7 Eylül 2017 Perşembe

Eugénie Grandet - Balzac | Kitap Yorumu

balzac

Orijinal Adı: Eugénie Grandet
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 196
Baskı Yılı: 2009
Goodreads Puanı: 3.79  (13,360 Oy)

Arka Kapak Yazısı

  Eugénie Grandet, büyük Fransız yazarı Balzac'ın İnsanlık Güldürüsü genel başlığı altında tasarlayıp gerçekleştirdiği çok sayıda romandan olşan o dev yapıtın en çok okunan parçalarından biri. 1833'te yayınlanan bu romanında Balzac, taşra insanlarını ve onların özellikle para ile olan ilişkilerini eşsiz bir gerçeklikle anlatır. Cimrilik ve aşk bu romanın iç içe işlenen iki ana temasıdır. Balzac, bu romanında, Grandet Baba'nın büyük malvarlığının alınteriyle açıklanamayacağını gözler önüne serer. Grandet Baba, Büyük Fransız Devrimi sonrasında, dönemin siyasal koşullarından ustaca yararlanmasını bilmiş, her türlü aldatmacayı geçerli kılan bir yöntemle büyük malvarlığının sahibi olmuştur. Bu zenginliğin içinde alınterinin payı, denizde bir damla gibidir. Eugénie Grandet'nin tertemiz aşkının ve yüce gönüllülüğünün, bütün bu pisliklerin yanında yeri nedir? İşte Balzac'ın büyüklüğünün tartışılmaz yanı burada ortaya çıkıyor. Bu roman öylesine sevilmiş, öylesine yaygın bir okur kitlesi bulmuştur ki, 'Eugénie Grandet'nin yazarı' diye anılmak, sonunda Balzac'ı bile kızdırmıştır.

Yorum

  Balzac ile Goriot Baba kitabı sayesinde tanıştım ve hem kitabı hem yazarı çok sevdim. Goriot Baba, Balzac'ın İnsanlık Güldürüsü'nün ilk kitabı ve kesinlikle çok başarılı bir eser. Yazar İnsanlık Güldürüsü'nü tamamlayamadan ölmüş olsa da yazabildiklerinin hepsini okumak istiyorum.

  Eugénie Grandet, insanın hem habis, cimri yönlerini hemde en saf hallerini bir arada okura sunan bir eser. Okurken iki zıt tutumla da karşılaşıyorsunuz. Grandet, çok zengin ama bir o kadarda cimri bir fıçıcıdır. Kitapta bir yandan Grandet Baba'nın servetini nasıl elde ettiğini ve koruduğunu okurken, bir yandan da kızının masum aşkına ve saf duygularına tanıklık ediyoruz. Kitabı okurken karakterler sizi sık sık şaşırtıyor ve cimriliğin, kötü duyguların insanlarda yol açtığı tahribatı size gösteriyorlar, inanmak istemeseniz de okuduklarınızın gerçek olma ihtimalinin yüksekliği kan dondurucu bir etkiye sahip.

  Eugénie Grandet, iyi ve kötüyü insana aynı anda sunan, insanlığın çeşitli hallerini size gösteren ve okurken hem öğreten, hem düşündüren güzel bir kitap. Klasiklerden  hoşlanıyorsanız mutlaka seveceğiniz bir kitap.

Alıntılar

Yaşamın önemli durumlarında, ruhumuz kederlerin ve hazların üzerimize çöktükleri yerlere güçlü bir biçimde bağlanır.
Birçok insan bir olayı ruh alanında başka bir olaya gizlice lehimleyen bağların, düğümlerin gücünü ölçmektense, sonuçlarını yadsımayı daha uygun bulurlar.
Dalkavukluk hiçbir zaman büyük ruhlardan çıkmaz, küçük beyinlere vergidir; bu küçük beyinler, çevresinde döndükleri kimsenin yaşam alanına daha iyi girebilmek için daha da küçülürler.


Puanım

1 Eylül 2017 Cuma

Bu Yaz Neler Okudum?


  Herkese merhaba! Bu yaz pek post girme imkanım olmadı, bende Sonbahar'ın ilk gününde böyle bir yazı yazarak, yazın ortaya çıkan büyük boşluğu doldurmak istedim.

  Bu yaz ne yazık ki istediğim kadar kitap okuyamadım, yazın büyük bir bölümü oldukça verimsiz geçti ve geri kalan zamanda da elimden geldiğince bunu telafi etmek istedim. Bu yaz okuduklarıma geçecek olursak;

Kitap Adı Yazar Sayfa Sayısı Puanım
Einstein'in Düşleri Alain Ligthman 111 4/5
Başlat Ernest Cline 516 4/5
Ve günler Yürümeye Başladı Eduardo Galeano 415 4,5/5
Gölün Dibindeki Ev Josh Malerman 184 2/5
Gülün Adı Umberto Eco 732 4,5/5
Karamazov Kardeşler Dostoyevski 1025 5/5
Genç Werther'in Acıları Goethe 126 3/5
Sandman 1-3 Neil Gaiman 3.7/5
Steelheart Brandon Sanderson 472 4/5
Pandora Henry James 88 3/5
Yakıcı Sır Stefan Zweig 96 3.5/5
Suskunlar Lorenzo Carcaterra 418 4/5
Yanlışlık Albert Camus 96 3.5/5
Uğultulu Tepeler Emily Bronte 493 4.5/5
Goriot Baba Balzac 376 5/5
Villette Charlotte Bronte 560 4/5
Yalnız Kurt ve Yavrusu 1-7 Kazuo Koike, Goseki Kojima 4.5/5


Her kitaptan bahsetmek biraz uzun bir yazı olacağı için küçük bir en'ler listesi yapmayı uygun buldum. :)

Bu yaz en sevdiğim kitaplar;
  • Karamazov Kardeşler
  • Goriot Baba
Bu yaz beni en çok etkileyen kitap; 
  • Ve Günler Yürümeye Başladı
Beklediğimi vermeyen kitaplar;
  • Genç Werther'in Acıları
  • Gölün Dibindeki Ev
  Listemi kısa tutmaya çalıştım, bu yaz bir iki kitap dışında okuduğum tüm kitapları sevdim. Zaten puanlarından da anlaşılıyor. :) Yeni bir manga serisi keşfettim; Yalnız Kurt ve Yavrusu, ilerleyen zamanda ondan ayrı bir yazıda bahsetmek istiyorum. Ben bu yaz hem güzel kitaplar okudum hemde çok güzel yazarlar tanıdım, sizin yazınız nasıl geçti? 

Villette - Charlotte Bronte | Kitap Yorumu

geçmişin gölgesinde

Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 560
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 3.75  (48,339 Oy)

Arka Kapak Yazısı


Charlotte Bronte'nin kendi hayatından yola çıkarak yazdığı bu roman, hem yazarın en önemli kitaplarından biri hem de çağının gerçeklerini en iyi anlatan yapıtlardan biri olma özelliğini taşıyor.

Lucy Snowe, genç yaşta ailesini yitirince vatanı İngiltere'yi terk eder ve kıta Avrupası'ndaki Villette kentinde bir yatılı kız okulunda öğretmenlik yapmaya başlar. Lucy burada yalnızca geçmişin hayaletleriyle değil, geride bırakmayı arzu ettiği, kaçındığı duygularla da yüzleşecektir. Okulu sık sık ziyaret eden Doktor John'a karşı içinde yeşeren duygular, kendisine karşı hep zalimce davranan edebiyat öğretmeni Mösyö Paul ile Müdire Madam Beck ve Villette sosyetesiyle mücadelesi, okulun öğrencileriyle ilişkileri Lucy Snowe'un kendini ve dünyayı tanımasında büyük rol oynar. Protestan bir genç kadın olarak Katoliklerin dünyasında tek başına verdiği yaşam savaşı Lucy Snowe'u nereye götürecektir? Lucy Snowe'un her zorluğu göğüsleyen güçlü karakteriyle bu sorulara verdiği yanıt, mutlu sonla ilgili genel kabulleri altüst ediyor. Charlotte Brontë, çalkantılı ve sürprizli bir yolculuğu anlattığı son romanı Villette ile Jane Eyre'de ulaştığı edebi çıtayı yükseltiyor. Brontë'nin bu otobiyografik romanı, Viktorya dönemi Avrupası'nda, sesini henüz kimseye duyuramayan kadının tek başına ve dimdik ayakta durabileceğinin kanıtı.

"Tehlike, yalnız ve belirsiz bir gelecek, mutlaka kasvetli ve kötü olmak zorunda değildir, yeter ki karakter sağlam olsun ve yetiler kullanılabilsin; yeter ki Özgürlük bize kanatlarını ödünç versin, Umut bize yıldızıyla rehberlik etsin."


Yorum

  Herkese hayırlı ve iyi bayramlar dilerim.! :)

  Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeler'inden sonra kardeşinin romanlarını da bekletmeden okumak istedim. Charlotte Bronte'nin en ünlü romanı Jane Eyre olsa da ben en sevilen kitabını biraz erteleyip, en beğenileni biraz bekletmek istedim.

  Villette, anne ve babasını çocukken kaybetmiş olan Lucy'nin kendi ayakları üzerinde durma ve kendini tanıma öyküsünü konu alıyor. Lucy, belirgin ve keskin özellikleri olan karakterlerden değil, aksine sade, kendi halinde bir karakter. Aslında Lucy okuduğumuz çoğu başkarakterden çok farklı, iyi, mutlu sona ulaşan ve çok çeken karakterlerden ya da olayları dramatize ederek okura sunan karakterlerden değil. Bronte, karakterinin iç dünyasını okura çok güzel yansıtmış, sanırım bu başarısının en büyük etkeni de kendinden ve yaşamından bir çok şey katmış olması.

  Kitap biraz yavaş akıyor ancak sıkıcı değil, zamana yayarak okumak ideal bir kitap ve kış mevsimine daha çok yakışacak gibi. Kitapta büyük olaylar yok ama her daim merakınızı canlı tutacak unsurlar mevcut. Karakterler ise birbirinden farklı ve ilgi çekici idiler, bazılarına gıcık olmadım değil. :D En sevdiğim ve ilgimi çeken karakter ise baştan itibaren Mösyö Paul oldu.

  Villette genel olarak sevdiğim bir kitap oldu, yavaş ilerleyen bir kitap olsa da bittiğinde okuduğunuza memnun olduğunuz bir kitap oluyor. Kitapta bolca yer alan Fransızca cümleler beni zaman zaman yorsa da severek okudum. Ve kitabın sonunu çok beğendim, kendine ve yapısına özgü, okurun hayal gücüne malzemeler bırakan kitaba oldukça uygun bir sondu. Kitabı dün bitirdim ve hala kitabın etkileri ve ruh hali zihnimde canlı.

Puanım


27 Ağustos 2017 Pazar

Goriot Baba | Çeviri İncelemesi


  Çevirinin bir kitap için önemini her okur az çok bilir, özellikle de kendine has tarzı olan özgün kitaplarda çevrinin yeri bambaşkadır. Okudukça ve türlü türlü çeviri ile karşılaştıkça çevirinin önemini daha iyi anladım ve elime fırsat geçtikçe kitapların farklı çevirilerini inceliyorum. Goriot Baba için de elime böyle bir inceleme imkanı geçince fırsatı kaçırmak istemedim.


İletişim Yayınları;
  Eugéne, iğrenir gibi “Desenize sizin Paris bir bataklık!” dedi.
  Vautrin “Hem de acayip bir bataklıktır,” diye yeniden söze başladı. Bu bataklıkta çamurlara araba içinde bulananlar namuslu, yürüyerek bulananlar dolandırıcıdır, Tarı korusun, bu bataklıktan bir şeyler bulup çıkarayım demeyin, sakın; acayip bir yaratık sizi Adalet Sarayı meydanına herkese gösterirler. Bir milyon çalın, salonlarda sizi “Ne namuslu adam!” diye yere göğe koyamazlar. Bu ahlak anlayışını devam ettirmek için jandarmaya ve adalete otuz milyon frank veriyorsunuz. Ne güzel, değil mi?

Can Yayınları;
  Eugène tiksinircesine, “Sizin bu Paris, bir çirkef deryası desenize!” dedi.
“Hem de çok garip bir çirkef,” dedi Vautrin. “Arabalarda çamurlananlar namuslu kişi, yaya çamurlananlarsa dolandırıcıdır. Hele bir yanılıp da bu çamurdan bir şey almaya kalkın. Adliyede görülmedik bir nesne gibi teşhir ederler sizi. Bir milyon çalın, salonlarda bir erdem örneği olarak görülürsünüz. Bu ahlakı ayakta tutmak için de jandarma ile adliyeye otuz milyon ödüyorsunuz. Kıyak doğrusu!” 

Remzi Kitabevi;
  Eugene âdeta iğrenerek, nefretle:   “Aman Tanrım!..” dedi. “Şu sizin Parisiniz tam bir bataklık, desenize!..” diye haykırdı.  
Vautrin:   “Ah! Hem de ne bataklık,” dedi. “Orada arabayla giderek çamura bulananlar, namuslu     kişilerdir, yaya giderken çamura batanlar da hilekâr namussuzlardır. Oradan en ufak bir şey koparmak bahtsızlığına uğrarsanız, görülmeye değer garip bir nesne gibi, kendinizi Adliye Sarayı alanında parmakla gösterilir bulursunuz. Bir milyon çalın, bir erdemlik örneği gibi, salonların baş tacı olursunuz. Bu ahlâk kurallarını yaşatmak için Jandarma ve Adliye örgütlerine otuz milyon ödüyorsunuz. Hayrını görün! ”

Milli Eğitim Basımevi;
 İğrenen bir eda ile Eugene: — Şu halde Paris’iniz bir bataklık, dedi.
Vautrin mukabele etti: — Hem de acayip bir bataklık. Araba içinde çamurlara batanlar burada namuslu kimselerdir, yaya olarak çamura batanlar namussuzdur. Bu bataklıktan her hangi bir şey bulup alın, adliye sarayının meydamnda herkese teşhir edebilirsiniz. Bir milyon çalın, salonlarda bir fazilet nümunesi diye gösterilirsiniz. Bu ahlâk nizamını devam ettirmek için de jandarma ile adelete otuz milyon ödüyorsunuz... Mükemmel!




İletişim Yayınları;
  Goriot Baba muhteşem bir adam!

Can Yayınları;
  Goriot Baba yüce bir insan!

Remzi Kitabevi;
  Goriot Baba, erişilmez derecede yüce bir yaratık!

Milli Eğitim Basımevi;
   Goriot Baba ulvi bir mahlûk!



İletişim Yayınları;
  Dünya aşağılık kötü bir şey! Başımıza bir felaket gelmeye görsün en yakın dostumuz bunu bize haber vermeye, sapını hayran hayran seyrettireceği bir hançerle yüreğimiz deşmeye hazırdır. Hep saldırma, hep yergi, hep alay! 

Can Yayınları;
  Dünya rezil ve kötü. Başınıza bir dert gelmeyegörsün, her zaman gelip bunu size yetiştiren, elindeki hançeri yüreğinize saplayıp büken, üstelik de sizi hançerin sapına hayran bırakmaya çalışan bir dostunuz bulunur. İğneler, alaylar başladı bile!

Remzi Kitabevi;
  Dünya alçak ve merhametsiz. Başımıza bir felâket gelmeyegörsün, koşup hemen bunu bize haber verecek bir dosta her zaman rastlanır. Sapını bize hayranlıkla seyrettirerek bir hançerle yüreğimizi deşen, en ince köşelerine kadar onu araştıran dostlar hiç eksik değildir. Dokunaklı, iğneli sözler, alaylar gelmekte asla gecikmez!..

Milli Eğitim Basımevi;
   Dünya alçak ve haindir. Bir felâket bize erişir erişmez gelip onu bize söyliyecek ve kalbimizi hançeriyle deşerken bu hançerin sapım bize hayranlıkla seyrettirecek bir dosta daima tesadüf olunur. Şimdiden istihza, şimdiden alaylar!

İletişim Yayınları;
  Genç kızken soyadı de Conflans olan Madam Vaquer yaşlı bir kadındır. Quartier Latin ile Saint-Marceau arasında, Neuve-Sainte-Geneviéve Sokağı'nda kırk yıldan beri orta halli insanlara göre bir pansiyon işletmektedir. Vaquer Yurdu diye tanınan pansiyona kadın, erkek, genç, ihtiyar herkes kabul edildiği halde saygın müessesenin adetlerine kimse dil uzatmamıştır. Yalnız şu var ki otuz yıldan beri de burada genç bir kimsenin kaldığı görülmemiştir. Halbuki bir gencin burada kalabilmesi için ailesinin pek az bir para göndermesi yeterlidir. Bununla beraber, bu dramın başladığı tarihte, 1819'da, orada bir genç kız bulunuyordu. Şu sancılı edebiyat çağında "dram" kelimesi pek fazla, zorlanarak kullanıla kullanıla biraz gözden düşmüş olsa da burada onu yine kullanmak zorundayız; bu hikaye kelimenin gerçek anlamıyla dram olduğundan değil; eseri okuyup bitirenler belki gizliden gizliye, belki açıkça gözyaşı dökecekler de onun için. Eser Paris'in dışında da anlaşılacak mı acaba? Bundan şüphe edilebilir.

Can Yayınları;
  Madam Vauquer yaşlı bir kadındır, kızlığında “de Conflans” soyadını taşımıştır, kırk yıldan beri Paris’te Quartier Latin ile Saint-Marceau arasında, Neuve-Sainte-Geneviève Sokağı’nda küçük bir pansiyon işletir. “Vauquer Pansiyonu” adıyla tanınan bu pansiyon, erkeklere de, kadınlara da, gençlere de, yaşlılara da açıktır ya bu saygıdeğer kurumun töreleri konusunda en ufak bir dedikodu çıkmamıştır. Ne var ki otuz yıldan beri genç bir kimsenin oturduğu da olmamıştır burada; genç bir adamın böyle bir yerde oturması için, ailesinden çok az bir para alması gerekir. Bununla birlikte, 1819’da, yani bu dramın başladığı sırada, zavallı bir kızcağız kalıyordu burada. “Dram” diyoruz. Yaşadığımız bu gözü yaşlı edebiyat çağında, hem yalan yanlış, hem de gereğinden fazla kullanılması yüzünden, iyice gözden düşmüş olan bu sözü yine de kullanmak gerekiyor burada. Öykümüz sözcüğün gerçek anlamında “dramatik” olduğu için mi? Hayır. Kitap okunup bitirildikten sonra, için için ya da açık açık birkaç damla gözyaşı dökülmesine yol açar belki de ondan. Paris’in dışında anlaşılabilecek mi bu kitap? Orası kuşkulu.

Remzi Kitabevi;
  Genç kızlık adı Conflans olan Mme Vauquer, yaşlı bir kadındır. Paris'te kırk yıldan beri, Quartier Latin'le Saint-Marceau mahallesi arasında, Neuve-Sainte-Genevieve sokağında bir aile pansiyonu işletir. Vauquer Pansiyonu adiyle bilinen bu pansiyon, kadınları da, erkekleri de, gençleri de, yaşlıları da kabul eder.
Buna rağmen, şimdiye kadar bu saygıdeğer kuruluşa hiç bir leke gelmemiş, hakkında en ufak bir dedikodu çıkmamıştır. Ama, şunu unutmamalı ki, otuz yıldan beri genç bir hanımın orada oturduğu görülmemiştir. Bir delikanlının da o Çatı altında yaşaması için, ailesinin ona pek az bir harçlık verecek durumda olması gerektir. Bununla birlikte, 1819'da, bu dramın başladığı dönemde, pansiyonda yoksul bir genç kız vardı. Dram sözcüğü, şu acıklı edebiyat çağlarında, aşırı ve yersiz bir şekilde, her yerde, her zaman bol bol kullanıldığından, Önemini ve itibarını bir hayli yitirdi. Böyle olmasına rağmen, onu burada kullanmak zorundayız; bu hikâyenin, sözün gerçek anlamıyla, dramatik olduğundan değil ama, eser tamamlandığında, intra muros et extra belki de birkaç damla göz yaşı döken olur. Bu eser, Paris'in dışında acaba anlaşılacak mı? Şüphe edilebilir.

Milli Eğitim Basımevi;
  Kızlığında de Conflans ismim taşımış olan Madam Vauquer, Pariste, Kartiye-Latin ile fobur- Saint-Marsel arasındaki yeni Sainte-Geneviéve sokağında, orta sınıftan kimselere mahsus bir pansiyonu kırk seneden beri işleten ihtiyar bir kadındır. Vauquer evi adiyle tanınan bu pansiyon erkeklerle kadınlan, gençlerle ihtiyarları ayırdetmeksizin kabul eder, fakat bu muhterem müessesenin ciddîliğine ve şerefine karşı tek dedikodu olmamıştır. Ancak, otuz yıldan beri de, burada genç bir insan görülmemiştir ve bir delikanlının burada oturması için ailesince kendisine hakikaten pek az bir aylık verilmesi lâzımdır. Fakat Vauquer pansiyonunda genç insan bulunmazsa da, bu facianın başlangıç tarihi olan 1819 da fakir bir genç kız orada yaşamakta idi. Gerçi facia kelimesi, edebiyatı baştan başa bir felâket kılığı almış bir devirde mübalâğa yüzünden ve inşam işkenceye atacak bir tarzda iptizale uğratıldığından itibarını kaybetmiştir, fakat onu burada kullanmak lüzumludur. Ancak bu lüzum hikâyenin kendisinin gerçek mânasiyle bir facia oluşundan ileri gelmekte bulunuyor. Bundan dolayı da, eser bitinceye kadar okuyucunun birkaç damla yaş dökmesini umarım. Eser Paris dışında da anlaşılacak mıdır? Bundan şüphe caizdir. 

    Buradaki dört çeviride en büyük uyumsuzluğu altını çizdiğim kısımda buldum, üç çeviride hikayenin dramatik olmadığını ama belki okurda gözyaşına sebep olacağı için bu kelimeyi kullandığını belirtirken, Milli Eğitim Basımevi'ndeki çeviride hikayenin bir facia olduğu için kelimeyi kullandığını belirtiyor. Aradaki anlam farkına beni çok şaşırttı.



İletişim Yayınları;
  Hayatın dibini kazımış olan benim gözümde ancak tek bir gerçek duygu vardır. O da, iki insan arasındaki dostluktur. 

Can Yayınları;
  Ben yaşamın kabuğunu kazıyıp dibini görmüş adamım, benim için de tek gerçek duygudur işte, erkek erkeğe bir dostluktur.

Remzi Kitabevi;
  Ama, hayatı iyice eşeleyen, derinine inen, benim gözümde. gerçek bir tek duygu vardır: Erkekten erkeğe dostluk.

Milli Eğitim Basımevi;
   Fakat hayatı iyi derinleştirmiş olan benim için gerçekten mevcut olacak şey ancak bir duygu, erkekten erkeğe bir dostluk vardır.



İletişim Yayınları;
  Seine boyuncaa kıvılıp yatmış, ışıkları parlamaya başlayan Paris'e baktı. Vendöme Meydanı'nın kulesiyle Ivalides'in kubbesi arasına gözleri takılı kaldı. İçine dalmak istediği o kibar alemi burada yaşıyordu. Bu vızıldayan arı kovanına balını önceden emiyormuş gibi baktı. Şu azametli sözleri söyledi: “Şimdi karşı karşıyayız.”

Can Yayınları;
  Paris’i içinde ışıklar parıldamaya başlayan Seine Nehri’nin iki kıyısı boyunca kıvrılıp yatmış gördü. Gözleri Vendôme Alanı’nın sütunu ile Invalides’in kubbesi arasına, girmek istediği kibar çevrenin yaşadığı yere dikildi, neredeyse yercesine baktı. Bir uğuldayan kovana, balını önceden çeker gibi olan bir bakışla baktıktan sonra, şu yüce sözleri söyledi: “Şimdi çık karşıma!”

Remzi Kitabevi;
  Oradan, içinde ışıkların parıldamaya başladığı Seine nehrinin iki kıyısı boyunca kıvrılarak yatan Paris'i gördü. Gözleri âdeta büyük bir hırs ve doymazlıkla, Vendome Alanı'ndaki sütunla Invalides'in kubbesi arasında, içine girmek istediği yüksek sosyetenin yaşadığı yere takıldı. O uğultulu arı kovanına, balını peşin olarak çekermişe benzeyen bir bakış fırlattı ve şu muhteşem sözleri söyledi:“Hadi bakalım, hodri meydan! İşte şimdi baş başa kaldık!”

Milli Eğitim Basımevi;
  Seine’in iki sahili boyunca kıvrılmış yatan ve ilk ışıklan yanmaya başlayan Paris’i gördü. Rastignac’ın gözleri Vendöme meydanı kulesiyle Envalide’ler kubbesi arasındaki yere, içine girmeyi istemiş olduğu kibar âlemin yaşadığı semte adetâ acıkmış bir ihtirasla bağlandı. Bu vızıltı an kovanına, balım şimdiden emiyora benziyen bir bakış gönderdi ve şu muazzam iddialı sözleri söyledi:
— Şimdi karşı karşıya güreşimiz yan



  Benim bulabildiğim dört çeviri bu şekilde, bunları okuduktan sonra çevirinin aslında ne kadar önemli bir sanat olduğunu anlamamak elde değil. Aynı kitap, aynı dile çevriliyor ama bambaşka sonuçlar çıkabiliyor.

Çevirmenler ise şu şekilde;

  •  İletişim Yayınları - Şerif Hulusi
  •  Can Yayınları - Tahsin Yücel 
  •  Remzi Kitabevi - Nesrin Altınova
  •  Milli Eğitim Basımevi - Nahid Sırrı Örik
  Açıkçası ben Milli Eğitim Basımevi'nden çıkan çeviriyi hiç beğenmedim, 1990 yılında basıldığı için bir çok eski sözcük içeriyor ama sorun bu değil. Çeviride özensizlikler var, spoiler gibi sebeplerden dolayı paylaşamadığım bazı kısımlarda çeviri yapılmadan dipnot ile açıklanarak geçiştirilen yerler var ancak diğer çevirilerde bunlar Türkçe'ye güzel bir şekilde uyarlanmış. Bunun dışında çeviride bir ahenk eksikliği söz konusu olduğunu da düşünüyorum. 

  Diğer yayınevlerinin çevirilerini genel olarak beğensem de Can Yayınları ve İletişim Yayınları kendi içinde uyumlu bir çeviriye sahip olduğunu düşünüyorum.

  Bunlar tamamen bana ait düşünceler, kişisel yargılarım, belki sizler farklı düşünebilirsiniz. Ben sadece çevirileri ve düşüncelerimi aktarmak istedim.


  Sıkıcı olmadan ve spoiler vermeden, elimden geldiğince uygun kısımları seçmeye çalıştım. Bir hatam olduysa affola. Okuduğunuz için teşekkürler. 

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Goriot Baba - Balzac | Kitap Yorumu

balzac

Seri: Yok
Yayınevi: İletişim Yayınları
Sayfa Sayısı: 376
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3,82  (33,787 Oy)


Yorum

  Herkese merhaba! Bir süredir bloga yazı yazmaya fırsat bulamıyordum, elim soğumuş. :D Neyse, kitabımıza gelecek olursak, yorumu çok uzun tutup sıkıcı olmak istemiyorum ya belli olmaz.

  Balzac adını sık duyduğum ama henüz tanışabildiğim bir yazar oldu. Okunacak o kadar çok kitap var ki! Goriot Baba, 19. yy Paris'inde geçiyor ve tüm soysal sınıflarla ilgili bilgi edinebileceğiniz kadar da geniş ve iyi bir kadrosu var. Aslında kadrosu çok geniş değil ama yazar karakterleri çok ince bir hesapla seçmiş ve bu da okurun her kesimden insanlarla tanışmasını sağlıyor.

  Ben kitabı okumaya, kitapla ilgili hiçbir fikrim olmadan başladım ve beklenti ya da herhangi bir bilgim olmadığı için her sayfayı ve her karakteri keşfetme süreci bana ayrı bir zevk verdi. Bu yüzden kitabın içeriği ile ilgili bilgi vermeyeceğim, okumayı düşünenlere de kitapla ilgili bilgisi olmadan başlamasını tavsiye ederim.

  Karakterler, yazarın üslubu ve hikaye bir araya gelince ortaya muhteşem bir edebiyat şöleni çıkmış. Yazarın yalın ama durumu en ince ayrıntısına kadar anlatabilen dili, işlediği hikaye ile ışık tutmak istediği konular birbiriyle büyük bir ahenk içinde dans ediyorlar, okurken hem o zamanın Fransa'sı ile ilgili fikirlere sahip oluyorsunuz hemde yazar zihninize düşünmeniz için tohumlar serpiyor. Açıkçası kitabı çok beğendim, yazarın diğer kitaplarını da okumayı istiyorum. Ve kitabı okudukça anladım ki, zaman-mekan değişse de insan aynı insan.

  Okumak istiyorsanız kaçırmamanız gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum, bol kitaplı günler. :)

Puanım


1 Temmuz 2017 Cumartesi

Karamazov Kardeşler - Dostoyeski | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Братья Карамазовы
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 1025
Baskı Yılı: 2017
Goodreads Puanı: 4.3 (175,925 Oy)


Yorum


  Herkese merhaba! Dün gece mükemmel bir kitabı bitirdim ve hala etkisindeyim, bu kitaba ayrı bir yorum yazmam kesinlikle gerektiğini düşünerek yazmaya başladım. Bir süredir uzun uzun yorum yazmaya vaktim olmuyordu, umarım Karamazov Kardeşler bu zinciri kırar.

 Herkes bir yana Dostoyevski bir yanadır benim için, onu ilk okuduğumdan beri hep ayrı bir severim, beni etkileyen çok farklı bir hali vardır onun ve bunun sebebini okudukça daha iyi anlıyorum ve Karamazov Kardeşler ile tamamen emin oldum. Öncelikle Dostoyevski mükemmel, yazım gücü, seçtiği özgün karakterler, olaylar hepsi ayrı ayrı değerli ama benim en sevdiğim tarafı insan ruhunun en derinlere kadar inebilmesi, çok çeşitli karakterleri konu alıyor ve hepsini öyle güzel sunuyor ki bize, onun kitaplarında insanın kendisini ve çevresini bulmaması imkansız!

  Karamazov Kardeşler'in Dostoyevski'nin zirvesi olduğuna inanılır ki gerçekten mükemmel bir kitap, Dostoyevski kitaba biraz yavaş başlıyor, karakterleri, felsefelerini okura aktarıyor ki bu bölümlerden acayip keyif aldım, kitabın ikinci yarısında ise kurgu ve olayı da ön plana çıkararak ortaya enfes bir edebiyat şöleni çıkarıyor. Sayfaların nasıl akıp gittiğini anlamadım, karakterler ve olaylar öyle yoğundu ki bazen sindirmek için kitabı bıraktığım oldu.

  Sözü fazla da uzatmak istemiyorum, edebiyatta sırf edebi değeri ile bile o kadar önemli bir roman ki okumadan ölmemek gerek bence. Freud'a ve nicelerine ilham veren bu kitapta herkesin kendinden ve Dostoyevski'den bulacağı bir çok şey var. Bu kitapla onu daha iyi tanıdım, ve ileride bir kaç kez daha okuyarak kaçırdığım noktaları yakalamak ve yaşadığım bu zevki yeniden tatmak istiyorum. Herkese öneririm.

9 Haziran 2017 Cuma

Yarıyıl Reading Challenge Kitap Listem


  Herkese merhaba! Yine bir challenge ile buradayım. Sevgili Öneri Makinesi, bu challengi başlatmış görünce çok hoşuma gitti bende katılmak istedim. Listeyi yapmakta biraz geciktim, hatta listenin bir kısmına yazıyı yazarken karar vereceğim. 

Yarıyıl Reading Challenge

Toplam 12 kategori var, benim kitaplarım ise şu şekilde;

1.2015'te Beş Yıldız Verdiğin Bir Kitabı Tekrar Oku
  Çok sevdiğim kitapları bir kaç kez okumayı seviyorum, okumak istediğim bazı kitaplar var. 2015 listeme baktıktan sonra ileride karar vermeyi düşünüyorum.

2.Kapağı Kırmızı Olan Bir Kitap
  Bağımlılık - Nevzat Tarhan bu kitap uzun bir süredir elimde, hala okuyamadım bu vesileyle okumuş olacağım. ^^ 

3.Başladığın Bir Seriyi Bitir
  Yarım kalan çok seri var elimde, buna da ileride karar versem daha iyi olacak gibi. 

4.Kendin İçin Seçmediğin Önerilen Bir Kitap
  Çok sık okuduğu için bir çok kitap önerisi alıyorum, şuan aklıma bir isim gelmedi ama gelince ekleyeyim.

5.2017'de Çıkan Bir Kitap
  Josh Mallerman'ın Gölün Dibindeki Ev kitabı dikkatimi çekmişti, Kafes gibi bu da güzel olur umarım.

6.Başlığında İsim Olan Bir Kitap
  Osman İkinci Kitap: Savaş, birinci kitabı okuduktan sonra araya uzun zaman girdi. Challenge sayesinde okumak iyi olacak.

7.Alışkanlıklarının Dışında Farklı Bir Kitap
  Sanırım bunu bir kitap rafının önüne geçince seçebileceğim, biyografi ya da gezi türü iyi olabilir.

8.Birleşik Krallıkta Bir Kitap
  Boğulmamak İçin - George Orwell, kitap bildiğim kadarıyla İngiltere'de geçiyor, yanlış biliyorsam okuyunca listeden çıkartırım.

9.Kapağında Kadın  Olan Bir Kitap
  Okumadığım kitaplarım arasında şimdilik böyle bir kitap yok, bu da ileriye kaldı.

10.Gelecekte Geçen Bir Kitap
  Steelheart - Brandon Saderson, bir süredir kitaplığımda bekliyor nihayet okuyabileceğim. ^^ 

11.Yeni Bir Seriye Başla
  Elantris - Brandon Saderson, kitabı geçenlerde aldım ve okumak için sabırsızlanıyorum.

12.Favori Yazarından Bir Kitap
  Bir sürü favori yazarım var ama benim. :D Sanderson, Orwell gibi çok sevdiğim yazarlardan kitaplar var listede, buraya da Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'ini ekleyeyim.


Listem yarım oldu ama okumayı çok istediğim kitaplarımı okumak için iyi bir fırsat doğdu, zamanla listeyi tamamlarım artık. Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim, eğer challenge ilginizi çektiyse sizde bize katılın, ne kadar çok kişi olursak o kadar keyifli oluyor. :) Bol kitaplı günler.:)

1 Haziran 2017 Perşembe

Mayıs Ayında Okuduklarım


Herkese merhaba! Nisan Ayık okuduklarım yazısı biraz gecikse de, Mayıs'ın yazısını geciktirmemeye çalıştım. Araya sıkıştırdım.

Mayıs'ta toplam 9 kitap okumuşum, genel olarak güzel bir ay olsa da hala 2017 Okuma Hedefi'min 6 kitap gerisindeyim.

Neyse Mayıs'ta okuduklarıma gelecek olursak;


1. Warcraft - Ejderhanın Günü - Richard A. Knaak

Warcraft oynamadım, sanırım filmi de var onu da izlemedim ama fantastik kitaplardan ve ejderhalardan hoşlandığım için kitabı okudum. Elfler, büyücüler, ejderhalar.. bir çok farklı ırkı bir arada toplayan bir evrende geçen bir kitap. Kolay okunan güzel bir kitap, sayfalar ilerledikçe kitap güzelleşti. Genel olarak fantastik kurgunun bir çok klişesini içinde barındırsa da ortaya hoş bir kitap çıkmış, devam kitapları Türkiye'de çıkacak mı bilmiyorum ama çıkarsa okurum. Fantastik kurgu sevenlerin zevk alacağı bir kitap.

Puanım: 3.5/5



2.Karanlığın Sol Eli - Ursula K. Le Guin

Sanırım bu kitap benim için yanlış zamana denk geldi, okurken biraz sıkıldım açıkçası. Yazarın kurduğu dünya oldukça ilginç, çift cinsiyetli insanların olduğu farklı bir evren. Yazar tüm kitaplarında olduğu gibi bunda da yönetim şekilleri, cinsiyet ayrımı gibi konulara değişmişti, kitabın bu yönünü sevsem de içinde fazla politika barındırıyordu ve ben daha tam adapte olamadan kitap bitti.
Genel olarak sevsem de yanlış zamanda okuduğumu düşündüğüm için çok net bir fikrim yok.

Puanım: 3/5



3. Ses ve Öfke - William Faulkner

Dili ve kurgusu ile alışıldığın oldukça dışında bir kitap. Yazarın kendine has tarzı kitabın her satırında kendini hissettiriyordu. Olaylar ve karakterler arası geçişte zaman zaman kitaptan koptuğum oldu, özellikle de karakterlerin kimliklerine alışma süreci biraz uzun sürdü, bu benden mi kaynaklandı tam anlamadım. Farklı karakterlerin gözünden bir ailenin öyküsünü okuyor ve yaşadıklarına tanık oluyoruz. Karakterler oldukça çarpıcı ve ilgi çekiciydi. Kitapla ilgili çok net bir düşüncem yok yer yer sevdim, yer yer koptum bu yüzden puan vermeyi düşünmüyorum.

Puanım: Yok



4.Kan Yemini - Brian McClellan

Kitap klasik fantastik kurgu eserlerinden biraz ayrılıyor, genelde bu türde barutlu silahlar pek bulunmaz, ama bu yazar hem barutlu silahları hem de büyüyü dahil ederek zor bir işe kalkışmış. Yazarın oluşturduğu büyü sistemini çok sevdim, birbirinden farklı çalışan bir kaç büyü sistemi var ve hepsi birbiri ile bir noktada hem etkileşiyor hemde birbirinden ayrılıyor, diğer kitaplarda bunu daha net anlayacağımızı düşünüyorum.
Kitap bir çok şeyi bir arada içinde barındırıyor aslında, politika, polisiye, büyü sistemleri, macera, ateşli silahlar.. Kitabın bu yönlerini çok sevdim, hatta genel olarak beklediğimden daha iyi çıktı. Yazar ortaya güzel bir kurgu çıkarmış, güçlü karakterleri ve karakterlerinde iyi hikayeleri var. Yazar olayları uzun uzun anlatmıyor ya da sizi bekletmiyor, bir türlü bitmeyen uzun dövüş sahneleri yok bu kitabın büyük artılarından biriydi bence. 
Hikayesi ve çıkış noktası ile kitap çok güzel ancak kurgusu ve anlatımı ile yazarın acemiliğini belli ediyor, giriş kitabı olarak seri için çok güçlü bir kitap olsa da yazarın kat etmesi gereken çok yol var. Diğer kitaplarının daha iyi olacağına eminim ve serinin diğer kitaplarını da merak ediyorum, çok bekletmeden çıksa.

Puanım: 4/5


5. Perili Ev - Charles Dickens

Yazarın kendi hayatından etkilenerek yazdığı öykü tarzında bir oturuşta okunabilecek hoş bir kitap. Klasik perili ev hikayelerinden ayrılan pek bir yönü yok ama yazarın kalemi kitabı okumak için iyi bir etken. Yine de kitap ne güzel ne kötü denebilecek orta kıvamda bir eser.
Puanım: 3/5


6. Gurmenin Son Yemeği - Muriel Barbery 

Kirpinin Zarafeti’ne bayıldıktan sonra yazarın bu kitabını da okumaya karar verdim. Yazar son günlerini yaşayan dünyanın en ünlü gurmesinin son günlerini, kendi gözünden ve hayatındaki diğer insanların gözünden okura aktarıyor. Kitabı okurken yemek yemenin benim bilmediğim apayrı bir boyutu olduğunu fark ettim, benim için yemek yaşamamızı sağlayan mecburi bir ihtiyaçken kitaptaki karakterler sayesinde bunun bambaşka bir dal olduğunu gördüm, -tabi görüşüm hala aynen devam ediyor, yemek bizi yaşama bağlayan bir araç sadece. :D
Genel olarak güzel bir kitap olsa da istediğimi bulamadım, yazar Kirpinin Zarafeti ile beklentimi çok yükseltmişti, ondan daha iyi bir şeyler bekliyordum. 
Puanım: 3/5


7. Kül Dağındaki Kütüphane - Scott Hawkins 

Kitabın ismi beni çekmişti, bir yorumda da oldukça farklı bir kitap olduğunu okuyunca merak edip listeme eklemiştim. Kitap okuduğum bir çok kitaptan farklı gerçekten de. Fantastik ögelerle donatılmış olsa da kitabı okurken fantastik bir şeyler okuyor gibi hissetmiyorsunuz, kitabın tarzı, büyü olmayan büyü sistemi ve özgün karakterleri bir araya gelince ortaya okuması çok zevkli bir eser çıkmış. Tüm bunların yanında yazar olay örgüsünü de gayet başarılı bir şekilde kurgulamış ve sizi yer yer şaşırtmayı da ihmal etmiyor. İçeriğiyle, diliyle ve karakterleriyle oldukça hoş ve başarılı bir kitap olmuş, yazarın tarzını sevdim, böyle farklı şeyler okumak insana iyi geliyor. Mükemmel bir kitap olmasa da, sizi kendine aşık etmese de farklı lezzetler arayanlar için oldukça iyi bir tercih olacaktır.
Puanım: 4/5


8. Ütopya - Thomas More

Uzun zamandır okumayı istediğim ama nihayet vakit bulabildiğim, mükemmel bir baş yapıt Ütopya. Özellikle de yazıldığı zamanı (1516) düşünürsek. Bugün bile güncelliğini koruyan, insanın ufkunu açan ve düşünmeye sevk eden bir kitap. More, Avrupa ve dünyadaki siyasi yapıyı, genel adaletsizliği ve sorunları inceledikten sonra Ütopya adası ile de bu sorunlara gayet incelikli, zekice düşünülmüş çözümler sunuyor. O
kurken insanın zihni boş duramıyor, More sizi her satırda düşünmeye teşvik ediyor, her satırda ona katılmasanız bile onun gösterdiği sorunlar ve çözümler ile kendi bilgi ve görüşlerinizi bir araya getirerek kendi düşüncenizi oluşturuyorsunuz. 
Kesinlikle okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum, More ortaya çok iyi bir şaheser çıkarmış ve satır aralarında bir çok şey gizli, bir kaç kez okunsa daha iyi olur gibi. 

Puanım: 4.5/5


9. Bir Kadının Yaşamından 24 Saat - Bir Yüreğin Ölümü - Stefan Zweig

Bu kitabı çok uzun zamandır merak ediyordum, nihayet okuyabildim. İnsan Zweig  okurken bir başka hissediyor. Onun insan ruhunu irdeleyen en dip köşelerine girmesi ve bunu büyülü bir dille anlatması onu eşsiz kılan özelliklerinden, bu kitapta da yine bu özellikleri ile karşılaşıyorsunuz.
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat'i sevdim ama istediğimi tam anlamıyla bulamadım, sanırım beklentim çok yükselmişti. Okurken aklım ister istemez Dostoyevski'nin Kumarbaz'ına gidip durdu. 
Bir Yüreğin Ölümü'nü çok naif buldum, bir babanın, bir yüreğin kısa zaman içinde nasıl çökebileceğini, ruhsal yıkımın insanda nasıl büyük bir etki bıraktığını çok güzel aktarmış yazar.
Zweig'ın sevdiğim eserlerinden bir tık geride kaldığı için 3.5 verdim.

Puanım: 3.5/5

Benim Mayıs ayım genel olarak güzel geçti, ya sizinki?

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Nisan Ayında Okuduklarım


  Herkese merhaba! Ne zamandır buralara uğrayamıyorum, özlemişim cidden. Blogger arayüzünü görmeyeli uzun zaman olmuş. Sevdiğim blogları da takip edemez oldum, arayı kapatabilirim umarım. :)

  Kitap okumaya bile istediğim kadar vakit ayıramadığım için blogu iyice aksattım, bende en azından aylık rapor gibisinden yazı eklemeye karar verdim.

  Nisan'da toplam  8 kitap okumuşum.



1. Bulantı - Jean Paul Sartre
Yorumuma buradan ulaşabilirsiniz.


2. Çöl Mızrağı - Peter V. Brett
Yorumuma buradan ulaşabilirsiniz.


3. Ruhsal Zeka - Muhammed Bozdağ
Yorumuma buradan ulaşabilirsiniz.


4. Parfümün Dansı - Tom Robbins
Yorumuma buradan ulaşabilirsiniz.



5. Bir İdam Mahkumunun Son Günü - Victor Hugo
Yorumuma buradan ulaşabilirsiniz.


6. Dr. Jekyll ve Bay Hyde - Robert Louis Stevenson
Yorumuma buradan ulaşabilirsiniz.



7.Kadınlar - Eduardo Galeano

Kitabın ismi beni çekince neymiş diye baktım ve ilgimi çekince okumaya başladım. Eduardo Galeano, Uruguay'lı bir gazeteci ve baya çalkantılı bir yaşamı olmuş. askeri darbe yüzünden hapse atıldığı olmuş, siyasi olaylar nedeniyle ülke değiştirmek zorunda kalmış. Zor bir hayat yaşamış ve bu kitabı yazmış.

Kitap kadınlarla ilgili küçük yazılardan oluşuyor, deneme türünde ve yazarın kendi kalemine özgü bir havası var. Tüm dünya tarihindeki yaşamış kadınlar ve efsanelerden topladığı olayları kendi kalemiyle okura aktarıyor ve kadının dünya tarihinde ne kadar zorluklar yaşadığını öyle güzel gözler önüne seriyor ki. Ve bir erkek olarak bu tutumunu her sayfa da takdir ettim. Kitapta ki yazılar öyle oku geç şeklinde okunmamalı, her yazı insana çok şey anlatabilecek nitelikte. Bende yavaş yavaş okudum, zaman zaman kanım dondu; kadınların çektikleri karşısında, zaman zaman da göğsüm kabardı; erkek egemen toplumlarda, zincirlere karşı çıkarak her şeyi göze alan, boyun eğmeyen kadınlar karşısında.

Yazarın düşüncelerine tamamen katılmasam da yazdığı kitap insana hem ilham verebilecek nitelikte hem de kadınların dünya da ne kadar hor görüldüğünü kanıtlayacak nitelikte. Zaman ayrılıp okunması gereken kitaplardan olduğunu düşünüyorum.


8.Gökdelen - J.G. Ballard


Uzun zamandır okuduğum en ağır kitaptı, hem akmadı hemde beni reading slump kıyılarında dolaştırdı.

Aslında yazar çok iyi bir fikir ve mesaj kaygısı ile yola çıkıyor, modern kültürün ve tüketim toplumu yapısının insanlık üzerindeki etkisini ve ruhunda meydana getirdiği çürümüşlüğü anlatmak istiyor ve bunu küçük bir topluluk üzerinde anlatmaya çalışıyor.

İnsanlar kendi kendine yeten gökdelenlerde yaşamaya başlıyor, tek gökdelende ortalama iki bin kişi yaşamını sürüyor, içinde okul, alışveriş merkezi ne ararsanız var. Sistem öyle kurulmuş ki dışarıya hiç çıkmadan yaşamak mümkün. Gökdelende ise katmanlı bir toplum yapısı söz konusu, üst kata çıkıldıkça refah seviyesi artıyor ve en üst kasttakiler burjuvazi yaşamını temsil ediyor. Bu yaşam tarzı herkesin içinde çürümüşlüğe sebep olmuş ama herkes bunu maskesi ardına gizliyor. Aslında tüm bunları ilk 50 sayfa da anlıyorsunuz. Zaten yazar o 50 sayfadan sonra insanın içindeki o çürümüşlüğü dışarı çıkarıyor ve ortaya tam anlamıyla vahşetin hüküm sürdüğü bir kaos ortamı çıkıyor. Yazar vahşiliğe vurguyu biraz fazla yapmış bu da okuru rahatsız ediyor, iyi anlamda değil.

Kitap fikir ve mesaj açısından çok iyi bir noktadan çıksa da yazar nasıl yaptı bilmiyorum ortaya okunması çok zor bir kitap çıkarmış. Dili ağır değildi ama akmıyor kesinlikle, ben kitap okurken çok nadiren bu sorunu yaşarım ve kitapta okurken beni zorladı açıkçası.

Genel olarak iyi bir kitap olsa da yazarın vahşete olan (benim gereksiz bulduğum) fazlaca vurgusu ve kitabın bir türlü akmaması yüzünden düşük puan verdim. Şimdilik yazarın başka kitabını okumayı düşünmüyorum.




Blog da aktif olamasam da Goodreads'te gecikmeyle de olsa yorum ekliyorum, bu yorumları da oradan alıyorum. Mayıs yazımı da çok geçmede ekleyeblirim umarım. Herkese hayırlı ramazanlar. :)

12 Mayıs 2017 Cuma

Ne Okudum - Bilge Adamın Korkusu (Kralkatili Güncesi 2. Gün) | Patrick Rothuss

Orijinal Adı: The Wise Man's Fear
Seri: The Kingkiller Chronicle #2
Önceki Kitap: Rüzgarın Adı
Esmanın Yorumu: Bilge Adamın Korkusu
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 1142
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.57  (270,269 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Her bilge adamın korktuğu üç şey vardır: fırtınalı bir deniz, aysız bir gece ve yumuşak başlı birinin öfkesi.,

   Bilge Adamın Korkusunda Kvothe kahramanlık yolundaki ilk adımlarını atıyor ve kendi
ömrü dahilinde efsane haline gelmenin hayatı bir adam için ne kadar zor kılabileceğini öğreniyor.

   Uyuyan höyük krallarından prensesler kaçırdım. Trebon kasabasını yakıp kül ettim. Felurianla bir gece geçirdim ve hem canıma hem de aklıma mukayyet olabildim. Çoğu insanın alındığından daha küçük bir yaşta Üniversiteden atıldım. Başkalarının gündüz gözüyle ağızlarına almaktan bile korktukları yollardan ay ışığı altında geçtim. Tanrılarla konuştum, kadınlar sevdim ve ozanları ağlatan şarkılar yazdım.

   Benim adım Kvothe. Belki beni duymuşsunuzdur.

Yorum
   Herkese merhaba kitap severler! Öyle uzun zaman olmuş ki yazmayalı, bir kitap yorumunun nasıl yazıldığını az kalsın unutuyordum. Blogu ve yorumları bu denli ihmal etmiş olmak beni fazlası ile üzüyor ama hayatta her zaman istediğimiz kadar boş zaman ve istek olmayabiliyor bu tarz işler için. Şu sıralar bir iki kitap okuyup bitirmiş olmama rağmen yorumunu giremeyecek kadar meşgul, yorulmuş ve hevessiz bir dönemden geçiyorum. Umarım yakında bu durumların hepsinden kurtulur ve blogla daha alakalı olduğum günlere dönerim. Her neyse ilk kitabını oldukça beğendiğim Kralkatili Güncesi serisinin ikinci kitabını da an itibari ile bitirdim ve sıcağı sıcağına yorumumu yapmayı ihmal etmeyim istedim.


    Kendisine “kissed by fire” lakabını yakıştırdığım kızıl kafa Kvothe’un maceraları son hızıyla devam ediyor. Hem de oldukça kalın ikinci kitabıyla. Bu kitabı çok kısa sürede ve oldukça kendimi kaptırarak okudum dersem bir miktar yalan söylemiş olurum. Kitap oldukça akıcı olmasına rağmen hem yoğun bir dönem geçirdiğim için hem her yere taşınabilir bir yapısı olmadığı için çoğu zaman okumayı ihmal ettim veya başka kitapları araya sıkıştırmak durumunda kaldım o nedenle biraz geniş zamana yayarak okudum ama yine de efsanevi tadını almaktan geri durmadım.

     Önceki kitap ardında bıraktığı birtakım gizemler ile ve oldukça güzel bir kurgu ile başlayıp sona ermişti, okuyanlar bilirler. Bu kitapta da son derece güçlü bir kurgu olduğu hemen gözüme çarptı. Zaten baş karakteri sevmiş ve benimsemişseniz, kurgu aşırı derecede saçmalaşmadıkça kitabın tadı size hep leziz gelir kanısındayım. Bende arka kapak yazısındaki gibi destanlara konu olan, Felurian ile bir gece geçiren, üniversiteden atılan, tanrılarla konuşan Kvothe’umu sevdiğim için bu kitapta da nefesimi kesen yerler oldu.


   Olaylardan önce karakterlerden bahsetmemiz gerekirse, ilk kitaptan çok da farklı bir kadrosu olmadığını görebilirsiniz. Yine başı Kvothe çekmekle birlikte, üniversitedeki öğretmenler, Denna, Kvothe’un yakın arkadaşları Fela, Simmon, Wil gibi karakterlerin yanı sıra yeni ve farklı karakterler de kadroya dahil oluyordu. Bazılarını gerçekten çok sevdim. Tempi’yi,  Vashet’i, Brendon’ı, Celean’ı ve daha birçoğunu. Sizin de tanıdıkça seveceğinizden şüphem yok. Tabi pek içimin ısınmadığı kişiler de var. Mesela Felurian karakteri ve kitaptaki yeri bana saçma ve gereksiz geldi. Felurian’ı arka kapak yazılarından ve resimlerdeki tasvirlerden yola çıkarak çok daha farklı ve büyüleyici hayal etmiştim. Hevesinizi kırmak gibi olmasın ama kitaptaki yerinin pek de öyle olmadığını görünce bir nebze hayal kırıklığına uğradığımı söylemeden geçemeyeceğim. Bölümü gereksiz yere uzatılmıştı ve fantastik bir eser olmasına rağmen bazı paranormal yerlere saçma şekilde yer verilmişti.

                                                                     [!!SPOILER!!]
Ademler ile ilgili yerler de bazen sıkıcı ve yavaş ilerlese bile kitaba farklı bir boyut kazandırıyordu. Kitabın hep üniversitede veyahut hep yollarda geçmesini beklemek saçmalıktı. Yazarın Kvothe’u sürekli bambaşka dünyaların içine sürüklemesi, kitaba hareketlilik katıyordu. Bir yandan Severen’de Maer’in yanında, bir yandan Trebon taraflarında ejderuslar ile boğuşurken, bir yandan dünyadan çok uzaklarda fey dünyasında, bir yandan ormanlarda kamp kurarken haydut peşinde, bazense Ademre denen topraklarda Adem fedaileri tarafından eğitilirken onu görmek size de bambaşka kitaplar okuyor, bambaşka dünyalara gidiyor tadı veriyordu. Bu tür gezinti ve maceraların daha ergenlik döneminde diyebileceğimiz küçük Kvothe’umuza deneyim ve hayata bambaşka bakış açıları kazandırdığı, aynı zamanda bizlere Kvothe’un sahip olduğunu görmediğimiz birtakım özelliklerini gösterdiği gerçeği hoşuma gitti. Yine de en çok Kvothe’un üniversitedeki hallerine, oradaki arkadaşlıklarına özlem duyduğumu söylemem gerekir.
                                                              [!!SPOILER SONU!!]

    Yazar yine bu kitapta da özgün kurgusu ile bizleri şaşırtmaya devam ediyordu. Zaten en baştan beri sevdiğim ve “3S”olarak isimlendirdiğim sigaldri, simya ve sempati durumlarını kitapta oldukça seviyorken bunun dışında isimler, haritalar, Ademlerin dili, tarih, mahremiyete bölgeden bölgeye bakış açılarının farklı olması gibi orijinallikler göze çarpıyordu kitapta.

    Yer yer hatta çoğu zaman Kvothe’un sigaldrisini, sempatisini, alarını, lavta çalmasını özlediğim yerler oldu çünkü kitap çok kalın olduğu için sevgili kahramanımızın bunlar dışında uğraştığı birçok şey de oluyordu.


   Kitabın bambaşka, gizemli bir dünyası var. Siz de Kvothe ile birlikte birçok soru işaretinin ve gizemin peşinde sürüklenirken buluyorsunuz kendinizi. Kitap bu kadar kalın olunca ve seri üç kitaptan oluşacak olunca gizemin bir kısmının bu kitapta çözülüp bazı şeylerin açığa kavuşacağını düşünüyor insan ama 1200’e yakın sayfayı yalayıp yutmuş olmama rağmen en ufak bir soruma bile cevap bulamadım demekle kalmayıp bu kitap yeni soru işaretlerine sebep oldu diye de eklemek istiyorum. Biraz spoilerımsı bir şey söylemek istiyorum. O yüzden dikkatli okuyun bu satırları! Kitabın asıl gizemi hem Kvothe hem bizim için Chandrialılar olmakla beraber biraz fazla gizemli kalıp abartıldıklarını düşünmeye başladım. Herkesin onlar hakkında bir şeyler söylemekten kaçınması, onlarla ilgili hiçbir kaynakta yeterli bilgi bulunmaması abartıya kaçmış. Keşke bu kitapta biraz daha netleşen noktalar olsaydı düşüncesindeyim.



   Çok da uzatıp içinizi sıkmak istemiyorum. Zaten spoiler vermeden de tam layıkıyla yorum yapabileceğimden emin değilim. Şimdiye kadar istemeden de olsa arada spoilerlar kaçırdığım noktalar olduysa bağışlayın. Kitap tuğla gibi olsa da gözünüz korkmasın bakmayın benim biraz uzattığıma da oldukça akıcı ve muhteşem bir kitap. Şimdiden en sevdiğim ilk beş seri içine gözü kapalı girdi. Patrick Rothfuss’u ve yazım tarzını da oldukça beğendim. Üçüncü kitabı sabırsızlıkla bekliyorum ve herkese de mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum. Canım kitabım. Herkese bol kitaplı günler!


  Alıntılar
Evet, kusurluydu. Fakat gönül meselelerinde bunun ne önemi var? Biz insanlar bir şeyi sevdik mi severiz. Mantığın bunda yeri yoktur. Hatta mantıksız sevgi pek çok açıdan gerçek sevgidir. Sevmek için bir sebep oldu mu herkes sevebilir. Böyle bir şey cebinize bir peni koymanız kadar doğaldır. Ama bir sebep olmadan sevmek… Kusurları bilip onları da sevmek… İşte bu nadir, saf ve mükemmel bir şeydir. 
Annemin saçlarımı okşaması. Bana sarılan kolları. Başımı boynundaki o kıvrıma kusursuzca yaslamam. Geceleri kamp ateşinin yanında kucağına oturup kendimi miskin, mutlu ve güvende hissetmem. En kötü anılar bunlardı. Kıymetli ve mükemmel. Ağız dolusu cam kırığı kadar keskin.
Müzik kendi kendini açıklar, o hem yoldur hem de yolu gösteren harita. İkisi birdendir.
Her açık bilgi aslında tercüme edilmiş bir bilgidir ve her tercüme kusurludur. 
Çok dikkatli baktığın için yeterince göremedin. Fazla bakmak görmeye mani olabilir, anlıyor musun?
Şarkılar kendi saatlerini ve mevsimlerini seçerler. Ezgin cılızsa bunun bir sebebi vardır. Ezginin tonu yüreğinin mizacıdır ve çamurlu bir kuyudan temiz su çekemezsin. Tek yapacağın artıkların dibe çökmesini beklemektir. Yoksa sesin kırık bir çanınkinden farksız olur. 
Hangilerini daha ilginç bulurdunuz? Kendilerini hemen kollarınıza atanları mı, yoksa daha zorlu, daha çekingen, hatta çabalarınıza karşı kayıtsız kalanları mı? Aynı durum kadınlar için de geçerlidir. Bazıları erkeklerin yılışıklığına katlanamaz. Ve kendi kararlarını vermek için rahat bırakılmak hepsinin hoşuna gider. Daima gözünüzün önünde olan bir şeyi özlemeniz güçtür.
Teccam, Tecelli adlı eserinde sırlardan bahsederek onlara zihnin ıstırap verici hazineleri der. Çoğu insanın sır zannettiği şeylerin aslında hiç de öyle olmadığını açıklar. Mesela gizemler sır değildir. Az bilinen gerçekler veya unutulmuş hakikatler de. Teccam’a göre bir sır, faal olarak bilinen gizli bir bilgidir. 
Çoğu sır ağız sırrıdır. Paylaşılan dedikodular ve fısıldanan küçük skandallar gibi. Bu sırlar dünyaya salınmak için can atmaktadır. Bir ağız sırrı çizmenizin içine kaçmış küçük taş gibidir. İlk başta onun farkında bile olmazsınız. Ama daha sonra rahatsız edici ve en sonunda katlanılmaz hale gelir. Ağız sırları tutuldukça büyürler, dudaklarınıza baskı yapana dek şişerler. Serbest kalmak için didinirler. Yürek sırları farklıdır. Bunlar mahrem ve ıstırap vericidir. Tek istediğiniz onları dünyadan saklamaktır. Ağzınızda şişip dudaklarınıza baskı yapmazlar. Yürekte yaşarlar ve saklandıkça ağırlaşırlar.    
Teccam ağız dolusu zehrin bile bir yürek sırrından daha iyi olduğunu iddia eder. Bir budalanın bile ağzındaki zehri tükürebildiğini, ama bizlerin bu ıstırap verici hazineleri sakladığımızı söyler. Onları her gün biraz daha yutkunarak içimizde daha da derine inmeye zorlarız. Orada otururlar, ağırlaşırlar, çürürler. Yeterince zaman geçerse kendilerini saklayan yüreği ezerler.
Dünyada hiçbir şey birini alışık olmadığı bir hakikate inandırmak kadar zor değildir.
Yabancı diller müzik enstrümanları gibidir: ne kadar çok dil bilirseniz yenilerini öğrenmeniz o kadar kolaylaşır.
En fazla şeyi cevap veremediğimiz sorulardan öğreniriz. Bunlar bizi düşünmeye sevk eder. Bir insana tüm cevapları verirsen elde ettiği tek şey bazı hakikatler olur. Ama ona bir soru verirsen kendi cevaplarını kendi arar.
Uyurken bir ateşin resmiydi. Uyanıkken ateşin ta kendisi.
Gurur ve akılsızlık; bu ikisi daima el ele gider.
Öykü dediğin ceviz gibidir. Bir budala onu bütün bütün yutup boğulur. Başka bir budala değersiz olduğunu sanıp atar. Ama bilge bir kadın kabuğu kırmanın ve içindeki meyveyi yemenin bir yolunu bulur.
Bazen bir insanın alabileceği en iyi yardım, başka birine yardım etmesidir.
Fakat sessizlik öncekinden de güçlüydü. O kadar yoğundu ki ekmeğinizin üstüne sürüp yiyebilirdiniz. Öyle sessizlikler vardır ki sözcükler bile bunları kovamaz.

Puanım
 

15 Nisan 2017 Cumartesi

Dr. Jekyll ile Bay Hyde - Robert Louis Stevenson | Kitap Yorumu



Orijinal Adı: The Strange Case of Dr Jekyll and Mr Hyde
Seri: Yok
Yayınevi: Bordo Siyah
Sayfa Sayısı: 100
Goodreads Puanı: 3.79  (247,943 Oy)

Yorum

  Uzun zamandır merak ediyordum ama yeni okuyabildim ve çok sevdim. Yazar çağının ötesinde kısacık bir başyapıt yazmış, evet başlıyorsunuz ve tam tadını almaya başlarken kitap bitiyor, nasıl bitti anlamıyorsunuz. Biraz daha olsaydı dedirtiyor.

  Kitabın 19. yyda yazıldığına inanmak zor, yazar sanki bugünün psikoloji bilgisine sahipmiş de onu kurguya çevirmiş gibi. İnsanın içindeki iyi-kötüyü ve arasındaki bağlantıyı bulunduğu zamana göre çok farklı bir biçimde işliyor ve size çok güzel bir şekilde sunuyor. Kitabın dili çok akıcı, bir oturuşta bitecek kadar kısa ve sürükleyici, merak ediyorsanız durmayın okuyun derim. :)

Puanım


Bir İdam Mahkûmunun Son Günü - Victor Hugo | Kitap Yorumu - Ve Bir Duyuru!

Duyuru
Herkese merhaba! Şu sıra Sümeyye de bende blogla çok ilgilenemiyoruz, mesela bugün Cumartesi ve normalde bugün bir öneri yazısı yazmış olurduk. Ama işte bu sıra ikimizinde pek zamanı olmadığı için yazılarımız aksıyor ve bizde bir süreliğine Öneri Atölyesi'ne yazı çıkaramayacağız. Bunu söyleyelim istedik ve blog genel olarak eskisi kadar aktif olmayacak muhtemelen. Yine de her fırsatta buralarda olmaya çalışacağız. :)


Bir İdam Mahkûmunun Son Günü

Orijinal Adı: Le Dernier Jour D'un Condamne
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 160
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 3.95  (6,576 Oy)

Yorum

  Kitabı bir kaç gün önce bitirdim ama yeni yorum yazabiliyorum.

  Victor Hugo, çok sevdiğim yazarlardan biridir, zaten Fransız edebiyatının en güçlü ve tanınmış isimlerinden biri. Notre Dame'ın Kamburu ve Sefiller'i okumuş ve çok sevmiştim, Sefiller'in etkisi yıllardır üzerimdedir. 

  Victor Hugo bu kitabında o zamana kadar kimsenin yapmamış olduğu bir şeyi yaparak, idama ve giyotine karşı olan düşüncelerini anlatmak için bir mahkûmun ağzından son gününü ve düşüncelerini kaleme alıyor. Kitap çıkış noktası ile bile kan dondurucu iken okurken iliklerinize kadar titriyorsunuz, bir insanın ölüme, giyotine gitmeden önce yaşadığı şeyleri, düşüncelerini, korkularını okumak ve etkilenmemek mümkün değil. Hele de yazan Victor Hugo olunca. 

  Kitabın başında Victor Hugo'nun idamla ilgili düşüncelerinin bulunduğu bir önsöz vardı ki en az roman kadar etkileyiciydi. Yazar tüm benliği ile idama karşı, o suçluların idam edilmesini değil iyileştirilerek topluma kazandırılmasını savunan ve bunu kitap haline getirecek kadar tutkulu bir insan. Kitap her satırı ile etkileyici ve önemli bir eser, mutlaka okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum.

Puanım


14 Nisan 2017 Cuma

Parfümün Dansı - Tom Robbins | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Jitterbug Perfume
Seri: Yok
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
Sayfa Sayısı: 432
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.24  (54,047 Oy)

Arka Kapak Yazısı

"Oyunculuk uçarılık değil, bilgeliktir" diyerek çılgınlık derecesinde "oyuncul" romanlar yazan Tom Robbins, bu romanda hayatımızı var eden en temel kavramlar hakkında düşünmeye ve insanın doğayla ilişkisinin kopma sürecinin anlatıldığı düşsel / tarihsel bir yolculuğa çağırıyor bizi.

Batı'dan Doğu'ya, oradan da Yeni Dünya'ya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünya'da ise sadece "başarı" ve hırs vardır. Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan'dır. Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri, yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları; dans, müzik ve aşkla ilgilenmek yerine, doğru ve yanlışla uğraşan Aristo, İsa ve Descartes'a inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır. Aynı zamanda Bay Mantıksız, Bay İçgüdü, Bay Hayvani Sır, Bay Çingene, Mastürbasyon, Bay İnatçı Güç, Bay Küstahlık, Bay Doğa Eni İyisini Bilir...dir.

Pan'ın en yakın arkadaşları ise 'insanın kalbiyle yaşamasını' savunan kendi kendinin kralı Alobar ve Kama-Sutra'yı bütün incelikleriyle bilen koku bilgesi Kudra'dır.

Bugün Pan'ın, Alobar'ın ve Kudra'nın izleyicileri günahlarından pişman olmayan günahkârlar, inançsızlar, şehvetli kadınlar, müzisyenler, âşıklar, asiler, şairler ve delilerdir.

Bu kitapta hayatlarını bir 'deney' olarak yaşayanlar anlatılmaz. Onların okumalarına da gerek yoktur!..

Yorum

  Herkese merhaba! Bu sıra yoğunluktan bloga pek uğrayamadım, pek fazla zamanım olmadı ve bende bulduğum zamanları okumak için kullandım. Parfümün Dansı'da Pazartesi bitti ama ben daha yeni yorum yazabiliyorum.

  Parfümün Dansı'nı okuduğum bir kaç yorum sonrasında okumaya karar vermiştim ama kitabın içeriği ile ilgili hiçbir bilgim yoktu, iyi ki de yokmuş, her şeyin tamamen sürpriz olması kitabı okurken daha çok zevk veriyor.

Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. 

  Kitap birbirinden farklı bir kaç karakterin etrafında dönüyor, her karakter ayrı ayrı düşünelerek yazılmış ve hepsi de iyi kurgulanmış karakterler. İşte bu karakterlerimiz aracılığı ile yazar hayatı, ölümsüzlüğü, aşkı ve insanın yaşam yolculuğunu irdeliyor. Yazar bir çok açıdan oldukça etkileyici ve dikkat çeken çıkarımlar yapıyor ve kitabın karakterleri aracılığı ile size bir çok şeyi sorgulatabiliyor.

Tabii... Hayatatta üzüntü pek boldur. Ölüm de ek bir üzüntüdür. Korku, kaygı, suçluluk, hatta biraz nevroz, hayatın kabul etmesi zor gelen bu sonucunda doğal tepkilerdir. Ama seçilecek yol, bu tepkileri fazla ciddiye almamaktır. 

  Parfümün Dansı'nı genel olarak beğendim, güçlü bir karakter tablosu var ve hikaye örgüsü de oldukça iyi hazırlanmış, işin içine yazarın hayat-ölüm gibi konular üzerine düşünceleri de girince kitap okuması çok zevkli bir edebiyat şölenine dönüşüyor. İlk yarıda bunu çok güçlü hissetsem de sona doğru o kadar zevk almadığımı da belirteyim ve en sondaki öte dünya ile ilgili bölümü de hiç sevmedim, bir de yazar cinsel ilişkilere sanki gereğinden fazla yer ayırmış gibiydi. Yazarın kendine özgü tarzını sevdim, kitaptaki bağlantılar oldukça hoşuma gitti, üzerine çalışılmış bir kitap olduğunu oldukça iyi gösteriyor. Okuduğunuza pişman olmayacağınız, güçlü bir kitap.

Alıntılar

Doğmak ve ölmek kolaydı. Zor olan hayatın kendisiydi. 
Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın. 
Eğer dünyanın gündüz kadar geceye de ihtiyacı varsa, ruhun da aydınlığı dengelemek için karanlığa ihtiyacı olması gerekmez miydi? 
Küçük mucizeleri kabul ettiğimiz zaman kendimizi büyük mucizeleri hayal edebilecek yeterlilikte hissederiz. 
İnsanları sınırlayan insanlardır. 
Galiba ölüm insanı birden fazla yolla mahvedebiliyor. Yaşarken bile yenebiliyor insanı. 
Tabii... Hayatatta üzüntü pek boldur. Ölüm de ek bir üzüntüdür. Korku, kaygı, suçluluk, hatta biraz nevroz, hayatın kabul etmesi zor gelen bu sonucunda doğal tepkilerdir. Ama seçilecek yol, bu tepkileri fazla ciddiye almamaktır. 
Sırf uzun ömür için, uzun ömür istemek insanı sınırlayan bir tutkudur.

Puanım