Polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2017 Cuma

Gelin Koleksiyoncusu - Ted Dekker | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Bride Collector
Seri: Yok
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 568
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 3.84  (9,149 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   "Kutsa Beni Tanrım, İşlediğim ve İşleyeceğim Günahlar İçin..."

    FBI özel ajanı Brad Raines kariyerinin en karmaşık davasıyla karşı karşıyadır. Davanın ucunda dört genç kadını öldürmüş, sapık ruhlu ve bir o kadar da zeki bir seri katil vardır.

    Her şey, terk edilmiş bir ahırda bulunan genç bir kadın cesediyle başlar. Ölü beden çırılçıplak soyulmuş, başına bir gelin duvağı konulmuş ve koltuk altlarından desteklenerek duvara sırtından yapıştırılmıştır. Topukları matkapla delinen cesedin en büyük özelliği ise, hâlâ çok güzel görünüyor olmasıdır.

    FBI'ın Gelin Koleksiyoncusu olarak adlandırdığı katilin hedefi, mükemmelliğin sayısına yani Tanrı'nın rakamı olan "yedi"ye ulaşmaktır. Bunun için sırada ölümü bekleyen üç masum ve güzel kadın daha vardır. Katili bulmak artık tam bir zaman yarışına dönüşmüştür. Davayı çözmekte zorlanan Brad'in son umudu ise, yardım almak için başvurduğu sıra dışı kişi, şizofren tanısı konulan Paradise'tır. Cesede dokunduğunda, o kişinin ölmeden önceki son dakikalarını yaşama yeteneğine sahip Paradise, korkunç katil Gelin Koleksiyoncusu'nun yakalanmasına yardımcı olabilecek midir?



Yorum
   Tüm kitap severlere merhaba! Bir polisiyenin daha sonuna geldim ve şimdi yorum sırası! Ted Dekker’ın daha önce Çember serisine başlamıştım. Nasıl bir yazar olduğuna dair övgüleri ilgili blog ve kitap paylaşım platformlarından ve Esma’dan da haber aldığım kadarıyla tabiki bu eserine büyük bir heyecan ve merak içerisinde başladım. Ama tıpkı Çember serisinin ilk kitabında olduğu gibi bu kitapta da bir miktar hayal kırıklığına uğrattı beni yazar. Bu yazarın sıkıntısı şu galiba: Bir yere kadar kafasında çok iyi kurgu yapıyor. Konu güzel, karakterler on numara ama yolun geri kalanını planlamadan, akışına bırakarak hareket ediyor. Ve belli yerden sonra o güzelim kurgu bir anda karmakarışık ve saçma bir hale dönüşüveriyor. Okuduğum eserlerinde ilk başta onaylayarak ve severek başlarken sonunda sürekli eksikler ve saçmalıklar arasında buluyorum kendimi. Bu kitapta da tam olarak olan buydu zannedersem. Daha detaylı sebebini “spoiler” paragrafımda açıkladım zaten. Merak edenler oradan bakabilirler.
 

    Kitapta arka kapaktan da anlayabileceğiniz gibi bir seri katilin öldürmek üzere kurban seçtiği gelinler ve onların peşindeki dedektiflerden bahsediliyor. Buraya kadar klasik bir polisiye olduğunu düşünebilirsiniz ama işin aslında öyle olmadığını hatta polisiyenin diğer unsurlar yanında bariz şekilde sönük kaldığını okudukça fark ediyorsunuz. Kitapta psikolojik-gerilim ve aşk yönlerinin daha ağır olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden onu sıradan bir polisiye olarak düşünerek okumaya başlamamanızı tavsiye ederim.


    Spoiler vermeden anlatamayacaktım. İnsanların sırf güzel olduğu için tehlikede olması mümkün mü bu kitaptaki gibi 20-25 yaş arası genç ve güzel bayanları gözüne kestiren psikopat bir seri katil söz konusuysa evet gerçi kitapta felsefi yönden baktığımızda güzellik algısının kişiden kişiye değişebileceğini düşünürsek güzellik tanımının ucunu açık bırakarak herkes için ortak bir güzellik algısı sunduğundan ötürü kitaba bir miktar kızgınım. Her neyse. Öncelikle sizi baş karakterlerden biriyle yani seri katille tanıştırmadan önce seri katillerin en temel özelliklerinden kısaca bahsetmek isterim ki bu özelliğe çoğu polisiye kitabında rastlamanız mümkün. Seri katiller yapmış oldukları şeyleri, bir görev bilinci ile yaparlar. Bu görev genellikle onlara tanrı dedikleri üstün bir güç tarafından verilmiştir. Kendilerinin toplumdaki herkesten farklı, üstün ve seçilmiş olduklarına inanırlar. Tanrı ile konuştuklarını zannederek ayinler yaparak tanrıya kurban verirler öldürdükleri kişileri ve bununla huzur bulduklarına inanırlar. Bu kitapta işte tam böyle bir ruh hastasının psikolojisi insanlara bakış açısı, ruhi durumu öyle güzel anlatılmış ki başarılı bir polisiye okuduğunuzu hissediyorsunuz.

Kitaptaki seri katili gözümde canlandırırken Ted Bundy'i hayal ettim.

    Ben şahsen psikolojik hastalıkları, şizofreni, bipolarlık gibi psikotik hastalıkların insanın zihnine neler yapabileceğini merak eden bir insan olarak kitapta bunun çok güzel şekilde aktarıldığını düşünüyorum. Yazarın muhtemelen bu kitabı yazarken bununla ilgili detaylı araştırmalar yaptığı belli oluyor. Bir şizofreni hastasının akılndan neler geçtiği gözler önüne başarı ile serilmiş. Onların iç dünyasını kitap güzel şekilde yansıtmış, konuşurken kurdukları biz okurların bile anlamadığı cümleler, yazdıkları şiirlerde daldan dala atlayan milyonlarca düşünce kargaşası kafalarının içinde neler olup bittiğini güzel şekilde görmemize olanak sağlıyor.

[Spoiler] 
     Kitapta hoşuma gitmeyen noktalardan biri cinayet olaylarını çözmek için polisler, FBI gibi ellerinde milyonlarca imkanı olan kişilerin elinden hiçbir şey gelmeyip de Akıl Hastanesi’ndeki üç hastanın tüm olayları çözmesi bana biraz zorlama ve saçma geldi. Hele ki birisinin bunları sadece medyumsal yetenekler ile yapması. Sanki bir büyü yaparak pat diye hiç kimsenin çözmeyi beceremediği olayları kolayca çözmesi saçma gözüktü. Katilin sadece baş karakter olan Brad’in etrafındaki insanlara saplantılı olması ve koskoca polis memurlarını ya da hastanedeki güvenlik görevlilerini elini kolunu sallayarak öldürmesi ve uzun süre yakalanmaması da ilginç bir detaydı. Bir de tüm bu hengamenin ortasındaki garip duygusal gelişmeler. Paradise ile Brad aşkı çoğu yerde katilden, yaşanan cinayetler ve aksiyondan çok daha ön planda idi ve bir an aşk romanı okuyorum falan zannettim. Bu aşka gerek var mıydı gerçekten?
[Spoiler Sonu] 

 

    Polisiye yönü çok ağır basmasa bile güzel bir gerilim kitabı idi. Kitapta ön planda olan birden çok karakterin gözünden anlatılan akıcı kitaptaki ruhsal tahlilleri çok başarılı buldum üstelik kitabın öğretici yönü de oldukça yüksekti. Yüksek puanı sırf bunun için veriyorum yoksa kurguda boşluklar ve saçmalıklar olduğunu ifade etmiştim. Okunmaya değer olduğunu düşünüyorum. İyi okumalar diliyorum! :)


Alıntılar
Hiçbir zevk, zihnin kendini eğlendirme gücünden daha iyi olamazdı.  
Başka birini anlamak, kısmen insanın kendini keşfetmesinden geçiyor.
Delilik ve dâhilik arasında çok ince bir çizgi mevcut.

Ne yazık ki dünya. Tanrı’nın bize verdiği en büyük zekalardan bazılarını alıp kafeslere kilitledi. Çoğu parlak zekalı ya da yaratıcı insan, sıradan insanlara garip göründü. Dâhiler hemen her zaman toplumdan dışlanırlar. Zekilerle çocuk bahçelerinde alay edilir. Onlar dünyayı bizlerden farklı görürler ve bunun için de dışlanırlar. Hemen hepsi en azından yalnız bırakılır, en kötü ihtimalle de bir yere kapatılır. Statükoyu cesaretlendirmek ve hayata farklı gözlerle bakanları dışlamak insan doğasındandır. 
İkiyüzlülük bir tür akıl hastalığıydı. Tıpkı akıl hastaları gibi, ikiyüzlüler de kendi hastalıklarını göremezlerdi.
Ona aşık değildi. Bu çok ileri gitmek olurdu. Ancak eğer aşık olmak dedikleri his buysa, bunun uğruna bu kadar çok kişinin kendini riske atması anlaşılır bir durumdu.

 Puanım

15 Ekim 2017 Pazar

Adalet - Kolektif (26 Yazar) | Kitap Yorumu

26 yazar

Orijinal Adı: No Rest for the Dead
Seri: Yok 
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 432
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.6  (3,071 Oy)

Arka Kapak Yazısı


Yirmi altı usta yazardan tek bir hikâye…

Jeff Abbott - Lori Armstrong - Sandra Brown - Thomas Cook
Jeffery Deaver - Diana Gabaldon - Tess Gerritsen 
Andrew F. Gulli - Peter James - J.A. Jance
Faye Kellerman - Raymond Khoury - John Lescroart
Jeff Lindsay - Gayle Lynds - Phillip Margolin
Alexander Mccall Smith - Michael Palmer - T. Jefferson Parker
Matthew Pearl - Kathy Reichs - Marcus Sakey
Jonathan Santlofer - Lisa Scottoliner - L. Stine 
-Marcia Talley


Yorum

  26 yazar bir araya gelip, bir kitabı nasıl yazabilir ki? Kitabın kapağını ilk gördüğümde ve sonrasında bu soru zihnime takıldı ve okuyup görmek istedim. İki yazarın bile ortak kitap çıkarması bana hep şaşırtıcı gelmiştir, bir kitap sadece bir yazara ve onun düşünce dünyasına ait gibi hissederim hep.

İnsanın hayatta yalnızca tek bir şansı olurdu ve kendisine sunulan bu şansa dört elle sarılması gerekirdi.

  Kitabı dışı ile yargılayacak olursak, kitaptan etkileyici bir polisiye çıkabileceğini düşünmüyordum ama yazarların arasında kitaplarını severek okuduğum kişiler de olunca merakım arttı. Her yazar ayrı bir bölüm yazmış ve hepsi bir araya gelince hikaye de kopukluk olmuyor, bu yönden takdire değer bir iş çıkmış. Özele inecek olursak;
 
Her şeyden uzaklaşmak ve olanları unutmak için çok çaba sarf ettim ama aslında hiçbir zaman unutmuyorsunuz, sadece yaralarınızın üzerini bir doku kaplıyor ve hayatınıza devam ediyorsunuz.
  Kitabın konusu ve ilerleyişi fena değildi, her karakterin penceresinden olayı okumak ve çeşitli açılardan bakmak kitaba yakışmıştı. Kitabın sonuna kadar da bir gizem hakimdi, bu da sizi hikayenin içinde tutmak için iyi bir sebep. Ancak kitapta her şey ortalama seviyede idi, cinayet ve plan güzel ama şaşırtıcı olmaktan yoksun, yazar üslupları ise birbirinden farklı olduğu için bölüm geçişleri ya da aynı karakteri farklı yazarlardan okumak kitaptaki bütünlüğü zedeliyor.

Hayattaki hiçbir şey basit değildir.

  Genel olarak değerlendirecek olursam, ben 26 yazarın çalışmasından daha iyi bir sonuç beklerdim, bir polisiye roman olarak tatmin edici bulmadım. Ancak konu bütünlüğünün sağlanması ve kitabın akıcı bir şekilde yazılmış olması da sıkılmadan bitirmenizi sağlıyor. Kitaba kötü diyemesem de iyi diyemem, okusanız da okumasanız da bir şey kaybetmeyeceğiniz kitaplardan. Şuna da değinmek isterim ki, kitabın (yazarlara ödenen para dışında) gelirin Lösemi & Lenfoma Vakfı'na bağışlanacak olmasından çok hoşlandım.

Puanım

 Puanım aslında 2.5'ti ancak gelirinin bağış olarak kullanılacak olması takdire değer.

27 Eylül 2017 Çarşamba

Dokuz Gün (Jim Clemo Serisi #1) - Gilly Macmillan | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: What She Knew
Seri: Jim Clemo #1
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 496
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.89  (41,121 Oy)


Arka Kapak Yazısı
  Rachel Jenner bir an için arkasına dönmüştü. Şimdi sekiz yaşındaki oğlu Ben kayıp. Peki ama o talihsiz öğleden sonra gerçekten ne olmuştu?

   Kişisel sorunları ve kendisine sırtını dönen insanlar arasında kalan Rachel bir hata yapmıştı ve artık güvenebileceği kimse kalmamıştı. Ya insanlar Rachel'ın anlattıklarına güvenebilir miydi? Saat ilerliyor, Ben'in şansı azalıyordu. Peki, siz kimin tarafındasınız?


Yorum
   Bir gerilim-polisiye kitabının daha sonuna geldik. Uzun zamandır polisiye okumadığım için bir miktar özlem duyduğum doğrudur. Bu kitapta güzel bir geri dönüş oldu diyebilirim. Aslında kütüphaneden Stephen King’in 22/11/63 eserini almıştım ve gerilim kitabı okumaya onunla geri dönüş yapacaktım  ama işler yolunda gitmedi ve okuyamadan geri vermek zorunda kaldım. Bende içimde ukte kalmasın diye bu kitabı okumaya karar verdim. Belki Stephen King’in eserinin etkileyebileceği kadar etkilemedi ama yine de fena kitap sayılmazdı.

Çoğu zaman başkalarının gözünde, sandığımız kişi değilizdir.
   Kitabı kısaca özetleyecek olursak kayıp bir çocuğun davası, bu davada bulunan dedektifin olayları ele alışı, annenin kayıp çocuğu ile olan bağı ve hisleri okuyucuya aktarılmış. Kitapta duygular, olaylar gerçekçi bir dille aktarıldığı için hoşuma gitti. Annenin olaylara verdiği tepkiler hayatın içinden ve gerçekçi idi. Kaçırılma planı da mantıklı ve olayların gidişatı düzenli idi. Bir yerden sonra kitap bayağı heyecanlandı. Sürekli acaba şu mu acaba şöyle mi diye kafamda kurmaya başladım. Sonu meraklandırıcı ve ucu açık bitmişti. İkinci kitap henüz ülkemizde çıkmadı ama çıkınca da okunabileceğini düşünüyorum. 

Birileriyle tanıştığımız zaman, onun takdirini kazanmak için elimizden geleni yaparız, kendimizi en iyi şekilde ifade etmeye çalışırız, yine de çoğu zaman yanlış anlaşılırız. Bu, hayatın trajik bir yönüdür.
   Dili akıcı ve sade idi. Bir yandan dedektifin ağzından anlatılırken, diğer yandan anne de olayları kendi bakış açısı ile anlatıyordu. Yani hep olaylara bir polisiye düzeyinde mesleki olarak bakabiliyor, hem bir annenin gözünden ve duygusal yaklaşabiliyordunuz. Zaten kitabın mesleki yönü de olduğu söylenebilir. Çünkü çocuğu kaçırılan anneye uygulanan terapiler, psikolojik eğitimler, mesleki terimler çok fazla hakimdi kitaba. Bu yönüyle eğitici ve öğretici bir kitaptı da diyebilirim. Kitabı genel olarak beğendim. Orta kalitede bir polisiye arayanlar varsa kitabı okumalarını öneririm. Herkese bol kitaplı günler. :)


Puanım


31 Mart 2017 Cuma

Tek Başına (Dedektif D.D Warren #1) - Lisa Gardner | Kitap Yorumu

d.d warren

Orijinal Adı: Alone
Seri: Dedective D.D. Warren #1
Sonraki Kitap: Saklambaç
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 500
Baskı Yılı: 2007
Goodreads Puanı: 3.97  (38,552 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Silahlı bir adamın, karısını ve oğlunu rehin aldığı ihbar edilir. Komşular silah sesleri duyar. Evden gürültüler gelmektedir. Boston emniyet teşkilatı ayaktadır. Olay yerine ilk gelen keskin nişancı Bobby Dodge’un tek başına namlunun arkasından seyrettiği, sıradan bir karı-koca kavgası mı, yoksa ustaca tezgâhlanmış bir oyun mudur? Öfkeli kocanın parmağı tetikte kenetlenmişken memur Dodge’un karar vermek için zamanı daralmaktadır.

Güzel, alımlı ve tehlikeli Catherine Rose Gagnon için bu ilk kabus değildir. Yirmi beş yıl önce, henüz küçük bir kızken acımasız bir sapık tarafından kaçırılmış ve toprağın altında kabus dolu bir ay geçirmiştir. Şimdiyse kocası gözlerinin önünde öldürülmüştür. Üstelik bütün gücünü ve bağlantılarını kullanmaya hazır olan kayınpederi Yargıç Gagnon, oğlunun ölümünden dolayı Catherine’i suçlamaktadır. Etrafındaki çember gittikçe daralan Catherine akıntıya karşı tutunacak bir dal aramaktadır.

Bay Bosu, işlediği korkunç suçlar yüzünden yattığı yüksek güvenlikli hapishanede geçirdiği yalnızlık dolu yıllardan sonra hayatta kalmayı başarmıştır. O artık özgür bir insandır. Kimsenin adını, sanını bilmediği, bütün dünyanın unuttuğu bir adam. Onun unutmadığı tek şey ise intikamdır.

Yıllar süren zorlu eğitim, gecesi gündüzü belli olmayan bir hayat, aileye ve aşka yer kalmayan bir dünya. Ve bütün bunlar tek bir atış içindir. Namlu henüz soğukken yapılacak tek bir atış. Bir kurbanın başına silah dayalıyken keskin nişancının yaralama ya da sakat bırakma lüksü yoktur.

Bir can kurtarmak için bir can alırsınız.. Ve bedelini bir ömür boyu ödersiniz..


Yorum

  Lisa Gardner, çok sevdiğim polisiye yazarlardan biridir. Bundan önce sadece iki kitabını okumuştum ama ikisini de çok sevmiştim, yazar klasik bir polisiye gibi başlıyor ve olayları öyle bir noktaya taşıyor ki ister istemez şaşırıyorsunuz.

  Dedektif D.D. Warren, sekiz kitaptan oluşan bir seri. Serinin baş kahramanı elbette D.D. Warren adlı kadın bir dedektif. İsmi ise saklı, D.D. gizemini benim bildiğim kadarıyla hala koruyor. D.D. işi için yaşayan, tam bir polis, sizi çok şaşırtan bir karakter değil. Ben pek sevmemiştim, serinin üçüncü kitabı olan Sessiz Çığlık'ta tanımıştım ve ısınamamıştım, duygularım hala geçerli, bana biraz zorlama bir karakter gibi geliyor. Neyse zaten bu kitapta da pek az gördük onu.

  Tek Başına, ilginç bir olay örgüsüne sahipti. Polisiyelerde genelde bir cinayet olur ve sonra polis araştırmaya başlar bizde onu okuruz. Bu kitapta ise bu durum farklıydı biraz, bir polis bir adamı vurmak zorunda kalıyor ve bu yaşananlar planlı bir cinayet mi? yoksa değil mi? sorusu ile başbaşa kalıyorsunuz ve olaylar başlıyor.

  Genel olarak güzel bir polisiye, şaşırtıcı ve farklı detayları var. -Her ne kadar ben pek şaşırmasam da, çok fazla polisiye okuyunca bir süre sonra şaşırmak pek mümkün olmuyor ne yazık ki.- Yazar iyi bir hikaye ve olay örgüsü seçmiş, okurken sıkılmıyorsunuz sayfalar akıp gidiyor. Bay Bosu adlı karakterin kitaba kattığı gerilim hoş olsa da karakteri çok doğal bulmadım. Catherine karakteri ise hem kafa karıştırıcı hem de iyi kurgulanmış bir karakterdi ama yine de eksikleri vardı.

  Aslında kitap genel anlamda iyi olsa da her şeyde bir parça eksikliği vardı. Yazar yıllar içinde tekniğini geliştirmiş çünkü benim okuduğum ve bu kitaptan sonra yazılan Sessiz Çığlık ve Kusursuz Tuzak çok daha başarılı kitaplardı. Hala yazarın en sevdiğim kitabı Kusursuz Tuzak, polisiye severlere kesinlikle öneririm. Kusursuz Tuzak'ın yorumuna buradan ulaşabilirsiniz.

  Polisiye-gerilim sevenler için Lisa Gardner iyi bir seçim olacaktır, yazarın şaşırtmacalı ve asla göründüğü gibi olmayan olay dizileriyle dolu kitapları kesinlikle okumaya değer. Bolca kitapla kalın dostlar. :)

Bonus!!

Serideki kitaplar birbirinden bağımsız, yine de sırayla okumak isteyenlerin aklında bulunsun. :)

Dedektif D.D Warren Serisi Kitap Sırlaması
1.Tek Başına
2.Saklambaç
3.Sessiz Çığlık
4.Anlatmak İçin Yaşa
5.Kızım İçin Son Kez
6.Son Yüzleşme
7.Korkuya Yer Yok

Puanım


19 Ocak 2017 Perşembe

Yarasa (Harry Hole #1) - Jo Nesbo | Kitap Yorumu ve Seri Bilgisi


Orijinal Adı: Flaggermusmannen
Seri: Harry Hole #1
Yayınevi: Doğan Kitap
Sayfa Sayısı: 392
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.56  (42,431 Oy)


Arka Kapak Yazısı


Jo Nesbo'nun ünlü dedektifi Harry Hole'un soluk soluğa ilk macerası.

Yirmi üç yaşında Norveçli bir kadın Sidney'de ölü bulununca, Oslo Cinayet Masası dedektifi Harry Hole, bu vakayı incelemeye gönderilir. Amacı Sidney polisine elinden geldiğince yardım etmektir ama kesin bir dille işe burnunu sokmaması söylenir.

Soruşturmaya seyirci kalmaya niyeti olmayan Harry, ekibin baş dedektiflerinden biriyle arkadaşlığını ilerletir ve kendini olayların içinde bulur. Harry katile adım adım yaklaştıkça çok tehlikeli bir seri katilin peşine düştüğünü ve aslında soruşturmanın içindekiler dahil hiç kimsenin güvende olmadığını düşünmeye başlar.


Yorum

Yarasa'yı ilk gördüğümde (üzerindeki Harry Hole'un ilk kitabı ibaresini gördüğümde) "Nihayet çıktı!" dedim ve hemen aldım, maalesef alırken hızlı davransam da başlamam zaman aldı her neyse.

  Harry Hole benim çok sevdiğim polisiye seriler arasına girdi, serinin kitaplarını okudukça bahsediyorum zaten bundan. Yalnız şuna yeniden değinmeden geçemeyeceğim, bu seri neden Türkiye'de bu kadar düzensiz basıldı? Koridor Yayıncılık üçüncü ve beşinci kitabı basıp devamını getirmemiş, sonra Doğan Kitap dördüncü kitaptan başlayıp sekize kadar devam ettirmiş. 2016 Kasım sularında da ilk kitabı bastı. Bu düzensizliği anlayamadım, hiç de anlayamayacağım sanırım, ısrarla dile getiriyorum çünkü bu seri diğer polisiyeler gibi her kitabı birbirinden bağımsız değil. Seride her kitabın kendi konusu olduğu gibi, diğer kitaplara yayılmış bir konu daha var ki ben serinin beşinci kitabından seriye başladığım için devasa bir spoiler yemiştim.

  Şikayet kısmını geçtikten sonra kitaba gelelim. Yazar seriye Norveç'te değil Avusturalya'da başlamış, Harry Hole Sidney'de ölen Norveç'li bir kadının ölümünü araştırmak için Avusturalya'ya gidiyor ve cinayeti araştırdıkça olayların göründüğünden çok daha farklı olduğunu anlıyor.

  Bu kitabı okurken yazarın zaman içinde kendi tarzını bulduğunu ve kendini geliştirdiğini fark ettim. Bu kitap benim seride hoşuma giden o Norveç havasından ve özgün tarzından yoksundu, hatta Amerikan polisiyelerinden çok fazla esinti vardı. Bunlar da benim bu kitabı diğer kitaplar kadar sevmeme engel oldu. Yazar kitapta biraz laf kalabalığı yapıyor gibi hissettim okurken, her bölümde değil ama bazı sayfalarda sanki yok yere uzatmış gibiydi. Yine de Harry Hole serisinin ilk kitabını okumak güzeldi, yayınevi umarım ikinci kitabı da basar ve seriyi tamamlayabilirim.

Harry Hole Serisinin Türkiye'deki Kitapları
  Yarasa (Harry Hole #1) - Doğan Kitap (2016)
  2. Kitap ülkemizde henüz çıkmadı
  Kızıl Gerdan (Harry Hole #3) - Koridor Yayıncılık (2010)
  Nemesis (Harry Hole #4) - Doğan Kitap (2013)
  Şeytan Yıldızı (Harry Hole #5) - Doğan Kitap (2014)
  Kurtarıcı (Harry Hole #6) - Doğan Kitap (2015)
  Kardan Adam (Harry Hole #7) - Doğan Kitap (2015)
  Leopar (Harry Hole #8) - Doğan Kitap (2016)

Alıntılar

Belki de insanlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar bir şekilde aynı hayalleri ve fantezileri paylaşıyorlar. Bu bizim tabiatımızda var; adeta hepimizin özüne işlenmiş. Tüm bu farklılıklara rağmen eninde sonunda aynı yanıtlara ulaşıyoruz. 
Hayatta önemli sayılacak çok az şey var. 
Kızdan 'kadavra' olarak bahsettiler. Sevilen bir çocuğa çok fazla isim takılabilir; ama ölülerin bu kadar adının olması tuhaf. 
İnsanlar anlamadıkları şeyden korkarlar. Korktukları şeyden de nefret ederler. 
Harry artık yalnızdı. Her zaman olduğumuz gibi.


Puanım


29 Aralık 2016 Perşembe

Neşter - Paul Carson | Kitap Yorumu

kitap yorumu

Orijinal Adı: Scalpel
Seri: Yok
Yayınevi: Altın Bilek Yayınları
Sayfa Sayısı: 490
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.33 (184 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Genç bir asistan, laboratuvarda vahşice öldürülmüş olarak bulunur. Olayın tek kanıtı da, kadının boğazına saplanmış olarak bulunan kanlar içindeki neşterdir. Hastanede yürütülen soruşturmada, doktorların kendi konumlarını korumak için sessizliğe bürünmesiyle soruşturma iyice çıkmaza sürüklenir. Katilin hastane personelinden biri olduğunu anlayan dedektif Kate Hamilton, iz sürmeye başlar ancak bir anda, o da kurbanlar listesine eklenir… Aynı hafta içinde, nice zorluklarla dolu bir tedavi sürecinden sonra çok zengin bir iş adamının bebeği, aynı hastanede doğar. Hem cinayet, hem de milyoner çocuğun doğumu, tüm ilgileri hastaneye çeker. Medya ve siyasiler hastaneyi izlemektedir. Milyoner bebek, hastaneden evine getirilir ve kısa bir süre sonra kaçırılır…

Bu iki olayın birbirine bağlandığı hastanede siyasal çıkarlar da birbirine girer, tartışmalar başlar ve kavgalar yaşanır ama katil durmaz. Çocuğun kaçırılması üzerine gündemin hareketlendiği günlere, bir de katilin diğer kurbanı eklenir ve iş çığırından çıkar. Son satırına kadar heyecanla okuyacağınız, gerilimin doruklarında gezinirken insanlığınızı da hatırlayacağınız inanılmaz bir roman...

Yorum

Bir süredir hiç polisiye okumamıştım ve bende değişiklik yapmak isteyip Neşter'e başladım. Neşter'de arka kapak yazısını dahi okumadan başladığım kitaplardan.

Kitapta iki farklı olaya yer veriliyor, bir bebeğin kaçırılması ve vahşice işlenen cinayetler. Her ikisinin de ortak noktası doğum hastanesi. Yazar kitabı yazarken polisiye-gerilim türünün genel klişelerinden sıyrılmak ve özgün olmak için kitaba farklı detaylar katmaya çalışmış, bunlar genel olarak iyi olsa da yazarın dilini sevemediğim için özgün kısımlarından çok keyif alamadım.

  Sanırım bu türden kitaplardan  çok fazla okuduğum için artık beni yeterince etkilemiyorlar. okuduğum çoğu şeye aşinayım ve türe göre yazarın bize sunacaklarını bildiğim için eski tadı alamaz oldum. Bu yüzden olacak ki bu kitabı da çok sevemedim, zaten yazar ortaya çok iyi bir iş çıkaramamış, bende türe fazla aşina olunca kitaptan zevk alamadım.

  Ve şunu eklemeden geçemeyeceğim, kitabın sonu aşk romanı gibi, masal gibi çok fazla pembe, musmutlu idi. Gerçekle bağdaşmayan sonları oldukça itici bulan biri olarak bu kitabın sonunu da hiç sevmedim.

  Polisiye-gerilim türü içinde ne en iyi ne en kötü kitaplardan biri. Bu türü seviyorsanız ve gizemin yoğun olmadığı polisiyelerden de hoşlanıyorsanız okuyabileceğiniz bir kitap.

Puanım


10 Aralık 2016 Cumartesi

Kurt Gölü (Dave Gurney #5) - John Verdon | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Wolf Lake
Seri: Dave Gurney Serisi
Yayınevi: Koridor Yayınları
Sayfa Sayısı: 472
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.84  (760 oy)


Arka Kapak Yazısı
  Gördüğünüz bir kabus, cinayet silahı olarak kullanılabilir mi?

  Ülkenin farklı yerlerinde yaşayan dört kişinin tek ortak noktası; aynı rüyayı gördüklerini ve bu rüyada kurt başlı bir hançerle öldürüldüklerini söylemiş olmalarıdır. Dördü de bu ifadelerinden hemen sonra, bilekleri kesilmiş halde bulunur ve yanı başlarında hepsini ölüme götüren kurt başlı bir hançer duruyordur. Onları intihara götüren bu kabuslar mıydı?

  Bir anda tüm dikkatler, ürkütücü atmosfere sahip Kurt Gölü diye bilinen yerde, hipnoz terapileri yapan Psikolog Richard Hammond'a yönelir. Her bir kurban ölmeden kısa bir süre önce Hammond ile Kurt Gölü'nde hipnoz terapisi görmüştür.

  Kurt Gölü'nün şeytani esrarengizliğinde en az onu tuzağa düşüren kar fırtınası kadar acımasız olan düşmanları, ne pahasına olursa olsun Gurney'i gerçeklerden uzak tutmaya kararlıdırlar. Duygusal açıdan kırılma noktasına gelen Gurney, şimdiye kadarki en korkunç düşmanı ile kendini ölümcül bir oyunun içinde bulur.


Yorum
   Merhaba arkadaşlar! Öncelikle bloga şu sıralar pek ağırlık veremediğim için çok üzgün olduğumu belirtmem gerekiyor. Öğrenci olunca derslerin yoğunluğu ve aynı zamanda bilgisayarımın bozulması gibi sorunlar üst üste gelince uzun aralıklarla yazar oldum ve bu durum hiç hoşuma gitmiyor. :( Neyse ki bu tek yazarlı bir blog değil de Esma arkadaşım blogu aksatmadan yazabiliyor.

    Aslında bu kitabı bitireli bir haftayı geçti ancak bahsettiğim nedenlerden dolayı yazamadım ve o ilk andaki güncel bilgileri neredeyse unuttum diyebilirim. Not aldığım kitap bilgileri de bilgisayarımın formatlanması ile birlikte uçtu gitti. :( Ancak yine de o zamankine göre daha üstünkörü de olsa kitabı yorumlayım diyorum artık. Bu seri zaten benim çok sevdiğim bir seriydi ve artık John Verdon yeni kitabı ne zaman çıkaracak diye heyecanla beklemeye başlamıştım ve nihayet çıkar çıkmaz hemen aldım ve okudum.

   Kitaptan bahsetmeden önce, seriyi unutmuş olanlar için karakterleri tanıtarak başlayayım. Kitabın ana karakteri Dave Gurney emekli bir dedektif. Zeki, olaylara karşı meraklı doğası olan, sezgileri güçlü, olgun, kibar, kötü alışkanlıkları olmayan, dürüst bir karakter. Aynı zamanda Madeleine ile olan zıt yönleri ve ağır aksak ilerleyen evlilikleri yüzünden her ne kadar geri çekilmiş olsa bile olaylara ve dedektifliğe aç, onlardan uzak kalamayan bir maceraperest. Onun aksine Madeleine karakteri ise enerjik, sevecen, doğayı, yürüyüş yapmayı, çiçek toplamayı seven, mütevazi, hümanist bir kişilik. Bu arada bazen okurken karakterleri gözümüzde canlandırırız da aklımıza ünlü isimler gelir ya benim Dave Gurney için de Madeleine için de kendi kafamda yakıştırdığım isimler Daniel Craig ve Joan Cusack. Sherlock izleyenler bilirler. Neden bu karakterler bilmiyorum. :)


   Serinin her kitabında farklı olaylar işleniyor hepinizin bildiği üzere. Bir kitapta gelin düğününde doğranır, bir kitapta adam babasının cenazesinde vurulur, başka bir kitapta bir psikopattan çılgınca mektuplar gelir derken her kitapta aynı baş karakterin çözdüğü farklı olaylar işleniyor. Yani biz okurlar kitapları sıralı olarak okumasak bile çok sıkıntı yaşayacağımızı zannetmiyorum. Ben ilk dört kitabından üçüncüsünü çok beğenmiştim ve yeni kitabı ise heyecanla bekler olmuştum.

   Bu kitapta olaylar yine son derece hareketli başlıyor. Kitabın arka kapak yazısından okuyup anlayacağınız üzere bir hipnoz sonrası aynı şekilde kendini öldüren dört karakterin gizemi çözülmeye çalışılıyor. Tabi bu gizemi çözmekte hayatı başarılarla dolu dedektif Dave Gurney'e düşüyor. Dave bunu yaparken aralarda yaşanan gizemli ve gerilim dolu olaylar da kitaba ayrı bir hız kazandırıyor.

   Gurney serisinin kitapları ile ilgili tek sıkıntı, hepsinde olayların kurgulanış ve işleniş tarzının aynı olması bence. Gurney gibi ödüllü bir dedektif dışında kimse tarafından çözülemeyecek bir olay, Gurney'in çekincelerini kırıp onu davaya ikna etmeye çalışan bir Hardwick, Gurney'in emekli oluşu ve karısından çekinmesi ve bu yüzden davayı kabul etmeye yanaşmayışı ama sonradan tutkularına yenik düşerek olaylara dahil olması süreci ile kitap başlıyor. Daha sonra adım adım giderek puzzleın parçalarını tek tek toplayıp birleştiriyor ama bir parçası kitabın sonuna kadar hep eksik kalıyor. Bu da katilin kim olduğu sorusunun cevabı oluyor ve her seferinde katille Gurney'in bir odada veya ormanda veya evde yüzleşmesi ile tüm sırlar açığa çıkıyor. Kısacası kitabın sistematiğini çözdükten sonra Gurney'in nerede ve nasıl hareket edeceğini, kitabın nasıl ilerleyeceğini bilmiş oluyorsunuz. Beklentileriniz de ona göre şekilleniyor.


   Gurney karakterni çok sevdiğim için tüm tahmin edilebilirliğine rağmen kitabı zevkle okuyorum. Yılların deneyimli dedektifliğini yapan Gurney insanları ve çevresindeki olayları çok iyi gözlemliyor. Bu yönüyle de biraz Sherlock'u anımsatıyor bana. Çevresindeki ufak değişiklikler anında radarına yakalanır, kafasını kurcalar, muhakeme süzgecinden geçer ve sonrada soruların cevabı olarak dökülüverir önünüze.

   Önceki kitaplara kıyasla Gurney serisinin bu kitabı biraz daha korku filmlerini andıran bir anlatıma sahipti. Efsanelerin çok olması, ıssız yerler, olmadık anlarda giden elektrikler, baltalı adamlar, karanlıkta gelen gizemli sesler, yarasalar, lanetli göller, olur olmaz her yerde pat diye ortaya çıkıp kötülükle ilgili uyaran gizemli adamlar, kurt ulumaları, çığlıklar derken kitabın gerilim yönünün polisiye yönüne ağır bastığı açıkça görülüyor. Hatta bu kitap başlı başına sinemaya taşınsa güzel bir korku filmi izlemiş olurduk fikrindeyim.

   Bu arada şunu belirtmeden yorumumu sonlandırmak istemiyorum. Serinin beşinci kitabını, diğer kitapları okuduğum iştahla okuyamadığımı fark ettim. Bu belki okuduğum zaman aralığındaki ruh halimden, belki de serinin üzerine birçok kaliteli polisiye okuduğumdan ya da bazı noktaları fazla klişe bulduğumdan kaynaklanıyor olabilir. İlk okuduğum zamanlar son derece zekice gelen detaylar artık okumuşluğum arttığı için o kadar farklı ve özgün gelmiyor artık bana. Her ne olursa olsun bu durumdan hiç hoşlanmadım. Eskiden olduğu gibi Gurney serisi diye heyecanla okumayı ve bir sonraki kitabın çıkmasını iple bekliyor olmayı isterdim.

   Tüm olumlu ve olumsuz yorumlara rağmen, yine seri son derece heyecanlı şekilde devam ediyor. Mutlaka okuyun derim. Herkese bol kitaplı günler :)

Alıntılar
Burada, Amerika'da akıl hastalarına birer pislikmiş gibi davranılıyorken, benzer çılgınlıkları ya da nefreti din kisvesi altında sergileyip, bunu Hristiyanlık adına yaptıklarını söylediklerinde normal karşılamamız çok enteresan değil mi? Sonra da yığınlar halinde kiliselerini dolduruyoruz.
İtibara açtı. Her şeyden çok bir yetişkin olarak görülmeyi istiyordu. Ki bu asla büyümeyen insanların evrensel arzusudur.
Birine çok fazla sayıda açık kapı gösterirsen onda gerçek bir seçim yaptığı hissini uyandırırsın. Böylece tüm kapıların aslında aynı odaya açıldığını fark etmeyebilir.
Eğer bir şeyin yapılmasını istiyorsan onu meşgul birinden iste.
Paranız yoksa paranız olduğunda gerçekte olabileceğinden çok daha fazla şeyin değişeceği vehmine kapılırsınız. Ancak paraya sahip olduğunuzda sınırlarınızın ne olduğunu görürsünüz.
Aslında hepimiz düşüncelerimizin gerçek temelli olduğunu düşünürüz. Ama işin aslı bizim gerçek diye sarıldıklarımız aslında inançlarımız üzerine temellendirdiklerimizdir. Rasyonel bir zeka ısrarla gerçeklerin yeterince ikna edici olduğu kanaatindedir. Ama bu kocaman bir yanılgıdır. Kimse gerçekleri savunmak için canını ortaya koymaz. Ama inançlarını savunmak için seve seve ölürler.
Hiçbir şey, insanı geçmişiyle başa çıkabileceği düşüncesinin yanılgı olduğunu anlaması kadar savunmasız hale getirmiyor.
Şans kavramına inanmazdı. Neticede şans denilen şey aslında istatistiksel olasılıkların yanlış yorumlanmasından ibaret değil miydi? Arzulanan bir olay gerçekleştiğinde kullanılan aptalca bir terim. Ve buna inanan insanlar açısından bile şansla ilgili hiç de hoş olmayan bir gerçek vardı. Şans denilen şey kaçınılmaz olarak bir süre sonra tükenir, yok olurdu. 
Bize asıl zararı başkalarının söylediği yalanlar değil, kendimize söylediğimiz yalanlar veriyor. Özellikle de çaresizce inanmayı arzuladığımız yalanlar.

Puanım
 

18 Kasım 2016 Cuma

Rehine (Lizzy Gardner #1) - T.R. Ragan | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Abducted
Seri: Lizzy Gardner
Yayınevi: Aspendos Yayınclık
Sayfa Sayısı: 360
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.92  (14,596 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Lizzy Gardner daha 17 yaşındayken, mükemmel başlayan gecesi bir kabusa dönüşür. Erkek arkadaşı Jared ile romantik bir gecenin ardından evinden birkaç sokak ötede kaçırılan Lizzy, kendini azılı bir seri katilin merhametine kalmış bir hâlde bulur. Örümcek Adam olarak bilinen manyak katil tarafından türlü işkenceye maruz kalan Lizzy, hayatta kalmayı başaran tek kurban olarak kaçmayı başarır. Ama kaçmayı başaran tek kişi o değildir, polisi kurnazca atlatmayı başaran Örümcek Adam da kaçmıştır.

14 yıl sonra Lizzy, boş zamanlarında genç kızlara kendilerini savunmayı öğreten bir özel dedektiftir. Başkalarına kendilerini korumayı öğretebilmek ve yıllar önce yaşadığı işkenceyi unutabilmek için elinden geleni yapan Lizzy'nin hayatı, artık FBI ajanı olan Jared Shayne'den bir telefon almasıyla ikinci kez altüst olur. Görünüşe göre katil yeniden ortaya çıkmıştır ve bu sefer tek bir hedefi vardır: Lizzy. Böylece içlerinden yalnızca birinin hayatta kalacağı nefes kesen bir kedi-fare oyunu başlar.

Yorum

  Kütüphanede kitaplara bakarken Rehine'yi gördüm ve kadın yazardan da polisiye-gerilim okuyayım diyerek aldım. Kadın yazarlar çok polisiye-gerilim yazmıyor en azından ben pek sık okumuyorum, özellikle olan bir şey değil öyle denk geliyor. Neyse fazla uzattım.



  Eve gelince yazar kimmiş acaba dedim ve kitapta yazarın isminin yazmadığını fark ettim, araştırınca yazarın gerçekten kadın olduğunu gördüm. Bunu söylememin amacı kadın yazarlara karşı olan bu belirleyici tutum, yazarın ismini, kitabın ismini okumadan sadece kapak tasarımı ile yazarın kadın olduğunu anlayabiliyoruz. Bu durum değişmeli bence, ki Rehine polisiye-gerilim romanı aşk romanı değil ki o belirleyici kapaklardan olsun. 😒😒

  Rehine, Lizzy Gardner Serisi'nin ilk kitabı. Lizzy 17 yaşındayken yaşadığı çevredeki ürkütücü katil tarafından kaçırılır ve esrarengiz bir şekilde kurtulur, yıllar içinde hayatını kurmuş ve özel dedektifliğin yanı sıra insanlara kaçırılmaya karşı eğitim vermektedir. Lizzy'i kaçıran seri katil ise tutuklanmamıştır ve 14 yıl sonra Lizzy'nin peşine yeniden düşer ve ölümcül kovalamaca başlar. Bu arada Lizzy'nin hayatına, yıllar önce hayatından çıkardığı eski erkek arkadaşı yeniden girer.

  Konu oldukça sıradan aslında, hatta arka kapak yazısını üstün körü okuduğum sırada aklımda oluşan olaylar aynı şekilde kitapta gerçekleşti ki bu da benim kitaba karşı olan heyecanımı öldürdü. Yazar fena bir iş çıkarmamıştı belki ama bu türe yeni bir şeyler kazandırmadığı, hatta klişelerde boğulduğu da kesin. Kitabı okurken aklım ister istemez Lisa Gardner'ın Kusursuz Tuzak adlı kitabına gitti, çünkü her iki kitaptaki katilin mahlası Örümcek Adam ve ikisi de kurbanları üzerinde örümcekleri kullanmayı seviyor. Kusursuz Tuzak, Rehine'den üç yıl önce yayınlanmış, bu yazarın Lisa Gardner'dan esinlenmiş olma ihtimali var ama öyle mi bilemem. Rehine'deki baş karakterin ismi Lizzy Gardner ve Kusursuz Tuzak'ın yazarının ismi Lisa Gardner arasındaki benzerlikte düşündürücü.



  Kitabın bazı bölümlerde aşk romanı moduna bağlaması ve klişelerle dolu olması okura zevk vermiyor, en azından ben hiç zevk almadım. Yazarın baş karakterleri mükemmel özelliklerle donatmaya çalışması da ayrı olarak can sıkıcı bir durumdu. Bir kere de şu baş karakterler çok iyi, çok güzel, çok yakışıklı ve çekici olmasın lütfen!

  Kitabın baskısı kötü olmasa da olması gerekenden fazla yazım hatası vardı, eksik kelimeler, yanlış harfler.. Biraz daha özen gösterilse daha iyi olurdu.

 Yazıyı bitireyim artık, fazla uzattım. Rehine fena olmayan bir polisiye gerilim ancak çok fazla klişeye ev sahipliği yapıyor ve okuru şaşırtacak detaylara sahip değil. Kusursuz Tuzak'ın seri katiline benzeyen bir katile sahip olması da kitabı gözümden iyice düşürdü. Eğer iki kitap arasında kalırsanız muhakkak Kusursuz Tuzak'ı okuyun, o gerçekten çok iyi bir polisiye gerilimdi. Kitaba üzülerek iki puan veriyorum.

  Kusursuz Tuzak yorumum için buraya tıklayabilirsiniz.

  Yazımı okuduğunuz için teşekkürler, bol kitaplı günler. :)

Alıntılar

Bir kere katil olduysan geri dönüşün yok. 
Kimsenin, tüm umutlarının, hayallerinin kısacık bir an içinde elinden alınmasının ona ne kadar acı çektirdiğini görmesini istemezdi. 
Lizzy için geçmişi bırakıp hayata devam etmek, her sabah uyanıp yürümeyi tekrar öğrenmeye çalışmak gibiydi.


Puanım


17 Kasım 2016 Perşembe

A'dan Z'ye Seri Katiller Ansiklopedisi - Schechter & Everett | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The A to Z Encyclopedia of Serial Killers
Seri: Yok
Yayınevi: Phoenix Yayınları
Sayfa Sayısı: 374
Baskı Yılı: 2006
Goodreads Puanı: 4.01  (1,652 Oy)

Arka Kapak Yazısı

  Seri cinayet daima insanların merakını cezbetmiştir. İşledikleri korkunç suçlar ve esin kaynağı oldukları kitaplar ve filmlerle seri katiller, sık sık medyada ilgi odağı olmuşlardır. Ancak pek çoğumuzun bildikleri yalnızca bu kitaplara ve filmlere konu olan, çoğunlukla hayal ürünü kahramanlardır. Seri katiller üzerinde önde gelen bir uzman olan Harold Schechter ile David Everitt'in birlikte hazırladıkları bu çalışmayla ilk defa konunun tüm boyutları hakkında bilgi sahibi olabilecek, okuyanın kanını donduran gerçek suç hikayeleriyle tanışacak, bir insanı seri cinayete, yamyamlığa, hatta vampirliğe kadar götürebilecek sebepleri öğreneceksiniz...

Yorum

  Sümeyye'nin kitaplığına göz attıkça bu kitap hep gözüme çarpıyordu ve artık okuyayım diyerek geçen başladım kitaba, kitabı hazmetmek için özellikle yavaş yavaş okudum.

  Kitap adından da anlaşıldığı üzere seri katilleri anlatıyor, ansiklopedi şeklinde hazırlanmış ve harf harf dizayn edilmiş, seri katillerin yanı sıra kullandıkları yöntemler, ilginç bilgiler ve bu katillerle ilgili olabilecek bir çok şey de ayrı ayrı kitapta kendine yer bulmuş. 1996 yılında yayınlanmış olduğu için sadece o tarihe kadar olan olayları ve kişileri içeriyor.

  Seri katillere, Sümeyye kadar olmasa da, bir ilgim vardı, onları bu davranışlara sürükleyen ne merak ediyordum, bir çok insan gibi. Bu kitap merakımı gidermekten ziyade beni farklı yönlerde gerçekten etkiledi. Daha önce de seri katillerle ilgili bir çok yazı okumuştum ama bu kadar çok bilgiyi bir anda alınca daha farklı bir şekilde etkilendim, belki de değişmeye başladığım için bilemiyorum.

  Kitapta kan donduran o kadar çok bilgi var ki okurken insan olarak sahip olduğumuz bu iğrenç potansiyelden çok utandım, dünya da ki en vahşi ve kötü canlının insan olduğu su götürmez bir gerçek ve bunu bu kitapta çok daha net anladım. Kitapta okuduğum şeylerden çok etkilenince buradaki yazıyı yazmaktan da kendimi alamadım.

David Berkovitz'in mektubundan
"İnsanları öldürmeyi seviyorum, çünkü çok eğlenceli. Ormanda hayvan avlamaktan bile daha eğlenceli, çünkü İnsan, en tehlikeli hayvandır.

  Kitabı okuyup seri katilleri tanıdıkça daha önce okuduğum seri katil romanlarının çıkış noktalarını daha net gördüm, zaten eskisi kadar etkilenmiyordum o romanlardan gözümden iyice düştüler. Belki de bu tarz romanlara gerekenden fazla değer veriyoruz.

  A'dan Z'ye Seri Katiller Ansiklopedisi, gerçekten güzel hazırlanmış bir kitaptı, yazarlar iyi bir iş çıkarmışlar. Ayrıntılı ve bolca detaya sahip bilgi içermese de yüzeysel haliyle bile yeterli ve etkileyici. Bu kitap sayesinde insanoğlundaki kötü potansiyelin ne kadar büyük olabileceğine bir kez daha şahit oldum ve ürpererek, insanlığımdan utanarak okudum. İtiraf etmeliyim ki seri katilleri ilginç ve merak uyandırıcı bulurdum artık öyle değil, onları iğrenç yaratıklar olarak görüyorum ve onların artmaması için otorite sahiplerinin acilen harekete geçmesi gerektiğine inanıyorum, son yüzyıllarda seri katiller türemiş ve sayıları giderek artıyorsa bunun muhakkak yeni dünya ile bir ilgisi olmalı. Bunlara karşı acil önlem alınmalı.

  Kitabı önermek yada önermemek de kararsızım, anlattıkları kan dondurucu. Belki de hepimizin okuyup ne kadar büyük bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzu anlamamız gerekiyor.
  Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim. Bol kitaplı ve insanın içindeki iyi potansiyelle karşılaştığınız günler dilerim. :)

Alıntılar

Bu kadar sıradan görünen, bizim gibi olan insanlar, nasıl bir canavar yüreği ve beyni taşıyabilirler? 
David Berkovitz'in mektubundan
"İnsanları öldürmeyi seviyorum, çünkü çok eğlenceli. Ormanda hayvan avlamaktan bile daha eğlenceli, çünkü İnsan, en tehlikeli hayvandır. 
Hep söylendiği gibi ağlamamak için güleriz. 
Kadınlar her zaman erkek şiddeti karşısında dengeleyici bir unsur olmuşlardır.

Puanım 



9 Kasım 2016 Çarşamba

Parmak İzi - Edgar Wallace | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Gaunt Stranger
Seri: The Ringer #1
Yayınevi: Altınpost Yayınları
Sayfa Sayısı: 304
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.55 (143 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Flanders Lane'de kalabalığa karışmış yürürken karanlık avluların birinden bir adam çıkıp peşine takıldı. 'Tanners Hill'e doğru tırmamrken adam da yanında yürüyordu. O sırada görevi başında olan bir polis, yarım metre kadar yakınından geçen bu adamlardan birinin, kıtada aranan ünlü bir katil ol­duğunu düşünde görse inanmazdı. Henry Arthur Milton'du bu. Yani Ringer!
Johnny'nin gidişinden beri, Maurice Meis­ter elleri arkasında ofisinde dolaşıp duruyordu.

Yorum

 Altınpost Yayınları tarafından çıkarılan, pardon rezil edilen Parmak İzi asıl adı ile The Ringer, 20. yy. Londrası'nda geçen bir polisiye roman. Benim kitabı alıp okumama ismi sebep oldu ancak isminin kitapla zerre kadar alakası yok, kitabın son cümlesine kadar parmak izi aradım durdum ancak kitap parmak izinden tamamen alakasız, hatta (gözümden kaçmadıysa!) kitapta bu kelime geçmiyor bile.

  Açıkçası kitapla ilgili şikayetim büyük, daha doğrusu basımıyla ilgili. Okuduğum en özensiz basılmış kitaplardan biriydi. Ve okuduğum baskı ikinci baskı! Sanki çevirmen klavyenin üstünde uyuyakalmadan önce kitabı çevirmiş ve okumadan baskıya vermiş. Editör de aman diyerek baskıya göndermiş sanki. Kitapta çok fazla yazım hatası ve düzeltilmemiş cümle var, okurken bu insanın canını çok sıkıyor. Kitabın editörü var mı baktım, evet güya bir editör kitabı kontrol etmiş, belki de adamın Türkçe dil bilgisi eğitimi yoktu bilemedim.
  Şu tek paragrafta bile altı hata var ki kitabın genelini siz düşünün!



  Kelimelerin arasındaki boşluk hataları da cabası, bazı boşluklar çok genişken bazıları çok dardı!




  Kitabın baskısına sayıp sövdükten sonra kitabın konusuna geçeyim, 20. yy'ın ilk yıllarında Londra'da geçiyor ve Ringer adlı anti-kahraman üzerine kurgulanmış bir seri. Kitabın kahramanı Alan Wembury gibi görünse de seri Ringer adlı karakter için yazılmış. Ringer polis teşkilatının uzun süredir yakalayamadığı kılık değiştirme işinde usta, çok becerikli bir suçlu. Yıllar sonra bazı işlerini halletmek için Londra'ya yeniden dönmüştür ve polis teşkilatı onun peşindedir. Diğer yandan polis müfettişi Alan, eski tanıdıklarının da karıştığı suç olaylarını çözmeye ve gerçekleri oraya çıkarmaya çalışmaktadır.

  Kitapta bir çok olay vardı aslında ama yazarın bize sunuş tarzından dolayı pek etkileyici değillerdi, yazar kitaptaki neredeyse tüm gizemi öldüren bir dil benimsemişti. Olaylar da çok hızlı geliştiği için kitaptan etkilenmeniz pek mümkün olmuyor. karakter kurguları da zayıf olduğu kitap bir çok polisiye romanın gerisinde kalmış bence. Kitabın sonu fena değildi ancak tahmin etmesi hiç zor olmayan bir sona sahipti ne yazık ki.

  Parmak İzi, Altınpost Yayınlarının ortaya koyduğu facia dışında genel olarak iyiydi, okumazsanız hiçbir şey kaybetmeyeceğiniz kitaplardan. Ben puanımı yayınevinin baskısından bağımsız veriyorum, sonuçta bu yazarın suçu değil. Bir daha da bu yayınevinden kitap okumak istemiyorum, her kitapta hatalar olur ancak bu kitaptaki hata değil özensizlikti.
  Yazımı okuduğunuz içi teşekkürler, hak ettiği özeni bulan kitaplarla karşılaşmanız dileğiyle. :)

Alıntılar

İnsan dünyayı aldatabilir; ama asla kendi kalbinden kaçamaz. İnsan, kalbine esir yaşar. 
Hayat bazen mucizelerden ibarettir.

Puanım


17 Ekim 2016 Pazartesi

Pay (Spero Lucas #1) - George Pelecanos | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Cut
Seri: Spero Lucas #1
Sonraki Kitap: *Türkiye'de henüz basılmadı.
Yayınevi: Pena Yayınları
Sayfa Sayısı: 320
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 3.7  (3187 Oy)



Arka Kapak Yazısı


Stephen King'in Amerika'nın yaşayan en iyi suç romanı yazarı ilan ettiği George Pelecanos'tan hafızalarınızdan kolay kolay çıkaramayacağınız yırtıcı bir karakter daha: Spero Lucas. Spero Lucas başarılı bir avukatın yanında araştırmacı olarak çalışıyor ama onun asıl işi kaybedilen ya da çalınan bir şeyi geri almak. Bu yüzden bazen çok da hoş olmayan kişiler için çalışıyor. Ve onun için o kişilerin kim olduğu önemli değil: Soru yok! Peki Lucas'ın payı? Yüzde kırk! Kesinlikle sıradan bir dedektif değil. Bildiğiniz hiçbir dedektif tanımına uymuyor. Evet, küçük notlar alıyor ama Iphone'una. Gün boyu bir masanın başında ellerini yüzünde kavuşturarak kara kara düşünmüyor. Harekete geçiyor. Bisiklete biniyor, sokakları santim santim dolanıyor. İyi yemeğe hayır diyemiyor. Elbette müzik dinlemeyi de seviyor. Ve kadınları da!

Hayatında hiçbir şey kalıcı değil. Hayatında uzun vadeli planlara yer yok. Genellikle ne düşündüğüne ilişkin ipucu vermeyen gözleri yeşil ve içlerinde altın rengi pırıltılar var. Yirmi dokuzunda. Asla gitmeyeceği barlar var. Sohbeti boş insanlarla takılmıyor. İronik insanlarla oturup içmiyor. Bir sınıfta olup teorilerle uğraşan hocaları dinlemek ona göre değil. Bir ofiste işe başlayıp siyasetle de uğraşamaz. Bir sabah uyanır ve o an hiçbir zaman bir üniversite derecesi olmayacağını veya kravat takıp işe gitmeyeceğini anlar. Otuz yaşına gelmiştir ve arada kaynayıp gittiğini hisseder. Ama birçok insandan daha şanslı olduğunu bilir. Yapmayı sevdiği bir şeyler bulmuştur. Sabah uyandığında bir amacı vardır.

Yorum

  Eğer Stephen King bir yazarı övdüyse o yazara bir göz atmak gerekir, düşüncesi ile Pay'a başladım. Kitabın ön kapağında gördüğüm cümle üzerine kitabı okumaya karar verdim ve okudum.




  Pay, Spero Lucas adlı baş karakter üzerine yazılmış serinin ilk kitabı. Spero Lucas, Irak'ta savaşmış eski bir asker ve şimdilerde illegal olarak araştırmacılık yaparak hayatını sürdüyor. Aldığı araştırma görevlerinden biri onu hiç beklemediği tehlikelerin içine sürüklüyor ve bizde bu maceraya onunla birlikte katılıyoruz.

  Spero Lucas antikahraman ile kahraman olma arasında bir çizgide duruyor, hangi tarafın ağır basacağı ilerleyen kitaplarda belli olacak gibi.

  Kitap üzerine fazla konuşmayacağım, suç-gerilim türünde fena bir kitap değil ancak kesinlikle çok güzel değil. Türünün diğer örneklerinden farklı bir özelliği yok ve sizi şaşırtabilecek herhangi bir detaya da sahip değil. Benim okumama Stephen King'in övgüsü sebep olmuştu ancak bu övgüyü biraz aşırı budum ben. Okusanız da okumasanız da pişman olmayacağınız, akılda kalıcı olmayan bir kitap.

  Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim, bol kitaplı günler dilerim. :)

Puanım


17 Eylül 2016 Cumartesi

Sakkara'nın Kumları - Glenn Meade | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Sands Of Sakkara 
Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 580
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.03  (629 Oy)


Arka Kapak Yazısı
    Kasım 1943. İkinci Dünya Savaşı'nın bütün hızıyla sürdüğü günler. Adolf Hitler, görülmemiş cüretkârlıkta bir görev verir adamlarına: Müttefiklerin Avrupa'yı istilası konulu gizli bir konferans için Kahire'ye gidecek olan Amerikan Başkanı Franklin D. Roosevelt ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill'in öldürülmesi; çünkü böyle bir istila gerçekleşirse Almanya bir anda yenilgiye uğrayacaktır. Hitler'in verdiği bu tehlikeli görevi yerine getirebilecek tek bir kişi vardır: Binbaşı Johann Halder, Almanların gizli istihbarat örgütü Abwehr'in en parlak, en gözü pek adamlarından biri. Yanında uzmanlardan oluşan bir ekip ve genç ve güzel Mısırbilimci Rachel Stern'le birlikte yola çıkan Halder, Kahire'ye giderken amansız bir çölde zamana karşı yarışmak zorundadır. Ya verilen görevi başarıyla yerine getirecek ya da hem kendi hayatını kaybedecek hem de oğlu ölebilecektir. Bu planı öğrenen Amerikan gizli istihbarat örgütü en iyi elemanlarından biri olan Yarbay Harry Weaver'ı, Halder'i ve ekibini avlayıp yok etmekle görevlendirir. Ancak hem Weaver hem de Halder ve Rachel Stern için söz konusu olan sadece savaşın dengesi ve Müttefik liderlerin hayatları değildir, ölüme kadar giden çılgınca bir yarışta sınanan aşk ve arkadaşlıktır da.


Yorum
   Merhaba sevgili kitap severler! Yine bir Glenn Meade kitabı ile karşınızdayım. Aylar önce Şeytanın Müridini yorumlarken yazarın yazış tarzını beğendiğimi ve bunun için de diğer kitaplarını okumak istediğimi belirtmiştim. Burada kastettiğim Sakkara'nın Kumları değildi, yazarın daha övülen kitapları vardı ancak kütüphanede kitap bakınırken bu esere denk gelince alıp okumadan edemedim. Bir Şeytanın Müridi kadar beğenmesemde güzel bir kitap daha okumuş oldum.

   Öncelikle kitabın genel konusundan bahsetmek istiyorum. Ajanlık, komplolar, suikastler, intikam hikayeleri, koşuşturmaca severler için önerebileceğim bir kitap. Kitap arka kapak yazısından da anlaşılacağı üzere hepimizin tarihten aşina olduğu insanlar olan Churchill ve Roosevelt'e suikast girişiminde bulunmak isteyen bir suikast ekibinden ve bunların hayatlarındaki dönüm noktalarından söz ediliyor. Kitap İkinci Dünya Savaşı dönemine ışık tutuyor. Yazarın notunda da belirttiği gibi birçoğu o dönemdeki kişilerden ve kuvvetli kaynaklardan edinilen bilgiler ile yazılmış romanda zaten bazı şeylerin tarihi yansıtması açısından eğitici ve öğretici yanı da var Sakkara'nın Kumları'nın. Eser bir suikasti ve siyasi olayları, savaşları konu edindiğinden askeri yönü  ağır basıyor. Baş karakterlerimizin çoğunun da bir askerlik ve istihbarat geçmişi var zaten. Kitapta bir yandan savaş ve koşuşturmaca hakimken öte yandan Harry Weaver, Rachel Stern ve Jack Halder'in ilk karşılaşması ve onları yıllar sonra bir araya getiren dönüm  noktaları, ayrılmaz bağları kitapta konu edinilmiş. 

   İlk olarak günümüzü anlatarak başlayan kitap daha sonra geçmişe yolculuk yaparak kitabın başında gizemli kalan detayları ortaya çıkaracak olayları konu ediniyor. Bu ileriyi gösterip "Bu noktaya nasıl gelindi" şeklinde ilerleyen kitaplarda merak unsurunu perçinlediği için sevdiğim bir özellik. 

   Kitapta olumsuz anlamda eleştirebileceğim bazı noktalar vardı. En başta kitapta birçok karakterin hikayesinin intikam üzerine kurulu olması hem çok klişe olmuş hem de kurguyu biraz yormuş diye düşünüyorum. Öte yandan kitaptaki komplo teorisinde bazı planlar öyle pratik gerçekleştirilip, karakterlerin başına gelen sorunlar öyle kolay çözüme kavuşturulmuştu ki gerçeklikten uzaklaştığı ve aşırılaştığı yerler oldu. Bazı tesadüflerin de bir araya gelerek her şeyi kolayca ortaya çıkarması kitabı basitleştirmiş diye düşünüyorum. Eleştirebileceğim diğer gözüme batan nokta karakterlerin iç dünyasının çok üstünkörü anlatılıp, gerçek duygularını bir türlü hissedemeyişimdi. Kitapta aşk ve arkadaşlık gerçekten çok yüzeysel ve donuk anlatılmıştı. Birde savaş dönemi anlatıldığı için birazda savaş döneminde insanların ne hale düştüklerinden ve savaşın meydana getirdiği yıkımlardan daha fazla bahsedilmesi hoşuma giderdi. Kitap 20 sayfa daha uzun olsaydı ama bu önemli detay göz ardı edilmeseydi gerçekten güzel olurdu. Son olarak kitapta bazı şeyler hala soru işareti olarak kalmış oldu. Yazar aceleye getirip kitabı sonlandırmış da bazı gizemli noktaları okuyucuya aktarmayı unutmuş gibi düşündüm. Örneğin; bu suikastin kaybetme eşiğine gelmiş olan bir devleti nasıl kurtaracağı kitapta net değildi. Bu suikastin gerçekten makul bir sebebi mi vardı yoksa bir devlet adamının takıntısı haline mi gelmişti de gerçekleşmişti, net şekilde ortaya konmamıştı.

   Ara vererek okuyunca kitap hoş olmayabiliyor. Çok fazla karakter ve hikayeleri olduğu için karakterleri unutabiliyorsunuz ve hikayeyi takip etmeniz zorlaşıyor. Bayram araya girip ziyaretlere gitmek, misafirler derken kitabı bir süre aksattığım için kitap başlarda sıkıcı ilerledi hatta kitabı bırakacaktım neredeyse ama bu söylediklerim romanın kesinlikle kötü olduğunu göstermez. 

   Üslubu gayet anlaşılırdı ve kitap üçüncü ağızdan anlatılmıştı. Duygu tahlillerine pek yer verilmeyip ağırlık mekan tasvirlerine ayrılmıştı. Uzun olsa da macera dolu yerleri olduğundan çabucak okunulup bitirilebilecek bir kitap. Ben özellikle Adolf Hitler ismini duyunca kitaba büyük bir heyecanla başladım. Hitler ilgimi çeken bir adam çünkü. Kitapta pek yer almasa da yine de onu okumak bir zevkti. Kitap genel olarak 3 puanlık ama sonunda arkadaşlık duygusu açısından 5 puan diyebilirim. Sonunda ortaya çıkan bazı gizemler sizi şaşırtıyor ve en son sayfada gerçekten duygulandırıcı bir yer vardı. Kitabı sevdim. Tarihi, savaşları, macerayı, ajanlığı, suikastleri sevenler için tavsiye edebileceğim bir kitap. Herkese bol kitaplı günler :)

Alıntılar
Ne yazık ki kitapta kayda değer bir alıntı bulamadım. Bu yüzden bu bölümü boş bırakmak zorundayım. :(


Puanım

11 Eylül 2016 Pazar

Hannibal (Hannibal Lecer #3) - Thomas Harris | Kitap Yorumu

thomas harris
Orijinal Adı: Hannibal
Seri: Hannibal Lecer #3
Önceki Kitap: Kuzuların Sessizliği
Sonraki Kitap: Hannibal Doğuyor
Yayınevi: Nemesis Kitap
Sayfa Sayısı: 472
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 3.69  (57,367 Oy)


Yorum


  Hannibal Lecter benim en sevdiğim polisiye-gerilim serilerinden biridir. Gerek karakterleri gerek tarzıyla kendine bu tür içinde ayrı bir yer açan seri, farkını ilk kitabı okumaya başladığınızda hissediyorsunuz. Tamam bu seri türde çığır açacak kadar farklı değil belki ama Hannibal Lecter bu türdeki karakterler arasında çığır açma gücüne sahip bir karakter.


Hannibal'ın yemeyi-öldürmeyi tercih ettiği insanlar hakkında kurduğu cümle


  Lafı neden bu kadar uzattın derseniz eğer duygularım çok karışık derim size. Seri çok güzel başladı ve ilerliyordu, özellikle geçenlerde okuduğum Kuzuların Sessizliği'ni çok beğenmiştim. Öyle olunca bu kitaptan beklentilerim vardı, aslında son sayfalara kadar gayet güzel gidiyordu, sonrasını dehşet içinde okudum. Seri hiç beklemediğim bir şekilde sonlandı, bu kitap serinin son kitabı değil ama hikayenin bittiği kitap. Bundan sonraki Hannibal Doğuyor adlı kitap Hannibal'ın gençlik yıllarını anlatıyor, yani yaşananların düzelme şansı yok artık.



  Bu kitap Kuzuların Sessizliği'nden 7 yıl sonrasını anlatıyor. Hannibal'ın peşine ilk kurbanı ve tek yaşayan kurbanı Mason Verger takılmıştır ve acımasız planları vardır. Starling ise bu planları ve Lecter'ı engelleme uğraşındadır, kimin başarılı olacağı ise tam bir muammadır. Fazla bilgi vermek istemiyorum çünkü her bilgi spoiler niteliğinde olacaktır artık, bu yüzden arka kapak yazısını da eklemedim, eğer Kuzuların Sessizliği'ni okumadıysanız arka kapak yazısını okumayın derim.
  Kitap 430'lara kadar çok güzel ve heyecanlı ilerledi, yazar gerçekten iyi bir kurguya imza atmıştı, her sayfa da dolu doluydu. Fakat 430'dan sonrası benim için kabus gibiydi, yazarın bu kısımlar tabii ki de rüyaydı demesini ve her şeyin normale dönmesini ne kadar istesem de her şey daha kötüye gitti. Hannibal karakterine biçilen bu son bana oldukça rahatsızlık verici geldi, "iyiler hep kazanır"a inanmam ama buradaki son gerçekten çok rahatsız ediciydi. Seriye devam edip bitirme isteğim de kalmadı açıkçası.

  Kitabı okurken zaman zaman bu Thomas Harris'e ait bir kitap değilmiş hissine kapıldım, dili değişikti. Yazardan mı çevirmenden mi kaynaklanıyor bilemedim ancak serinin önceki kitaplarından farklı bir havası vardı. Kitaptaki bazı bölümler İtalya'da geçiyordu, kitabın içinde çok fazla İtalyanca kelime vardı, bazılarının çevrilmemesi doğaldı ancak İtalyanca diyaloglar ve cümleler çevrilmeliydi bence. Yayınevinin bu konudaki boş vermiş tutumunu hoş bulmadım.

  Kitap güzeldi ancak sonuyla gözümden tamamen düştü, belki abartıyorum ama sonunu hiç sevmedim. Sonlara gelmeden önce 5 puanı hak edecek bu kitap derken son sayfalardan sonra 3 anca diyorum. Belki siz okur ve başka düşünürsünüz. Son 50 sayfa haricinde seri oldukça güzel ve okunası. Biraz karışık bir yorum oldu, uğradığım hayal kırıklığından olsa gerek, kusura bakmayın. İyi Okumalar, Bol Kitaplı Günler :))

Alıntılar

Neye bakılacağını bilmiyorsan göremezsin. 
Ne kadar istersen o kadar güçlü olabilirsin. 
Hepimizin bildiği ama henüz adlandıramadığımız bir duygu var: kibirli olmaya hakkın olduğunu önceden bilmek... Starling bu duyguyu Margot Verger'in yüzünde gördü. 
Hatalarımızla büyürüz. 
Ölüm ve tehlike, uzaklardan gelmek zorunda değildi. En sevdiğinizin tatlı nefesiyle de gelebilirdi... 
Oysa kararlar karmakarışık duyguların bir ürünüdür; genellikle adım adım gidilen bir şey değil, bir çırpıda sahip olunan bir şeydir.  
Beğenilerinizi geliştirmenin ilk adımı kendi beğenilerinize önem vermektir. 
Korkutucu olan ne biliyor musun Ardelia? Korkutucu olan birinin sana gerçeği söylemesi. 
Herkes biraz fazla neşeli görünüyordu. Barney gibi yıllarını hastanede geçirmiş biri, aşırı neşenin gerçek neşe olmadığını bilirdi.

Puanım