öğreniriz. Bunlar bizi düşünmeye sevk eder. Bir insana tüm cevapları verirsen elde ettiği tek şey bazı hakikatler olur. Ama ona bir soru verirsen kendi cevaplarını kendi arar.
Uyurken bir ateşin resmiydi. Uyanıkken ateşin ta kendisi.
Gurur ve akılsızlık; bu ikisi daima el ele gider.
Öykü dediğin ceviz gibidir. Bir budala onu bütün bütün yutup boğulur. Başka bir budala değersiz olduğunu sanıp atar. Ama bilge bir kadın kabuğu kırmanın ve içindeki meyveyi yemenin bir yolunu bulur.
Bazen bir insanın alabileceği en iyi yardım, başka birine yardım etmesidir.
Fakat sessizlik öncekinden de güçlüydü. O kadar yoğundu ki ekmeğinizin üstüne sürüp yiyebilirdiniz. Öyle sessizlikler vardır ki sözcükler bile bunları kovamaz.

Puanım
 

15 Nisan 2017 Cumartesi

Dr. Jekyll ile Bay Hyde - Robert Louis Stevenson | Kitap Yorumu



Orijinal Adı: The Strange Case of Dr Jekyll and Mr Hyde
Seri: Yok
Yayınevi: Bordo Siyah
Sayfa Sayısı: 100
Goodreads Puanı: 3.79  (247,943 Oy)

Yorum

  Uzun zamandır merak ediyordum ama yeni okuyabildim ve çok sevdim. Yazar çağının ötesinde kısacık bir başyapıt yazmış, evet başlıyorsunuz ve tam tadını almaya başlarken kitap bitiyor, nasıl bitti anlamıyorsunuz. Biraz daha olsaydı dedirtiyor.

  Kitabın 19. yyda yazıldığına inanmak zor, yazar sanki bugünün psikoloji bilgisine sahipmiş de onu kurguya çevirmiş gibi. İnsanın içindeki iyi-kötüyü ve arasındaki bağlantıyı bulunduğu zamana göre çok farklı bir biçimde işliyor ve size çok güzel bir şekilde sunuyor. Kitabın dili çok akıcı, bir oturuşta bitecek kadar kısa ve sürükleyici, merak ediyorsanız durmayın okuyun derim. :)

Puanım


Bir İdam Mahkûmunun Son Günü - Victor Hugo | Kitap Yorumu - Ve Bir Duyuru!

Duyuru
Herkese merhaba! Şu sıra Sümeyye de bende blogla çok ilgilenemiyoruz, mesela bugün Cumartesi ve normalde bugün bir öneri yazısı yazmış olurduk. Ama işte bu sıra ikimizinde pek zamanı olmadığı için yazılarımız aksıyor ve bizde bir süreliğine Öneri Atölyesi'ne yazı çıkaramayacağız. Bunu söyleyelim istedik ve blog genel olarak eskisi kadar aktif olmayacak muhtemelen. Yine de her fırsatta buralarda olmaya çalışacağız. :)


Bir İdam Mahkûmunun Son Günü

Orijinal Adı: Le Dernier Jour D'un Condamne
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 160
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 3.95  (6,576 Oy)

Yorum

  Kitabı bir kaç gün önce bitirdim ama yeni yorum yazabiliyorum.

  Victor Hugo, çok sevdiğim yazarlardan biridir, zaten Fransız edebiyatının en güçlü ve tanınmış isimlerinden biri. Notre Dame'ın Kamburu ve Sefiller'i okumuş ve çok sevmiştim, Sefiller'in etkisi yıllardır üzerimdedir. 

  Victor Hugo bu kitabında o zamana kadar kimsenin yapmamış olduğu bir şeyi yaparak, idama ve giyotine karşı olan düşüncelerini anlatmak için bir mahkûmun ağzından son gününü ve düşüncelerini kaleme alıyor. Kitap çıkış noktası ile bile kan dondurucu iken okurken iliklerinize kadar titriyorsunuz, bir insanın ölüme, giyotine gitmeden önce yaşadığı şeyleri, düşüncelerini, korkularını okumak ve etkilenmemek mümkün değil. Hele de yazan Victor Hugo olunca. 

  Kitabın başında Victor Hugo'nun idamla ilgili düşüncelerinin bulunduğu bir önsöz vardı ki en az roman kadar etkileyiciydi. Yazar tüm benliği ile idama karşı, o suçluların idam edilmesini değil iyileştirilerek topluma kazandırılmasını savunan ve bunu kitap haline getirecek kadar tutkulu bir insan. Kitap her satırı ile etkileyici ve önemli bir eser, mutlaka okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum.

Puanım


14 Nisan 2017 Cuma

Parfümün Dansı - Tom Robbins | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Jitterbug Perfume
Seri: Yok
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
Sayfa Sayısı: 432
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.24  (54,047 Oy)

Arka Kapak Yazısı

"Oyunculuk uçarılık değil, bilgeliktir" diyerek çılgınlık derecesinde "oyuncul" romanlar yazan Tom Robbins, bu romanda hayatımızı var eden en temel kavramlar hakkında düşünmeye ve insanın doğayla ilişkisinin kopma sürecinin anlatıldığı düşsel / tarihsel bir yolculuğa çağırıyor bizi.

Batı'dan Doğu'ya, oradan da Yeni Dünya'ya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünya'da ise sadece "başarı" ve hırs vardır. Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan'dır. Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri, yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları; dans, müzik ve aşkla ilgilenmek yerine, doğru ve yanlışla uğraşan Aristo, İsa ve Descartes'a inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır. Aynı zamanda Bay Mantıksız, Bay İçgüdü, Bay Hayvani Sır, Bay Çingene, Mastürbasyon, Bay İnatçı Güç, Bay Küstahlık, Bay Doğa Eni İyisini Bilir...dir.

Pan'ın en yakın arkadaşları ise 'insanın kalbiyle yaşamasını' savunan kendi kendinin kralı Alobar ve Kama-Sutra'yı bütün incelikleriyle bilen koku bilgesi Kudra'dır.

Bugün Pan'ın, Alobar'ın ve Kudra'nın izleyicileri günahlarından pişman olmayan günahkârlar, inançsızlar, şehvetli kadınlar, müzisyenler, âşıklar, asiler, şairler ve delilerdir.

Bu kitapta hayatlarını bir 'deney' olarak yaşayanlar anlatılmaz. Onların okumalarına da gerek yoktur!..

Yorum

  Herkese merhaba! Bu sıra yoğunluktan bloga pek uğrayamadım, pek fazla zamanım olmadı ve bende bulduğum zamanları okumak için kullandım. Parfümün Dansı'da Pazartesi bitti ama ben daha yeni yorum yazabiliyorum.

  Parfümün Dansı'nı okuduğum bir kaç yorum sonrasında okumaya karar vermiştim ama kitabın içeriği ile ilgili hiçbir bilgim yoktu, iyi ki de yokmuş, her şeyin tamamen sürpriz olması kitabı okurken daha çok zevk veriyor.

Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. 

  Kitap birbirinden farklı bir kaç karakterin etrafında dönüyor, her karakter ayrı ayrı düşünelerek yazılmış ve hepsi de iyi kurgulanmış karakterler. İşte bu karakterlerimiz aracılığı ile yazar hayatı, ölümsüzlüğü, aşkı ve insanın yaşam yolculuğunu irdeliyor. Yazar bir çok açıdan oldukça etkileyici ve dikkat çeken çıkarımlar yapıyor ve kitabın karakterleri aracılığı ile size bir çok şeyi sorgulatabiliyor.

Tabii... Hayatatta üzüntü pek boldur. Ölüm de ek bir üzüntüdür. Korku, kaygı, suçluluk, hatta biraz nevroz, hayatın kabul etmesi zor gelen bu sonucunda doğal tepkilerdir. Ama seçilecek yol, bu tepkileri fazla ciddiye almamaktır. 

  Parfümün Dansı'nı genel olarak beğendim, güçlü bir karakter tablosu var ve hikaye örgüsü de oldukça iyi hazırlanmış, işin içine yazarın hayat-ölüm gibi konular üzerine düşünceleri de girince kitap okuması çok zevkli bir edebiyat şölenine dönüşüyor. İlk yarıda bunu çok güçlü hissetsem de sona doğru o kadar zevk almadığımı da belirteyim ve en sondaki öte dünya ile ilgili bölümü de hiç sevmedim, bir de yazar cinsel ilişkilere sanki gereğinden fazla yer ayırmış gibiydi. Yazarın kendine özgü tarzını sevdim, kitaptaki bağlantılar oldukça hoşuma gitti, üzerine çalışılmış bir kitap olduğunu oldukça iyi gösteriyor. Okuduğunuza pişman olmayacağınız, güçlü bir kitap.

Alıntılar

Doğmak ve ölmek kolaydı. Zor olan hayatın kendisiydi. 
Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. 
Eğer dünyanın gündüz kadar geceye de ihtiyacı varsa, ruhun da aydınlığı dengelemek için karanlığa ihtiyacı olması gerekmez miydi? 
Küçük mucizeleri kabul ettiğimiz zaman kendimizi büyük mucizeleri hayal edebilecek yeterlilikte hissederiz. 
İnsanları sınırlayan insanlardır. 
Galiba ölüm insanı birden fazla yolla mahvedebiliyor. Yaşarken bile yenebiliyor insanı. 
Tabii... Hayatatta üzüntü pek boldur. Ölüm de ek bir üzüntüdür. Korku, kaygı, suçluluk, hatta biraz nevroz, hayatın kabul etmesi zor gelen bu sonucunda doğal tepkilerdir. Ama seçilecek yol, bu tepkileri fazla ciddiye almamaktır. 
Sırf uzun ömür için, uzun ömür istemek insanı sınırlayan bir tutkudur.

Puanım


9 Nisan 2017 Pazar

Okumak İstediğim 6 Seri | Pazar 6'lısı


 
Geçen hafta da zaman olmayınca katılamamıştım, bugünse ne zaman buldum ne de hatırlamıştım. Ta ki Esseve Rin'in yazısını görene kadar. :D Onun yazısına da buradan ulaşabilirsiniz.

  Serileri Nisan başlıklarını gördüğüm sıralar belirlediğim için bugün sadece yazıyı derliyorum, işte okumak istediğim serilerden 6 tanesi (okumak istediğim çook seri var, 6 ne ki? :D);

1- Lightbringer - Brent Weeks

Türkiye'de henüz çıkmadı seri, ne zaman çıkacak bilmiyorum ama merakla bekliyorum. Yayınevlerinin fantastik kurguya ağırlık vermeleri lazım bence. :D

2- Reckoners - Brandon Sanderson

Serinin ilk kitabı Steelheart'ı daha önce aldım beni bekliyor, umarım kısa zamanda okuyabilirim çok merak ediyorum.

3- Kuzgunun Gölgesi - Anthony Ryan

Beğeneceğime inandığım serilerden biri, hakkında hiç fikrim yok ama sezgilerim beğeneceğimi söylüyor. Umarım yanılmam. :D

4- Jason Bourne - Robert Ludlum

Satışta kitabını bulamadığım ve bir kaç yıldır peşinden koştuğum bir seri, ne zaman okuyabilirim bilmiyorum da okuyabilirim bir gün umarım.

5- Gölgelerin Efendisi - John Flanagan

Fantastik kurguyu çok seviyorum, bu türde hangi kitabı görsem merak ediyorum. Bu seriyle ilgili yorumlar da güzel, bakalım ne zaman okuyabilirim.

6- Diskdünya - Terry Pratchett

Ne çok seri var ya. :D Bu seriyi de sürekli görüyorum, kısa zamanda okuyabilirim umarım. :)

Benim listem bu şekilde, aslında uzatabilirim ama olsun böyle de güzel. Umarım çok bekletmeden bu kitapları okuyabilirim. :)

5 Nisan 2017 Çarşamba

Kış Şenliği Sonuçları


Bugün Kış Şenliği'nin sonuna geldik, güzel bir şenlik oldu benim için. Okumadığım kitapları okumuş oldum, ama listeye göre  davranmakta zorlandım, liste dışında dört kitap okumuşum mesela. :D


1. Kategori(10 puan): İsminde kış mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların kışın geçtiği bir kitap 
Kitap Hırsızı - Marcus Zusak /Martı Yayınları (574 sf.)

2. Kategori(10 puan): Mektuplardan veya anılardan oluşan bir kitap 
Milenaya Mektuplar - Franz Kafka /Panama Yayınları (400 sf.)

3. Kategori(10 puan): İsminde bir şehir adı olan bir kitap 


5. Kategori(10 puan): Beyazperdeye aktarılmış bir kitap 
Baba - Mario Puzo /E Yayınları (488 sf.)

6. Kategori(10 puan): Bir şiir kitabı
Fuzuli ve Türkçe Divanı'ndan Seçmeler - Hasibe Mazıoğlu /Kültür Bankası Yayınları(247 sf.)

7. Kategori(10 puan): İsminde bir hayvan ismi olan bir kitap 
Yarasa - Jo Nesbo /Doğan Kitap (392 sf.)

9. Kategori(10 puan): 100 Temel Eser listesinden bir kitap
Babalar ve Oğullar - İvan Turgenyev /Can Yayınları(264 sf.)

10. Kategori(10 puan): Kategorilerden bağımsız canınızın istediği bir kitap
Çağların Kahramanı - Brandon Sanderson /Akılçelen Kitaplar(592 sf.)

11. Kategori(10 puan): Klasik Eserlerden bir kitap 
Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf  /Kırmızı Kedi Yayınevi (128 sf.)

12. Kategori(10 puan): Korku/Gerilim türünde bir kitap 
Tek Başına - Lisa Gardner  /Martı Yayınları (500 sf.)

13. Kategori(10 puan): En Sevdiğiniz yayın evinden bir kitap
Şimdi ve Daima - Ray Bradbury /İthaki Yayınları(312 sf.)

15. Kategori(10 puan): 200 sayfadan kısa bir kitap 
Vahşetin Çağrısı - Jack London /İthaki Yayınları(107 sf.)

17. Kategori(10 puan/hepsini okuyana ekstra 40 puan): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap  [Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı]
Kitap Kahve Kırmızı Kalem - Ferdi Bişkin /Elma Yayınevi (224 sf.)
Kirpinin Zarafeti - Muriel Barbery /Turkuvaz Kitap (280 sf.)
Tüm İnsanlar Ölümlüdür - Simone de Beauvoir /Turkuvaz Kitap (428 sf.)
Ruhsal Zeka - Muhammed Bozdağ /Nesil Yayınları (306 sf.)

18. Kategori(10 puan/hepsini okuyana ekstra 40 puan): Baş harfleri alfabeye göre sıralanan 4 kitap 
Anayurt - R.A Salvatore /İthaki Yayınları (328 sf.)
Bulantı - Jean-Paul Sartre /Can Yayınları (264 sf.)
Can Dostum - Philippe Pozzo Di Borgo /Tukuvaz Kitap (224 sf.)
Çöl Mızrağı - Peter V. Brett /Epsilon Yayınları (783 sf.)

19. Kategori(10 puan/hepsini okuyana ekstra 40 puan): Aşağıdaki ülkelerde doğmuş yazarlardan birer kitap  [Çin, Amerika, Japonya, Almanya ]
Parlayan Sözler - Brandon Sanderson /Akılçelen Kitaplar (1016 sf)

20.Kategori(10 puan/hepsini okuyana ekstra 30 puan): Türk yazardan bir üçleme veya aynı seriye ait üç kitap.
Berserk 1-2-3 /İnternetten Okudum/ (244-233-233 sf.)


Puanlama:
Kitap: 24 x 10 = 240
Ekstra: 40 + 40+ 30 = 110
Sayfa Sayısı: 8795 = 87
Toplam =  437 Puan

Şenliğe katılamak güzeldi, kazanma gibi bir umudum yoktu çünkü listelere göre davranamıyorum ben. Okuduklarımı listeye uydurmak bile zor oldu. :D


Çöl Mızrağı (İblis Döngüsü #2) - Peter V. Brett | Kitap Yorumu



Orijinal Adı:The Desert Spear
Seri: The Demon Cycle #2
Önceki Kitap: Dövmeli Adam
Sonraki Kitap: Günışığı Savaşı
Yayınevi: Epsilon Yayıları
Sayfa Sayısı: 783
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 4.24  (56,323 Oy)


Yorum

  Herkese merhaba! Dün gece uğraştım ve Kış Şenliği'nin son kitabını da yetiştirdim ve yorumu şimdi yazabiliyorum.

  İblis Döngüsü'nün ilk kitabı Dövmeli Adam'ı sevince ikinci kitaba başlamıştım ama ilk sayfalar o kadar sıkıcıydı ki ara ara okuyarak 250 sayfayı aylar içinde anca bitirdim, neden bu kadar sıkıldım bilmiyorum ama sanırım aşağıda değindiğim yazarın Arap'lara karşı olan tutumundan dolayı.


İyi Yanları Kötü Yanları
  • Genel kurgu ve hikaye güzel,  geceleri meydana çıkan iblislerin insanların düşmanı olması ve iki tür arasındaki sonsuz savaş
  • İyi kurgulanmış karakterler var, Arlen, Leesha, Jardir gibi baş karakterler hem güçlü hem de iyi kurgulanmış
  • İlk kitapta keşke yazar flashbacklerden yaralansa demiştim, bu kitapta yararlanmıştı bu iyi bir katkıydı
  • Yeşildiyarlılar ve Çöl insanları kitaba renk katan farklı insanlar
  • Büyü sistemi ilk kitapta hoşuma gitmişti ama bu kitapta yazar oluşturduğu sistemin tek yönlü olmadığını ve oldukça güzel bir şekilde kurguladığını gösterdi. Rünlere benzeyen muhafaza sistemi ve bunun geniş kullanım alanlarını gayet iyi kurgulamış, bu çok hoşuma gitti
  • Yazar hikaye için iyi bir çıkış noktası oluştursa da aynı şekilde devam ettiremiyor, hikayenin akışı sürekli aşk-entrika üçgenine bağlıyor
  • Yazar karakterleri iyi kurgulasa da kişilik özelliklerine sadık bir şekilde davranmalarını sağlayamıyor
  • Flashbacklerin olduğu ilk 250 sayfa çok sıkıcıydı, aylardır o sayfaları bitirmeye çalışıyorum
  • Çöl insanlarını sevmiyorum, yazar onları Araplara çok benzer bir şekilde yazmış ve genel olarak da kötü özellikleri ön plana çıkararak, giyim tarzları, bir çok kültürel özellikleri, dış görünüşleri itibari ile tamamen Araplara benzeyen bu insanları yazar çok kötü ve bağnaz olarak gösteriyor ki bu bana kültü saldırısı gibi geliyor ki böyle şeylerden nefret ederim
  • Yazar tüm kitaplarda aynı bir kaç karakteri kullanacak gibi görünüyor, kitap tüm dünyada geçiyor ama yazar sadece bir iki karaktere takılıp kalmış durumda, daha çok ve daha doğal karakterler gerekiyor

  Kitabın iyi yanlarıyla kötü yanları birbirine denk bir şekilde ilerliyor, seriye devam etsem mi etmesem mi karar veremedim. Genel olarak güzel bir seri olsa da yazar onu biraz boşa harcıyor bu yüzden kararsızım devam etmekte, yine de merakıma yenilip okuyabilirim, ileride ne olacak diye düşünmeden edemiyorum. Son olarak seri biraz pahalı, kitapları 25-30 tl arasında değişiyor, seri bu fiyata değer mi derseniz çok sanmıyorum.
  Son olarak yazarın ırklar arasındaki tutumu bu kadar rahatsız etmeseydi beni puanım daha yüksek olurdu.

Puanım



4 Nisan 2017 Salı

Ruhsal Zeka - Muhammed Bozdağ | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Ruhsal Zeka 
Seri: Yok
Yayınevi: Nesil Yayınları
Sayfa Sayısı: 306
Baskı Yılı: 2002
Goodreads Puanı: 3.77  

Arka Kapak Yazısı

Maddi güzelliğinizin arkasında gizlenen muhteşem mananızı keşfettiniz mi? Görünmez bir El'in, şans, kaza, içgüdü, ilham görüntüsüyle hayatınızı yönlendirdiğinin farkında mısınız? Neler oluyor?

Evrene hükmeden gizli bir El, damlalardan bebekler, kelebekler, çiçekler, dağlar, denizler, gözler, gönüller tasarlıyor. O'nu tanıdınız mı? Hayata gülümsediğiniz günden beri kalbinizle konuşan o gizli El size ne diyor olabilir?

Ruhsal Zekâ'yı okudukça, kalbinizde yükselen bir güneş, çevrenizde gülümseyen siluetleri gecenin karanlığından kurtaracak. Çalışkan, ümitli, heyecanlı, huzurlu, kanaatkâr, ısrarlı, zeki, sevimli bir sonsuzluk yolcusu olduğunuzu hatırlayacaksınız.
İnancın, iyi niyetin, olumlu duygunun, ısrarın, kanaatkârlığın, ruhsal etkileşimin gücünü ve ilahî iradeyi keşfetmeye hazır mısınız? Ruhsal Zekâ, gizli bir El'in görünmez planının, maddeci bilimin göremediği sırrını açıklıyor. O gizli El'e dost olmayı seçerseniz, evrenin kalbine girersiniz.

İşte bazı okuyucu yorumları:
- "Hiçbir kitabı bu kadar meraklanarak okuduğumu hatırlamıyorum."
- "Başarı yolcularının aklına kıvılcımdan öte bir ateş bırakıyor."
- "İnsanı öyle anlatıyorsunuz ki kendime hayran kaldım."
- "Bir kitaba böylesine bağlanacağımı düşünemezdim."

Hayat bilgeliği sizi bekliyor. Bu kitaba, basıldığından beri gösterilen muhteşem ilginin sırlarını siz de keşfedin. Engelleriniz merdivenleriniz olsun. Kale gibi bir nur çevrenizi kuşatsın. İnanıp direnin ki, ıssız çölün sessiz kuyusuna da düşseniz, ilahî yardım size gönderilsin.

Yorum

  Kitabı henüz bitirdim ve sıcağı sıcağına yazıyorum. Bir kaç yıl önce kitabın adını görünce ruhsal zeka neymiş daha önce duyamamıştım diyerek almış bir türlü de okumamıştım. Kitaplıkta oradan oraya da savruldu ama nedense elim gitmemişti. Kış Şenliği için hangi kitabı okuyayım derken bu gözüme çarptı ve okumaya başladım.

  Kitap Ruhsal Zeka'yı, bizim Yaratıcı ile olan bağlantımızı irdeliyor ve 7 maddede onu nasıl verimli kullanacağımızı açıklıyor. İçindekilerin çoğu zaten gündelik hayattan bildiğimiz şeyler, yazar bunların ruhsal zeka  ile olan bağlantısını açıklıyor. Geri kalanı da yine bildiğimiz ama çoğunlukla gözden kaçırdığımız bilgilerdi.

  Bu konularda, daha önce çok fazla şey okumuş olduğum için kitap beni okurken baya sıktı diyebilirim. Ruhsal Zeka başlığı altında olmadan içindeki yazılara benzer kitaplar ve makalelerden bolca okuduğum için bu kitabı okurken neredeyse hiç yeni bir şeyle karşılaşamadım, hem bu durum hemde yazarın dili yüzünden kitabı sevemedim. Bir an önce bitse isteğiyle okuduğumu da itiraf etmeliyim. Sanırım kitaptan daha fazla bilimsel araştırma verisi bekliyordum ama hiç böyle bir şeyle karşılaşmadım, bu da etkileyiciliğini azaltıyor ne yazık ki.

  Bugün olsa bu kitabı muhtemelen almazdım ama daha önce aldığım için okumuş oldum. Kitap kötü değil ve insana ilham verecek çok fazla noktaya parmak basıyor, kitaba kulak verirseniz oldukça faydalı sonuçlar alınabilir. Ancak ben yazarın dilinden hoşlanmadım, neden bilmiyorum ama rahatsız etti beni, belki de sürekli kendinden örnekler vermesinden dolayıdır. Yazarın başka kitabını okumayı düşünmüyorum.
 

Alıntılar

Başaranlar, önce inandılar, sonra yaptılar; başaramayanlar ise, önce yapıp sonra inanmayı deniyorlar. 
Hayatınız, yapamayacağınıza inandıklarınızla hapsedilecektir. Hayali sınırlarınızı aşamayacaksınız. 
"Yapamazsın, başarılamaz" derler. Çünkü onlar pek çok başarısızlık yaşadılar, kendi sınırlarını biliyorlar ve herkesi o sınırların içine hapsetmek istiyorlar. 
Mantık size engellerinizi, inançsa desteklerinizi gösterir. 
Ne kadar eminseniz, sezgileriniz, tahminleriniz veya rastgele tercihleriniz o kadar isabetli olacaktır. 
Nereye gideceğini bilmeyen kişinin nereden gideceğini sorması anlamsızdır.

Puanım


Bulantı - Jean Paul Sartre | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: La Nausee
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 264
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 3.91  (58,492 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Jean-Paul Sartre, yirminci yüzyıla damgasını vurmuş bir yazar. Bulantı, bu büyük yazarın başyapıtı sayılıyor. Bu önemli kitabın başarısını, biçim ve teknikle getirdiği öz arasında ustaca sağlanmış denge ve bireşimde aramak gerekir. Geleneksel roman anlayışından ayrılan bu roman, Varoluşçu düşüncenin de temel kitabıdır.


Yorum

  Varoluşçuluk felsefesine ilgi duyduktan sonra, bu konuda yazılmış en iyi kitaplardan biri ve Sartre ile tanışmak için mükemmel bir fırsat olunca bu kitabı almıştım.

  Bulantı öyle oturayım okuyayım biraz kitaplardan değil, oturup yoğunlaşılması gereken, okudukça üstüne düşünülmesi gereken kitaplardan. Kitabın anlatıcısı ve baş karakteri olan Bay Roquentin'in ağzından onun hayata olan bakışını ve bulantısını  okuyoruz, yazar bu sayede hem hayatı ve oluşu irdeliyor hemde sizi varoluşçuluğa hazırlıyor.

  Sartre'ın hayat ve varoluşla ilgili incelemelerini genel olarak zevkle ve katılarak okudum ve okurken sürekli sonunu nasıl bağlayacağını merak ettim. Yazar kitabın sonunu da kitaba yakışır bir biçimde getirdi ve ne eksik ne fazla, felsefesi ile ilgili aktarmak istediklerini aktardı ve bıraktı.

  Her ne kadar bir varoluşçu olmasam da kitabı okumaktan büyük zevk aldım, kitap su gibi akmadı ama okudukça Roquentin karakteri ile bende hayatı ve varoluşu inceledim, kendi penceremden de baktım ve kendime göre sonuçlar çıkardım. Kitabı ne geç ne de erken okudum, tam zamanında okumuş gibi hissediyorum ve merak eden hereksin de okumasını tavsiye ederim. İyi okumalar. :)

Alıntılar

Özgürüm: Hiçbir yaşama nedeni kalmadı artık bana denediğim bütün nedenler beni bıraktı; başkalarını da tasarlayamıyorum. 
Yalnızken insanın içinden gülmek gelmiyor pek. Gördüklerim benim için keskin, hatta yırtıcı, ama katışıksız bir anlam taşıyordu. 
Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasıda yalnızım. Bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı düşüncede olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar da önem veriyorlar. Bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşamadığı adamlardan biri aralarına karışmaya görsün, suratları hemen değişir. 
Yaşarken başımızdan bir şey geçmez. Dekorlar değişir, kişiler girer çıkar yalnız. Başlangıçlar da yoktur; günler anlamsız bir şekilde birbirine eklenir durur. Başlangıç olmadığı gibi son da yoktur. 
Hiçbir şey değişmedi, ama yinede her şey başka bir biçimde var olup gidiyor. Anlatamıyorum. Bulantıya benziyor bu, ama aynı zamanda onun tam tersi. 
Dünya mı böyle dertop oldu, yoksa şekiller ve sesler arasında bu kadar güçlü bir birlik kuran ben miyim bilmiyorum. Çevremdeki nesnelerin neyseler ondan başka bir şey olduklarını bile kavrayamıyorum. 
Yalnızdım, ama bir kente yürüyen ordu gibiydim... 
İnsanların küçücük renkli dünyalarında bir olay, ancak başka bir gerçeğe göre saçmadır; yani kendisine eşlik eden durum ve koşullara göre saçmadır. 
Varoluş uzaktan uzağa düşünülebilecek bir şey değildir. Sizi birden kaplaması, üzerinizde duraksaması, kıpırdamaz koca bir hayvan gibi yüreğinizin üstüne çökmesi gerekir... Ya da hiçbir şey yoktur artık. 
Varoluş, insanın sıyrılamadığı bir doluluktur. 
'Ben' deyince bir boşluk duygusuna kapılıyorum. Öyle unutulmuşum ki, kendimi iyice hissetmek elimden gelmiyor. Benden kalan bütün gerçeklik, var olduğunu hisseden varoluş sadece. 
Geçmişim, uçsuz bucaksız bir delikten başka bir şey değil artık.

Puanım


1 Nisan 2017 Cumartesi

Yazar Önerisi #2 - Jodi Picoult | Öneri Atölyesi


  Evet arkadaşlar bu haftaki öneri köşemizde bir yazardan bahsedeceğim. Jodi Picoult'tan kısaca bahsettikten sonrasında okuduğum eserlerini de kısa kısa tanıtacağım. Okumadığım eserleri için bir fikrim olmadığından, onlardan bahsetmeyeceğim. 


 Jodi Picoult Kimdir?
İlgili resim   Amerika'nın New York kentinde doğan 50 yaşındaki yazar, Princeton Üniversitesi'nde yazarlık üzerine eğitim almıştır. Seventeen gibi ünlü dergilerde köşe yazıları ve hikayeler yazan yazarımız daha sonraları Harvard'da master da yapmıştır.

   Nineteen Minutes adlı eseri ile yazarlık kariyerine tam anlamıyla başlamış olan yazar, Kız Kardeşim İçin adlı romanı ile büyük bir çıkış yaparak, son yılların en çok satan yazarı haline gelmiştir.

   Biyografik bilgileri bir kenara bırakıp ben kendi tanıdığım Picoult'tan bahsedecek olursam, kaliteli dramlar ondan sorulur. Eserlerinde ağırlıklı olarak hastalıklarla ilgili teknik bilgiler yer alır. Bunun yanı sıra hukuk eğitimi görmüşçesine eserlerinde davalara ve avukatların savaşına bolca yer verir. Mutsuz sonlara ve şaşırtmacalara pek bir düşkündür. Kelime seçimleri güçlü, tasvirleri kaliteli ve kurgusu ilgi çekicidir. Üstelik de eserlerinde tüm karakterlerin gözünden yazarak bambaşka yönlerden kitabı okumanızı sağlar. Gelin şimdi de eserlerine bir göz atalım. :)

bir daha bak jodi picoult ile ilgili görsel sonucu

1)Bir Daha Bak (Second Glance): Bir hayaletin gizemli öyküsü ve tarihte kaybolmuş birtakım sırların gün yüzüne çıkışını anlatan mükemmel bir roman. Gizemli Vermont kasabasında çeşitli efsanelerden kopup gelen bir tür gizem, kasabaya musallat olur. Tüm bu gizem ve gerilimin içinde aşkın büyüsü ve gerçekliği sizi çarpabilir. Sonu ise son derece şaşırtıcı. Severek okuyacağınızdan emin olduğum bir kitap. Jodi'nin ilk okuduğum romanı. Esma sayesinde okumuştum. O çok beğenmişti çünkü. Gizem, gerilim,  dram, aşk ne ararsan var bu kitapta. Ters köşeleri de bol bir kitap. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim. :)

bir daha bak jodi picoult ile ilgili görsel sonucu

2)Kız Kardeşim İçin( My Sister's Keeper): Üç güzel çocuktan oluşan mükemmel bir aile. Bu ailenin büyük kızı Kate, nadir görülen bir kan hastalığına sahip. Bu hastalığın kontrol altında tutulabilmesi içinse yapılması gereken tek şey uygun ilik ve kanın bulunması. Ona bunu sağlayabilecek tek şey ise onunla aynı genetiği taşıyan, özel üretim bir kardeş. Küçük kardeş Anna, ablası için türlü fedakarlıklar yapıp sayısız ameliyatlar geçirse de bu süreç onu eninde sonunda yıpratıyor ve tüm ailesini kökünden etkileyecek, herkesi yıpratıcı bir sürece sokacak kararlar alıyor. Ama kitabı okurken onu suçlayıp yargılayamıyorsunuz bile. Hastalığa tek bir kişi sahip olsa bile tüm ailenin bundan nasıl etkilendiğini, hayatlarının ne denli diken üstünde geçtiğini anlatan ve bunu yaparken de fedakarlıkları, bencillik kavramını ve daha nice şeyi sorgulatan bir kitap. Oldukça şaşırtıcı noktalar var ve sonu da oldukça şaşırtıcı. Eğer gerçekten kaliteli bir dram okumak istiyorsanız, en başta önerebileceğim kitaplardan birisidir. En sevdiğim ve en etkilendiğim Jodi Picoult romanıdır zaten. Ne kadar etkilendiğimi kitap yorumuma tıklayarak görebilrisiniz. Mutlaka okuyun derim.
 => Kız Kardeşim İçin Kitap Yorumu İçin


bir daha bak jodi picoult ile ilgili görsel sonucu

3)Hikayeci (The Storyteller): Jodi Picoult'un hastalık ve aile dramı temalı kitaplarından sıyrılıp biraz daha tarihe uzanan, kaliteli bir savaş ve gerilim romanı diyebiliriz Hikayeci için. Yakın zamanda okumuş olduğum bu kitabında, Nazilerin zulümlerinden geçip hayata tutunmayı başarmış bir kadının öyküsü bir yandan bizi  tarihin o korkunç günlerine götürürken, diğer yandan modern dünyada kadının genlerini ve hatta kaderini taşıyan güzel torununun yaşadığı vicdan muhasebesini dile getiriyor yazar. Son derece sürükleyici ve gerçeklere dayalı olan bu roman bizlere birçok şeyi sorgulama fırsatı sunuyor. Affetmek kavramının özü, insanlık nedir sorusu, geçmişinle ve kendinle yüzleşme çabası, gerçek mutluluğa ulaşmanın bedeli gibi şeyler kitapta verilmek istenen mesajların başında geliyor. Geçmişle geleceğin iç içe geçtiği bu harika romanda aksiyon, dram, gizem ne ararsan var. En sevdiğim Jodi romanlarından birisidir. Kaliteli bir Nazi romanı arayanlar için ilk sırada önereceğim kitaplardan diyebiliriz. Daha detaylı yorumlar için buraya tıklamanız yeterli. :)

bir daha bak jodi picoult ile ilgili görsel sonucu
4)Cam Çocuk (Handle With Care) : Bir çocuk düşünün. Doğduğu andan beri çok nadir görülen bir hastalığa sahip. Kırılgan ve aşırı hassas kemikler. Anne karnında başlayan ağrılı süreç, hayatı boyunca onu attığı her adımda dikkatli olmasını gerektirecek yorucu bir yolculuk ile devam ediyor. Yaşıtı olan tüm çocukların yaptığı gibi top oynamak, buzda kaymak, okula gidip gelmek, tek başına yürüyüşe çıkmak, parka gitmek şurada dursun ani bir hareketle yatakta dönmenin veya yürürken bir adımı çok hızlı atmanın bile ona milyonlarca kırık kemiğe mal olacağı, hayatı hastanelerde geçen bir çocuk düşünün. Ve malesef ki bu hastalığın bir tedavisi yok. Tüm bu süreçte ihmal edilen ve bu yüzden psikolojik bazı sorunlar yaşayan bir diğer kardeşi düşünün. İlk başta Kız Kardeşim İçin'i hatırlatan bu eserde birçok farklılık var. Yinede hastalıklar, yargısal süreçler, aile sorunları, kitabın sonu, verilmek istenen mesajlar gibi birçok konuda ortak noktalara sahip. Yazar tekrara düşmüş bile diyebiliriz. Empati kurduğunuzda sizi göz yaşlarına boğacak, gerçeklerle iç içe geçmiş, güzel bir dram okumak isterseniz adresiniz bu kitap olabilir. Detaylı yorumlar için tık tık. :)


bir daha bak jodi picoult ile ilgili görsel sonucu

5)Eve Dönüş Şarkısı (Sing You Home): Eşcinsel eğilimlere sahip iki insanın kimliğine çıkan yolculuğu daha sonra birbirleri ile karşılaşmalarının ardından son derece hız kazanan bir hukuk mücadelesine çevriliyor. Toplumun belli kesimleri tarafından ezilen ve arka plana atılan eşcinsellerin haklarını arayışını anlatan bir kitap. Bu kitapta eşcinsellik konusunun yanı sıra aile düzeni, kilise ve toplum baskısı, hukuki sistemler gibi konulara da değiniliyor. Yine bir avukat ve dava sürecinden bahsedildiğini bu kitapta da söylemek mümkün. Pek ilgi alanıma giren bir konu olmamasına rağmen okumuş bulundum ve çok da rahatsız edici bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Okumak isteyen için bu konuya farklı bir bakış açısı getirecek cinsten bir kitap. Daha geniş bir yoruma şu linkten ulaşabilirsiniz. :)

 

   Bir Öneri Köşesi'nin daha sonuna geldik. Kısacası Jodi Picoult gerçekten okunmaya değer bir yazar. Bazı eserlerini daha çok sevdiğimi yukarıda belirttim. Eğer onu okumaya başlamak istiyorsanız daha çok sevdiğimi belirttiklerimi öneririm. Şimdiden iyi okumalar. Bir sonraki öneri haftasında görüşmek dileğiyle. :) 


31 Mart 2017 Cuma

Tek Başına (Dedektif D.D Warren #1) - Lisa Gardner | Kitap Yorumu

d.d warren

Orijinal Adı: Alone
Seri: Dedective D.D. Warren #1
Sonraki Kitap: Saklambaç
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 500
Baskı Yılı: 2007
Goodreads Puanı: 3.97  (38,552 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Silahlı bir adamın, karısını ve oğlunu rehin aldığı ihbar edilir. Komşular silah sesleri duyar. Evden gürültüler gelmektedir. Boston emniyet teşkilatı ayaktadır. Olay yerine ilk gelen keskin nişancı Bobby Dodge’un tek başına namlunun arkasından seyrettiği, sıradan bir karı-koca kavgası mı, yoksa ustaca tezgâhlanmış bir oyun mudur? Öfkeli kocanın parmağı tetikte kenetlenmişken memur Dodge’un karar vermek için zamanı daralmaktadır.

Güzel, alımlı ve tehlikeli Catherine Rose Gagnon için bu ilk kabus değildir. Yirmi beş yıl önce, henüz küçük bir kızken acımasız bir sapık tarafından kaçırılmış ve toprağın altında kabus dolu bir ay geçirmiştir. Şimdiyse kocası gözlerinin önünde öldürülmüştür. Üstelik bütün gücünü ve bağlantılarını kullanmaya hazır olan kayınpederi Yargıç Gagnon, oğlunun ölümünden dolayı Catherine’i suçlamaktadır. Etrafındaki çember gittikçe daralan Catherine akıntıya karşı tutunacak bir dal aramaktadır.

Bay Bosu, işlediği korkunç suçlar yüzünden yattığı yüksek güvenlikli hapishanede geçirdiği yalnızlık dolu yıllardan sonra hayatta kalmayı başarmıştır. O artık özgür bir insandır. Kimsenin adını, sanını bilmediği, bütün dünyanın unuttuğu bir adam. Onun unutmadığı tek şey ise intikamdır.

Yıllar süren zorlu eğitim, gecesi gündüzü belli olmayan bir hayat, aileye ve aşka yer kalmayan bir dünya. Ve bütün bunlar tek bir atış içindir. Namlu henüz soğukken yapılacak tek bir atış. Bir kurbanın başına silah dayalıyken keskin nişancının yaralama ya da sakat bırakma lüksü yoktur.

Bir can kurtarmak için bir can alırsınız.. Ve bedelini bir ömür boyu ödersiniz..


Yorum

  Lisa Gardner, çok sevdiğim polisiye yazarlardan biridir. Bundan önce sadece iki kitabını okumuştum ama ikisini de çok sevmiştim, yazar klasik bir polisiye gibi başlıyor ve olayları öyle bir noktaya taşıyor ki ister istemez şaşırıyorsunuz.

  Dedektif D.D. Warren, sekiz kitaptan oluşan bir seri. Serinin baş kahramanı elbette D.D. Warren adlı kadın bir dedektif. İsmi ise saklı, D.D. gizemini benim bildiğim kadarıyla hala koruyor. D.D. işi için yaşayan, tam bir polis, sizi çok şaşırtan bir karakter değil. Ben pek sevmemiştim, serinin üçüncü kitabı olan Sessiz Çığlık'ta tanımıştım ve ısınamamıştım, duygularım hala geçerli, bana biraz zorlama bir karakter gibi geliyor. Neyse zaten bu kitapta da pek az gördük onu.

  Tek Başına, ilginç bir olay örgüsüne sahipti. Polisiyelerde genelde bir cinayet olur ve sonra polis araştırmaya başlar bizde onu okuruz. Bu kitapta ise bu durum farklıydı biraz, bir polis bir adamı vurmak zorunda kalıyor ve bu yaşananlar planlı bir cinayet mi? yoksa değil mi? sorusu ile başbaşa kalıyorsunuz ve olaylar başlıyor.

  Genel olarak güzel bir polisiye, şaşırtıcı ve farklı detayları var. -Her ne kadar ben pek şaşırmasam da, çok fazla polisiye okuyunca bir süre sonra şaşırmak pek mümkün olmuyor ne yazık ki.- Yazar iyi bir hikaye ve olay örgüsü seçmiş, okurken sıkılmıyorsunuz sayfalar akıp gidiyor. Bay Bosu adlı karakterin kitaba kattığı gerilim hoş olsa da karakteri çok doğal bulmadım. Catherine karakteri ise hem kafa karıştırıcı hem de iyi kurgulanmış bir karakterdi ama yine de eksikleri vardı.

  Aslında kitap genel anlamda iyi olsa da her şeyde bir parça eksikliği vardı. Yazar yıllar içinde tekniğini geliştirmiş çünkü benim okuduğum ve bu kitaptan sonra yazılan Sessiz Çığlık ve Kusursuz Tuzak çok daha başarılı kitaplardı. Hala yazarın en sevdiğim kitabı Kusursuz Tuzak, polisiye severlere kesinlikle öneririm. Kusursuz Tuzak'ın yorumuna buradan ulaşabilirsiniz.

  Polisiye-gerilim sevenler için Lisa Gardner iyi bir seçim olacaktır, yazarın şaşırtmacalı ve asla göründüğü gibi olmayan olay dizileriyle dolu kitapları kesinlikle okumaya değer. Bolca kitapla kalın dostlar. :)

Bonus!!

Serideki kitaplar birbirinden bağımsız, yine de sırayla okumak isteyenlerin aklında bulunsun. :)

Dedektif D.D Warren Serisi Kitap Sırlaması
1.Tek Başına
2.Saklambaç
3.Sessiz Çığlık
4.Anlatmak İçin Yaşa
5.Kızım İçin Son Kez
6.Son Yüzleşme
7.Korkuya Yer Yok

Puanım


29 Mart 2017 Çarşamba

Babalar ve Oğullar - İvan Turgenyev | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Отцы и дети
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 264
Baskı Yılı: 2010
Goodreads Puanı: 3.94  (47,165 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Klasik Rus edebiyatının unutulmaz yazarı Turgenyev, çağdaşlarından bütünüyle farklı bir yol izlemiş, yaşadığı dönemde Avrupa'da yazılan romanlara ve Avrupa kültürüne daha yakın bir tavır sergilemişti. Turgenyev'in başyapıtı olarak tanımlanan Babalar ve Oğullar, bu etkinin izlerini taşır. Romanın öne çıkan karakteri Bazarov, arkadaşı Arkadiy'e ve onun modern değerlerle yaşamayı seçen babasıyla amcasına öyle sinir bozucu bir biçimde karşı çıkar ki, sergilediği nihilizm Bazarov'un müthiş zekâsıyla birleşince genç bozguncunun saldırılara uğraması kaçınılmaz olur. Tıpkı romanın yayımlanmasından sonra yoğun saldırıya uğrayan Turgenyev gibi. İvan Turgenyev, Babalar ve Oğullar'ın yayımlanmasından sonra ülkesini terk etmek zorunda kalmış, yaşamını Avrupa'da sürdürmüştü.

Yorum

  Kitabı bitireli iki gün kadar oldu ancak yorumu yeni yazabilyorum, Kusursuzlar'a o kadar öfkelenmiştim ki ilk onun yorumunu yazdım. 

  Turgenyev'in en bilinen eseri Babalar ve Oğullar 19.yy Rusya'sında köylü ve eğitim görmüş sınıfın karşılaştırıldığı bir eser. İki baba ve iki oğulun kesişen hikayeleri. İsminden sonra ben daha net bir baba-oğul çatışması beklemiştim ama yazar düşündüğüm kadar durmadı bu konunun üzerinde. Daha çok Bazarov karakteri ve onun nihilizmine ağırlık vermiş.

  Bazarov.. kitabın başında kitabın yan karakterlerinden biri gibi dursa da kitabın en güçlü ve en üstünde durulan karakteri. Bazarov'un kendinden emin oluşu, güçlü düşünceleri karşısındaki her karakteri etkiliyor ve hepsinin üzerinde ayrı bir etkiye sebep oluyordu. Arkadiy ise Bazarov'dan etkilenen, yakın bir arkadaşı. Zaman geçtikçe Bazarov'un düşüncelerine daha net hakim oluyoruz, ilk başlar yazar Bazarov'un nihilizmini övüyor gibi görünse de sonlara doğru onun düşünce yapısındaki boşlukları göz önüne seriyor.

  Eski-yeni kuşağın arasındaki farkın Turgenyev'in kaleminden okumak ve o zamanın Rus yaşam tarzına şahit olmak açısından Babalar ve Oğullar çok uygun bir klasik. Dili açık, okuması kolay bir eser, okumak isteyen herkese öneririm. 

Alıntılar

Anılarım pek çok ama hatırlanacak hiçbir şey yok, önümde ise uzun, upuzun bir yol var ama bir amacım yok.. Bu yola gitmek de istemiyorum. 
geçmişi hatırlamanın lüzumu yok, geleceğe gelince; onun için kafa patlatmaya değmez. 
Sevilmeden sevmekten daha güç hiçbir şey yoktur. 
Ölüm eskidir ve her birimize yeni gelir.

Puanım


28 Mart 2017 Salı

Kusursuzlar - Louise O'Neill | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Only Ever Yours
Seri: Yok
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Baskı Yılı: 2017
Gooderads Puanı: 3.84  (7,458 Oy)

Arka Kapak Yazısı

“Bizim gibi kızlar için eş olmak özgürlüktür.”

Stepford Kadınları, 1984, Damızlık Kızın Öyküsü romanlarının ve Kötü Kızlar dizisinin öğelerini bulabileceğiniz beklenmedik, rahatsız edici ve merak uyandırıcı kusursuzlar kadınların, erkeklere hizmet etmeleri için yaratıldığı bir dünyada geçiyor, bütün kızların ilk görevi güzel olmaktır. Artık doğal yollarla dünyaya gelmiyor, özel olarak tasarlanıyorlar sonra da reşit olana kadar Okullarda, gelecekteki eşlerini tatmin etmek için yetiştiriliyorlar.

Eş olarak seçilemeyenler için ise geriye kalan seçenekler cariye veya Okul’da öğretmen olmak.

Okul’daki son senelerinin stresi artarken, Freida’nın en yakın arkadaşı hiç yapmaması gereken bir şey yapar: Kilo alır. Hemen sonrasında kızların izole ortamına eş seçmeye hevesli erkekler gelir.

Freida geleceği için savaş vermek durumundadır. En yakın arkadaşı, en sevdiği kişiye ihanet etmek zorunda kalacak olsa bile…

Yorum

  Cümleleri toplayamıyorum öfkeden. Kitap Flashtvdeki reklamlar gibi,
Çakma ürünleri yeni gibi sunma; ePad, eFon..
Aynı şeyleri sürekli tekrar etme;kitapta sürekli aynı şeyi okuyorsunuz bazen acaba bu sayfayı okudumda yanlışlıkla geri mi okuyorum diyorsunuz.
Sinir bozucu sunucu, kitabın anlatıcısı kız o kadar sinir bozucuydu ki her sayfada biri kafasını patlatsa keşke diye okudum, nasıl tv karşısında o sunucular sizi delirtiyor freida ondan daha beterdi.
Ve pazarlama bir şekilde tuzağa düşüp ürünü alıyor ve okuyorsunuz. Sanıyorsunuz ki feminist distopya okuyacaksanız işte o noktadan sonra işler karışıyor.

  Ben feminist distopya beklentisi ile başladım, okuduğum bir tanıtım buna sebep oldu kitabı araştırmadan okudum, genç yetişkin edebiyat ürünü olduğunu da okurken öğrendim. Neyse, işte ben feminizm, kadın hakları sistem eleştirisi bekleyerek kitaba başladım. Yazar kadınların ciddi ciddi eşya olduğu bir dünya kurgulamış, erkeklerin beğenisine göre üretilen havvalar on altı yaşına gelene kadar iyi eş olmayı öğreniyor ve sürekli kiloları ölçülüyor, güzellik testine tabii tutuluyorlar. İlk kırk sayfa okurken içim şişti, ama yazar dünyasını tanıtıyor ileride sistem eleştirisi olur diye umut ettim devam ettim. İlk bakışta yazarın kurgusu mantıklı ve günümüz dünyasını anımsatıyor, Victoria Secret melekleri nasıl günümüzde erişilmesi gereken bir mertebe gibi gösteriliyor ve kadınların psikolojisi bozuluyorsa bu dünyada da benzer bir şey söz konusu, tabii her şey daha ağır şartlar altında. Ya mükemmel olursunuz ya da yok olursunuz. Kadınlar sadece erkekler için var ve kırk yaşında son kullanma tarihleri doluyor ve yakılıyorlar!

  İlk yüz sayfa umutluydum olaylar değişecek, yazar depresif anlatımdan kurtulacak, kendine güvensiz aptal anlatıcı bir şeyleri fark edecek sistem eleştirisi gelecek. Yok gelmedi, iki yüzlere geldiğimde umudum kalmamıştı, sadece yazar nasıl bitirecek merak ettim. Sinirden kudurarak okudum, hızlıca okudum ki bir an önce bitsin yoksa delirecektim..

   Lafı çok uzatıyorum ama sinirliyim, yazar ne yapmaya çalışmış anlamadım. Bu kitapta zerre kadar feminizm yok, kurgu yok, olay yok, mesaj yok. Sadece yazar aklıma şöyle bir şey geldi yazayım demiş yazmış bırakmış, hiç düşünmemiş üstüne belli ki, insan şunu dönüp bir okusa kalkıp yayınlatmaz. Her satırda ayrı bir mantık hatası vardı, okurken yazar sürekli aynı cümleleri tekrarladığı için istemdışı tüm hataları beş kez kontrol edecek zaman buluyorsunuz. Mantık hatalarına çok değinmek istemiyorum, yazı uzadıkça uzuyor.

  Kitap bir ara da iyice genç yetişkin aşk romanına bağladı ki yazarın bizle dalga geçtiğine emin oldum. Birde değinmeden edemeyeceğim, ailesiz sevgisiz büyüyen, sürekli rekabet halindeki kızlar böyle olmaz kimse kusura bakmasın. Daha yırtıcı olurlar, dedikodu ile değil icraatle de birbirlerinin ayaklarını kaydırmaya çalışırlar. Kitaptaki tek umut veren, mantıklı olan Pavlov'un yönteminin kullanılarak kızların uysal olması, o da rekabeti tamamen önleyemez.

  Sonra Baba olayı var. Devleti yöneten yaşlı bir Baba var ve bu kadınların tanrısı gibi bir şey. Bu devlet kaç yıldır var, sistem nasıl oturdu, bu adam ölünce ne olacak vs milyonlarca soru. Adamın kendine kadın sipariş edip ürettirmesi, gel beni boğ diye bağırmasıda karakterin cilvesi. Karakter sinirlerimi oynattığı için fazla bahsetmek istemiyorum.

  Distopya yazıyorsanız bir sistem kurarsınız, önce sistemi tanıtırsınız ve ilerleyen sayfalarda zaman zaman direk zaman zaman da kapı aralayarak sistem eleştirisi yapar, insanları düşünmeye sevk edersiniz. Sisteminizi geçekçi kurar, mantık temeline oturtur, okuru sarsarsınız ki okur o ürperti ile istemdışı düşünmeye başlar ve sistem eleştirinizin de yardımı ile DÜŞÜNÜR, İLHAM ALIR, GÖZLEMLER ve kendi fikrine ulaşır. Bu kitapta şu paragraftaki hiçbir şey yoktu, ürpetmek dışında ki bir süre sonra ürperti de geçiyor sadece yazara sinirleniyorsunuz.

  Bu kitap ne amaçla yazıldı bilmiyorum (cinselliğe bakışını falan hiç anlamadım) ama kesinlikle feminist distopya falan değil, okunmaya değmez hatta yazıldığı genç-yetişkin yaş grubuna da okutulmamalı bence. Bu kitabı beğenip, ilham alanları da anlamadığımı belirteyim, distopya, sistem eleştirisi böyle olmaz sevgili okur. Çok uzun bir yorum oldu, daha kitapta eleştirilecek çok nokta var ama bu yorum akıllarda bir fikir oluşturmuştur umarım.

  Kitaplara düşük puan vermeyi sevmiyorum, genelde yazarın emeğini göz önünde bulundurmaya çalışır, kitapları karalamak istemem ama en çok bu kitaba düşük puan vermek istedim, hatta 1'den düşük bir puan olsun istedim.

Puanım


Eve Dönüş Şarkısı - Jodi Picoult | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Sing You Home
Seri: Yok
Yayınevi: April Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 488
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.75  (66,678 Oy)

Arka Kapak Yazısı
  Son 10 yılın tüm dünyada en çok okunan yazarı.

  Çoğu eleştirmene göre 21. yüzyılın en etkili romancısı.

  Jodi Picoult'tan çok tartışılacak bir öykü: Eve Dönüş Şarkısı Hayatınız bir film olsa, eve dönüş yolunda hangi parça çalar?

  Bütün dünya size cephe almışken...

  Ellen DeGeneres'in yakın zamanda filme çekeceği Eve Dönüş Şarkısı, kimlik, aşk, evlilik ve aile kavramlarını daha önce kimsenin cesaret edemediği şekilde tartışıyor. Jodi Picoult, kendi hariç herkesten kaçan bir çocuğun hikayesini ruhumuza bilim ve edebiyat eşliğinde işliyor.

Yorum
    Yine bir Jodi Picoult romanı ile daha karşınızdayım. Ama bu seferkinin diğerlerinden bir tık daha farklı olduğunu belirtmem gerekiyor. Konusunu bilmeden ve sürpriz olsun diye arka kapak yazısını okumadan kitap fuarından almıştım. Çünkü gerçekten Picoult'u ve dilini seviyordum. Pişman olmamış olsam da almasam da olurmuş, okumasam da olurmuş dediğim bir kitap oldu. Sebebini ben konusunu açıklarken anlayacaksınız.

    Kitap ne kurgulanış ne de konu itibariyle bana hitap etmiyordu. Çünkü kitabın ana konusunu eşcinsellik ve lezbiyenlerin hakları oluşturuyordu. Böyle şeyleri okumak falan pek ilgimi çekmez. İzlediğim ve çok sevdiğim yabancı dizilerden birisinde (Shameless) böyle şeyler görmeye alışmış olsam da yine de okumak kısmı hala pek ilgimi çekmiyor. Kitabın konusu belirttiğim gibi eşcinsel iki insanın kimliklerini keşfetme süreci ve yollarının kesişmesi ile başlayıp, kanunlara ve onların haklarını hiçe sayan birtakım güçlere karşı birlikte mücadele etme süreci ile devam eden bir konuyu işliyor. Bunları bolca onların duygularını ve yaşantılarını irdeleyerek yaptığını söyleyebiliriz. Yalnız okumak isteyenlerin aklına erotik ve olumsuz şeyler gelmesin çünkü bunlara çok fazla değinildiği söylenemez. Yani kitabın mide bulandırıcı bir yönü pek yoktu. 

   Karakterleri konudan ayrı değerlendirdiğinizde seveceğinizden şüphem yok. Zoe'nin anne olmak için verdiği mücadeleler, hastaları ve ölüme giden insanlar için yaptığı müzikli yolculuk, Vanessa'nın fedakarlıkları, Lucy'nin gitgellerle dolu karamsar dünyası sizi kolayca kendisine çekecek cinsten. Özellikle Lucy karakterini severek okudum ve okurken de aklıma tip olarak Shameless dizisindeki Mandy karakteri gelip durdu nedense. 

   Kitapta yine Jodi Picoult kitaplarının hepsinde görülen bir klişe boy gösteriyordu. Bu kitap da  avukatlar ve hukuksal süreçlerle son derece iç içeydi. Zaten bir dava kitabı okumak istiyorsanız Picoult'un bir kitabını seçmeniz yeterli. Ben yazarların kendine özgü bir tarz oluşturmasını ve kendi imzaları gibi taşımalarını severim. Örneğin; Jodi Picoult'un kitaplarında bilimsel verilerden yararlanan tarzı, her karakterin bölümüne yer vermesi, alıntısı bol kitaplar yazması, herkesin bölümünün ayrı puntolarda olması hoş detaylar ancak neredeyse her kitabında olayların aynı şekilde işlenmesi belli yerden sonra okuyucuyu sıkıyor düşüncesindeyim. Özellikle bu dava süreci, sonlarının benzer şekillerde bitmesi derken kitaplarda işlenen konular ve kitaplardaki karakterler birbirinden farklı olsa bile okuyucuyu pek heyecanlandırmıyor kanaatimce. Mesela belki bu kitabı diğer kitaplarını okumadan önce okumuş olsaydım, daha özgün gelebilir ve daha iyi bir değerlendirme yapıp daha yüksek bir puan verebilirdim. Ama öyle olmadı ne yazık ki. İlk kitaplarında aldığım tadı alamadığım için onlara verdiğim kadar yüksek puan vermeyi düşünmüyorum. Ama bu kitabın sonu diğer kitaplardan bir miktar farklıydı ve tabiki vermeye çalıştığı mesaj da öyle. 

   Üslup ise klasik Jodi Picoult tarzında idi. Herkesin bölümü ayrı ayrı idi ve herkesin ruh halini, karakterini, düşüncelerini okuyup onları değerlendirme fırsatı bulabiliyordunuz. Yine de kitaptaki aşk, sevgi, tutku gibi duyguları pek hissedip kendimi kaptıramadım kitaba. Özellikle Max karakterine acayip sinir olduğum için, onun bölümlerini parçalamak istesem de karakterleri tanımak açısından böyle yazılması hoş bir şeydi. Birde hepsinin bölümü ayrı puntolar halindeydi. Eşcinsellik ile ilgili bir kitap okumak isteyen, dram ve özgün kurgu ile oluşturulmuş bu romana bir şans vermek isteyebilirler. Özellikle dava süreci ve sonu güzel bir sonuca bağlanıp, hoş bir mesaj verilmiş görünüyor. Tuhaf bir kitap. Jodi beni şaşırtmaya devam ediyor. Ama bu kitaptan sonra Picoult okumaya bir süre ara verme kararı aldığımı da belirtmeden geçemeyeceğim. Herkese bol kitaplı günler. :)

 
Alıntılar
Bazen şarkı söylerken gözlerimi kapatırım. Aldığım her nefeste bir ahenk doğar, davullar nabzım olur, melodi kanımın akışı. Kendini müziğe kaptırmanın, notalardan, duraklardan ve ölçülerden oluşan bir senfoni haline gelmenin anlamı budur. 
Bir şeyi çok istediğiniz zaman, kendinize binlerce yalan söylersiniz.
Kötü alışkanlıklar, altınkamış bitkisi gibidir; bahçenizde çıkmaya başladığı zaman onunla baş edebileceğinizi sanırsınız; ne de olsa birkaç mor saptan oluşuyordur. Ama kontrol edilemeyen bir yangın gibi yayılır ve siz ne olduğunu anlamadan etrafındaki her şeyi boğar ve sonunda tek gördüğünüz şey parlak, mor bir halı olur ki geriye nasıl öylesine kontrolden çıktığını düşünmek kalır. 
Sorun şu ki, kalbinizi açıp birisinin görmesini sağladığınızda, o kişi sizin için artık isimsiz biri değildir.
Birisiyle tanıştığınız zaman solak mı yoksa sağlak mı olduğunu asla sormazsınız. Kalemi tutan kişiden başkası açısından önemi var mıdır bunun?
Arkadaşlığın birçok yanı aşk ilişkisine benziyor; yenilik ve parıltı, zamanla törpülenerek huzur kaçırma riski olmayan ve öngörülebilen hallere dönüşüyor. Tıpkı yağmurlu bir pazar günü rahat ve tanıdık bir şeylere sarınmak istediğinizde çekmecenizden çıkardığınız süveter gibi.
-O zaman bana anlat. Bilimsel bir egzersiz olarak falan yani.
-Neyi anlatayım?
-Ne aradığını?
-Gerçek biri... Asla rol yapmak zorunda olmayacağım biri. Akıllı ama kendi hallerine gülmeyi bilen biri. Senoni dinleyince ağlamaya başlayan, müziğin kelimelerin yetmeyeceği kadar büyük olabileceğini anlayan biri. Beni kendimden daha iyi tanıyan biri. Sabah uyanınca ilk olarak ve geceleyin uyumadan önce son iş olarak konuşmak istediğim biri. Yeni tanışmış olsam da hayatım boyunca tanıdığımı hissettiğim biri. 
Seçtiğimiz müzik gerçekte kim olduğumuzu yansıtır. 
Dinlediğimiz müzik kim olduğumuzu tanımlamayabilir. Ama başlamak için iyi bir yerdir. 
İnsanları asla sandığımız kadar iyi tanıyamayız ve buna kendimiz de dahildir.
Yüksek sesle söylemediğin zaman insanlar, boş bıraktığın sessizliği kendi aptal varsayımlarıyla doldurur.
Bir insanın sizin için doğru olduğunu, söylemek zorunda olmadıkları söylediklerinden daha da önemli olduğu zaman anlıyorsunuz.
Bazen ne kadar öfkelendiğimi biliyorsun, değil mi? Bunun nedeni, öfkenin artık hissedebildiğim tek duygu olması. Ve gerçekten burada olup olmadığımdan emin olmak için kendimi sınamam gerekiyor. 
Kaygı, sallanan koltuk gibidir. Sana yapacak bir şey sağlar ama ilerleme kaydetmeni sağlamaz. 
Bir şeyin kaybını gerçekten hissedebilmeniz için, ne kaybettiğinizi anlamanız gerekir. 
Oyun bitmeden uzaklaşan sen olursan asla kaybetmiş sayılmazsın. 

Puanım