Aksiyon-Macera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aksiyon-Macera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2017 Pazar

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları (Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları #1) - Ransom Riggs | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Miss Peregrine's Home For Peculiar Children
Seri: Miss Peregrine's Peculiar Children #1
Sonraki Kitap: Gölge Şehir
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.89  (688,276 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Gizemli bir ada. Terk edilmiş bir yetimhane. Fazlasiyla tuhaf fotoğraflardan oluşan bir koleksiyon.

   Tüm bunlar kurgu ile fotoğrafçılığı nefes kesici bir şekilde bir araya getiren ve unutulmaz bir okuma deneyimi sunan Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları romanında keşfedilmeyi bekliyor.

   Yaşadığı korkunç aile trajedisi yüzünden Galler kıyılarındaki, dünyadan uzakta kalmış bir adaya yolculuk eden on altı yaşındaki Jacob, burada Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocuklar Yetimhanesi'nin yıkıntılarını keşfetmekle kalmayıp, Bayan Peregrine'in çocuklarının sadece tuhaf olmaktan çok daha fazlası olduğunun farkına varır.

   New York Times bestseller listesinden 108 haftadır inmeyen, aklınızdan çıkmayacak eski fotoğraflar eşliğinde okuyacağınız Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, gölgelerde geçen bir macera arayan her yaştan okuyucuyu içine çekecek eşsiz bir roman.


Yorum
   Her yerde hakkında olumsuz yazılar gördüm, “bu mu bestseller” veyahut “bu neydi ya herkesin çok güzel dediği bu muymuş?” gibi yorumlar duydum. Gerek filmine gerekse kitabına çok fazla olumsuz eleştiri geldi. İşte bu gibi nedenlerden dolayı okumama kararı almıştım. Ama içimdeki ufak bir merak kıpırtısı mı diyelim artık bilmiyorum bir baktım 150. Sayfaya gelivermişim.

Hepimiz kendi masallarımıza tutunuruz; ta ki onlara inanmanın bedelini ağır ödeyene dek. 
   Kitapta küçük bir çocukla başlayan bir zaman yolculuğuna çıkarak çeşitli mekanlar, çeşitli insanlar ve çeşitli olaylar döngüsü içinde kayboluyoruz. Bu yolculukta bize Jacob adında bir karakter eşlik ediyor. Olay onun etrafında gelişse bile başka başka karakterleri de tanıma fırsatı olan çok yönlü bir kitap. Karakterlerin özgün ve farklı farklı yetenekleri ve özellikleri olsa bile hiçbiri ile güçlü bir bağ kuramadım ve kendimi kaptıramadım maalesef ki. Gerçekçiliği zayıf bir kitaptı. Kurgu da (bazı yerlerde özgünlükler olması ve fotoğraflar ile romanın bütünleşmesi fikri hoşuma gitse bile) hayal edilen veya kapağındaki ve ismindeki gibi ihtişamlı bir roman olmadığını belli etti. 

Yalan söylemekle ilgili yeni bir şey keşfetmiştim. Ne kadar çok söylersem o kadar kolaylaşıyordu. 

   Dili sade idi. Kitabın yarısından çoğu durağan geçti. Olaylar ilerlese, heyecanlansa “aha şimdi heyecanlanacak” diye bekleye bekleye bir baktım ki kitap bitmiş. Belki ilk kitabı diye böyledir. Umarım gerçekten de ilk kitabı diye böyle hareketsizdir. İkinci kitabı okumayı düşünmüyorum. Çok merak edersem belki okurum. Eva Green’i çok sevsem ve oyunculuğuna bayılsam bile filmini izlemeyi de düşünmüyorum. Kitabı kötü, uyarlaması kitabından da kötü gibi yorumları az okumadım zamanında. Zaten uyarlama izlemeyi de sevmem. Ama 18 yaş üstü için biraz çocukça ve saçma bulsam bile belki daha küçük yaştaki okurlar için ilgi çekici hoş bir kitap olabilir. Aksi halde pek tavsiye etmiyorum. Kitabınız bol olsun. :)


Puanım


27 Eylül 2017 Çarşamba

Dokuz Gün (Jim Clemo Serisi #1) - Gilly Macmillan | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: What She Knew
Seri: Jim Clemo #1
Yayınevi: Yabancı Yayınları
Sayfa Sayısı: 496
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.89  (41,121 Oy)


Arka Kapak Yazısı
  Rachel Jenner bir an için arkasına dönmüştü. Şimdi sekiz yaşındaki oğlu Ben kayıp. Peki ama o talihsiz öğleden sonra gerçekten ne olmuştu?

   Kişisel sorunları ve kendisine sırtını dönen insanlar arasında kalan Rachel bir hata yapmıştı ve artık güvenebileceği kimse kalmamıştı. Ya insanlar Rachel'ın anlattıklarına güvenebilir miydi? Saat ilerliyor, Ben'in şansı azalıyordu. Peki, siz kimin tarafındasınız?


Yorum
   Bir gerilim-polisiye kitabının daha sonuna geldik. Uzun zamandır polisiye okumadığım için bir miktar özlem duyduğum doğrudur. Bu kitapta güzel bir geri dönüş oldu diyebilirim. Aslında kütüphaneden Stephen King’in 22/11/63 eserini almıştım ve gerilim kitabı okumaya onunla geri dönüş yapacaktım  ama işler yolunda gitmedi ve okuyamadan geri vermek zorunda kaldım. Bende içimde ukte kalmasın diye bu kitabı okumaya karar verdim. Belki Stephen King’in eserinin etkileyebileceği kadar etkilemedi ama yine de fena kitap sayılmazdı.

Çoğu zaman başkalarının gözünde, sandığımız kişi değilizdir.
   Kitabı kısaca özetleyecek olursak kayıp bir çocuğun davası, bu davada bulunan dedektifin olayları ele alışı, annenin kayıp çocuğu ile olan bağı ve hisleri okuyucuya aktarılmış. Kitapta duygular, olaylar gerçekçi bir dille aktarıldığı için hoşuma gitti. Annenin olaylara verdiği tepkiler hayatın içinden ve gerçekçi idi. Kaçırılma planı da mantıklı ve olayların gidişatı düzenli idi. Bir yerden sonra kitap bayağı heyecanlandı. Sürekli acaba şu mu acaba şöyle mi diye kafamda kurmaya başladım. Sonu meraklandırıcı ve ucu açık bitmişti. İkinci kitap henüz ülkemizde çıkmadı ama çıkınca da okunabileceğini düşünüyorum. 

Birileriyle tanıştığımız zaman, onun takdirini kazanmak için elimizden geleni yaparız, kendimizi en iyi şekilde ifade etmeye çalışırız, yine de çoğu zaman yanlış anlaşılırız. Bu, hayatın trajik bir yönüdür.
   Dili akıcı ve sade idi. Bir yandan dedektifin ağzından anlatılırken, diğer yandan anne de olayları kendi bakış açısı ile anlatıyordu. Yani hep olaylara bir polisiye düzeyinde mesleki olarak bakabiliyor, hem bir annenin gözünden ve duygusal yaklaşabiliyordunuz. Zaten kitabın mesleki yönü de olduğu söylenebilir. Çünkü çocuğu kaçırılan anneye uygulanan terapiler, psikolojik eğitimler, mesleki terimler çok fazla hakimdi kitaba. Bu yönüyle eğitici ve öğretici bir kitaptı da diyebilirim. Kitabı genel olarak beğendim. Orta kalitede bir polisiye arayanlar varsa kitabı okumalarını öneririm. Herkese bol kitaplı günler. :)


Puanım


25 Eylül 2017 Pazartesi

Ölüm Oyunu - Koushun Takami | Kitap Yorumu

  
  Orijinal Adı: Battle Royale 
Seri: Yok
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 624
 Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.24  (41,574 Oy)


Arka Kapak Yazısı
Varoluş ile vicdanın mücadelesi:
Bir adaya hapsedilmiş
21 kız ve 21 erkek öğrenci.
Şiddet dolu, kâbus gibi bir oyun.
Onlarca silah, psikolojik bir savaş
ve tek bir kazanan…

   Totaliter Büyük Doğu Asya Cumhuriyeti, halkı baskı altında tutmak için her sene acımasız bir askerî program düzenlemektedir. Bu doğrultuda ıssız bir adaya götürülen lise öğrencilerine rastgele silahlar verilmekte ve kuralları çiğnediklerinde patlayan tasmalarla, geriye tek kişi kalana kadar birbirleriyle mücadele etmeleri beklenmektedir…

   Modern Japon edebiyatının klasikleşmiş eserlerinden sayılan ve aman vermez günümüz dünyasında hayatta kalmanın anlamına dair çok güçlü bir alegori olan Ölüm Oyunu, şiddet kavramını baş döndürücü bir gerilimle işliyor.



 Yorum
   Bu kitabı okuduğum için biraz şaşkınım aslında. Önyargılarım olduğundan değil ama öncelikle Japon yazarlara daha önce pek ilgi duyup bir eserlerini okumamıştım. Genelde mangaları ve animeleri iyi olduğu için japon bir yazar okuyacak olursam manga okurum diye düşünüyordum. Hemde korku-gerilim tarzı kitaplar pek ilgimi çekmiyordu. Her yazarın gerilimi iyi olmuyor. Gerilim türü bir şey okuyacak olursam bunu Stephen King, Jean-Christophe Grange, Tess Gerritsen gibi yazarlardan okumayı tercih ederim diye düşünüyordum. Ama arkadaşımın elinde görüp bir de benim hoşuma gitti diye övünce bir tadına bakayım diye başladım ilk sayfalar sarınca yarım bırakmak istemedim ve nihayetinde bitirdim.


   Kitapta çok fazla karakter vardı. Bu yüzden kitabın ilk yarısında heyecanlı ve güzel gitse bile kitap belli noktadan sonra tekrara düşüyor gibi geldi, git gide tahmin edilebilir olmaya başladı buda okurken beni sıktı biraz açıkçası. Gereksiz yere uzatılmış yerler vardı. Kitap konusu olmaktan çok gerilim-korku türünde bir film olmaya müsait bir eserdi. Özgün yerlere rastlamadım değil. Yazarın kültürel birikiminin izlerini görmek mümkündü. Ama genel hatları ile sanki biraz Açlık Oyunları tarzında esinlenmeler görülüyordu. Distopik bir konusu olmakla birlikte bilim-kurgu tarzına hitap eden yönleri de vardı kitabın.

Düzeni sağlamanın en iyi yolu ortamda tek bir kralın olmasıydı.
   Kitap lise öğrencilerini konu alıyor. Gerçekçi bir bakış açısı ile günümüz lise öğrencilerinin durumunu çok iyi yansıtmış. Hepsi ergenliğinin zirvesinde, duygularını çok yükseklerde yaşayan, düşmanlığa savaş ve rekabete hazır 42 genci konu alıyor kitap. Kitap çok detaya girmese bile hepsinin hayatına karakteristik özelliklerine şöyle bir değinmeden geçmiyor. Ağırlıklı olarak o adadaki mücadeleleri, planları, ittifakları, hainlikleri konu alınıyor. Hayatta kalma mücadelesi içinde insanların, özellikle gençlerin ne kadar vahşileşip şiddete eğilim gösterebileceği çok güzel işlenmiş. Özgün, hoşuma giden karakterler oldu. Bazı karakterler ise çok gereksiz gelmişti, yazar da bu kadar karakterli bir kitap yazma kararı ile bir hata yapmış olmalı onca karakterin her birine farklı farklı özellikler yüklemek biraz zor, ister istemez tekrara düştüğü veya saçmaladığı noktalar olmuş. Keşke karakter kadrosunu biraz daha dar tutsa imiş. Ufak sürprizler, sağ gösterip sol vurmalar olmadı değil ama sonu beni pek şaşırttı diyemem. Yine de gerilim-distopya severler ve Açlık Oyunları gibi kıyasıya mücadele isteyen okurlar için gayet de gideri var kitabın. Herkese bol kitaplı günler dilerim. :)

Puanım

30 Ocak 2017 Pazartesi

Elric: Ruh Hırsızı (Melnibone'un Son İmparatorunun Tarihçeleri #1) - Michael Moorcock | Kitap Yorumu

 
     Orijinal Adı: Elric: The Stealer Of Souls
Seri: Chronicles Of The Last Emperor Of Melnibone #1
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 528
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.77  (1,808 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   İthaki Yayınları, bildiğimiz kahraman tanımına hiç uymayan, kırmızı gözlü, hastalıklı, kendi türüne ihanet etmiş, tartışmalı insanlığının yıpranmış sınırlarında umutsuzca yaşayan albino dük Elric'in daha önceden anlatılmış ve hiç anlatılmamış maceralarını gururla sunar!

   Fantastik edebiyatta hiçbir karakterin yapamadığını yapan, takipçisi eserleri kökten etkileyen yegâne karakter: Moorcock'ın fiziksel olarak zayıf, zihinsel olarak sorunlu, bir uyuşturucu bağımlısı gibi kılıcına tutkun, rock'n roll tarzı anti-kahramanı Elric!

   Ejderha Mızrağı'nın Raistlin'i; Unutulmuş Diyarlar'ın Drizzt'i; Sandman'in ta kendisi olan Dream; Rivialı Geralt, nam-ı diğer Witcher… Hepsi bir şekilde Elric evreninden doğan kahramanlar…

   Bu benzersiz karakter ve onun sıradışı maceraları Türkçeye hiç olmadığı kadar güçlü bir dönüş yapıyor. Moorcock'ın "nihai edisyon" dediği Melniboné'nin Son İmparatorunun Tarihçeleri, Elric'in tüm maceralarını içermekle kalmayıp yepyeni önsöz ve çizimler, mektuplar, fantastik edebiyat üzerine denemeler, Elric'e ilham veren öyküler, senaryolar ve görsellerle zenginleştirilmiş eşsiz bir koleksiyon niteliğinde.


Yorum
      Evet arkadaşlar uzun süre sizleri ihmal ettim ve yeni yıla ne yazık ki kitap okuyarak değil ders çalışarak girdim. Hukuk üçüncü sınıf olmak kolay değil. 16 dersim var ve bunların 9'u ana ders olunca sınav dönemi diye kafamı derslerden kaldırıp hukuk kitapları dışında kitap okuyamadım. Hatta banyo yapma sürelerimden bile kısalttım o derece zamanım yoktu. Ama artık sınavları atlattığıma göre bir süre gönül rahatlığıyla blog işleri ve kitaplarla ilgilenebileceğim için öyle mutluyum ki.

    Öncelikle bu kitaba yorum yazmaya nereden nasıl başlayacağımı inanın bilmiyorum. Kitapla ilgili kafam karışık ve şuan yorum yazarken bile hala yerine oturmayan taşlar var. Hani bazı kitaplar anlatılamaz bir türlü kelimelere dökülemez ya öyle bir şey. Bunu iyi anlamda demiyorum ama kesinlikle kötü anlamda da söylemiyorum. Sadece kelimelere dökülemeyecek tuhaf, alışılmışın dışında bir tarzı var kitabın. Belki de sırf bu tuhaf yapısı yüzünden diğer kitaplarını da okumaya ve bu kitabını bitirmeye karar verdim bazı yerlerde gerçekten içimi sıkması gerçeğine rağmen. Tuhaf bir etkiye sahip zira üzerimde. Hani Romeo ve Juliet kitabını okuyanlar bilirler bazı diyaloglar karmaşık, derin ve anlaşılması zor ancak sahnede görselleştirilmiş halini daha ilgi çekici buluruz bence bu kitabın da tiyatral tarzda sergilenmesi daha iyi olurdu bu yönden Romeo ve Juliet'i anımsatıyor çünkü bana.

     (Kitaptaki kılıcın ismini çağrıştıran bu şarkı ile uyumlu olarak, kitabı okurken dinleyebilirsiniz.)

Önsözden başlayacak olursak Alan Moore ilk bölümlerde yazarın kitabı yazarken hangi yazarlardan esinlendiğinden, yazmaya iten sebeplerden, yazma sürecindeki ruh hallerinden bahsediyor ve çok samimi bir havada kendi hayatıyla ve kendiyle ilgili bir takım bilgileri de bu önsöz yazısına serpiştirmiş durumda. Kitap zaten yazıldığı dönemde gazetelerde bölüm bölüm verilen parçalı bir hikayeden ibaretmiş. Bu nedenle kitapta da her başlığı ve her başlıkta anlatılan olayı farklı ancak kahramanı tek olan bir kurgu okumuş oluyoruz. Kitaba ilk başladığınızda birçok kitapta olduğu gibi olayların ya da kişinin hayatının en başından başlamıyor. Sanki seriye ortadan başlamışsınız gibi oluyor ama kolayca ayak uydurabiliyorsunuz.

    Her kitabın bir giriş-gelişme-sonuç ilerlemesi vardır mantığından hareket edersek bu kitapta buna en azından girişe uyulmadığı belli oluyor. Sonuç için konuşacak olursak kitabın büyük kısmında kitabın ve kitaptaki karakterlerin amaçlarını anlamaksızın, soru işaretleri ile okudum kitabı.

   Kitapta baş karakter hem fiziksel yönden hemde karakteristik olarak dört dörtlük değil. Kırmızı gözlü, albino, zayıf bir yapısı var ve çok da iyi birisi değil. Ben böyle karakterleri daha çok seviyorum. Daha doğal, hayatın bir parçası gibi hissettirişlerini seviyorum. Onların hata  yapabileceklerini görmek hoşuma gidiyor. Kitaptan çok Elric karakterini sevdim. Onu içimde öylesine bambaşka, öylesine orijinal, öylesine farklı ve eşsiz canlandırdım ki belkide yazarı bile bu denli hayal gücü sarf etmemiş olabilir diye düşünüyorum. Favori karakterlerimden birisi oluverdi.

    Yine karakter üzerinden devam edecek olursak; elimizde öyle bir karakter var ki iyi bir şey yapmak isterken bile kötülüğün etkisiyle kötü şeyler yapan ve bundan sonsuza dek pişmanlık duyan, nefret eden biri. Doğasında onu esir alan kötülükten nefret ediyor ama o olmadan da yaşayamıyor. Bayılırım böyle karakterlere. Hani iyi biri olmak iyi bir şeyler yapmak isterken bile başarısız olan, sakar bir doğası olan, yeri gelince çok zeki olsa da bazen çok saf olabilen, kararsızlık ve çaresizlik yumağına dolanmış, hayatın amacını arayan ama bir türlü bulamayan, başı beladan kurtulamayan, insan ilişkilerinde ve duyguları tahlilde başarısız, daima yalnız kahramanlar vardır ya işte tam olarak Elric'ten bahsediyoruz.

   Kitap fantastik bir eser olduğu için büyücülük,  tanrılar, şekli bozulmuş yaratıklar gibi paranormal ögelerle dolu. Kaos ve düzen çarpışması hoş bir kurgu olmuştu. Kitap bana bir nevi online oyunları hatırlattı. Özellikle de rappelz, 4 story gibi yaratıklara karşı mücadele ettiğimiz kılıçlarla vesaire sürekli kötülerle savaştığımız çar geliştirme oyunları gibiydi. Özellikle Elric'in sürekli belli görevleri yapması ve burada yaşadığı maceralar oyunda görevler verilmesini anımsattı mesela.(zamanında az oynamadım.:))

   Üslubu akıcı, kolay anlaşılır ve dili üçüncü kişi ağzından anlatılmıştı. Kitabı genel olarak sevdim ama çok fazla değil. Eserden puanı kötü olduğu için değil, beklentilerimin altında kaldığı için kırdım.  Kitabın anlam veremediğim bir noktası olayların çok hızlı olup bitmesiydi. Normal şartlarda belki tek bir serinin veya kitabın tamamına hakim olabilecek nitelikte bir olay, burada kısa bir bölümde hemen anlatılıp çözüme kavuşturuluyordu. Belki de bu kitabın ilk çıktığı zamanlar sayı sayı yayımlanan bir çizgi roman tarzında olmasından kaynaklanıyordur ya da yazarın tarzı budur diye kabullendim. Ama olayların giriş-gelişme-sonuç döngüsü içinde sürekli değişmesi ve kolayca neticelenmesi okuyucu açısından biraz heves kırıcı olabiliyor fikrimce. Belki çok fazla fantastik ve heyecanlı macera kitapları pek okumamış kişiler ya da lise çağındaki kişiler için biraz daha eğlenceli, onlara hitap eder şekilde basit kurgulanmıştı. Ancak daha kaliteli eserlerin tozunu yutmuş olanlar aradaki kalite farkını kolayca görebilirler. Bu nedenle herkese olmasa da 13-17 yaş aralığına daha çok tavsiye ederim. İyi okumalar :)

Alıntılar
Geçmiş, sürekli olarak yeniden yazdığımız bir senaryodur. Deneyim, yıllar içinde kendimiz ve arkadaşlarımız hakkında anlattığımız hangi hikayeye inandığımıza uygun olacak şekilde değişir.
Puanım

15 Aralık 2016 Perşembe

Şu Aralar Ne Okudum : Kızıl Gökler Altında Kızıl Denizler

    Merhaba sevgili kitap severler! Locke Lamora efsanesi tüm heyecanı, entrikası, gizemi ve yalanlarıyla devam ediyor. Daha önceden de Scott Lynch’e ve onun yazarlığına duyduğum hayranlıktan size bahsetmiştim. Bu kitapta da Lynch beni yine mest etti. Kitabı okurken yazarın kültürel zenginliğini ve zeka parıltılarını kelime seçimlerinde, olay kurgusunda, karakterlerin işlenişinde görmek gerçekten çok hoşuma gidiyor.

   Ana karakterlerden bahsederek konuya giriş yapacak olursak; Locke kafası çok iyi çalışan, son derece hızlı ve atik, azimli, gözü kara, bizim “o ne tilkidir oooo” diyeceğimiz türde kurnaz bir karakterdir. Aynı zamanda çok az da görsek duygusal bir yönü, kırılgan bir tarafı vardır. Jean ise iri ve kuvvetli, cesur, koruyup kollayan, saf ve iyilik dolu, güçlü bir karaktere sahip ve Locke’un en iyi arkadaşıdır. Karakterler gerek fiziksel olarak gerek zihinsel olarak gerek karakteristik özellikler bakımından mükemmel değiller. Hepsinin birçok kusuru, yanılgısı, zaafı, zayıflıkları oluyor. Gerçek hayatla, gerçeklikle olan bu bağlantısı beni cezbeden ve kitabı çok daha fazla okunabilir kılan bir diğer nokta. Mesela Locke birinci kitapta yaşadıklarını hemen atlatıp hayatına güllük gülistanlık devam edemiyor. Depresyona girebilen, zayıflık gösterebilen bir karakter ve bu onun içimizden biri olmasını sağlıyor. Sadece kitap karakteri olmaktan çıkıp insan oluyor. Her anlamda.

   İlk kitaba kıyasla bu kitapta Jean-Locke dostluğunun daha ilerlediğine tanık olduk. İlk kitapta gerek Jean’in yeni gelmesi, gerek Böcek ve ikizler gibi kalabalık bir arkadaş grubunun olması nedeniyle aralarındaki ilişkiyi yoğun olarak hissedememiştik. Bu kitapta ise her anlamda birbirlerini tamamlayan, birindeki eksiği diğerinin kapattığı bir elmanın iki yarısı gibi olmuşlardı. Locke’un zekası ve dilini iyi kullanması, Jean’in dövüş yeteneğini iyi kullanması birleşerek onları durdurulamaz kılıyordu. Kitapta, serinin ilk kitabında da gizemini koruyan Sabetha karakterinden çok az bahsedilmesi hem biz okuyucuları meraktan çatlatıyor hem de diğer kitapları da okumaya teşvik ediyor.


    Locke Lamora’nın Yalanları’nda olduğu gibi Kızıl Gökler Altında Kızıl Denizler’de de dövüş ve çarpışma bölümleri oldukça fazlaydı. İlk kitaba kıyasla burada çok daha yoğundu hatta savaş raddesine varacak kadar büyük çaplıydı. Bu açıdan kıyaslarsak ilk kitaba göre daha aksiyonluydu. Öyle ki heyecandan o yerleri diken üstünde okudum desem çok da abartmış olmam.

   Kitapta ara ara yer verilen göz bağı hileleri, büyücülük, simyasal mucizeler gibi paranormal ögeler tam dozunda ve seriye ayrı bir büyü katıyor kanaatindeyim. Ne çok uçuk duruyor ne de diğer tarafta seyreden gerçekliğe gölge düşürüyor.

   Önceki bölümde olayın anlatılıp sonraki bölümde o entrikanın nasıl çevrildiği, planın yapılış aşamaları anlatıldığı zaman gerçekten son derece hoş ve merak uyandırıcı bir tarzı oluyor. Tam tersi olup da önce kurdukları planı anlatıp sonrada uygulanışı anlatılsaydı ileriki bölümleri bu denli iple çekmezdik diye düşünüyorum.

   Üsluba gelince son derece akıcı, anlaşılır bir dili vardı kitabın. Olaylar üçüncü bakış açılı anlatımdaydı. Kitaptaki diyaloglar gerçekten oldukça samimi, gündelik, eğlendirici ve orijinaldi. Bazı Jean-Locke diyaloglarını da sizlerle paylaşıyorum. Kitabın sonuda ilk kitap gibiydi. Birçok şey çözülmüş ama hala soru işaretleri vardı.


    George Martin’in Scott’ı övdüğü kadar varmış çünkü Lynch de karakterleri öldürme konusunda resmen Martin’e meydan okuyor. Aksiyonla, aşkla, savaşla, entrika ve hilelerle dolu bu kitabın beni en mest eden yanı arkadaşlıktı. Bu his öyle yoğun anlatılmıştı ki gerçekten her okuyuşta mest olduğumu hissettim. Bu iki oyunbazın dostluğunun daha ilk kitaptan beri böylesine derin olacağının farkındaydım ve hep de böyle baki kalmasını temenni ediyorum. Bu kadar övdükten sonra tavsiye etmemem düşünülemez. Kaçırmayın, mutlaka okuyun derim. Çok seveceksiniz. Bir sonraki yorumda görüşmek dileğiyle. Bol kitaplı günler dilerim. J
Esma'nın bu kitap hakkında yorumu için tıklayınız.


Alıntılar
İlla ki oynayacaksan daha en başından üç şeye karar ver: oyunun kurallarına, gireceğin bahse ve ne zaman çıkacağına.
Kumarbazlar tıpkı aşıkların sevişmeleri ve ayyaşların içmeleri gibi oyun oynarlar. Karşı konulmaz bir kuvvetin etkisi altında, körü körüne ve mecburiyetten.
Erkek! İki çit söz etmek onu nasıl da fareye çevirir. Tanrıları hor görür, savaşa atılır ve bir genç kızın azarıyla irkilir! En ufak kızın en ufak kahkahası bir hançer gibi gelir ve bir hançer gibi göğsüne saplanır kalır. Kanı süte, cesareti silik bir anıya çevirir.
Kadın, kalbin haritasız bir labirenttir. Şaşkınlığı şişeleyip bin sene içsem bile senin uyanmakla kahvaltıya oturmak arasında olduğun kadar kafam karışmaz. Öyle kurnazsındır ki tanrılar onlara bir çift el verselerdi yılanlar bile seni alkışlardı.
Parmakların yanmadıkça ateşten korkamazsın.

Puanım
 

10 Aralık 2016 Cumartesi

Kurt Gölü (Dave Gurney #5) - John Verdon | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Wolf Lake
Seri: Dave Gurney Serisi
Yayınevi: Koridor Yayınları
Sayfa Sayısı: 472
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.84  (760 oy)


Arka Kapak Yazısı
  Gördüğünüz bir kabus, cinayet silahı olarak kullanılabilir mi?

  Ülkenin farklı yerlerinde yaşayan dört kişinin tek ortak noktası; aynı rüyayı gördüklerini ve bu rüyada kurt başlı bir hançerle öldürüldüklerini söylemiş olmalarıdır. Dördü de bu ifadelerinden hemen sonra, bilekleri kesilmiş halde bulunur ve yanı başlarında hepsini ölüme götüren kurt başlı bir hançer duruyordur. Onları intihara götüren bu kabuslar mıydı?

  Bir anda tüm dikkatler, ürkütücü atmosfere sahip Kurt Gölü diye bilinen yerde, hipnoz terapileri yapan Psikolog Richard Hammond'a yönelir. Her bir kurban ölmeden kısa bir süre önce Hammond ile Kurt Gölü'nde hipnoz terapisi görmüştür.

  Kurt Gölü'nün şeytani esrarengizliğinde en az onu tuzağa düşüren kar fırtınası kadar acımasız olan düşmanları, ne pahasına olursa olsun Gurney'i gerçeklerden uzak tutmaya kararlıdırlar. Duygusal açıdan kırılma noktasına gelen Gurney, şimdiye kadarki en korkunç düşmanı ile kendini ölümcül bir oyunun içinde bulur.


Yorum
   Merhaba arkadaşlar! Öncelikle bloga şu sıralar pek ağırlık veremediğim için çok üzgün olduğumu belirtmem gerekiyor. Öğrenci olunca derslerin yoğunluğu ve aynı zamanda bilgisayarımın bozulması gibi sorunlar üst üste gelince uzun aralıklarla yazar oldum ve bu durum hiç hoşuma gitmiyor. :( Neyse ki bu tek yazarlı bir blog değil de Esma arkadaşım blogu aksatmadan yazabiliyor.

    Aslında bu kitabı bitireli bir haftayı geçti ancak bahsettiğim nedenlerden dolayı yazamadım ve o ilk andaki güncel bilgileri neredeyse unuttum diyebilirim. Not aldığım kitap bilgileri de bilgisayarımın formatlanması ile birlikte uçtu gitti. :( Ancak yine de o zamankine göre daha üstünkörü de olsa kitabı yorumlayım diyorum artık. Bu seri zaten benim çok sevdiğim bir seriydi ve artık John Verdon yeni kitabı ne zaman çıkaracak diye heyecanla beklemeye başlamıştım ve nihayet çıkar çıkmaz hemen aldım ve okudum.

   Kitaptan bahsetmeden önce, seriyi unutmuş olanlar için karakterleri tanıtarak başlayayım. Kitabın ana karakteri Dave Gurney emekli bir dedektif. Zeki, olaylara karşı meraklı doğası olan, sezgileri güçlü, olgun, kibar, kötü alışkanlıkları olmayan, dürüst bir karakter. Aynı zamanda Madeleine ile olan zıt yönleri ve ağır aksak ilerleyen evlilikleri yüzünden her ne kadar geri çekilmiş olsa bile olaylara ve dedektifliğe aç, onlardan uzak kalamayan bir maceraperest. Onun aksine Madeleine karakteri ise enerjik, sevecen, doğayı, yürüyüş yapmayı, çiçek toplamayı seven, mütevazi, hümanist bir kişilik. Bu arada bazen okurken karakterleri gözümüzde canlandırırız da aklımıza ünlü isimler gelir ya benim Dave Gurney için de Madeleine için de kendi kafamda yakıştırdığım isimler Daniel Craig ve Joan Cusack. Sherlock izleyenler bilirler. Neden bu karakterler bilmiyorum. :)


   Serinin her kitabında farklı olaylar işleniyor hepinizin bildiği üzere. Bir kitapta gelin düğününde doğranır, bir kitapta adam babasının cenazesinde vurulur, başka bir kitapta bir psikopattan çılgınca mektuplar gelir derken her kitapta aynı baş karakterin çözdüğü farklı olaylar işleniyor. Yani biz okurlar kitapları sıralı olarak okumasak bile çok sıkıntı yaşayacağımızı zannetmiyorum. Ben ilk dört kitabından üçüncüsünü çok beğenmiştim ve yeni kitabı ise heyecanla bekler olmuştum.

   Bu kitapta olaylar yine son derece hareketli başlıyor. Kitabın arka kapak yazısından okuyup anlayacağınız üzere bir hipnoz sonrası aynı şekilde kendini öldüren dört karakterin gizemi çözülmeye çalışılıyor. Tabi bu gizemi çözmekte hayatı başarılarla dolu dedektif Dave Gurney'e düşüyor. Dave bunu yaparken aralarda yaşanan gizemli ve gerilim dolu olaylar da kitaba ayrı bir hız kazandırıyor.

   Gurney serisinin kitapları ile ilgili tek sıkıntı, hepsinde olayların kurgulanış ve işleniş tarzının aynı olması bence. Gurney gibi ödüllü bir dedektif dışında kimse tarafından çözülemeyecek bir olay, Gurney'in çekincelerini kırıp onu davaya ikna etmeye çalışan bir Hardwick, Gurney'in emekli oluşu ve karısından çekinmesi ve bu yüzden davayı kabul etmeye yanaşmayışı ama sonradan tutkularına yenik düşerek olaylara dahil olması süreci ile kitap başlıyor. Daha sonra adım adım giderek puzzleın parçalarını tek tek toplayıp birleştiriyor ama bir parçası kitabın sonuna kadar hep eksik kalıyor. Bu da katilin kim olduğu sorusunun cevabı oluyor ve her seferinde katille Gurney'in bir odada veya ormanda veya evde yüzleşmesi ile tüm sırlar açığa çıkıyor. Kısacası kitabın sistematiğini çözdükten sonra Gurney'in nerede ve nasıl hareket edeceğini, kitabın nasıl ilerleyeceğini bilmiş oluyorsunuz. Beklentileriniz de ona göre şekilleniyor.


   Gurney karakterni çok sevdiğim için tüm tahmin edilebilirliğine rağmen kitabı zevkle okuyorum. Yılların deneyimli dedektifliğini yapan Gurney insanları ve çevresindeki olayları çok iyi gözlemliyor. Bu yönüyle de biraz Sherlock'u anımsatıyor bana. Çevresindeki ufak değişiklikler anında radarına yakalanır, kafasını kurcalar, muhakeme süzgecinden geçer ve sonrada soruların cevabı olarak dökülüverir önünüze.

   Önceki kitaplara kıyasla Gurney serisinin bu kitabı biraz daha korku filmlerini andıran bir anlatıma sahipti. Efsanelerin çok olması, ıssız yerler, olmadık anlarda giden elektrikler, baltalı adamlar, karanlıkta gelen gizemli sesler, yarasalar, lanetli göller, olur olmaz her yerde pat diye ortaya çıkıp kötülükle ilgili uyaran gizemli adamlar, kurt ulumaları, çığlıklar derken kitabın gerilim yönünün polisiye yönüne ağır bastığı açıkça görülüyor. Hatta bu kitap başlı başına sinemaya taşınsa güzel bir korku filmi izlemiş olurduk fikrindeyim.

   Bu arada şunu belirtmeden yorumumu sonlandırmak istemiyorum. Serinin beşinci kitabını, diğer kitapları okuduğum iştahla okuyamadığımı fark ettim. Bu belki okuduğum zaman aralığındaki ruh halimden, belki de serinin üzerine birçok kaliteli polisiye okuduğumdan ya da bazı noktaları fazla klişe bulduğumdan kaynaklanıyor olabilir. İlk okuduğum zamanlar son derece zekice gelen detaylar artık okumuşluğum arttığı için o kadar farklı ve özgün gelmiyor artık bana. Her ne olursa olsun bu durumdan hiç hoşlanmadım. Eskiden olduğu gibi Gurney serisi diye heyecanla okumayı ve bir sonraki kitabın çıkmasını iple bekliyor olmayı isterdim.

   Tüm olumlu ve olumsuz yorumlara rağmen, yine seri son derece heyecanlı şekilde devam ediyor. Mutlaka okuyun derim. Herkese bol kitaplı günler :)

Alıntılar
Burada, Amerika'da akıl hastalarına birer pislikmiş gibi davranılıyorken, benzer çılgınlıkları ya da nefreti din kisvesi altında sergileyip, bunu Hristiyanlık adına yaptıklarını söylediklerinde normal karşılamamız çok enteresan değil mi? Sonra da yığınlar halinde kiliselerini dolduruyoruz.
İtibara açtı. Her şeyden çok bir yetişkin olarak görülmeyi istiyordu. Ki bu asla büyümeyen insanların evrensel arzusudur.
Birine çok fazla sayıda açık kapı gösterirsen onda gerçek bir seçim yaptığı hissini uyandırırsın. Böylece tüm kapıların aslında aynı odaya açıldığını fark etmeyebilir.
Eğer bir şeyin yapılmasını istiyorsan onu meşgul birinden iste.
Paranız yoksa paranız olduğunda gerçekte olabileceğinden çok daha fazla şeyin değişeceği vehmine kapılırsınız. Ancak paraya sahip olduğunuzda sınırlarınızın ne olduğunu görürsünüz.
Aslında hepimiz düşüncelerimizin gerçek temelli olduğunu düşünürüz. Ama işin aslı bizim gerçek diye sarıldıklarımız aslında inançlarımız üzerine temellendirdiklerimizdir. Rasyonel bir zeka ısrarla gerçeklerin yeterince ikna edici olduğu kanaatindedir. Ama bu kocaman bir yanılgıdır. Kimse gerçekleri savunmak için canını ortaya koymaz. Ama inançlarını savunmak için seve seve ölürler.
Hiçbir şey, insanı geçmişiyle başa çıkabileceği düşüncesinin yanılgı olduğunu anlaması kadar savunmasız hale getirmiyor.
Şans kavramına inanmazdı. Neticede şans denilen şey aslında istatistiksel olasılıkların yanlış yorumlanmasından ibaret değil miydi? Arzulanan bir olay gerçekleştiğinde kullanılan aptalca bir terim. Ve buna inanan insanlar açısından bile şansla ilgili hiç de hoş olmayan bir gerçek vardı. Şans denilen şey kaçınılmaz olarak bir süre sonra tükenir, yok olurdu. 
Bize asıl zararı başkalarının söylediği yalanlar değil, kendimize söylediğimiz yalanlar veriyor. Özellikle de çaresizce inanmayı arzuladığımız yalanlar.

Puanım
 

23 Kasım 2016 Çarşamba

Çelik Simyacı, Vol. 01 (Fullmetal Alchemist #1) - Hiromu Arakawa | Manga Yorumu


Orijinal Adı: 鋼の錬金術師 1
Seri: Fullmetal Alchemist #1
Sayfa Sayısı: 182
Goodreads Puanı: 4.49  (90,170 Oy)

Yorum

  Ölüm Defteri ile birlikte manga dünyasına giriş yaptım ve manga okumayı çok sevdim. (Ölüm Deferi tüm seri incelememe buradan ulaşabilirsiniz.) Ölüm Defteri bitmeden yeni bir seriye başlamak istemiyordum, neye başlasam kararsızdım tesadüfen karşıma Çelik Simyacı çıktı ve bende internetten buldum, okumaya başladım.

   Edward ve Alphonse ölen annelerini diriltmek isterler ve bunun için simyaya başvururlar. Ancak işler istedikleri gibi yürümeyince Edward bir bacağını Alphonse da bedenini kaybeder, Edward kardeşinin vücudunu metal bir zırha hapsedebilmek için bir kolunu feda eder ve kendide automail sayesinde metal kol ve bacağa sahip olur. Bu olaydan sonra iki kardeşin tek amacı eski hallerine dönmektir.

  Eski hallerine dönebilmek için felsefe taşına ihtiyaçları vardır ancak taşın peşinde onlardan başka kişiler de vardır..

  Bolca simya ve aksiyon içeren manga aynı zamanda mizahi ögeler de barındırıyor. Bu yönü seriye iyi bir hava katmış.


  Karakterleri de şimdilik sevdim. Ed ve Al iyi bir ikili ve birbirlerine bağlılıkları da seriye ayrı bir güzellik katacak gibi.

  Seri toplam 27 mangadan oluşuyor, ilk sayı güzeldi, şimdilik bir kaç sayı daha okumak istiyorum sonra seriye devam edip etmeyeceğime karar veririm.

  Seriye giriş olarak bu sayı oldukça başarılıydı, nasıl devam edecek merak ediyorum, bir kaç sayı sonra toplu inceleme yazarım muhtemelen. Yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim, bol kitaplı günler. :)

Puanım


5 Kasım 2016 Cumartesi

Assassin's Creed: Rönesans (Suikastçının İnancı #1) - Oliver Bowden | Kitap Yorumu

Suikastçinin İnancı
Orijinal Adı: Assassin's Creed: Renaissance
Seri: Assassin's Creed #1
Sonraki Kitap: Yoldaşlık
Yayınevi: Epsilon Yayınları
Sayfa Sayısı: 479
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 3.76  (7,994 Oy)

Arka Kapak Yazısı

İtalya'nın soylu ailelerinin ihanetine uğrayan genç bir adam destansı bir intikam yolculuğuna çıktı.

Yozlaşmanın kökünü kazımak ve ailesinin onurunu temizlemek için Assasin sanatını öğrenecekti.

Yolculuğu boyunca Ezio, Leonardo da Vinci ve Niccolò Machiavelli gibi büyük zihinlerin bilgeliğinden yararlanacaktı - çünkü hayatta kalması, yaşamına rehberlik edecek becerileri edinmesine bağlıydı.

Dostları için, değişimin itici gücü olarak özgürlük ve adalet uğruna savaşacak; düşmanları içinse kendini İtalyan halkını sömüren diktatörleri yok etmeye adamış
bir tehdit olacaktı.

Güç, intikam ve komplonun destansı hikâyesi başlıyor.

"Aileme ihanet edenlerden intikamımı alacağım. Ben Ezio Auditore da Frienze. Ben bir Assasin'im..."

Yorum

  Kendimi bildim bileli suikastçılara karşı bir zaafım olmuştur, sevilecek bir yanları yok belki ama enim hep ilgimi çekmiştir. İşte bu ilgimden  dolayı da Assassin's Creed dikkatimi çekiyordu. Kitabını okumak istiyordum ancak uyarlamalarda benim bir takıntım vardır, önce hangisi orijinali ise onu izleyip-okuyup sonra uyarlamasına şans tanımak.  Uyarlamalar ne kadar iyi olursa olsun orijinali kadar iyi olamıyor ve aslolana saygı göstermek lazım.


  Uyarlamalara bakış açım nedeniyle kitap serisine başlamadan oyunu oynadım ki asıl halini görüp tanıyayım. Bilgisayar oyunu oynamayan ben Assassin's Creed sayesinde bu alana da adımımı attım, bir yıl önce kitabın uyarlandığı oyunu oynadım ve sevdim. Gerek grafikleri, gerek hikayesiyle oldukça hoşuma giden bir oyun olmuştu. Özellikle de İtalya'da geçmesi ve bolca suikast içermesiyle beni feth etmişti. :)


Floransa

  Kitaba geçecek olursak, kitap Assassin's Creed II'den uyarlanmış. İtalya'da geçiyor ve Ezio'nun hayat hikayesini anlatıyor, Ezio ailesini kaybettikten sonra intikam almaya karar veriyor ve hayat onu bambaşka yerlere sürüklüyor. İtalya ve dünyanın refahını düşünen bir suikastçıya dönüşüyor. Ezio'nun hikayesi 3 oyun/kitapta anlatılıyor.

Venedik
  Kitap oyuna paralel bir şekilde ilerliyor ve her ayrıntısıyla oyunla aynı diyebilirim, bir kaç ufak ayrıntı farkı olsa da oyundan farklı bir şey katmamış yazar, iyi ki de katmamış. Kitabın hikaye ve kurgusu tamamen oyuna bağlı (serinin hikayesi ve kurgusu bence çok iyiydi), bu yüzden yazara yorum yapamam. Yazara bağlı olan dil ve anlatım konusunda ise yazar biraz zayıf kalmış. Kitapta büyük bir duygu yoksunluğu ve mekan tasviri eksikliği vardı. Ben oyunu oynadığım için bölümleri okudukça mekanlar gözümde canlandı ve sıkıntı çekmedim ancak hiç bilmeyen biri için oldukça rahatsız edici olur. Ki İtalya gibi bir yer de tasvire layıktı ve kesinlikle olmalıydı bence. Aynı şekilde duygu eksikliği de vardı, yazar olayları art arda vermiş ancak Ezio'nun duygularına çok az değinmişti, biraz daha üstüne düşse iyi olurdu.

  Assassin's Creed bence hikayesi ve kurgusuyla çok güçlü bir yapıt ancak ben Oliver Bowden'ın bu sağlam hikayeyi iyi değerlendiremediğini düşünüyorum. Daha iyi bir yazarla bu kitap mükemmel olabilirdi bence.


  Kitabı alırken yazarın başarılı bir uyarlamaya imza atıp atmadığını bilmediğim için sadece ilkini almıştım. Seriye devam eder miyim bilmiyorum, edersem bile sadece İtalya ve Ezio'nun hikayesi için olur bu.

  Rönesans, çok başarılı bir uyarlama değil idare edebilir tonda. Eğer Assassin's Creed'i merak ediyorsanız oyununu oynayın derim, kitabı ondan sonra okumanız daha iyi olur bence.
  Baya uzun bir yorum oldu, okuduğunuz için teşekkür ederim. :) Bol kitaplı günler. :)

Alıntılar

“Peki sız kimsiniz?” diye karşılık verdi Ezio, son ifadeye aldırmadan.
 “İnsanların mallarını azat eden profesyonelleriz.” 
“Hırsızız yani,” diye gülerek açıkladı Paganıno. 
“Her şeyin büyüsünü bozuyorsun,” dedi Ugo üzgünce. 

Ümitlerimiz tek tek nasıl suya düşer.
Kurduğumuz saf yarınlar nasıl bulanıktır.
Cehalet tüm dünyada nasıl hüküm sürer.
Bize hepimizin sahibesi, olum anlatır.
Gününü kimi eğlencede, kumarda öldürür.
Kimi hünerlerini zarif sanatlara işler.
Kimi her bakışta dünyayı tepeden görür.
Kimiyse iştahını kabartan arzulan gizler.
Boş düşünceler. dilekler ve türlü türlü dertler
Bürünüp farklı biçimlere yaradılıştan itibaren.
Yatılır dön bir yana bu günahkâr dünyada;
Talih, hercaidir her zaman
Her şey fanidir, nahiftir bu gök kubbe altında,
Yâlnız ölüm zamana direnir ebediyen.

Seçme iradesi -neyin doğru neyin yanlış olduğunu seçme iradesi- bizim içimizde ve bizi biz yapan şey de bu iradeyi kullanmaktır.
Kendi yolunuzu kendiniz seçin! Benim ya da başka hiç kimsenin peşinden gitmeyin!

Puanım 



19 Ekim 2016 Çarşamba

Kayıp Ruhlar Şehri (Ölümcül Oyuncaklar #5) - Cassandra Clare | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: City Of Lost Souls
Seri: The Mortal Instruments #5
Sonraki Kitap: Cennet Ateşi Şehri
Sayfa Sayısı: 636
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 4.31  (297,746 oy)


Arka Kapak Yazısı
   New York Times çoksatarı "Ölümcül Oyuncaklar" serisi devam ediyor.

Tabii Jace, Clary ve Simon'ın başındaki tehlikeler de...
Jace'le Clary yeniden karşılaştığında, Clary korkunç gerçekle yüzleşti. İblis Lilith'in büyüsü altındaki Jace, kötülüğün hizmetkarı olmuştu.
Gölge Avcıları şimdi ne yapacaktı?
Kaybedilen geri istenebilir miydi?
Aşk için ödenecek bedel, ne olabilirdi?
Günah ve kurtuluş işbirliği yaptığında, kime güvenmek gerekirdi?


Yorum
Merhaba sevgili okurlar! 
      Görüşmeyeli, bloğa yazmayalı hayli zaman oldu. Okulların açılması, derslerin yoğunluğu, yurda yerleşme çabası derken uzun süre yazamadım ve yazamamanın verdiği sancı artık dayanılmaz olmuştu ve bugün nihayet kavuştum. İlk dört kitabını okumuş olduğum Ölümcül Oyuncaklar Serisinin beşinci kitabını da bitirdim. Seriyi biran önce bitirerek başka kitaplara gömülmek için sabırsızlanıyorum. 6 kitaplık serilerin sıkıntısı bu oluyor maalesef ki. Araya zaman koyarak okursan diğer kitaplardaki olayları karıştırabiliyor ve hatta unutabiliyorsun ve başka kitaplar girince kopukluk oluyor serinin tadını alamıyorsun. Aralıksız olarak tek bir seriyi bitirme gayretine girince de hep aynı türü ve benzer kitapları okuduğun için biran önce bitirip farklı türler okumak istiyorsun. En azından serinin bitmek üzere olduğuna seviniyorum.

     Öncelikle seri için şunu söylemem gerekiyor. Üçüncü kitabın yorumunda olayların sonuçlandığını söylemiştim. İlk kitaplardaki olaylar çözülmüş ve her şey yoluna girmişti ama yazar seriye doyamamış olacak ki başka bir olay örgüsü oluşturarak seriyi devam ettirmişti. Dördüncü kitaba yorum yaparken yazarın seriyi uzatmak için çaba içine girerek yeni olaylar ve karakterler kurgulamasından ancak buna rağmen serinin vitesi düşmeden heyecanla devam etmesinden ve kendini okutmasından bahsetmiştim. Ancak dördüncü kitap bitip beşinci kitaba geçtikten sonra fikirlerim birazcık olsun değişti. Çünkü üçüncü kitabın sonunda ortaya çıkan olay dörtte son buldu ama yine bir tür zorlama ile seri 2 kitap daha uzatılmış oldu. Bu artık biraz kasıntı görünmeye ve olaylar birbirini tekrar etmeye başladı. Bu seri ile ilgili zayıf bir özellik ve önceki kitapların kalitesine de gölge düşürdü diyebilirim.

    Karakterler genel olarak bir önceki kitaplarla ve özellikle de 4.kitapla benzerdi. Clary, Jace, Sebastian, Jocelyn, Luke, Maia, Magnus, Alec, Isabelle, Simon gibi her kitap görmeye alışık olduğumuz karakterler bu kitapta da hakimdi. En baş karakterlerin değil neredeyse tüm karakterlere ufak da ola bölüm ayrılmış hepsinin duygu ve düşünceleri o bölümlerde anlatılmıştı. Ağırlık yine baş karakterlerde olsa da bu güzel bir detaydı. Serinin başından beri tabiri caizse “mıymıntı” bulduğum Simon’ı artık öyle bulmuyorum demeyi çok isterdim ama maalesef 5 kitap geçmesine rağmen hâlâ bu özelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Bu ezik çocuk tavırlarıyla serinin başından beri bir türlü ısınamadığım bir karakter ve hatta bir mucize olsa ve Cassandra Clare en azından bir karakteri öldürse ve o karakter de Simon olsa diye çok da dilekte bulundum ama iyi karakterlerden asla vazgeçemediği, onları öldüremediği ortada. Simon’ın bölümlerini okurken çoğu zaman uykum geliyordu.



    Serinin ilk kitaplarına kıyasla bazı yerlerde (her yerde değil!) duygu tasvirleri konusunda yazarın aşama kaydettiğini düşünüyorum. Serideki donukluk bu kitapta daha az hissediliyordu. Her şeyin paranormal bir zemine oturtulmaya çalışılması kitabı anlaşılması zor kılmıştı ve akılda kalmayan detaylar çoktu. Kitapta seçilen mekanlar hoştu. Savaşma sahneleri biraz kısır anlatılmıştı. Ama yine de kitapta güzel kurgulanan yerler vardı. Bazı detaylar gerçekten kitabın sıkıcılığını kırıyor ve okunabilir kılıyordu.

[SPOILER!]
    Duyguya tam veremeyen yerler vardı ve bence bir kitapta kurgu, macera, akıcılık kadar duyguyu vermesi de önemlidir. Bu duygu aşk olsun, öfke olsun, acı olsun fark etmez. Özellikle Clary’nin Jace’e kılıç sapladığı yerde duyular çok yüzeysel anlatılmıştı. Daha ne olduğunu anlamadan okuyup geçmiş oldum. Oysa Vampir Akademisinde Rose’un köprüde Dimitri’yi öldürdüğü yer ya da Ateş Serisinde MacKayla’nın Jerricho’yu öldürdüğü yerde duygu çok yoğundu ve içimde hissetmiştim. Tür olarak ve diğer açılardan bu serilere çok benzediği için özellikle onlarla kıyasladım ve bu konuda türdeşlerine kıyasla ne yazık ki sınıfta kalıyordu. :(

    Üsluba gelince serinin genel üslubu gibi akıcıydı. Karakterlerin ruh hali üçüncü kişi ağzından tasvir ediliyordu. “Clary heyecanlanmıştı, Simon dehşete düşmüştü” gibisinden bir anlatımdı kısacası. Heyecanlı ve akıcı bir kitaptı. Derin bir mesajı ya da size katabileceği pek bir şey olmasa da zaman geçirmek için tercih edilebilirdi. En azından çabuk okunan ve kolay anlaşılan bir yönü var ki zamanınız olmadığında araya sıkıştırabileceğiniz bir kitap. E-kitap şeklinde indirip okulda ders aralarında veya toplu taşıma araçlarında rahatlıkla okuyabilirsiniz. Ben tabiki her zaman kitap halini okumanızı tercih ederim ama hem para vermemek adına hem taşıması kolay olduğundan hem sanki suç işliyormuşsunuz gibi insanların sürekli kitabınızı dikizlemesinden kurtulmak açısından bu pratikliği düşünebilirsiniz. Ben genelde kütüphaneden temin edip okudum seriyi ama bu kitabı “e-kitaptan okudum ve gayet rahattı. Hoşunuza gidebilecek bir fantastik kitap. İyi okumalar dilerim.:)

Seri Kitapları
5)Kayıp Ruhlar Şehri
6)Cennet Ateşi Şehri


Alıntılar
Hiç kimse kötülüğü kötü olduğu için seçmez. Kötülüğü seçen iyiyi aradığını, sonunda mutluluğu bulacağını zanneder.
Tanrı biliyor ya hepimizin güzel ve kırılgan olan her şeye zaafı var. Fakat bazı insanlar değiştirilemez. Değiştirilebilseler bile kendini feda edeni mahveden büyüklükte bir aşkla olur bu.
Seni bazı karanlık şeyleri sever gibi seviyorum.
Bir ilişkide sırlar olmalı. Henüz okunmayan bir kitap, ezberlenen bir kitaptan çok daha heyecan vericidir.
Her şeyin fazlası zarar, diye düşündü Simon. Fazla karanlık insanı öldürebilir, fazla aydınlık insanı kör edebilir.
Bazı anıları silmeye zamanın gücü yetmez.
İnsanları kendileri olmalarına izin vererek sevmek gerekiyor.

Puanım
 

28 Eylül 2016 Çarşamba

Bu Ay Neler Okudum

Umut Bıçağı
   Yine severek okuduğum bir kitabın daha sonuna geldim. Herkesin birbirinin içsesini, aklından geçenleri duyabileceği bir kasaba düşünün. Soyu tükenmiş kadınlar, yok olmaya yüz tutmuş kentler, konuşan hayvanlar, bir çocuğa musallat olan büyük bir gizem. Küçük yaşta bir başlarına ve omuzlarına büyük yükler binmiş çocukların hikayesi. Hikayenin büyük bir kısmı yollarda geçiyor ve bu düşünüldüğü kadar sıkıcı değil. Hayvan sever okurlar için de ilgi çekici detaylardan birisi baş karakterlerden birisinin tatlı bir köpekçik olması. Onunla da kitabın birçok yerinde karşılaştığınız için sempati duyuyorsunuz ve sağlam bir bağ oluşuyor aranızda. 
   
   Kitap belli sayfalara kadar biraz olaysızdı. Bir macera filmi gibi olamasa da bir çizgi filmin saçma bulsanızda sizi eğlendirip kendini izleten büyüsü benzeri yerlerdi bu yerler. Bu durgun yerlere rağmen sizi saran bir tarafı vardı. 
   
    Hoş ve ilginç bir kurgusu vardı ama 13 yaşında bir oğlan uğruna yapılan bazı şeyler kitapta bir nedene bağlansa bile bana pek tatmin edici gelmedi bu neden. Sağlam bir zemine oturmuyordu. Yazar daha çarpıcı bir sebep bulabilirdi. Zayıf noktalarından biriydi bu kitabın. Birde kitaptaki kötü karakterlerden birinin mucize eseri sürekli başarılı olup hayatta kalabilmesi biraz uçuk geldi bana doğrusu. 
   
    Baş karakter Todd’a bazı yerlerde gerçekten fazlasıyla sinirlendim. Hatta bazı Todd diyalogları ve olaylarını la havle çekerek okudum. Olgun olmayan düşünceleri , inadından ve bencilliğinden dolayı etrafına verdiği zararlar okuyucuları gerçekten çileden çıkarabiliyor. Buna rağmen her şeyin altında masum bir çocuğun düşünceleri yatıyor ve ona sempati duymadan edemediğiniz yerler oluyor. Ama ben Viola karakterini daha çok sevdim. Mantıklı konuşmaları ve zekice planlarıyla Todd’a yol gösteriyor. Ona iyi bir yol ve kader arkadaşı. 

  “Nehrin daşıdığı higayeler. İnsannar gonuşuyo. Annasın ya. Higayeler. Bunu görmüştünüz mü?”
Bazen bazı kasabalılar cümleleri öyle bir kuruyor ki, her cümlenin sonuna “gaari” gelecek gibi bir beklenti içine giriyorum. Ege şivesine benzer şivelere rastlayabiliyorsunuz.
 
   Kitap belli yerden sonra çok sürükleyici hale geldi ve elimden bırakamadım. Kitaptan çok beklentim yoktu hatta biraz kasvetli bir kitap beklemiştim kapağına bakınca da ama beklentimin üzerinde sürükleyici bir eserdi. Ben kitaplarda dramatik yerlerde ne kadar üzülsem de genellikle pek ağlamam. Normal hayatımda da ağlamayı tercih ettiğim pek söylenemez. Ama bu kitapta hassas anıma geldiği için mi yoksa benim için önemli bir karakterle ilgili bir gelişme olduğu için mi bilemeyeceğim ama gözyaşlarımı tutamadığım yerler oldu. Bir çoğunuzun da benim gibi etkileneceğinden eminim. Yazar şaşırtmayı başarmıştı beni orada.

   Kitabın ismi de içeriğini büyük oranda yansıtıyordu ama okuduğumda ben kitaba Jonathan Safran Foer’in “Aşırı Gürültülü Ve İnanılmaz Yakın”ını yakıştırdım nedense. Kitabın verdiği mesajda çok güzeldi. Umut, her şey tükendiği zaman insanı hayata bağlayan ve devam etmesini sağlayan yegane şeydir. Ancak insana en çok acı veren şey de yine umuttur. “Umut acıtır.”

   Şimdiki zamanlı anlatımı ve bozuk Türkçesi dışında pek bir şikayetim olmadı kitaptan. Kitapta sürekli gidek, yapıyom, yannış, diil, nıfıs gibi garip bir Türkçe ile karşılaşıyorsunuz. Ama bunlar öyle çok da göze batmıyor. Bazı yerlerde kitaba doğal bir hava kattığını söylemek bile mümkün. Kitabı çok sevdim ve ikinci kitabını da hemen alıp okumayı düşünüyorum. Herkese de önerebileceğim bir kitap. İyi okumalar. :)
Puanım
Sorgu Ve Yanıt
    Çok güzel bir kitabı daha bitirdim. Kitap gerçekten güzeldi. Özellikle de ilk kitaba kıyasla. Seri gittikçe hareketlenmeye başlıyor. Serinin bu kitabında, ilk kitapta çok kritik bir noktada kalan hikaye tüm hızıyla devam ediyor. 

   İlk kitapta ağırlıklı olarak yollarda geçerken bu sefer yolda değil ilk kitapta bolca değinilen bir şehirde geçiyor. Kitaptaki karakter kadrosu genişlemiş ve birçok yeni karakter kitaba dahil omuş. Bu da kitabı sıkıcılıktan uzaklaştırmış. Kitaptaki hiçbir şey siyah ve beyaz kadar net değil. Griler var. Hırsları gözlerini körleştirmiş iyilerle, gösteriş adına şefkatli davranışlar sergileyen kötüler iç içe geçmiş durumda. Kim gerçekten iyi, kim gerçekten kötü hangi taraf seçilmeli gibi birçok soru işaretleri var. Karakterlerin hissettiği duygular bile netliğe kavuşmamış. Bazı fedakarlıkların aşktan mı yoksa arkadaşlıktan mı yapıldığı bile anlaşılmayabiliyor. Bu detaylar kitabı daha gizemli ve okunası kılıyor. Karakterleri daha iyi tanıyıp onların zaaflarına, nefretlerine, zevklerine aşina olmaya başlıyorsunuz. Bir önceki kitapta ve bu kitabın başlarında nefret ettiğiniz karakterlere sempati duymaya başladığınız yerler oluyor. Kitapta en çok sempati duymaya başladığım ve en acıdığım karakterlerden biride Manklardı. Baş karakterler olan Viola ve Todd’un birbirleri dışında arkadaşlar edinmeleri de hoşlandığım bir diğer noktaydı. 

    Kitapta eleştirebileceğim olumsuz nokta olarak bazı olayların basit bir şekilde ve oldubittiye getirilerek, çarçabuk gerçekleşmesi ve bunun kitabın gerçekliğine gölge düşürmesiydi. Kitabın paranormal bir yönü olması ve türü nedeniyle birtakım gerçekdışı noktalara değinilse bile bu okuyucuyu rahatsız edecek kadar saçma ve ön planda değildi. İlk kitapta gözüme biraz batmasına rağmen bu kitapta tamamen alıştığım hatta kitabın olmazsa olmazı olarak gördüğüm konuşma dilinde yazılması, lağnetossun gibi kelimeler ve üslup artık olumsuz diye nitelendirmeyeceğim bir özellik. 

    Kitapta macera sürekli hakimdi ve bazı yerleri diken üzerinde okuyordunuz. Yazarın kurgulama tarzı ve olayların gidişatı gerçekten çok sarıyor. Yazarın hiç ummadığınız anlarda ummadığınız karakterleri elinizden alması, şaşırtıcı ve bir o kadar da trajik ölümler kitaba başka bir boyut kazandırıyor diyebilirim. Sonu da gerçekten heyecanlı bitti. Üstelik kitap feminizm, maskulizm, soykırım, savaş gibi güncel hayatla ilgili şeylerden güzel kesitler ve mesajlar da taşıyordu. Kadınların ezildiği ve damgalandığı yerlerde gerilimi sonuna kadar hissettim. Yani kitapta verilmek istenen mesajlarda güzel. Kitabın adının nereden geldiği ise gayet güzel bir temele dayandırılmış.

   Üslup ve yazılışına gelirsek önceden de belirttiğim gibi birçok karakterin yerel ağızla konuştuğu konuşmalar hakimdi. Kitabın önceki kitaba göre en büyük artısı ise ilk kitapta sadece Todd’un bölümleri varken bu kitapta hem Viola’nın hem Todd’un bölümleri olması olmuştu. Her iki karakterin de iç dünyasını görmemiz açısından bu büyük bir artıydı. Üstelik birçok yerde Viola’nın bölümlerini daha severek okuduğumu söylemem gerek. Bence seri gayet güzel gidiyor. Üçüncü kitabını da en kısa zamanda okuyacağımı düşünüyorum. Herkese de önerebileceğim bir seri. Üçüncü kitapta görüşmek üzere. :)
Puanım
İnsan Denen Canavar
   Merhaba sevgili okurlar! Yine çok güzel bir kitabın daha sonuna geldim. Üzülerek veda etmiş oldum seriye de. :( Kaos Yürüyüşü serisinin üçüncü ve son kitabı olan İnsan Denen Canavar kitabını biraz rötarlı olarakta olsa bitirdikten sonra ilk iki kitaptaki büyüsünü hala koruduğunu söylemem gerekiyor. Hatta seri ilk kitaptan bu yana gittikçe güzelleşiyordu ve bana göre en güzeli de son kitabı oldu. İkiden de fazlasıyla etkilenmiştim ve beğenmiştim ama üçüncü kitap gerçekten serinin nirvanası oldu.

   İlk kitap iki baş karakterin kötülüğün kendisinden kaçıp, huzurlu günlere gidişini konu edinen bir yolculuk hikayesi ile başlamıştı. Bu kaçış yerini ikinci kitapta iki karakterin ayrı dünyalara düşüp aynı amaç uğruna mücadele etmesiyle devam etmişti. Üçüncü kitapta ise işte bu mücadele son raddelere varmıştı. Öyle ki ilk kitabın sonunda bizi dehşete düşüren olay üçüncü kitabın tamamına hakimdi. Üçüncü kitapla ilgili spoiler vermeden kısacası savaş ve yıkımla, ölümler ve kötülükle dolu olduğunu söyleyebilirim. Zaten kitabın isminden ve arka kapak yazısından da bunu anlayabilmek kolay. Savaşla ve yıkımla geçen bu kitapta aynı zamanda karakterlerin değişimini ve kendi iç savaşlarını görebilmemiz de mümkün. İlk iki kitaba ve hikayenin başına kıyasla hem Viola hem de Todd yaş olarak olmasa da ruhen olgunlaşıp büyüdüklerini okuyucuya hissettiriyorlar. Kitabın başından itibaren onlarla beraber umutlandık, onlarla birlikte eğlendik, üzüldük, sevindik ve onlarla birlikte büyüdük. Tabi sadece o karakterler ile sınırlı kalmayıp birçok karakteri de sevdik, benimsedik. 

   Arka kapak yazısından da anlaşılacağı ve ikinci kitabı okuyanların hatırlayacağı üzere üç ordunun savaşı söz konusu. Bu üç ordudan birisi Yanıt ordusu yani Şifacı Coyle ile Viola’nın yandaşları, ikincisi Sorgu ordusu yani Başkan Prentiss ve Todd ve üçüncü ordu ise Feza ve topraklarından oluşan Mankların ordusu. Kitap bu üç gurubun çatışmalarını, yıkımlarını, anlaşmalarını, yok edişlerini, yok edilişlerini konu ediniyor. Aynı olayların üç grubun gözünden de anlatılması, bu olayların her üç gruptada oluşturduğu etkilerin ve hislerin aktarılması gerçekten başarılı bir anlatım tekniği olmuş. Savaştan ve savaşın insanları nasıl canavarlaştırdığından bahseden kitabın adı da gerçekten mantıklı bir temele dayandırılmış.

   Yazarın kurgulama tarzında birtakım orjinallikler çoğu zaman göze çarpıyor. Mankların kullandığı silahlar, yerleşimcilerin silahları etkileyiciydi. Bunun yanısıra özellikle Mankların “topraklar, külfet, feza, geri dönen, bana özel olan, ona özel olan, kaynak” gibi isimlendirmeler kullanması özgün bir detay olmuş bence.

   Üsluba gelecek olursak; oldukça akıcı bir üsluba sahip. İlk kitaplardaki gibi geliyom, yapıyom gibi yeral ağız bu kitaptada mevcut ama artık öylesine benimsedim ki asla gözüme batmıyor. İkinci kitapta olduğu gibi Viola ve Todd’un bölümleri var ve bunun yanısıra üçüncü bir karakter olan Mankın da bölüme katılması çok iyi olmuş. Bir yandan Viola sayesinde Yanıt örgütlenmesinin neler yaşadığına tanık olup aynı zamanda yeni yerleşimciler hakkında bilgi edinirken öte yandan Todd sayesinde Başkan cephesinde nlere olduğunu görebiliyoruz. Son olarak da 1017’nin bölümünde Mankların dünyasında neler yaşandığına tanık oluyoruz. Herkesin bölümünün ayrı punto ve yazı stilleri ile yazılması görsellik açısından gerçekten hoş bir detay olmuş görüşündeyim. Kitap gerçekten heyecanlı ve her karakterin bölümünün sonu, her son cümle çok heyecanlı bitiyor ve bir sonraki bölüme geçmek için sabırsızlanıyorsunuz. Sonu ise etkileyici ama birazcık da buğulu sanki. Tam olarak ucu açık diyemem ama yine de tam zemine oturmadan bitirmişler. Top biz okuyuculara atılmış yani. Kitapta insanlarla ve insanlıkla ilgili verilmek istenen mesajda son derece güzel. Eğer macera dolu ve içine birazcık da fantastik ögeler serpiştirilmiş bir seri okumak istiyorsanız bence bu seriyi kaçırmayın derim. Gerçekten hoşuma giden bir seri oldu. Yazarın kurgusuna sağlık. Herkese bol kitaplı günler dilerim. :)
Puanım

17 Eylül 2016 Cumartesi

Süleyman'ın Anahtarı (Tomás Noronha #7) - José Rodrigues Dos Santos | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: A Chave de Salomão
Seri: Tomás Noronha #7
Önceki Kitap: *Türkiye'de basılmamış
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Sayfa Sayısı: 496
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.49  (679 Oy)

Arka Kapak Yazısı

İsviçre, Cern… Tanrı Parçacığı'nı arayan bilim adamları, CIA'in Bilim ve Teknoloji Müdürü Frank Bellamy'nin cansız bedenini bulurlar. Cesedin elinde, anahtarın Tomás Noronha olduğunu söyleyen bir not vardır. Portekiz, Lizbon Yeni Üniversitesi… Tarihçi Noronha artık CIA'in bir numaralı hedefidir. Dünyanın en güçlü istihbarat teşkilatının kendisini öldürmek istediğini anlayan Tomás Noronha eğer hayatta kalmak istiyorsa Frank Bellamy'nin ölümünün ardındaki gizemi çözüp masumiyetini kanıtlamalı ve çok gizli bir proje olan Kuantum Gözü'nün yerini bulmalıdır.

Bu doludizgin arayışta başta Einstein ile onun karşıtları olmak üzere yirminci yüzyılın bütün büyük fizikçileri bir araya gelecek ve Tomás Noronha'ya zihin, madde ve varoluşun gizemi arasındaki şaşırtıcı bağlantıları ortaya çıkarmasında yardım edecektir.

Ruh var mıdır? Ölümden sonra hayat var mıdır? Gerçeklik nedir?
Tanrı'nın Formülü'nde Tanrı'nın varlığına dair bilimsel ispatların peşinde olan José Rodrigues dos Santos bu devam romanında da gerçeklik, evren ve bilinç üzerinden kuantum fiziğinin en derinlerine dalmaktan çekinmiyor.

Yorum

  Fizik, bol bol fizik, daha da fizik. Hemde bir tarihçinin anlatımıyla.
  Süleyman'ın Anahtarı, fizikle ilgili bari teorileri ve kurguyu harmanlayan bir roman. Yazar kitabı yazarken içine bol bol fizik katmış, kitabın %60 salt fizik desem az söylemiş olurum, yani anlayacağınız kitap hep fizik. Bazen fiziksel açıklamalar dışında bir şeyler okuyunca şaşırıyor ve gerçekliğe dönmekte zorlanıyordum.

  CERN'de ölü bulunan Bellamy, CSI'de üst düzey yetkili bir bilim insanıdır. Cesedinde Tomás Noronha'nın adının yazılı olduğu bir kağıt bulununca yetkililer Tomás'tan şüphelenirler. Bellamy ölürken ardında bir çok gizem bırakmıştır ve tüm bunların anahtarı Tomás'tır. Tomás gerçeğin peşine düşer ancak onun peşinde de CSI ajanları vardır.

  Kitap çok fazla klişeye ev sahipliği yapıyordu, (sıradan insanların eğitimli ajanları atlatması ya da baş karakterlerin ölmemesi ama yan karakterlerin kim olursa olsun bir anda öldürülebilmesi gibi), konusu ve kurgusunu türün diğer kitaplarından ayıran pek bir özellik yoktu. Hatta ilk baş size Dan Brown'ın bir alt versiyonu gibi gelebilir ki bazı yönlerden bende öyle hissettim. Kitabı bir çok kitaptan ayıran yön fizikti, kitapta çok fazla yer kaplıyor ve kuantum fiziği ile ilgili oldukça fazla bilgi barındırıyor. Buraya kadar her şey normal, ancak benim anlamadığım fizikle ilgili olan bu bilgileri bir tarihçinin vermesi. Tarihçi! Evet Tomás karakterinin tarihçi mi fizik profesörü mü olduğunu sorgulayıp durdum kitap boyunca. Tamam tarihçilerde fizik bilebilir ama buradaki sanki biraz fazla olmuştu, bana saçma geldi. Ve kitapta bolca zaman kayması vardı, yazar zamanı çok iyi hesaplayamamıştı, on dakika da sayfalarca konuşan karakterler bazen sadece iki cümle için dakikalar harcadı, yazar keşke bunlara dikkat etmiş olsaydı.

Kitaptaki Süleyman'ın Anahtarı


 Kitabın fizikle ilgili olan yönünü ise sıkıcı bulmadım, bir çoğu aşina olduğum bilgilerdi ve yazar da anlaşılır bir biçimde sunduğu için o sayfaları sıkılmadan okudum. Yalnız bazen bu bilgileri okurken gülesim geliyordu, bir çok bilgi veriliyor veriliyor tam esas noktaya ulaşacakken 'orası hala gizemini koruyor' ibaresiyle karşılaşıyorsunuz, bu yazarın suçu değil tabii ki sadece kuantum fiziği henüz yazarında Feynman'dan alıntıladığı gibi henüz anlaşılmaz bir nitelikte;
"Sanırım kendimden emin bir şekilde, hiç kimsenin kuantum fiziğinden anlamadığını iddia edebilirim. "

  Konusu ve kurgusu bakımından basit olsa da fiziki yönü ile farklı ola bu kitabı ben ne çok mükemmel buldum ne de kötü. Güzel yönleri olsa da kurgu açısından oldukça basit ve klişelere sığınılmış bir tarzı vardı. Yine de fizik sizi sıkmayacaksa oldukça rahat bir şekilde okuyabileceğiniz güzel bir kitap, ancak dikkat edin abartıldığı kadar güzel ve farklı bir kitap değil. İyi Okumalar. :))

Alıntılar

Gerçeklik, olduğunu düşündüğümüz veya olmasını istediğimiz şey değil, olan şeydir. 
Kuantum dalgalanmasında parçacıkların ortaya çıkmasına yol açan şeyi bilmiyor olmamız, bunun bir sebebi olmadığı anlamına gelmez. Sebep var fakat biz bilmiyoruz.

Puanım


2 Ağustos 2016 Salı

Düşmüş Melekler Şehri (Ölümcül Oyuncaklar #4) - Cassandra Clare | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: City Of Fallen Angels
Seri: The Mortal Instruments #4 
Önceki Kitap: Camlar Şehri
Sonraki Kitap: Kayıp Ruhlar Şehri
Yayınevi: Artemis Yayınları
Sayfa Sayısı: 496
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 4.16  (330,593 oy)


Arka Kapak Yazısı
 Aşk. Kan. İhanet. İntikam. İşler artık her zamankinden de karışık!

Ölümcül Savaş sona erdi. On altı yaşındaki Clary Fray de nihayet New York'taki evine döndü ve halinden memnun. Gölge Avcısı olmak için eğitiliyor. Annesi hayatının aşkıyla evleniyor ve Aşağı Dünyalılar'la Gölge Avcıları sonunda barış ilan etti. En önemlisi de Jace artık Clary'nin sevgilisi. Ancak her güzelliğin bir bedeli var. İşler tam yoluna girdi derken biri Gölge Avcıları'nı öldürmeye başlıyor. Şimdi, Aşağı Dünyalılar'la Gölge Avcıları arasında yeni bir savaş başlaması an meselesi. Jace de birdenbire uzaklaşmaya başlayınca Clary, büyük bir gizemin içine dalıp en korkunç kabusuyla yüzleşecek. Sevdiği her şeyi, Jace'i bile kaybetmesine yol açabilecek olaylar zincirinin başlamasının ise tek bir nedeni var. Bizzat Clary.



Yorum
    Merhaba sevgili okurlar! Gördüğünüz üzere seriye tam gaz devam ediyorum ve dördüncü kitabını da bitirmiş bulunuyorum. Kitabı dün bitirdim ama yorumlarımı sabaha sakladım, en azından kitabı birazcık sindireyim istedim.

     Serinin en son okumuş olduğum üçüncü kitabı olan "Camlar Şehri"ne yapmış olduğum yorumda hikayenin bittiğini, olayların ve gizemlerin çözüldüğünü ve serinin üç kitap daha devam etmesine şaşırdığımı söylemiştim. Yazarın hikayeyi nasıl devam ettireceğini merak ediyordum ve ilk üç kitabı çok beğendiğim için -özellikle de 3. kitabı- seriyi devam ettiren yazar serinin değerini düşürürse diye de endişelenmiştim. Okuyunca bu endişelerim geçti büyük oranda. Okuduğumda ilk üç kitaptaki olaylardan biraz farklı boyutlara sürüklenen ve çizgisini değiştiren bir kitapla karşılaştım. Dördüncü kitabın bazı yönlerden ilk üç kitaptan sıyrıldığı açıkça görülebiliyordu. Hatta bazı yerlerde sanki serinin devam kitaplarını Cassandra Clare değil başkası yazmış da devam ettirmiş gibi olan yönler de vardı. Ama yine de bence serinin devam etmesi iyi olmuş. Çünkü ilk üç kitapta olayların bir çoğu çözümlense ve her şey açığa kavuşsa bile karakterlerin gelişimi, değişimi, bundan sonra ortaya çıkabilecek bazı sorunlar gibi konular da kitap biraz açık uçluydu ve bu kitapta bunların bir kısmı açığa kavuşmuş oldu. Örneğin; Clary bir gölge avcısı ve yeteneklerini geliştiremeden seri bitseydi bazı yönlerden saçma olurdu. Bir kitabın devam etmesi için öncelikle karakterlerin uğraşması gereken olaylar ve sorunlar olması gerekir. Üçüncü kitapta sorunlar büyük oranda çözülse de dördüncü kitapta yazar daha farklı sorunlar üretmeyi başarmış ve seriyi devam ettirmek için aradığı taze kanı bulmuş gibi görünüyor. Ancak bence ilk kitaplardaki mücadeleler ve sorunlarla kıyaslandığında bu kitapta ortaya çıkan sorunun daha zorlama ve gereksiz olduğunu düşünmeden edemedim. Hatta saçma bulduğumu bile söyleyebilirim. Ben olsam daha farklı bir problem ortaya çıkmasını isterdim.

    Kitapta olaylar yine farklı mekanlarda geçiyordu. Karakterlere ise yenileri katılmıştı. Üçüncü kitapta ön planda olan bazı karakterler biraz arka planda kalmıştı merkezdekiler olsun Lightwood'lar olsun kısacası yetişkinler biraz daha geri plandaydı. Buna kıyasla diğer kitaplarda daha sönük kalan bazı karakterler ise bu kitapta daha ön plana geçmeyi başardı. Üstelik bazı karakterlerin geçmişlerine ışık tutulması da seri için önemli bir detaydı. 

     Kitapta beni gerçekten sinirlendiren şey kitapta sevdiğim baş karakterlerden birisinin sürekli ezik tavırlar içine bürünmesi ve melankolik ve karamsar halleriyle beni sıkmasıydı. Bu durum üçüncü kitapta da mevcuttu ama bu kitapta daha da yoğunlaştı. Bu karakter de Jace'ten başkası değil elbette. Ama yazara bir yandan hak vermeden de edemiyorum çünkü Jace'in önceki kitaplarda özellikle de üçüncü kitapta yaşadığı olaylardan sonra her şeyi düzelterek hiç bir sorun yokmuş gibi devam etmesi saçma olurdu. Bu olayların karakterini etkilemesi, hayatına olumsuz etkilerde bulunması ve onun bunlarla mücadele etmek zorunda kalması kitabı daha gerçekçi kılıyordu. Sadece bunu yaparken yazar Jace'i ilk baştaki Jace'liğinden sıyırdıkça bende gerçekten soğumaya başladım. Umarım bu bir sonraki kitaplarda da böyle devam etmez. Clary içinse sürekli kendini geliştirmesi ve özgüveninin oturması yönünden takdirle baksam da bazı yönlerde onun da Jace'ten aşağı kalır yanı olduğunu düşünmüyorum. Yine de onun Jace'ten daha fazla umut vaat ettiği çok açık.


     Üslubu serinin genel üslubuna paralel gidiyor. Üçüncü kitaptan pek fazla farkı yok. Üçüncü bakış açısıyla anlatılan olaylarda daha çok Jace'in düşünceleri, Clary'nin düşünceleri ve zaman zaman da Simon'ın düşünceleri geçiyor. Olay bu üç karakterin çevresinde gerçekleşen olayların ayrı başlıklar halinde onların gözünde nasıl göründüğü, nasıl hissettirdiği anlatılıyor. İlk üç kitaba göre daha kısa ama onlar kadar akıcı olduğu için sayfalar elinizden kayıp gidiyor. Hızlı ilerlenebilen bir kitap. Sürekli aksiyon dolu ve romantizm de dozunda. Hatta bu seri kesinlikle bir aksiyon filmi serisi olabilir. Zaten ilk filmi de çekilmişti. Beklenen başarıyı elde edemediği için serinin devam etmeyeceği açıklanmış ve ikinci filmin çekimleri de durdurulmuştu. Ancak hayranlara güzel haberlerim var, çekimlere yeniden başlanmış diye okumuştum geçen. :) İlk filmde kitaptan çok fazla koparak hata yaptıklarını düşünüyorum ve umarım bunu diğer filmlerde yapmazlar. Seriyi seviyorum ve filmdeki karakterler de onları okurken gözümde canlandırmamı kolaylaştırıyor. Bazı fantastik serilerin aksine karakterler sürekli öpüşmek, koklaşmakla meşgul değiller. Hatta şu kitaba kadar gerçekten yoğun erotizm kokan bir bölüm neredeyse hiç olmadı. Buda benim takdirimi kazanan bir diğer nokta. Kısacası bu kitabı da sevdiğimi söyleyebilirim. Bu seriyi bitirmeye kararlıyım çünkü kitabın sonu yine heyecanlı ve okuyucuyu meraklandıracak şekilde bitti. Açıkçası ilk üç kitabın sonuna kıyasla en meraklandırıcı ve en heyecanlı şekilde biten ve okuyucuya "Acaba diğer kitapta neler olacak?" diye sorgulatan kitabın bu olduğunu düşünüyorum. Mutlaka okumanızı öneririm. Diğer kitap yorumlarında buluşmak dileğiyle :) 


Alıntılar
Güç mıknatıs gibidir. Onu arzulayanları kendine çeker. 
Senden nefret ettim ve o nefret hayatımı kolaylaştırdı. Suçlayacak birine sahip olmanın bazı avantajları  var.
Işık ve karanlık arasında zannetiğiniz kadar büyük farklar yoktur. Ne de olsa karanlık, ışık tükendikten sonra kalan şeydir. Işığın kendini tüketişidir.
Başka seçeneğin yokmuş gibi düşündüğünde haklı olmak o kadar kolay ki.

=> =>  Serinin ilk filmini izlemeyenler için fragman; 






Puanım