Distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Distopya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2017 Cumartesi

Buz Kapanı (Karanlık Zihinler Serisi #2) - Alexandra Bracken | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Never Fade
Seri: The Darkest Minds #2
Önceki Kitap: Karanlık Zihinler
Sonraki Kitap: Ateş Çemberi
Yayınevi,: Parodi Yayınları
Sayfa Sayısı: 552
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 4.32  (51,116 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Turuncu… lider… Roo… Herkes farklı bir şekilde sesleniyor bana. Oysa bir tek ben gerçekte ne olduğumu Biliyorum: bir canavar. Ve şimdi beni bekleyen zorlu bir görev var: Virüsün kaynağını açık eden çok gizli Bir bilgiye ulaşmak… Ve bu… bir zamanlar bana nefesim kadar yakın olan birinin ellerinde… Şimdi bir tercih yapmak zorundayım. Ya kalbimi özgür bırakacak ya da Karanlık zihinleri aydınlığa Kavuşturacağım…


Yorum
   Merhaba sevgili kitap sever arkadaşlarım! Çok beğendiğim distopik serinin ilk kitabının yorumunu geçenlerde paylaşmıştım sizlerle. İşte şimdi de Karanlık Zihinler serisinin ikinci kitabı olan Buz Kapanı’nın yorumuyla karşınızdayım. Geçen Esma ile gitmiş olduğumuz kitap fuarında uygun fiyata gördüğüm için serinin diğer kitaplarını hemen edindim ve hemen de okuyuverdim.


    Heyecan tüm hızıyla devam ediyor. En son olaylar çok heyecanlı bir yerde sonlanmıştı. Herkesin akıbeti pusluydu. Bu kitapta yazar heyecan ve aksiyonun dozajını biraz daha yükseltmiş anlaşılan. Çünkü ilk kitapta ağırlıklı olarak Ruby’nin yaşadıklarından dolayı iç dünyası, değişik renklerdeki çocukların yetenekleri ve eğitimi üzerinde duruluyordu. Bu kitapta ise ortalık savaş alanına dönüyordu resmen. Herkes herkesin düşmanı olmuş. Kimi bu farklı yeteneklere sahip PSİ çocuklarını kötü emellerinde kullanmak isterken, kimi onların hastalıklı ve toplum için sağlıksız olduğunu düşünerek yok etmeye çalışıyor. Tüm bunlara karşı direnirken sevdiklerini koruma çabası içine giren fedakar Ruby, aldığı kararlar ile bizi daha fazla şaşırtmaya devam ediyor. Bu kitapta çok daha farklı ve olgun bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Artık o korkak, kararsız, ezik Ruby yok karşımızda. Üstelik bu kitapta yeni karakterler de çıkıyor karşımıza. Kıvırcık ve yerinde duramayan kıpır kıpır Jude, mavi saçları ve asi karakteri ile herkesin sinirini bozan alaycı Vida, Liam’ın ondan taban tabana zıt çekici kardeşi Cole da kitaba ayrı bir renk katmaya başladı. Tabi bu sırada eski karakterler de hala mevcudiyetini koruyor. Sürprizi kaçırmak istemiyorum ama içimden bir ses bu yeni karakterlerden birisi ile eskilerden olan bir karakter arasında bir aşk başlayacak diyor. Hatta belki de bu ara kitap olarak çıkarılan “Karanlığın İçinden” isimli kitap onları anlatıyor olabilir. Kitap hakkında fikrim yok, tamamen bir sürpriz olacak benim için.


   Kitapta eksik bulduğum tek nokta bazı noktalarda kafamın karışması ve olayları sayfalar sonra çözmemdi. Yazarın yazış tarzı ve amacı mı böyleydi yoksa ben mi kafam doluyken okuduğum için okuduğum anda anlamıyordum bilmiyorum ama bazı olaylar kafamı karıştırıyordu.

Kitapta Liam olarak canlandırdığım Sam Claflin
   Dili sade ve anlaşılırdı. Her şeyi Ruby’nin gözünden görüyor, onun anlattıkları ile dinliyorduk. Diyaloglar kimi yerde eğlenceli, kimi yerde heyecan verici, kimi yerde üzücü idi. Kitabın sayfaları akıp gidiyordu. Akıcı, farklı ve sıcak bir distopya isteyenler için bu seriyi öneririm. Herkese bol kitaplı günler! J



Alıntılar
İnsan karşısındakini tanıdıkça daha çok önemsemeye başlıyordu. Aradaki sınırlar giderek bulanıklaşıyor ve ayrılık zamanı gelip çattığında o hayattan kopmak büyük bir işkenceye dönüşüyordu.
Kimi düşünceler insanın zihnine kronik bir hastalık gibi yerleşir. Onlardan kurtulduğunuzu sandığınız an, aslında daha karanlık bir şeye dönüştüklerini fark edersiniz.
Yorgun olduğunu biliyordum. Yorgunluğun insana neler yaptığını da en iyi ben bilirdim. Kalkanların birer birer inerken zihnin sana oyunlar oynamaya başlardı. Hayaletler insanlara musallat olmazdı aslında; bunu yapan, insanların kendi anılarıydı.
Avını bulmak için bakacağın en son yer avcıların arasıdır.
Bir insanın sinirlerini bozmaya çalışarak istediğini almak için uzun süre uğraşabilirsin ama bir an gelir ve nihayet onu ele geçirirsin.


-Aslına bakarsan sizi bulmak için bundan çok daha kötüsünü bile yapabilirdim. Bu beni dehşete düşürüyor. Biri beni durdurmazsa daha neler yapabilirim, bilmiyorum.
Bu, benim de aşinâ olduğum bir duyguydu; karanlık bir kuyuya serbest dalış yapmak ve ne zaman dibe vuracağını bilememek.
Zihin ne ilginç bir şey. Benimki herkesinkinden daha da ilginç. Hatırladığı şeyler hakkında ne seçici. Hatta hangi anıların bir cam berraklığında anımsanacağı konusunda daha da seçici. Bunlar sizinle kalan ve tek bir koku ya da sesle kendilerini yeniden size hatırlatan türden anılar.     
Hayat böyledir Minik Arı. Bazen panik içinde oraya buraya koşuşturan, dikkatsizce davranan ve istemeden bir şeyleri yıkan sen olursun. Bazen de hayat yapar bunu ve bundan kaçamazsın. Seni ezip geçer; çünkü seni sınamak ister.
Hayat seni hep bir şekilde hayal kırıklığına uğratacak. Birilerini seveceksin ve ne kadar uğraşsan da elinden alıp götürecek onları. Bir şeyler için mücadele edecek ancak başaramayacaksın. Bunu anlamana gerek yok; bir şeyleri değiştirmeye çalışmana da. Sadece senin elinde olmayan şeyleri kabullenmeli ve kendi başının çaresine bakmalısın. Senin görevin bu.

Puanım
 

22 Ekim 2017 Pazar

Metro 2033 (Metro #1) - Dmitry Glukhovsky | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Metro 2033
Seri: Metro #1
Sonraki Kitap: Metro 2034
Yayınevi: Panama Yayınları
Sayfa Sayısı: 568
Baskı Yılı: 2010
Goodreads Puanı: 3.98  (24,179 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Moskova Metrosu'ndaki Sırrı Keşfetmeye Hazır mısınız? Rusya'da 1 Milyon Kişi Okudu, 25 Dile Çevrildi Haritalarıyla.

   Yıl 2033...Nükleer savaş sonrası enkaz haline gelen dünyada insan soyu neredeyse tükenmiş, radyasyon yüzünden kentler yaşanamaz halde. Hayatta kalan birkaç bin kişi yeraltına, dünyanın en büyük nükleer sığınağı olan Moskova Metrosu'na sığınıyor.

   Burası insanoğlunun son kalesi.

   Yeraltındakiler için en büyük tehlike Karaderililer. İstasyonlar mini devletlere bölünmüş. İdealler, dinler, temiz su filtreleri gibi nedenlerle bir araya gelmiş halklar. Duygular yerini içgüdülere bırakmış.

   Tek bir amaç var: Ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak.

   Genç Artyom'a yaklaşmakta olan karanlık tehlikeye karşı halkı uyarması için Metro'nun kalbi, "Polis" istasyonuna gitme görevi verilir. Metro'nun kaderi belki de tüm insanlığın kaderi Artyom'un elindedir artık.

   Moskova metrosu, romanda anlatıldığı gibi labirente benzer, büyüklüğü ve hatları tam olarak bilinmeyen bir gizemdir. Metroda, devlet ve gizli servislere ait yüzden fazla gizli yeraltı sığınağı bulunur. Sovyetler Birliği döneminde liderleri korumak ya da ülkeden kaçırmak için yapıldığı söylenen Metro-2, Moskova metrosunun bir parçası ve en ünlü efsanelerinden biridir. Esin kaynağı olduğu çok sayıda mit ve şehir efsanesi vardır.


Yorum
   Merhaba sevgili kitap severler! Yepyeni bir kitabın daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Çoğunuzun bir yerlerden ismini duyduğunu düşündüğüm, ünlü bir kitap bu: Metro 2033. İsminden de anlaşılacağı üzere günümüz dünyasından çok farklı yıllar sonraki dünyayı konu ediniyor. Gerçi böyle kuru kuru da tanımlamamak lazım kitabı. Dünyanın bundan yıllar sonraki halini ve basit bir yeraltı distopyası beklerken, içinde siyasetten tarihe, bilim kurgudan fantastiğe, gerilimden polisiyeye kadar bir çok karışık türün örneklerini barındıran bir kitaptır kendileri. Kitap “turşu” gibi olmuş tabiri caizse, yazar ne bulduysa katmış kurgunun içine. :)

   Olaylar Moskova metrosunda geçiyor. İnsanların sebep olduğu kirlilikler ve radyasyon sonrası yeryüzünün yaşanılmaz hale gelmesi üzerine insanlar radyasyonun ve dünyada radyasyon sonrası mutasyona uğrayan varlıkların olumsuz özelliklerinden kaçmak üzere yeraltı metrosuna sığınırlar ve kendilerine orada yepyeni bir dünya kurarlar. Yeryüzünden mümkün oldukça şeyi ise yanlarında götürürler yaşamlarına devam edebilmek için. Yaşamak için yiyecekler, beslemek ve yararlanmak için hayvanlar ısınmak için sobalar ve odunlar… Buna rağmen yanlarında götüremedikleri şeyler de vardır. Örneğin; güneş ışıkları, tertemiz oksijen, ağaçlar… Ancak yeryüzünde onları bekleyen tehlikenin yanı sıra yeraltının karanlık dünyasında da birtakım tehlikeler insanları rahat bırakmamaktadır. İstasyonların koruyucusu olarak görevlendirilen savaşçılar, bir yandan yeraltı tünellerine sızarak onları öldürmek isteyen yer üstü canavarlarına karşı mücadele verirken bir yandan dilden dile dolaşan ve efsane mi gerçek mi olduğu bilinmeyen karanlık tünellerde yaşayan ruhlar, dev sıçan ve solucanlar gibi değişik mutasyona uğramış yaratıklara karşı savaşmaktadırlar. İşte tüm bu paranormal olayların tam ortasında, önünde çok önemli bir görev ve yeraltı dünyasını kurtarmanın sorumluluğunu sırtlanmış bir kahraman olan Artyom bulunmaktadır.


   Hikayeyi kısaca özetledim. Baş karakter olan Artyom’un iç dünyasının kitapta çok güzel aktarıldığını söyleyebilirim. Onun korkuları, iç dünyasında yaşadığı şaşkınlıklar, sorular, kafa karışıklıkları, rüyaları çok güzel tasvir edilmiş. Ancak yine de karakteri çok benimseyip sımsıkı bağlanamadım ve bu yüzden kitabı içime sinerek okumadım pek. Başlarda güzel ve gizemli bir kitap olarak ilerliyor. Kitapta en arka ve en ön sayfada metro istasyonunu gösteren detaylı bir harita var. Buna bakarak kitabı ve karakterlerin yaşadığı maceraların nerede nasıl geçtiğini gözünüzde canlandırmak daha kolay oluyor. Bu kitabı orijinal kılan bir yön olmuş. Ancak yine de kitapta çok karmaşık gelen, anlamakta zorlandığım ve birkaç kez okuduğum yerler oldu. Sanırım yazar kafasında bir dünya yaratmış ve bu dünyayı gerçek dünya ve gerçek dünyadaki yıkımlar, savaşlar, siyasi bölünmelerle kitaptaki dünyadaki karakterler ve çatışmalarla alegorik yolla özdeşleştirmeye çalışmış. Siyasi yönü de ağır basan kitap bu yüzden Metro. Ancak bunu biraz karmaşık olarak yaptığı için kitapta kimler kimin düşmanı, olaylar neden farklı yerlerde farklı işlenmiş okurken insan anlayamıyor. Gerçi yazar bunu daha açığa kavuşturmak için sayfa altlarına dipnotlar serpiştirerek çaba sarf etmiş ama yazarın vermek istediği mesaj için yeterli olduğunu düşünmüyorum. Mutasyona uğramış canavar fikrinde bir sorun görmesem de yazarın çok fazla fantastik ögeye başvurmuş olması da biraz itici geldi bana. Yine de dünyanın olası sonunu, nükleer felaketi ve yeraltı dünyasını çok iyi kurguladığını düşünüyorum.


   Kitapta üçüncü bakış açılı anlatım vardı çok akıcı olmasa bile güzel bir dili vardı. Bazı yerlerde okurken kopukluk hissettim özellikle diyaloglar arasında bağlantı sorunları oluyordu. Kitap belli yerlerde çok meraklandırıp akıp gidecek kadar sürükleyici, belli yerlerde ise tıkanıp kalıyor ve bir türlü ilerlemiyordu. Kitaba vereceğim puan konusunda da kafam karışık bu nedenle. Ancak sonu farklı ve merakta bırakacak şekilde bitti. Hem iki kitabı birden almıştım bu yüzden ikincisini de en kısa zamanda okurum diye düşünüyorum. Karmaşık, farklı ve özgün bir distopya sevenler için önerebileceğim türden bir kitap. Herkese bol kitaplı günler. :)


Alıntılar
Kim bir ömür boyu karanlığa bakacak kadar cesur ve kararlıysa, ilk umut ışığını o fark edecektir.
İnsanoğlu, diğer canlılardan çok daha iyi bir katildi.    
 Zaman bir cıva gibidir: Onu küçük parçalara bölmeye kalktıkça, anında yeniden toparlanacak, bütün haline gelecek ve şekilsiz bir hal alacaktır.  
Bazı şeyler vardır ki, yapmak istemezsin, bir daha yapmamaya yemin edersin, kendine yasaklarsın ama sonra her şey kendiliğinden oluverir. Üzerinde daha fazla düşünmeyi beceremezsin, düşünme merkezin iyice boşalmıştır, geriye sadece kendini hayretle izlemek kalır, suçun olmadığına inanmışsındır ve sonra her şey kendiliğinden yaşanır.
İnsanı tek şey çıldırmaktan kurtarabilirdi: Bilmemek.
Ölüm korkunç değildi, korkunç olan onu beklemekti.
İnsanlar ona göre karmaşık bir makineydi; önce gıda ürünlerini yok eden sonra da bok üreten bir makine…


Puanım
 

19 Ekim 2017 Perşembe

Karanlık Zihinler (Karanlık Zihinler Serisi #1) - Alexandra Bracken | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Darkest Minds 
Seri: The Darkest Minds #1 
Sonraki Kitap: Buz Kapanı
Yayınevi: Parodi Yayınları
Sayfa Sayısı: 576
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.25  (92,354 Oy)


Arka Kapak Yazısı
Adım Ruby.
Hepinizden farklıyım.
Aklınızın derinliklerinde gezinebilir, 
anılarınızı hiç yaşamamışsınız gibi silebilirim.
Henüz on yaşındayken Thurmond'daki bu rehabilitasyon kampına gönderildim. Hem de kendi ailem tarafından...
Burada her adımımız izleniyor, nefes alış verişlerimiz bile.
Yalnız değilim.
Maviler... Yeşiller... Turuncular...
Sarılar ve Kırmızılar...
Karanlık Zihinler...
Ve yaşamak için saklanmak zorunda kalanlar
Ve kaçanlar...


Yorum

   Evet sayın kitap severler! Harika bir distopya kitabının sonuna geldim. Uzun zaman olmuştu distopik bir eser okumayalı ve cidden özlemişim. Suzanne Collins’ten sonra distopik anlamda gerçekten başarılı bir kalemi olduğunu düşündüğüm hatta bazı noktalarda onu solladığı apaçık görülen bir bayan yazar tarafından yazılmış serinin ilk kitabıydı bu. Bayan yazarların da böyle başarılı kurgular ortaya çıkarabildiğini görmek çok hoşuma gidiyor doğrusu. Üstelik bu seriyi yazan bayan oldukça genç birisi.


   Karanlık Zihinler serisinin ilk kitabından kısaca bahsetmek istiyorum. Arka kitaptan öğrenebileceğiniz kadar basit ve spoiler sayılmayacak ufak tefek şeylerden bahsedelim. Normal insanlardan farklı zihinsel ve fiziksel yetenekleri olan 10-18 yaş arası gençler kitabın konusunu oluşturuyor. Bu gençler yeteneklerinin özelliklerine göre renklere ayrılıyor. Yeşil, mavi, sarı, turuncu ve kırmızı. Kimi karmakarışık bulmacaları çok kısa süreler içinde çözebilen ve 450 sayfalık koca kitabı tek okuyuşta ezberleyebilen dâhilerken, kimisi tek bir el hareketi ile araçları hareket ettirebiliyor, kimi ise başkalarının anılarını okuyup onları silebiliyor ve yerine istediğini koyarak kişileri yönetebiliyor. Yeteneklerinin tehlikeli ve etkililiğine göre bazı renkler diğerlerine göre daha tehlikeli olarak addedilerek ona göre muamele ediliyor. Bu insanüstü yeteneklerle donatılmış gençler konusunda herkesin farklı farklı planları var. Kimi onları bir kampa kapatarak ailelerinden ve sevdiği birçok şeyden uzak yaşatarak hatta bazen tabiri caizse “imha ederek” düzeni sağlamaya çalışırken kimileri onların bu yeteneklerini düşmanlara karşı savaşmak için kullanmak üzere kendi taraflarına çekecek vaatlerde bulunuyorlar. Bu çocukları gerçekte düşünecek ve onları kullanmak değil onların derdine çare olacak kimseleri yok. Hepsi aslında onları bir robota dönüştürmeye çalışan birer düşman. Kendileri dışında.


    Karakterlere gelecek olursak; baş karakterlerin hepsini çok sevdim ve benimsedim diyebilirim. Ruby zaten kitabın anlatıcısı olarak gönlümde taht kurdu. Yeteneklerini nasıl kullanacağını bilememek, sürekli birilerinin hafızasından istemeden kendini, kendiyle ilgili anıları silmekle başı dertte. Yeteneklerini nasıl kullanacağını bilmiyor ve ona bunu öğretecek düşmanları haricinde kimse yok. Düşmanlarına teslim olmayı mı seçmeli yoksa kendi kendine bir yolunu bulmayı mı öğrenmeli arada sıkışıp kalmış. Liam Stewart ise herkesin içinde bir iyilik görmeye meyilli, saf ve temiz bir yakışıklı. Yeteneklerine hakim ve lider karakterli. Çevresindeki herkese başarabileceklerine dair umutlar vererek onların yaşama sebebi olan bir gün ışığı gibi. Ahh ne çok sevdim seni bir bilsen. Mavi gözleri dışında onu kafamda canlandırırken Sam Claflin’in Açlık Oyunları serisinde ki Finnick Odair olan serseri hallerini hayal ettim. Tam bir Sam Claflin hayranıyımdır da. Bu da karakteri okurken onun jest ve mimiklerini ukala tavırlarını gözümde daha iyi canlandırmamı sağladı. Birde minik asyalımız Suzumi namı diğer Zu var ki onu öylesine sevdim öylesine sempatik buldum ki, kitaptaki karakterlerin yerine geçip onu koruma güdüsü gelişti içimde. Hikayesini ve gizemini merak ettiğim karakterlerden birisidir. Birde Chubs var ki ona olan duygularımı hala çözemesem bile genel olarak sempatik bulduğum ve zor bir insan olmasını takdir ettiğim birisi. Bazı özellikleri bana kendimi hatırlattı hele ki kolay arkadaş edinemeyen içine kapanık tavırları. Hatta biraz ileri gidecek olursak tehlikeli yakışıklımız Clancy Gray’e karşı bile bir sempati oluştu diyebilirim içimde.


    Kitabın dili oldukça sadeydi. Kitap baş karakterlerden birisi olan Ruby’nin ağzından anlatılıyordu. Diyalogları okurken çok eğlendim hatta son sayfalarda Ruby ile Liam arasındaki diyaloğu okurken nefesim kesildi diyebilirim. Kitap oldukça akıcı ve heyecanlıydı. Sürekli macera dolu yerler oluyor ve heyecan içerisinde okuyordum. Her bölümün sonu heyecanlı bitiyor sonrakini okumak için acele ediyordum. Şimdiye kadar okuduğum çoğu distopik eseri sevmişimdir ve çoğuna olumlu yorumlar yapmışımdır çünkü distopya okumayı seviyorum. Bunu araya zaman koyup türü özleyerek yaptığım zaman birbirlerine benzer yönleri olsa bile beni sıkmıyor ve cidden severek okuyorum. Bu eseri de çok sevdim hatta bayıldım. Karakterleri ve kurgusu ile gerçekten çok başarılı buldum. Sonu da oldukça soru işaretleri ile dolu ve heyecanlı bitti. Diğer kitapları elimde yok sadece ilkini almıştım ve şimdi koşup diğerlerini de almam gerekecek. Araya zaman girmeden hepsini okumak istiyorum. Açlık Oyunlarında ilk kitabı diğerlerinden başarılı ve heyecanlı bulmuştum ve bunda da yazarın diğer kitaplarda ritmi düşürüp kalitesini bozmasından korkmuyor değilim. Umarım öyle olmaz. Çünkü seriye gittikçe bağlanmak ve bittiğinde üzülmek istiyorum bana bu duyguyu yaşatan pek seri olmuyor çünkü. Okumanızı tavsiye ederim. Seveceğinizden emin olduğum bir kitap. Herkese bol kitaplı günler. :)



Alıntılar
Hayal kurmak sonunda hayal kırıklığına, hayal kırıklığı da öyle kolay atlatılamayan sıkıntılı bunalımlara yol açardı. Siyaha yem olmaktansa grinin sınırlarında kalmak daha iyiydi.
-Hiçbir şey olmamış gibi davranamam.
-Davranmamalısın da. Asla unutmamalısın. Ama hayatta kalmanın önemli yanlarından biri de hayata devam etmektir. Bunun için bir kelime var. Bizim dilimizde tam bir karşılığı yok. Portekizce. Saudade. Hiç duydun mu?
(Başımı salladım ben kendi dilimdeki kelimelerin bile yarısını bilmiyordum ki.)
 -Şey gibi… tam bir tanımı yok. Bir duygunun tarifi gibi… çok büyük bir üzüntünün. Bir zamanlar kaybettiğin bir şeyin sonsuza dek kaybolduğunu ve bir daha asla senin olmayacağını anladığın an yaşadığın bir his.
Ama biliyor musun, her son bir başlangıçtır. Bir zamanlar sahip olduklarını geri alamasan da onları arkanda bırakabilirsin. Yeniden başlarsın. En baştan.
Bir fabrikayı yok edebilirsin ama hemen ardından bir yenisini inşa ederler. Ancak yok edilen şey bir hayat olduğunda bunun geri dönüşü yoktur. O insanı geri getiremezsin.
Bir insanın yalan söylediğini anlamanın binlerce yolu vardır. Beyinlerine girip en ufak bir güvensizlik ya da rahatsızlık emaresi aramanıza gerek yok. Yüzlerine bakmanız çoğu zaman yeterlidir. Sizinle konuşurken bakışlarını sola çevirir, bir hikayeyi fazla detaylandırır ve bir soruyu başka bir soruyla cevaplarlarsa bilin ki o kişi yalan söylüyordur.
İçimde tuhaf bir his vardı. Sanki henüz sahip olmadığım bir şeyi kaybetmiş gibiydim. Sanki artık eskiden olduğum kişi değildim. Olmam gereken kişi ise hiç olamamıştım. Bu hisle iliklerime kadar bomboş hissettim kendimi birden.
Dünyadaki en sinir bozucu duygu, söyleyecek çok şeyin olup da bunu kelimelere nasıl dökeceğini bilmemek olmalı.
Hayatta bir kez bile duysanız asla unutamayacağınız bazı sesler vardır. Kırılan bir kemiğin sesi. Bir dondurma kamyonetinden yükselen şarkı. Cırt cırt bandın sökülmesi. Bir silahın açılan emniyet kilidi…
Heves denilen şeyin en önemli yanı, bulaşıcı olmasıdır.

Puanım
 

16 Ekim 2017 Pazartesi

Otomatik Portakal - Anthony Burgess | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: A Clockwork Orange
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 168
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.98  (460,778 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...

...
   
   Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. "Uqueer as as clockwork orange". Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezyada "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm...
-Anthony Burges-

   Karabasan gibi bir gelecek atmosferi... Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler... Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu "nadsat"ı.


Yorum
   Bu kitabı ilk gördüğümde en çok ismi ilgimi çekmişti. Genelde kitaplar bana tamamen sürpriz olsun diye arka kapak yazısını okumasam da bunun içeriğini merak edip ne demek bu “Otomatik Portakal” diyerek okumuş bulundum. Arka kapakta soruma cevaben bu ismi nerden ve nasıl seçtiğini anlatmış. Gayette mantıklı ve orijinal bir isim bence. Aynı zamanda arka kapakta kısaca kitabın içeriğini de özet geçmiş. Bir Utopia bir 1984 gibi olmasa bile bu kitapta mevcut dünyamız ile çok benzeyen bambaşka bir ütopya yaratmış yazar. Bu dünyada tek bildiği şiddet, yağma, tecavüz olan karanlık genç nesilden bahsediliyor. Kitabın baş karakteri minik Alex’imiz ise işte bu karanlık gençliği temsil eden bir karakter. 


   Kitapta ergenlikten itibaren genç olarak nitelendirilen insanların bu çağlarda içlerini dolduran kötülükle neler yaptığı ve yapabileceğinden dem vuruluyor. Bu genç çetelerin yaptığı vandallıkları, uyguladıkları şiddeti okudukça kurgu olduğunu bilseniz de içiniz sızlıyor. Belki de bunun sebebi günümüzde de bunların oldukça artmaya başlaması ve çağımız ilerledikçe gidişatın tam da bu kitapta anlatılan yönde ilerlemesi. Kitap elbette ki sadece genç çetelerin savaşından, adam öldürmekten, içkiden, vandallıklardan, şiddetten ibaret değil. Kitabı farklı kılan bir yön daha var. Bu tür toplumu bozan davranışlara ve kötülüklere engel olmak için başvurulan ve bireyin elinden iyiyi ve kötüyü seçme şansını alıp onu tamamen iyilikten başka bir şey düşünemeyen otomatik bir makineye çevirmenin de toplumu kötülüğün kendisi kadar bozan tedavi yöntemlerine de yer verilerek bunun insan ve toplum üzerindeki etkileri kitapta başarılı şekilde anlatılmış. Tüm bu olayları ise temsilen bir baş karakter olarak Alex yaratılmış. Ve tabi onun takım arkadaşları Dim, Pete ve Georgie’yi de unutmamak lazım. 

Bir rüya ya da bir kâbus aslında kafanızın içindeki bir film gibidir o kadar, tek farkı siz de içinde yer alabilirsiniz. 
   Kitabın dili son derece akıcı ve samimi. Arka kapaktan da anlaşılacağı üzere bu bozulmuş, çarpık gençliği yansıtmak üzere “argo” bir dil hakimdi kitapta. Dikizlemek, çakozlamak, lavuk, çıtır, cıvır, marizlemek, zumzuklamak, kanka, ühü ühü ühü olmak, bok püsür gibi argo kelimeler kitabın ana dilini oluşturuyor diyebiliriz. Bu dili kullananlar kötü kesimi, kullanmayanlar elit ve iyi olan kesimi temsil ediyormuş gibi bir ayrım gözetmek de mümkün. Kitabın günümüzdeki duruma da dem vurarak, olması muhtemel bir gelecek senaryosu ortaya çıkarması, bunu yaparken de bu gidişatı etkileyecek teknolojik ve bilimsel gelişmeleri samimi bir dille kitabına aktarması hoşuma gitti. Bunu yaparken insan ilişkileri arasındaki sahteliği, insanların kişisel hırsları, bencillikleri, doyumsuzlukları, çıkarcılığı gibi değerleri de ön plana çıkararak gerçekliği yakalamış. Sonuna ise güzel mesajlar gizlemiş. En başta kişinin iyiliği veya kötülüğü kendi iradesi ile seçmesi gerektiği, kişiyi olmadığı biri gibi davranmaya zorlamanın en başta o insanın kendisine ve topluma büyük zararlarının olabileceği vurgulanarak, gerçekten böyle bir dünyada yaşandığı takdirde zaman kavramının, yaşlılık/gençlik gibi değerlerin, iyilik ve kötülük kavramlarının oldukça değişik anlamlara gelebileceğini vurgulamıştır. İsmi gibi özgün ve farklı olan bu eseri mutlaka okumanızı tavsiye ederim. :)



Puanım

11 Mart 2017 Cumartesi

2056: İsyan (Slated #3) - Teri Terry | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Shattered
Seri: Slated #3
Önceki Kitap: 2055: Büyük Hesaplaşma
Yayınevi: Altın Kitaplar
Sayfa Sayısı: 320
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.26  (6,624 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Merkezi Koalisyon tarafından hafızası silinen Kyla geçmişin şiddet dolu anılarıyla baş etmeye çalışırken, diğer yandan da bir çıkış yolu bulmaya çalışmaktadır. Sonunda, direnişçi grupların yardımıyla, ölmesini isteyen yetkililerin elinden kurtulup, sahte bir kimlikle geçmişini aramaya başlar. Ama ümitsizce aradığı gerçek, onun tahmin ettiğinden çok daha fazla şaşırtıcıdır.

Yorum

  Herkese merhaba. :) Bugün son zamanlarda okumadığım bir türle karşınızdayım; genç-yetişkin distopya. Yaklaşık üç yıl önce bu serinin ilk iki kitabını okumuş ve sevmiştim son kitabı okumaya karar vermiştim ama yeni okuyabildim.

  Seriden genel olarak bahsedecek olursam, (çoğu ayrıntıyı unutmuşum bunu okurken anımsadım); seri 2054 yılında başlıyor, dünya daha farklı bir yer. Baş karakterimiz Kyla'nın bulunduğu ülkede distopik, baskıcı bir rejim söz konusu. Erken yaşta suç işleyen çocuklar programlanıyor, anıları siliniyor ve beyinlerine takılan bir çiple de sürekli kontrol ediliyorlar. Hükumet her hareketlerini izliyor. Kyla'da bu programlanmışlardan biri, yalnız onun diğerlerinden bir farkı var ve o seri boyunca bu farkın peşinden koşuyor ve ne olduğunu anlamaya çalışıyor.

  Yazar iyi bir fikir üzerine yola çıkmış ve iyi karakterler kurgulamış yalnız bundan sonra işler o kadar da iyi gitmiyor. Genç yetişkin edebiyatın, tek noktaya takılıp kalmak gibi bir sorunu var. Yazarlar güzel fikirler buluyorlar ancak bunu işlerken tek bir şeye odaklanıyorlar ve o güzelim fikri heba ediyorlar. Ki genelde odak noktası serideki imkansız aşklar oluyor. Bu seride odak noktası aşk değildi, Kyla'nın geçmişi idi, tabii aşka da odaklandı ama diğer genç-yetişkin kitaplar kadar değil. İşte yazarımız kızımızın geçmişine odaklanırken oluşturduğu dünyayı ve o dünya ile ilgili her şeyi geri plana atıyor bu da kitabın kısır bir döngüye girmesine ve yüzeysel olmasına sebep oluyor ne yazık ki.

  Serinin ilk iki kitabını okuduğumda çok sevmiştim, bunda en büyük etken seride yazarın psikolojiden de yararlanmasıydı, işin içine psikoloji girince beni tavlamıştı. :D O zamanlar bu türde çok kitap okumadığım içinde güzel gelmişti ama son kitabı okurken keyif almadım, daha çok istemdışı olarak hatalara ve serideki boşluklara odaklanmış oldum. Yazar baş karaktere çok inanılmaz, çok şaşırtıcı bir geçmiş oluşturayım derken ortalığı biraz dağıtmış, yok artık dedirten(iyi anlamda değil), mantıksız bir geçmiş oluşturmuş. Keşke okuru şaşırtmaya bu kadar odaklanmasaymış da oluşturduğu dünyayı mantık çerçevesinde geliştirseymiş, aynı şekilde tek karakter odaklı bir kitap yazmak yerine diğer karakterlere de daha fazla değinse seri daha hoş olurmuş.

  Seri bu kitapla son buldu ve 8 belki daha çok da ödül almış. Kötü bir seri değil kendi sınıfında ama bu kadar ödül almasına da şaşırmadım değil. Serinin sonuna gelecek olursak yazar biraz oldu bittiye getirdi her şeyi, hani hızlı biten dizilerde son bölümlerde her şey bir anda olur, her şey açığa kavuşur ya bunda da öyle oldu, çarçabucak onlarca soru cevaba kavuştu. Yazar sonu genel anlamda peri masalına çevirmiş, ancak sonda esas kız ve esas oğlan ile ilgili yaşanan gelişme konusunda gerçekçi davranmıştı.

  Uzuun bir yorum oldu, kusuruma bakmayın. :) Seri genel anlamda güzel, genç yetişkin distopya türünden hoşlanıyorsanız tercih edebileceğiniz bir seri, hatta bu türde okuduğum diğer bir çok seriden daha iyi. Eğer genç-yetişkin edebiyatıyla aranız yoksa seriyi önermem benim gibi sıkılabilirsiniz.

Puanım

2 verecektim ama kendi türünde iyi olduğu için 3 veriyorum.



7 Mart 2017 Salı

Mülksüzler - Ursula K. Le Guin | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Dispossessed
Seri: Yok
Yayınevi: Metis Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 328
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 4.18  (49,356 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor. İsimlerini toplumlarının kurucusu olan Odo'dan alıyorlar; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı.

Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin'in, Goldmann ve Goodman'ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlakî ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır. – Ursula K. Le Guin

"'...Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.' Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı."

Yorum

  Ursula K. Le Guin'i Yerdeniz Serisi ile tanımış ve çok sevmiştim, sonra Her Yerden Çok Uzakta adlı kitabını da okumuş beğenmiştim. Mülksüzler'in distopya türünde olduğunu da öğrendikten sonra kesinlikle okumalıyım diye karar vermiştim ve biraz geç kalsam da nihayet okuyabildim.



  Kitap iki farklı dünyayı anlatıyor; Anarres ve Urras. İki gezegende birbirinin ayı. Urras'tan yıllar önce Anarres'e gelen Odocular burada kendilerine Urras'takinden çok farklı bir hayat kurmuşlardır.

Yaşamın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor. 

  Anarres anarşizmin hayata geçtiği sosyalizmden izler taşıyan bir gezegen ve halkın yaşam biçimi de pragmatik. Her şey olması gerektiği kadar ve olması zorunlu olduğu için, lüks ya da aşırılık yok. Herkes eşit, herkes özgür. Urras ise tam zıddı kapitalizmin hüküm sürdüğü bir gezegen, bizim dünyamızın bir yansıması.

-"Bize kimin yalan söylediğini düşünüyorsun?"
-"Kim mi, kardeşim? Kendimizden başka kim olabilir ki?"

  Bu iki dünya arasında da Shevek adlı bir fizikçi ve onun idealleri var. İki dünyayı da Shevek'in gözünden tanıyoruz. Annaresli, insana sadece insan olduğu için değer veren Shevek'in gözünden kapitalist sistem nasıl görünüyor siz tahmin edin! Yazarın kitapta flashbacklerden yararlanması ise çok zekice idi, bu hem kitaba ayrı bir lezzet katmış hem de sizi kitaba daha çok çekiyor.

  Kitap 1974 yılında yazılmış ve yazar ortaya gerçekten çok güzel bir iş çıkarmış. Yazarın anarşizme olan bakış açısını paylaşmasam da kitaptan öğrendiğim çok şey oldu ve insanı bir kez de Ursula Guin'in gözünden okumuş oldum. Kitaptaki çoğu detay çok zekice, bunu aslında okudukça görebilirsiniz. Kitabın ikinci kez okumayı kesinlikle hak eden bir tarafı var, ileride bir daha okumayı düşünüyorum eminim ki kitapta gözden kaçırdığım çok detay var.

Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. 

  Son olarak, hiç şüphesiz kitabın beni en etkileyen kısmı ise sahipliler-özgürler ayrımı oldu. Hepimiz kendimizi özgür sanan ama sahip olduğumuzu sandığımız şeylerin kölesi olan sahiplileriz. mülkiyet özgürlük değil tutsaklık getiriyor ne yazık ki. Bizi tutsak eden gereksiz her şeyden kurtulup özgür olabilmemiz dileğiyle, sağlıcakla kalın kitap dostları. :)

Alıntılar

Bazı insanlarda otorite içkindir; bazı imparatorların gerçekten yeni giysileri vardır. 
Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. 
Yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki, yaşamın geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı, ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir. 
Barışa yalnız barış yoluyla ulaşılabilir, yalnız adil eylemler adalet getirebilir.
Yaşamın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor. 
Eğer bir şeyi bütün olarak görürsen hep güzelmiş gibi görünür. 
Balığı tanımak için yüzmeye, yıldızı bilmek için parlamaya gerek yok. 
Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur. 
Gerçek kardeşlik -paylaşılan acıda başlıyor. 
-"Sevgi, acının içinden geçme yollarından yalnızca biri, bazen yanılıp ıskalayabilir. Acı hiçbir zaman ıskalamaz. Ama bu yüzden ona dayanma açısından pek seçeneğimiz yok. İstesek de istemesek de katlanmak zorundayız. "
-"Ama katlanmıyoruz! Yüz kişiden biri, bin kişiden biri sonuna kadar gidiyor, ta en sonuna kadar. Geri kalanlar ya mutluluk taklidi yapıyor, ya da duyarsızlaşıyor. Acı çekiyoruz ama yeterince değil. Bu yüzden boş yere acı çekiyoruz." 
-"Bize kimin yalan söylediğini düşünüyorsun?"
-"Kim mi, kardeşim? Kendimizden başka kim olabilir ki?"

Puanım

8.5


2 Aralık 2016 Cuma

Biz - Yevgeni Zamyatin | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Мы
Seri: Yok
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 250
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.96  (43,488 Oy)


Yorum

  Distopya en  sevdiğim türlerden biridir, bu tür içinde de en çok 1984'ü ve Cesur Yeni Dünya'yı severim. Bu iki muhteşem kitabın Biz'den etkilendiğini duyunca hemen bu kitabı okumalıyım demiştim, sonradan öğrendim ki daha bir çok yazar bu kitaptan etkilenmiş.

  Biz, distopya türünün ilk ve en iyi kitaplarından biri. Kitap makineleşen bir dünyayı anlatıyor, İki Yüzyıl savaşından sonra dünya yeni bir döneme girmiş ve dünya da mantık hüküm sürmektedir. Gündelik yaşantı eskisinden çok farklıdır, her şey planlanmış ve akıl ekseninde ilerlemektedir.

  D-503'de bu yeni dünyada yaşayan diğer Numaralardan biri, bu yeni dünya da insanlar isimlere değil harf ve numaralara sahip. D-503'ün anılarını okuyarak bu dünyaya tanık oluyoruz ve buradaki düzenin işleyişini kavrıyoruz. Kitabın anılardan oluşuyor olması kitaba samimiyet kazandırıyor ve o dünyanın insanlarına karşı empati kurmamızı kolay hale getiriyor ancak bu durum dünyanın anlaşılırlığına biraz gölge düşürüyor. Hakim bakış açısı ile yazılmış bir kaç bölüm daha olsaydı ya da başka bir karakterin bakış açısıyla yazılmış bölümler, kitabın dünyasını daha iyi anlardık diye düşünüyorum. Bu şekli ile de kitabın dünyasına dair bolca fikir edindik tabii ama daha fazlasına da hayır demezdim.

  Kitabın dilini zaman zaman rahatsız edici buldum, çeviriden mi yoksa kendinden mi kaynaklanıyor anlayamadığım yerler oldu. Bazı cümleler fazla eksik ve rahatsız ediciydi.

  Biz, distopya türü açısından gerçekten çok önemli ve devrim niteliğinde bir kitap, kitabı en değerli kılan yönü de bu benim için; Biz'in etkisiyle çıkan kitaplar. Bu kitaplar ise Biz'in mirasını çok çok ötelere taşımış ki 1984 bunun en somut kanıtı. Biz, devrim, insanlık, yaşam tarzı gibi bir çok temel konuyu sorgulatabilen ve içeriği ile hiç eskimeyecek bir kitap. Dünya ne kadar değişse de insan aynı kalıyor, Zamyatin'in öngörüleri, tespitleri bugün de geçerli ve bugün de karşımıza çıkan gerçeklerle örtüşüyor. Eğer distopya seviyorsanız mutlaka bu kitabı okumalısınız derim. İyi okumalar. :)
 

Puanım


1 Ağustos 2016 Pazartesi

Yasaklı (Faniler Kitabı #1) - Ted Dekker & Tosca Lee | Kitap Yorumu

tosca lee
Orijinal Adı: Forbidden
Seri: The Book of Mortals #1
Sonraki Kitap: Hükümdar
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 513
Baskı Yılı: 2013
Goodreds Puanı: 3.94  (6,552 Oy)

Arka Kapak Yazısı

NEFES KESİCİ BİR DESTAN BAŞLIYOR...
FANİLER SERİSİNE HOŞ GELDİNİZ...
KAYBEDECEKLERİ TEK BİR DUYGU VARDI... KORKU

Geleceğin korunaklı dünyasında bir tek “korku” nedir bilerek yaşamaya mahkûm edilen insanlar…

Gerçek hayattan ve sevgiden yoksun, duygusuzluğa hapsolmuş kadersizler…

Ve bu kaderi değiştirmeye çalışan genç bir adam.

İnsanoğlu, kendisine dayatılan bir düzen yüzünden gerçeğe kapadığı gözlerini bu genç adam sayesinde açmaya hazırdır!

Ancak bu diriliş büyük bir karmaşayı da beraberinde getirecektir:

Tüm fani duygular uyanacak; nefret, hırs ve açgözlülük yeryüzüne hâkim olmaya başlayacaktır.

Yorum

  Duyguların olmadığı, insanların sadece korkuyu hissedebildiği bir dünya nasıl olurdu? İşte Yasaklı sizi böyle bir dünyaya götürüyor. Kaos Çağı'ndan sonra insanlar simyasal yollarla tüm duygulardan arındırılmış ve sadece korkuları ile başbaşa kalmışlar. İnsanlar sevgi, hüzün, kıskançlık hiçbir duygu hissetmiyorlar.

  Duyguların, karmaşanın ve savaşın olmadığı ve Düzen'in yönetiği bir dünya da Düzen'e karşı olan az sayıda insan var ve bunların amacı insanların yeniden hissedebilmesini sağlamak. Rom'da bunlardan biri ve insanların yeniden hissetmesini sağlamak için Düzen'e karşı savaş vermeye başlıyor ve bizde kitap da bu savaşa dahil oluyoruz.

   Kitabın hikayesi ve genel kurgusunu beğendim, hikayenin çıkış noktası da güzel, hislerimiz olmadan nasıl insanlar olurduk? Ancak hikayenin işlenişini aynı şekilde sevemedim, biraz basitti. Kitap bilim kurgu, fantastik kurgu, distopya, gerilim gibi türlerden ögeler barındırıyor ama hiçbirini tam anlamıyla işlemiyor, hepsinden birer parça var ve bu durumdan çok hoşlanmadım. İlk sayfalar bilim kurgu-distopya havası verse de ileriki bölümlerde kitaba dahil olan fantastik ögeleri ben biraz eğreti buldum, kitabın dünyasına uygun gelmedi.

  İki yazarın tek kitap yazması bana hep zor bir iş gibi gelmiştir, ya ortaya mükemmel bir uyumla çok güzel bir eser çıkar ya da tam tersi gibi geliyordu ve bu kitapta ikili uyumu yakalayamamış gibi hissettim. Ted Dekker için biraz basit kalmış gibiydi kitap, bunu Çember serisine dayanarak söylüyorum, yazar orada çok daha mantıklı ve iyi bir iş çıkarmıştı ancak bu kitapta bunları bulamadım.

  Gerçekten çok fazla mantık hatası vardı, her şey fazla basitti. Örnek vermek gerekirse, kitapta bir karakter bıçaklanarak öldürülmüş birine sarılıyor ve sonra o kıyafetlerini değiştirmeden toplum içine giriyor ve kimse de bu üstündeki kan ne demiyor. Ki o bölümde ölen kişiden bolca kan aktığına değinip duruyor yazar ama ne hikmetse karakterimize kan bulaşmıyor! Başka bir örnek verecek olursam, Kale kitabın dünyasında en iyi korunan mekan ve içinde çokça muhafız var. Kale'ye gizlice giren karakterlerimiz büyük başarı ile muhafızları kolayca atlatıyorlar, hemde aynı taktikle birden fazla sayıda. İnsanların duyguları alınmış, akılları değil. Hiçbir muhafız mı aklını kullanamaz, her seferinde aynı taktiğe inanır? Yazarlar okuru mu hafife alarak yazdılar yoksa kitabı mı bilmiyorum ama büyük bir fiyaskoydu bu kısımlar bence.

  Yasaklı, mantık hataları ve amaan işi zorlaştırmaya ne gerek var tarzında yazılmış basitliği dışında genel olarak güzel bir kitaptı, kolay okunan bir tarzı var ve sayfalar hızlıca aktı gitti. Ancak okuyup bitirdikten sonra tatmin olmadığınızı hissediyorsunuz, her şey fazla basitti çünkü, yazarların daha fazla emek harcamasını dilerdim, kitap ne yazık ki hayal kırıklığı oldu benim için. İyi ki serinin diğer kitaplarını almamışım diyorum, şuan hiç okuyasım yok, fazla basit geldi çünkü. Seriyi ne öneririm ne de önermem. Beklentiniz olmazsa ve öylesine okuyayım derseniz tercih edebileceğiniz bir kitap. Karar size kamış.
İyi Okumalar. :)

Puanım

2.5

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Demir Ökçe - Jack London | Kitap Yorumu

jack london
Orijinal Adı: The Iron Heel
Seri: Yok
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 308
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.74  (4,271 Oy)

Arka Kapak Yazısı

"Sözlerimin hiçbirinin sizi etkileyeceğini sanmıyorum," dedi.
"Çünkü sizde etkilenecek ruh yok. Siz, omurgasız, solucan gibi birer yaratıksınız. Burnunuz havada, Demokratız, Cumhuriyetçiyiz, diyorsunuz…

Siz, tükürük yalayıcı asalak yaratıklarsınız. Plütokrasinin kuklalarısınız siz. Sırtınızda Demir Ökçe'nin kan kırmızı uşak üniformasıyla kalkmış özgürlük aşkı denen modası geçmiş sözler kullanıyorsunuz."

Yorum

  Herkese Merhaba! :) Bir Jack London eseri daha bitirmiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum ve çok güzel hissediyorum. Martin Eden (yorumuma buradan ulaşabilirsiniz.) adlı romanından sonra Jack London sevdiğim yazarlar arasında yer almış ve diğer kitaplarını da okumaya karar vermiştim. Demir Ökçe ise yazarın en merak ettiğim kitaplarından biriydi, hem yazarından hem de türünden dolayı. Geçenlerde kitabı almış ve çok geciktirmeden başlamıştım, bugünde kitabı bitirmiş bulunmaktayım.

  Kitabın konusu ve içeriği ile ilgili pek bilgim yoktu açıkçası ve bazı şeyler sürpriz niteliğinde oldu açıkçası. Kitaba ilk başladığımda Ernest Everhard'dan bahsediliş biçimi bende onun gerçek biri olduğu izlenimi uyandırınca bende araştırıp onun kurgu bir karakter olduğunu öğrendim. Burada şuna değinmeyi faydalı buluyorum, Demir Ökçe'nin Can Yayınları tarafından yayınlanan baskısında bulunan ve kitaptaki bazı noktalar için açıklama niteliği taşıyan önsöz ne yazık ki benim okuduğum, İthaki Yayınları tarafından yayınlanan baskıda yer almıyordu. Keşke yer alsaymış demeden edemedim ve neden olmadığını da anlamadım. Bu kusur dışında kitabın çevirisi ve baskısı güzeldi.

  Demir Ökçe, kapitalizmin toplum üzerindeki etkisini ve sosyalizmle olan savaşını Avis Everhard gözünden okuyuculara sunuyor. Yazarın gerçek dünyaya oldukça paralel olarak kurguladığı dünya işçi sınıfını, toplumun alt tabakasını ve alt ve üst tabaka arasındaki büyük uçurumu çok güzel gözler önüne seriyor. Kitaba ilk başladığınızda Ernest Everhard kitabın başkahramanı ve yaşanan olaylarda sarsılmaz yeri olan bir karakter gibi görünse de öyle değil aslında. Avis Everhard (anlatıcımız) toplumun üst tabakalarında yer alan ve Ernest ile tanışana kadar ustaca örtülen perdenin arkasındakileri görmeyen bir kız. Ernest ile tanıştıktan sonra toplumun alt sınıflarında yaşananlara tanık oluyor ve yaşadığı hayatı sorgulamaya başlıyor. Avis'in gerçekleri görmeye başlaması ile biz okurlar da bu gerçeklere tanık oluyor ve üst tabaka ile alt tabakanın sınıf mücadelesine dahil oluyoruz.

  Kitap bu toplum yapısı ve gerçekleri açısından oldukça ürpertici bir gerçekliğe sahip, daha önce düşünmemiş bile olsanız kitabı okurken yazanların çoğunun bugünde geçerli olduğunu, kapitalizmin yönettiği toplumda insan ayrımının nasıl yapıldığını, emeğin ne kadar kolay harcanabilir olduğunu ve değerinin asla karşılanmadığını çok iyi anlıyorsunuz. Kitabın bu kısımlarında daha önce bilmediğim şeyler anlatılmıyordu ancak bir kez daha okumak ve London'ın çarpıcı dilinden okumak beni bir kez daha çarptı.

  Kitapta Ernest Everhard oldukça abartılan bir karakterdi ve bundan çok hoşlanmadım, bu kitabın gerçekçiliğine gölge düşüren bir durumdu, sanki yazar tüm iyi ve güçlü karakteristik özellikleri Ernest'te toplamaya çalışmıştı ki bu derece mükemmeliyet gerçekçilikten ödün vermeye sebep oluyor. Bu abartı dışında kitaptaki karakterler ayrı ayrı oldukça ilgi çekiciydi, Ernest'in ilk başlar yaptığı uzun konuşmalara karşı inanların verdiği tepkiler zaman zaman gerçek dışı ve yazarın abartısı gibi gelse de bu konuşmaları okumak oldukça bilgilendiriciydi.

  Kitapta sayısı oldukça fazla olan dipnotları okumak bazen okuru sıkabilecek nitelikte olsa da ben beğendim bunları ve kitabın dünyası ile ilgili bilgilerin bir çoğunu buradan bulabiliyorduk. Kitap Avis Everhard'ın gözünden anlatıldığı için onun dışında kalan kısımlar hakkında bilgi edinmek içi tek kaynak bu dipnotlardı ve iyi ki varlardı diyorum ben. Kitabın belirsiz sonuna karşı bu dipnotların güzel bir yeri daha vardı, şunu da eklemek istiyorum ki kitabın sonunu çok beğenmedim ben, biraz daha açık olsaydı keşke ya da daha farklı.

  Demir Ökçe, kurgusuyla, karakteri ile ve anlatmak istedikleriyle oldukça güzel ve insanı doyuran bir kitaptı. Oku-geç roman olarak okursanız sevme ihtimalinizin oldukça düşük olduğunu düşünüyorum, yazarın anlatmak istediğine kulak vererek ve düşünerek okursanız hem seveceğiniz hem de size bir şeyler katabilecek nitelikte bir roman. Umarım okur ve seversiniz. Sevmeseniz bile size bir eyler düşündürebileceğine inanıyorum. Ben Demir Ökçe'yi sevdim, yazarın Martin Eden adlı kitabını daha çok seviyor olsam da Demir Ökçe'nin de yeri bende ayrı artık. İyi Okumalar :)

Alıntılar

"Hoşuma gittin," demişti. "Hoşuma giden bir şeye de doya doya bakmalıyım, değil mi?" 
Düşüncem, benim sarayımdır. 
İşçi sınıfıyla ortak hiçbir yanınız yok. Elleriniz pamuk gibi; çünkü ellerinizin yapacağı işi başka ellere yaptırıyorsunuz. Mide, göbek de yerinde. 
Yüreğim göz yaşlarıyla dolu olmasaydı, kahkahalarla gülebilirdim. 
Hayatımı yaşamaya değer kılan da bu merakım, öğrenme isteğimdir.

Puanım



11 Şubat 2016 Perşembe

1984 - George Orwell | Kitap Yorumu

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
Orijinal Adı: Nineteen Eighty-Four
Seri: Yok
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 352
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.11  (1,680,065oy)


Arka Kapak Yazısı

  Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.
  George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.

  Can Yayınları, bu "bütün zamanların kitabını" Celâl Üster'in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.



Yorum

  Hepiniz 1984'ü muhtemelen biliyorsunuzdur, ya okumuşsunuz ya da adını duymuşsunuzdur. 1984 benim en çok sevdiğim kitaplardan biri, en sevdiğim ilk 10 kitap arasında yer alıyor. İlk kez 2015 yılının Ocak ayında okumuştum ve çok sevmiştim, bu ikinci okuyuşum ve bu kez daha da çok sevdim.

  Bilmeyenler için, kitap 1984 yılında geçiyor ve dünya yepyeni ve farklı bir düzen içerisinde. Dünya da üç Süper Devlet hakim ve biz Okyanusya'da yaşananlara tanık oluyoruz. Ezilmiş, bireysellikten yoksun bir toplum, insanların her an kontrol edildiği bir toplum yapısı... 

  Orwell öyle güzel bir kurguya imza atmış ki insan her sayfa da hayran olmadan edemiyor. Birden fazla distopya okudum ve hiçbirinde bu denli iyi ve her noktası düşünülmüş bir yapıyla karşılaşmadım. Okurken bazı şeyleri saçma ve eksik bulabiliyorsunuz bazen ancak yazar bir süre sonra sizin saçma bulduğunuz şeyin nasıl mantıklı olduğunu ya da sizin göremediğiniz noktayı öyle güzel bir biçimde size sunuyor ki utanıyorsunuz.

  Büyük Birader, parti, sistem... Her şey mükemmel biçimde kurgulanmış, okurken nefes alıyor gibi oluyorsunuz, farkındalığınız artıyor her şeye yepyeni bir biçimde bakabiliyorsunuz. Bu kitabı okuyup da bir şeyler öğrenmemek imkansız sanırım. İlk okuduğumda bana gerçekten yepyeni bir bakış açısı kazandırmış ve uzun süre etkisinden kurtulamamıştım, aslında dönüp dönüp kitaptaki olayları baştan yaşıyor, farkına  vardığım şeyleri yeniden gözden geçiriyordum. Hatta Yeni Söylem'den kelimeler kullanır olmuştum, mükemmel demek yerine çoğu zaman çiftartı derken buluyordum kendimi (tabii bir çok kişinin bu ne diyor diye baktığı da olmadı değil.) İkinci kez okumaksa ilk okumada farkına varmadığım şeyleri fark etmeme ve kitabı daha iyi anlamama sebep oldu. Ve okurken gerçekten doydum. Dün gece kitabı bitirdikten sonra elim başka kitabı okumaya gitmedi, o büyü bozulmasın o tat damağımda kalsın istedim. Okurken ürperiyorsunuz ve dehşete düşüyorsunuz. Etkisinden çıkmanızsa çok zor.

  1984 gibi geleceğe yönelik kabus senaryosu - distopya türünde başka eserler de var, bazılarını okudum. Cesur Yeni Dünya, Fahrenheit 451 gibi.. Her yazar kendi algısına ve düşünce sistemine göre yeni bir dünya yazıyor, hepsinin doğru ve eksik kısımları var ve şimdiye kadar ki en iyisi 1984 bence.
  1984 ve Cesur Yeni Dünya birbirine çok benzer olan kitaplar. İçerik farklı olsa da yola çıkış noktası çok benze, bir çok kişinin bu iki kitabı karşılaştırdığını muhtemelen görmüşsünüzdür. Ben her ikisini çok severim, kendi çapımda bir karşılaştırma yapacak olursam;
 Cesur Yeni Dünya'da ki tüketim çılgınlığı, sarhoş beyinler, cinselliğin ve özel hayatın toplumlaştırılması... Bir çok yönden bugüne daha yakın bir tahmin, günümüzde insanlar tüketim çılgınlığına kendini kaptırmış, sarhoş gibi ve düşünmekten yoksun bir şekilde yaşıyor. Bu yönden bakınca Huxley'nin dünyasına çarpıcı derece de benze bir dünya da yaşadığımızın farkına varıyorsunuz ve bu gerçekten çok korkutucu, insanlar ruhsuz ve incelikten uzak sadece yaşayan varlıklar haline dönüşüyor, aynı Cesur Yeni Dünya'da ki gibi. 

  1984'e baktığınızda ise hem günümüzü hem geçmişi net bir şekilde görebiliyor ve sorgulayabiliyorsunuz. Bugün 1984'te ki dünyadan çok farklı bir yaşam sürdüğümüze inanmak zorlaşıyor bazen, gerçekten özgür müyüz? Düşüncelerimiz gerçekten bize ait mi? Kontrol edilmediğimizden gerçekten emin miyiz? Bence bu soruların cevapları kesinlikle evet olamaz.
  Bunun gibi daha bir çok benzerlik var ve bunlar okuyup keşfetmeniz daha iyi olacaktır bence.

  İki kitabı da çok severim ancak Cesur Yeni Dünya, 1984'teki kusursuz kurgu ve dolu dolu anlatımdan biraz yoksun. 1984 kurgu açısından ne kadar iyiyse dili de o kadar iyi. Okurken sizi düşündüren, düşünmeye mecbur eden dopdolu bir dili var.

  Bu türü seviyorum ve bu türde bulduğum diğer kitapları da okumak istiyorum. Yevgeni Zamyatin'in Biz'i de bu türde ve onu da en kısa sürede okumak istiyorum.

  Sanırım biraz fazla uzattım :) Ancak kitap gerçekten çok güzel ve her açıdan okunmaya değer. Bence bir kez değil bir kaç kez okunması gereken bir kitap, insanın ufkunu genişletiyor ve okudukça yeni şeyler öğrenebilme imkanı sunuyor. İyi ki ikinci kez okumuşum, muhtemelen bir kaç kez daha okuyacağım. Çok sevdiğim kitapları bir kaç kez okumayı çok severim ve böyle bir kitapta bunu kesinlikle hak ediyor.

  Kitabın son çevirisini çok beğendim, kapağı da kitabın yayınevinden daha önce çıkan kapaklarından çok daha güzel.  Celal Üster çevirisiyle ve George Orwell'in kurgusuyla muhteşem bir kitap ve bence herkes okumalı. İyi Okumalar :)

Alıntılar

"Duygularını gizlemek, aklından geçenlerin yüzüne yansımasını önlemek, herkes ne yapıyorsa onu yapmak, içgüdüsel bir tepkiydi."
"Winston sanki deniz dibi ormanlarında öylesine dolaşıyordu, canavarca bir dünyada kaybolmuş gibiydi, ama canavar kendisiydi sanki. Bir başınaydı. Geçmiş yok olup gitmişti, geleceği düşlemek olanaksızdı. Ondan yana olduğuna güvenebileceği tek insan kalmış mıydı acaba?" 

"Korkunu asla gösterme! Öfkeni asla belli etme! Gözlerindeki azıcık bir kıpırtı seni ele verebilir."

"Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir." 

"Bilinçleninceye kadar asla başkaldıramayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler."

"Geçmiş silinmekle kalmıyor, silindiği de unutuluyor, sonunda yalan gerçek olup çıkıyordu." 

"Son, başlangıçta gizliydi." 

"İnsanın azınlıkta olması, tek kişilik bir azınlık olması bile, deli olduğu anlamına gelmiyordu." 

"Bir doğru vardı, bir de doğru olmayan; doğruya sarıldığın zaman tüm dünyayı karşına bile alsan, deli olmuyordun." 

"İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de."

Aslında tüm kitabı alıntı olarak buraya geçirmek istiyorum :D 

Puanım


31 Ekim 2015 Cumartesi

Otomatik Portakal - Anthony Burgess | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: A Clockwork Orange
Seri: Yok
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Sayfa Sayısı: 172
Baskı Yılı: 2007
Goodreads Puanı: 3.96  (378,132)

Arka Kapak Yazısı

  Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...
...
  Cockney dilinde (İngiliz argosu) bir deyiş vardır. "Uqueer as as clockwork orange". Bu deyiş, olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi anlamına gelir. Bu çok sevdiğim lafı, yıllarca bir kitap başlığında kullanmayı düşünmüşümdür. Bir de tabii Malezya'da "canlı" anlamına gelen "orang" sözcüğü var. Kitabı yazmaya başladığımda, rengi ve hoş bir kokusu olan bir meyvenin kullanıldığı bu deyişin, tam da benim anlatmak istediğim duruma, Pavlov kanunlarının uygulanmasına dayalı bir hikâyeye çok iyi oturduğunu düşündüm...
-Anthony Burges-

  Karabasan gibi bir gelecek atmosferi... Geceleyin sokaklara dehşet saçan, yaşamları şiddet üzerine kurulu gençler... Sosyal kehanet? Kara mizah? Özgür iradenin irdelenişi?.. Otomatik Portakal bunların hepsidir. Aynı zamanda hayranlık verici bir dilsel deneydir, çünkü Burgess antikahramanı için yeni bir dil yaratır: Yakın geleceğin argosu "nadsat"ı.

... ve Stanley Kubrick'in muhteşem film uyarlaması, yirminci yüzyılın kült eserlerinden biri olan bu romanın şöhretini pekiştirmiştir...



Yorum

 Otomatik Portakal uzun zamandır okumak istediğim kitaplardan biriydi ve en sonunda okudum. Kısa olmasına rağmen okumam biraz zaman aldı, biraz kitabın tarzından biraz da benim hemen bitirmeye çalışmıyor olmamdandı. 

  Kitabın ilk dikkatimi çeken tarafı distopya olmasıydı, güçlü bir distopya okuyacağımı düşünüyordum. Aslında başlamadan önce içeriğiyle ilgili pek bilgim yoktu, okurken  bir çok detay beni şaşırttı. Kitap başkarakterin ağzından anlatılıyor ve argo dile sahip. Argosu beni zaman zaman rahatsız etse de kitaba güzel hizmet ediyor.



  İnsanların geceleri sokaklarda rahat yürüyemediği, sokak çetelerinin kol gezdiği bir dünya anlatılıyor. Bu çetelerin hayatları ve nasıl yaşadıklarını yazar güzel bir şekilde irdeliyor. Yazar kitaptaki şu cümleyle durumu çok güzel özetliyor bence;

Yetişkinlerin savaştığı, bombalar attığı, birbirini kesip doğradığı, acımasızlığın kol gezdiği bir dünyada gençlerin yurtsever, dine bağlı, uslu terbiyeli olmaları söz konusu değildir.
    Spoiler vermemek için olaylardan bahsetmeyeceğim, olaylar bir çok düşünce ve eylemi çok güzel irdeliyor. Son sayfalara doğru yazar politikaya da değiniyor ve politik insanların çıkarları için neler yapabileceklerini göz önüne seriyor. Yazar kitapta bir çok noktaya çok güzel değinmiş, bu hoşuma gitti ancak ben yeterli bulamadım açıkçası. 
  Kitaptaki toplum ve devlet yapısını daha ayrıntılı bir şekilde okumak istesem de yazar bunlara çok değinmemiş maalesef. Bu sebeple ve başlarken daha çok beklentim vardı, kitap bunları tam olarak karşılayamadığı için istemesem de puanım biraz düşük oldu.

  Genel olarak güzel bir kitaptı, çok güzel noktalara değiniyor ancak yetersiz buldum. Biraz 1984 vari bir kitap okumayı ummuştum biraz fakat olmadı. Mükemmel olmasa da güzel bir kitap, okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar :)



Alıntılar


"Koltuk altında kitaplar taşıdığını görüyorum kardeşim. Bugünlerde hâlâ kitap okuyan birine rastlamak gerçekten nadide bir zevk kardeşim. "

"İyilik seçilen bir şeydir. İnsan seçemediğinde insanlıktan çıkar. "

"Her insanın bir seçeneği olmalıdır. İyilik dahi olsa. "

"Hapisteki şairin dediği gibi, her insan sevdiği şeyi öldürür. "

"Bir akıl çağının kafirliği. Doğruyu görür ve onaylar, ama yanlış olanı yaparım."

"Toplumun onayladığı eylemlerin dışına çıkamıyorsun, yalnızca iyilik yapmakla görevli bir makinesin."

Puanım 


23 Eylül 2015 Çarşamba

Umut Bıçağı (Kaos Yürüyüşü #1) - Patrick Ness | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Knife of Never Letting Go 
Seri: Chaos Walking #1
Yayınevi: DeliDolu
Sayfa Sayısı: 472
Baskı Yılı: 2010
Goodreads Puanı: 3.95  (85,443)
Benim Puanım: 3,5/5

Arka Kapak Yazısı

  Aklınızdan geçen tüm düşünceler başkaları tarafından duyulsa neler hissederdiniz? Hiçbir sırrın saklanamadığı bir yer gerçekten var mı? Todd'un yaşadığı kasaba işte tam da böyle bir yer. Nüfusu sadece erkeklerden oluşan bir kasabayı etkisi altına alan "ses" virüsü yüzünden kimsenin huzuru kalmadı. Zihinlere sinsice sızan düşünceler yaklaşmakta olan büyük bir savaşın habercisi sayılabilir mi? Kasabada kalan son çocuk olan Todd için tek kurtuluş yolu kaçmak görünüyor. Peki ama nereye?..

  ABD doğumlu, İngiliz gazeteci, yazar Patrick Ness tarafından kaleme alınan Kaos Yürüyüşü serisi, umutla umutsuzluğun, iyiyle kötünün, savaşla barışın iç içe geçtiği, egemen olma hırsının yol açtığı savaşların ve bombaların gölgesinde masum bir aşkın yeşerdiği nefes nefese okunacak güçlü bir distopya...

Yorum

  İnsanların birbirinin iç sesini duyduğu farklı bir dünyada geçen bir kitap. Konusu hakkında çok bilgi sahibi olmadan başladım ve okudukça ilgimi çekti. İnsanların birbirlerinin iç seslerini duymalarını ilgi çekici buldum, yazarda bunu güzel işlemiş bence. 

 Kitap genç yetişkin (YA) türünün bir çok örneğinden farklı, hem güzel bir roman hemde bir şeyler anlatan bir roman. İnsanlara ve hırslarına çok güzel değinilmiş ve bunların diğer kitaplarda daha baskın işleneceğini düşünüyorum. 

  Genel olarak yollarda geçen kitap beni sıkmadı çok hızlı ilerledi, bazen kendini tekrar eden yerler olsa da genel olarak akıcı bir anlatıma sahipti. Kitaptaki dile alışmam uzun sürdü, konuşma diliyle yazılmış geliyom, yannız, lağnetossun, söylemicem.. gibi. 

  Kitap baş karakterimiz Todd'un ağzından ve şimdiki zamanda anlatılıyor. Normalde şimdiki zaman beni rahatsız etse de bu kitapta pek sorun yaşamadım.

  Puan kırmamın diğer sebeplerinden biri mantık hataları, spoiler yada isim vermek istemiyorum ama karakterlerden biri Polat Alemdar gibi ölmüyordu :P Sinir oldum. Birde kitaptaki büyük sır beni çok etkilemedi biraz anlamsız buldum açıkçası. 


  Kitap distopya ve bilim kurgu türünde olarak tanıtılmış ancak pek distopya gibi bir hali yok, sakın bu beklentiyle başlamayın. Bilim kurgu da çok öne çıkmıyordu aslında, iki türden de esintiler var ancak geri planda.


  Genel olarak güzel bir kitaptı, zevk alarak okudum, diğer kitapları arayı fazla açmadan okumak istiyorum ve diğer kitapların daha iyi olmasını bekliyorum. Yazar  ortaya güzel bir kitap çıkarmış, iyi vakit geçirmek ve hızlı okunan bir şeyler istiyorsanız es geçmeyin derim. Ve de kitabın benim en çok hoşuma giden taraflarından biri içinde aşk olmamasıydı sizde içinde aşk olmayan bir YA okumak istiyorsanız bir bakın derim :)



Alıntılar


"Söyleyecek ne var ki? Her şey ve hiçbir şey. Her şeyi söyleyemeyeceğin için hiçbir şey söylemezsin." 
"Şans sizden yana değilse karşınızdadır." 
"Kimse senin için bir şey yapmıyor. Eğer sen değiştirmezsen hiçbir şey değişmiyor." 
"Belki de herkes düşmeye mahkumdur. Hepimizin bunu yaşadığını düşünüyorum. Sorunun bu olduğunu düşünmüyorum.Bence sorun yeniden ayağa kalkıp kalkmamamız."

Puanım