Alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2017 Salı

Rüzgarın Adı | Kitap Alıntıları


   Kitabı çok beğendim ve çok güzel bir dille yazıldığı için bolca da alıntı çıktı. Bende ayrı bir yazı yazmayı uygun görrdüm. İşte alıntılar! Umarım beğenirsiniz. :)

-Bir soru sorabilir miyim Reshi?
-Daima, Bast.
-Kaygı verici bir soru?
-Zaten sormaya değer sorular hep öyledir. 
Haksız yere suçlanmak zordur, ama hayatlarında bir kitap açıp okumamış veya yaşadıkları yerden yirmi kilometre bile uzaklaşmamış kişilerin sana tepeden bakması daha da zordur.
Size bir çocuk gibi hitap edilmesi çok can sıkıcıdır, çocuk olsanız bile.
Zihnimizin sahip olduğu en büyük beceri belki de acıyla başa çıkmaktır. Klasik yaklaşım bize herkesin ihtiyacı doğrultusunda geçtiği dört kapı olduğunu öğretir.
Birinci kapı uykudur. Uyku bize dünyadan ve onu dolduran tüm acıdan kaçabileceğimiz bir sığınak sağlar. Bir insan ağır yaralandığı zaman genellikle kendinden geçer. Aynı şekilde travmatik haberler alan birinin bayıldığı olur. Zihin ilk kapıdan işte böyle geçerek kendini acıdan korur.
İkinci kapı unutmaktır. Bazı yaralar kısa zamanda kapanamayacak, hatta belki de asla iyileşemeyecek kadar derindir. Ayrıca bazı anılar o kadar azap vericidir ki onlara alışmak mümkün değildir. "Zaman tüm yaraları iyileştirir." sözü yanlıştır. Zaman çoğu yarayı iyileştirir. Geri kalanlar bu kapının ardında saklıdır.
Üçüncü kapı deliliktir. Bazen insanın aklı öyle bir darbe alır ki kendini delilikte saklar. Bu ilk başta faydalı gözükmese bile öyledir. Gerçekliğin acıdan başka bir şey getirmediği anlar vardır ve bu acılardan sakınmak için zihnin gerçekliği geride bırakması gerekebilir.
Dördüncü kapı ölümdür. Son sığınak. Öldükten sonra bizi hiçbir şey incitemez. Ya da en azından bize öyle söylenir. 
Size sudan ve dalgalardan bahsedebilirim, ama kıyısında durmadığınız müddetçe boyutlarını idrak etmeniz mümkün değildir. Ortasında bulunmadığınız, her tarafınız uçsuz bucaksız sularla çevrili olmadığı sürece kafanız bir türlü basmaz. Ancak o zaman ne kadar ufak ve güçsüz olduğunuzu kavrayabilirsiniz. 
Neyden kaçtığımı bilmiyordum, tabi o şey bir insansa o başka. Çok iyi öğrendiğim bir ders de buydu; İnsanlar acı anlamına geliyordu. 
Ama biz insanlar alışkanlıklarımıza bağlıyızdır. Kendimiz için kazdığımız çukurlarda kalmak kolayımıza gelir. 
Bu dünya ölümcül yara almış bir dost gibi. Acısını dindirebilecek tek şey de acı bir ilaç.
Elini tutmak istiyordum. Parmak uçlarımla yanağına dokunmak istiyordum. Ona üç yıldır gördüğüm tek güzel şey olduğunu, elinin tersiyle ağzını kapatarak esnemesinin nefesimi kestiğini, telaffuz ettiği sözcüklerin bazen o hoş sesinde anlamlarını yitirdiğini, yanımda olduğu müddetçe başıma hiçbir kötü şeyin gelmeyeceği gibi bir hisse kapıldığımı söylemek istiyordum. 
Öfkeniz geceleyin içinizi ısıtabilir ve incinmiş bir gurur sizi harikulade şeyler yapmaya teşvik edebilir.
Beni mümkün olduğunca çok utandırmayı arzuluyordu. Kısacası bana kendi kendimi asmama yetecek kadar ip verdiğini sanıyordu. Anlaşılan bir kez bağlandıktan sonra ilmiği başka birinin de boynuna kolayca geçirebileceğimi düşünmemişti.
Hayatını nasıl yaşarsan yaşa, aklın seni bir kılıçtan çok daha iyi korur. Onu daima keskin tut!
Güvende olmanın en iyi yolu, düşmanlarını sana zarar veremeyeceklerine inandırmaktır. 
Aklı başında herkesin korktuğu üç şey vardır: fırtınalı bir deniz, aysız bir gece ve yumuşak başlı bir adamın öfkesi.
Bir hikayenin nasıl bittiğini daha en başından biliriz. Zaten bizi hikayelere çeken de budur. Gerçek yaşamda olmayan bir berraklığa ve sadeliğe sahiptirler.
Dostunu kaybetmenin iki kesin yolu vardır; biri borç almak, ötekiyse vermektir. 
Müzik mağrur, sağı solu belirsiz bir kadın gibidir. Ona hak ettiği zamanı ve ilgiyi verirseniz sizin olur. Ama onu hiç sayarsanız gün gelir çağrınıza cevap vermez. 
Bazen ağzım kendiliğinden konuşmaya başlar ve aklımın ona yetişmesi biraz zaman alır.
İşte ümit etmenin sonu budur. Avcunu yalarsın. Yine de o kadını bulamaman iyi oldu. Asla sesi kadar güzel olamazdı. Yanan gümüş gibi, nehir taşlarına vuran ay ışığı gibi, dudaklarına değen bir tüy gibi parlak ve müthiş sesi kadar güzel olamazdı.
Tıpkı ateş gibiydi. Ateşe titreştiği, parladığı için bakarız. Gözümüze çarpan şey ışığıdır, ama ona sokulmamızın parlaklığıyla bir alakası yoktur. Bizi ateşe çeken şey, ona yaklaştığımız zaman hissettiğimiz sıcaklıktır. 
Dedikleri gibi en güzel intikam iyi yaşamaktır.
Bir erkek sana gül verdiğinde onun gerçek niyetini anlamayabilirsin. Seni narin ya da çıtkırıldım gördüğünü sanırsın. Belki sana sadece güzellik vasfın üzerinden yaklaştığı için onu reddedersin. Belki de çiçeğin sapı dikenlidir ve sana zarar vermek istediğini zannedersin. Fakat dikenleri kesip atarsa kendini koruyabilen şeylere karşı hoş gözle bakmadığını düşünürsün. Davranışlar farklı farklı şekillerde algılanabilir. 
Bana söğütleri hatırlatıyorsun. Güçlü, iyi kök salmış ve gizli. Fırtınada kolayca bükülüyorsun, ama asla istediğinden daha fazla değil.
"Papatya pek münasip." diye dikkatimi dağıtmasına fırsat vermeden sözlerime devam ettim. "Yol kenarlarında yetişmeye itiraz etmeyen uzun ince bir çiçek... Çok narin olmayıp dayanıklıdır. Papatya başının çaresine bakabilir. Sanırım sana en uygunu bu...Ama gel listemize devam edelim. Zambak? Fazla şatafatlı. Kenger, fazla mesafeli. Menekşe, çok kısa ömürlü. Trilyum? Hım, bak bu da güzel. Hoş bir çiçektir. Yetiştirilmesi güçtür. Taç yapraklarının dokusu..." Genç ömrümün en cesurca hareketini yaparak iki parmağımla Denna'nın boynunu okşadım. "...teninin yumuşaklığıyla ucu ucuna da olsa uyumlu. Lakin o da yere çok yakındır."
"Güçlü sarmaşıklarda yetişen koyu kırmızı bir çiçektir. Yaprakları koyu renkli ve narindir. Sarmaşığı en iyi gölgeli yerlerde yetişir, fakat çiçekli kısımları güneşin başıboş ışıklarını bulup açar." Denna'ya uzun uzun baktım. "Sana tam uydu. İçinde hem gölge hem de ışık taşıyorsun. Selase çiçeği ormanın derinliklerinde yetişir ve sadece bu işten iyi anlayan kişiler tarafından bakılıp büyütülebilir. Fevkalade bir kokuya sahiptir. Çok aranır, az bulunur." Durup ona dikkatle bakarmış gibi yaptım. "Evet, illa ki bir tanesini seçmek zorundaysam selase çiçeğini seçiyorum."
Kadınlar ateşe benzerler. Bazıları mum gibidir; parlak ve dost canlısıdır. Bazılarıysa kıvılcım veya közü andırır, yahut yaz gecelerinde peşinden koşulacak ateş böceklerini. Bazı kadınlar kamp ateşi gibidirler; bir gece sana ısı ve ışık verdikten sonra bırakılmaya razıdırlar. Bazıları şömine ateşinden farksızdır; ilk bakışta bir şeye benzemeseler de altları çok ama çok uzun süre yanan sıcak ve kıpkırmızı kömürlerle doludur. Fakat Dianne...Dianne, Tanrı'nın bileği taşına sürttüğü keskin bir demirden dökülen bir kıvılcım şelalesi gibi. Kendini ona bakmaktan, onu istemekten alıkoyamazsın. Hatta bir saniyeliğine bile olsa elini o şelaleye sokmayı arzularsın. Ama onu tutamazsın. Denersen kalbin kırılır.
Hiçbir şey rüzgar ya da kadınların ilgisi kadar değişken değildir.
Çok az şey sorgusuz sualsiz itaat kadar sinir bozucudur.
Sözcükler unutulmuş isimlerin solgun birer gölgesi gibidirler. Nasıl ki isimlerde bir güç gizlidir, aynı şey sözcükler için de geçerlidir. Sözcükler insanların akıllarında bir ateş yakabilir, en taş kalpleri bile gözyaşlarına boğabilir. Bir insanın sana aşık olmasını sağlayan altı sözcük vardır. Güçlü bir adamın iradesini kıracak on sözcük bulunur. Ama sözcük dediğin, bir ateşin resminden fazlası değildir. İsimse ateşin ta kendisidir. 
Bilgelik cüretkarlığı bastırır.
Üniversite'nin altında en çok istediğim şeyi buldum. Ama hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Zaten gönlünde yatana kavuştuğun zaman hep öyle olmaz mı?
Denna vahşi bir şey. Bir burçin ya da bir yaz fırtınası gibi. Fırtına evini yıkarsa ya da bir ağacı devirirse ona acımasız diyemezsin. Zalimdir, hepsi o. Tabiatının gerektirdiği gibi davranmıştır ve malesef bir şeyler zarar görmüştür. Aynı şey Denna için de geçerli. 
Suyun durgun yüzeyine bakarken aşağılardaki derin, soğuk karanlığı unutma.

Rüzgarın Adı ( Kralkatili Güncesi 1. Gün) - Patrick Rothuss | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Name Of The Wind
Seri: The Kingkiller Chronicle #1
Sonraki Kitap: Bilge Adamın Korkusu
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 736
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.55  (414,448 Oy)


Arka Kapak Yazısı
"Uyuyan höyük krallarından prensesler kaçırdım. Trebon kasabasını yakıp kül ettim. Felurian'la bir gece geçirdim ve hem canıma hem de aklıma mukayyet olabildim. Çoğu insanın kabul edildiğinden daha küçük bir yaşta Üniversite'den atıldım. Başkalarının gündüz gözüyle ağızlarına almaktan bile korktukları yollardan ay ışığı altında geçtim. Tanrılarla konuştum, kadınlar sevdim ve ozanları ağlatan şarkılar yazdım. Belki beni duymuşsunuzdur."

   Fantastik kurgu edebiyatının eşsiz bir masalı, bir kahramanın kendi ağzıyla anlattığı öyküsü işte böyle başlıyor. Bir keder öyküsü bu... bir kurtuluş öyküsü... bir adamın evrenin anlamını arayışının ve gerek o arayışın gerekse de onu sürdürmesini sağlayan gem vurulamaz iradenin bir efsaneye dönüşmesinin öyküsü.


Yorum
   Merhabalar sevgili arkadaşlar! Sizlere bu seferki yazımda harika bir kitaptan bahsedeceğim. Bu kitabı mutlaka bir kütüphane rafında ya da arkadaşınızın masasında görmüş, hakkında bir şeyler duymuş ya da en azından bir kitap mağazasında rastlamışsınızdır. Adının farklılığı, kalınlığı, arka kapak yazısı, yazarların o kitap hakkında söyledikleri, herhangi bir şey sizi kendine çekmiştir bu kitapta. Hangi kitaptan bahsediyorum:  Tabiki Rüzgarın Adı. Bu kitabı basit bir yorum yazısıyla tanımlamak bana çok yetersiz geliyor, okuduysanız sizlere de öyle gelecektir ama idare edin artık. Kuru kuruya da geçiştirsem hakkını vererek bir yorum yapmaya çalışacağım.

    Öncelikle kitabın konusu ile başlayalım. Türü fantastik-kurgu olan bu kitapta, ne ararsanız bulabilirsiniz. Macera-aksiyon yer yer kendini çok güzel gösterirken, öteki taraftan güzel bir aşk teması, fantastik ögeler, gerilim, gizem, şiirsellik derken kitabın bambaşkalığı içinde kayboluyorsunuz adeta. Bir kitabın size yaşatabileceği, yaşatması gereken tüm hisleri hakkını vererek yaşatıyor. Bir yandan öfkelenirken, bazı yerlerde durgun bir deniz misali huzur bulduğunuz, başka bir an meraktan çıldırırken, başka bir sayfada gözyaşlarınızı zor tuttuğunuz, çok yönlü bir dünya…


    Kitabın mükemmelliğini bir kenara bırakıp gerçekten konuya gelirsek; Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi okuyanlar bilirler. O tarz fantastik ögelerle yoğrulmuş bir dünya düşünün. Hogwarts gibi görkemli büyücü okulları, simya ve gizemcilik konusunda uzmanlaşmış öğretmenler ve tüm bunların ötesinde bu hikayenin Harry Potter’ı yani Kvothe. Olaylar işte bu baş kahramanın yaşadıklarının bizzat kendi dilinden anlatılması ile başlıyor. Yaşadığı aşklar, maceralar, gizemler, tutkular, savaşlar ve daha nice şey kitapta konu edilmiş. Masalsı dille süslenen ve fantastik ögelerle dolu bu kitap, içindeki gizemler, kötülükler, kederler ve aynı zamanda eğlendirici yönüyle okunmaya değer bir kitap.

    Baş kahramanımız Kvothe, kızıl saçlarıyla rengarenk bir giriş yapıyor romana. Elinde lavtası ile o büyüleyici ezgilerini duymuş kadar oluyorsunuz. Daha küçücük bir çocukken başlayan hikayesinde sizde onunla birlikte büyüyor, görüp geçiriyorsunuz. Öyle farklı bir dünyası, öyle farklı bir kafası var ki, çevresindeki herkesten daha zeki ve sorgulayıcı. Bu hayatı anlamlandırma evresinde ona pek çok kişi ışık tutuyor. Babası, Abenthy, Denna,öğretmenler ve daha niceleri. Onunsa yaşadıklarından sonra tek bir amacı var. Onu size elbetteki söylemeyeceğim. Söylersem büyüsü kaçar. ;) Karaktere öylesine ısındım ki dün gece rüyalarıma konuk oldu. Öyle tatlı, öyle kurnaz aynı zamanda öyle de yetenekli ki. Masumiyet ve iyi kalplilik de bu ince ruhtaki yerini alıyor elbette. Cesaret, kahramanlık, sinsilik derken binlerce çelişkili ama bir o kadar göze çarpan özelliğiyle kanlı canlı bir Kvothe oluşuyor zihinlerinizde. Yine bu karaktere Denna gibi yanıp sönen bir meşale ışığı, bir görünüp kaybolan gizemli kız eşlik ediyor. Ve birde Bast var vefakar ama hikayesini bir türlü öğrenemediğimiz arkadaş. Romandaki karakterler de romanın kendisi gibi ışık saçıyorlar.


    Romanın büyüleyici yanlarından birisi, hikaye içinde hikayeleri gizlemiş farklı bir kurgulanış tarzı olmasıydı. Bu kurguya, Rothuss’un yarattığı bambaşka bir dünya, a’larlar, sigaldriler, simyasal terimler, Taborlin’ler, Chandrealılar gibi fantastik ögeler eklenince, yazarın renkli ve bir o kadar özgün hayal gücüne “vay be!” demeden geçemiyorsunuz tabi. Adam efsane yazmış bence. Belki bana bazılarınız kızıyor, şaşırıyordur böylesine güzel bir kitabı neden bu kadar geç okudun diye. Bende okuduktan sonra düşündüm “Ah seninle neden bu kadar geç tanıştık? Neden bu kadar geç çıktın karşıma?” diye. Ama böyle muhteşem kitapları hemen okuyunca, çok nadir böylesi yazıldığı için boşluğa düşüyorsunuz, diğer okuduklarınızda hep bu kitaptaki tadı arıyor ve bulamayınca gerçekten üzülüyorsunuz. Bunu yaşamak istemedim. Çünkü en başından beri hissediyordum bu kitabı çok seveceğimi. Şimdi hangi kitabı okusam, bu kitabı aldatmak gibi gelecek bana. Cidden çok sevdim, hatta aşık oldum. Tadı damağımda kaldı. Umuyorum ki bunun gibi kitaplar dünyada var olmaya devam ederler.

   Bunca sözün ardından eleştirecek olumsuz bir yön var dersem olmaz heralde çünkü yok. Kitapta genel olarak aşırı aksiyon ve sürükleyicilik yoktu. Hatta bazı yerler yolculuk hikayesi gibi olaysızdı. Muhtemelen birçok düğüm ikinci kitapta çözüleceği için, bu kitap daha çok sorgulamalar, gözlemler, arayışlar ve gizem ile doluydu. Tüm bu durgunluğu ile bile bir saniye olsun sıkılmadan okutabilen yegane kitap oldu.


    Dili akıcı, üslup sade ve anlaşılırdı. Kitapta olaylar ağırlıklı olarak baş karakterin gözünden anlatılıyordu. Yazarın kalemi güçlüydü, iyi edebiyat yapıyordu. Kalın bir kitap olmasına rağmen sayfaların akıp gittiğini rahatlıkla hissedebilirsiniz. Ve kitapta birçok düğüm kaldı. Birçok soru işareti. Anlatılan hikaye, yaşananın sadece onda birisi gibiydi. Şaşırtıcı birçok olaya yer verilmişti. Bu nedenle sırları çözmek için ikinci kitabı iple çekeceğinizden eminim. Biraz kalın olsa da asla tereddüt etmeden piranalar gibi ikincisine neden saldırıyoruz biz okurlar sanıyorsunuz. J Mesela bu seriye neden “Kralkatili Güncesi” dendiği bile henüz ortaya çıkmış değil. Kitabın adının nereden geldiğine ufaktan değinilmiş olsa da bu bile hala gizemini koruyor. Bakalım bir sonraki kitapta neler göreceğiz. Başka bir yorumda görüşmek üzere. Herkese bol bol bol kitaplı günler! J


NOT:Kitap harika olunca alıntılar da bir o kadar harika ve boldu. Bu nedenler onları ayrı bir blogda yazdım. Linkine şuradan ulaşabilirsiniz.  

Puanım

10 Şubat 2017 Cuma

Ne Okudum - Cam Çocuk (Jodi Picoult) | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Handle With Care
Seri: Yok
Yayınevi: April Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 604
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.95  (92,499 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   Bardaklar, tabaklar, verilen sözler, yürekler... Buzu kırabilirsiniz; dalgaları da; sessizlik bile bir anda paramparça olup dağılır. Zincirler kırılır; bağlılıklar, dostluklar, yeminler...

   Kısacası yaşamdaki birçok şey kırılgandır. En çok da yaşamın kendisine yönelik bağ...

   Kırık dökük bir hayatın içinde osteogenesis imperfecta hastalığıyla dünyaya gelen bir bebek: Cam Çocuk Willow. Sayısız kırıkları sarmaya çalışan bir anne: Charlotte. Buz gibi görünümü altında parçalanan bir baba: Sean. Kardeşinin kırıkları altında ezilen bir diğer kız: Amelia. Ve Charlotte'nin biricik arkadaşı ve doktoru: Piper. Buzun üstünde gezinen bu karakterlerin etik ve kişisel karar­larla ilgili söyleyecek çok sözü olacak.

   Jodi Picoult Cam Çocuk'ta bir kez daha edebi dehasıyla son derece kaygan bir zeminde önemli ve kışkırtıcı sorulara yanıt arıyor.


Yorum
   Tüm kitap kurtlarına selam olsun! Bilin bakalım ben ne okudum? Picoult’un büyüsüne kapılınca kendini kurtarmak pek mümkün olmuyor biliyorsunuz ki. Yine onun kitaplarından birini okurken buluyorum kendimi. Hemde daha birkaç gün önce okumuş olduğum diğer kitabının etkisinden tam olarak çıkamadan.

    Kitabın konusundan bahsedecek olursak, dünyada çok yaygın olmayan bir kemik hastalığı ile doğan minik Willow ve ailesinin yaşadıkları konu ediniliyor kitapta. Bu hastalığa sahip olanın kendinin yaşadığı zorluklar, ailenin neler yaşadığı başarılı bir dille aktarılmış.

   Sizi karakterler ile tanıştırayım. Kitabın adını aldığı minik, altın kalpli çocuk Willow bir osteogenesis imperfecta hastası. Yani kemikleri normal bir bireyin sahip olabileceğinden çok daha kırılgan ve bu da normal hayatta akranlarının yaptığı birçok şeyi yapmaktan onu alıkoyuyor. Çünkü o kadar narin ki tehlikenin nereden gelip kemiklerini kıracağı bilinemez ve bu onun kemik batması sonucu iç kanamadan ölmesine bile sebep olabilir. Bu durumda kitabın adının seçilmesindeki isabetliliği görmüş oluyoruz. Çünkü gerçekten bir cam gibi her an kırılmaya müsait, narin bir çocuktan bahsediyoruz. Bunun dışında tam bir zeka küpü. Onun yaşındakiler tuvalet alışkanlığını yeni yeni çözmüşken o okumayı sökmüş, guiness rekorlar kitabındaki tüm ilginç rekorları size tek tek sayabilecek kadar zeki ve olgun ruhlu bir çocuk. Büyüklerin anlamayacağını düşündükleri şeyleri bile içten içe anlayabilecek kadar da aklı başında. Onun 7 yaş büyük ablası Amelia ise ondan çok farklı bir dünyası olan sağlıklı ama mutsuz bir çocuk. Mutsuz çünkü kardeşinin durumu gün geçtikçe taşınması ağır bir yara halini alıyor. Ailede işler yolunda gitmiyor. Tüm bu karmaşada olan çocuklara oluyor. Amelia’da ilgisizlik ve birtakım sorunlar zincirinde kendini yapmaması gereken kötü şeyler yapan biri olarak buluveriyor. Anne Charlotte ise kafası karışık, çocukları için her şeyi yapmaya hazır ama o sırada birçok şeyi gözden kaçırmış çaresiz bir kadın. Eşi Sean bir polis memuru ve çocuklarının ve ailesinin gözlerinin önünde tükenip gitmesine karşın elinden bir şey gelmemesinden ötürü içi yanan bir baba.

   Picoult’un çok karakterli eserlerinde genelde tüm karakterleri severim. Ama hep bir favorim, içime sinen bir karakter olur. Bu eserde de minik Willow’u çok sevdim. Zaten şirin çocuklara olan sevgimden dolayı kitabın en minik karakterine sempati beslememem düşünülemezdi.  Willow öylesine saf, öylesine tatlı, öylesine zeki ve aynı zamanda öylesine kırılgandı ki. Benim kendi kızımmış gibi içim titreyerek okudum. O her “anneciğim” dediğinde o minicik dudakları ile o kırk yaşına gelmiş görmüş geçirmiş insan konuşmasını yaptığında benim içimden bir şeyler koptu. Ondan hiç kopmak istemedim. Sizinde kitabı okuduğunuzda onunla bambaşka bir bağ kuracağınızdan eminim.

   Picoult’un sevdiğim yanlarından birisi de karakterleri tamamen iyi ya da tamamen kötü yansıtmaması. En sevdiğimiz baş karakterlere bile kötü özellikler yükleyip bizi çelişkiye düşürüyor. Kitapta bazen karakterlerin davranışlarına veyahut verdiği kararlara hak verirken bazen de onları şiddetle eleştirirken buluyorsunuz kendinizi. Taraf tutmanız gerektiği durumlarda hangi tarafı haklı bulacağınıza emin olamıyorsunuz. İki tarafında öyle davranmasını haklı gösteren güçlü nedenler oluyor hayatlarında. Buda bizi belki kendi hayatlarımıza, kendi içimize dönüp bakmaya zorluyor. Picoult eserlerinde insanların iç dünyasını, iç çatışmalarını çok iyi yansıtıyor kesinlikle. Eserlerine asıl kaliteyi veren de bu diye düşünüyorum.
   
   Picoult’un bu kitabı bana diğer kitabı olan “Kızkardeşim İçin”i hatırlattı. İki kitabı da okuyanların benim gibi aradaki birtakım benzerlikleri görebileceğinden eminim. Hastalığı olan bir çocuk ve ailenin ilgilenilemeyen/ihmal edilen diğer çocuğu, aile içerisinde çatışmalar, açılan davalar, tutulan avukatlar derken çoğu kez aklım Kız Kardeşim İçin’e gitti. Bir de Picoult’ta ilgimi çeken bir nokta var. Tüm eserlerini okumamış olsamda şu zamana kadar okuduğum eserlerinde karakterlerden birisi dünyada nadir bulunan bir hastalığa sahip oluyor. Bir Daha Bak adlı kitapta Ethan adlı minik çocuk güneşe çıkmasını engelleyen bir pigment hastalığına sahipken, Kız Kardeşim İçin’de çok yaygın olmayan bir anemi hastalığı, bu kitapta ise bir kemik hastalığı söz konusuydu. Genel olarak Picoult’a bayılsam da dram yaparken sürekli hastalıkları kullanması tekrara kaçıyormuş gibime geliyor. Buda onu bir nebze de olsa klişeleştiriyor.  Ama yine de bunu yazarın tarzına ve kendi yaşamından izlere bağlayarak ve her ne olursa olsun işini iyi yaptığını verdiği eserlerin etkileyiciliğine bakarak söylersek bu tür eksiklikleri görmezden gelebiliriz.

   Picoult’un eserlerini okurken sadece okumak, duygulanmak, eğlenip zaman geçirmekle kalmadığımı, çoğu zaman çok farklı ve yeni bilgiler öğrenip çok farklı bakış açıları kazandığımı fark ettim. Hatta bu kitabı okurken her ne kadar kurgu olduğunu bilsem de gerçek hayatta da böyle dramlar yaşanabileceğini düşünerek gözümde büyüttüğüm küçük sorunlarımı boşverip unuttum ve halime şükretmem gerektiğini hatırlattı bana. Bir kitabın insana yapabileceği en güzel şeylerden birisi de bu değil midir zaten? 

   Kitapta insanı empatiye ve düşünmeye sevk eden felsefik bir yön vardı. Ancak ne kadar empati kursak da biz kitapta yaşananları yaşamadığımız sürece Charlotte’u, Amelia’yı, Sean’ı yargılamanın, onları kötülemenin ne kadar kolay olduğunu aslında aynı şeyler bizim başımıza gelse daha beter kararlar bile verebileceğimiz gerçeğini de dehşetle fark ettim.

   Picoult’un bu kitabı benim için şu açıdan da farklıydı. Karakterlerden birisi avukattı ve mesleğiyle ve elindeki davalar ile ilgili görüşleri, karşılaştığı zorluklar, avantajlar gibi avukatlık ile ilgili bilgiler edinmeme yardımcı olması ve bunun okuduğum bölümle yakından alakalı olmasıydı. Çünkü bende ileride avukat olmayı düşünüyorum. Özellikle Marin adlı karakterin ahlaki ve felsefi açıdan savunamayacağı bir davayı,  aslında inanmadığı bir gerçeği mahkeme ortamında savunmak durumunda kalması gibi bir durum meslek hayatımda benim başıma gelse hele ki bu kitaptaki türden bir dava karşıma gelse ne yaparım diye düşünmeden edemedim.

   Olumsuz pek bir yorum yapmak istemeyeceğim kadar güzel ve etkileyici bir kitaptı. Ama söylemeden geçemeyeceğim bir eksiği var. Anne karakteri olan Charlotte’un annelik duygularını yansıtmada yetersiz kaldığını düşünüyorum. Her ne kadar kitapta birçok şeyi çocuğu için yaptığı vurgulansa da yine de eksik bir şeyler vardı onun aşırı fedakar bir anne olduğunu düşünmemi engelleyen. Kız Kardeşim İçin kitabındaki anne rolü ile kıyasladığımda, oradaki anne portresi çok daha güzel betimlenmişti gibime geliyor. Bir bayan olarak Picoult’tan daha iyisini beklerdim bu konuda. Çünkü daha iyisini yapabildiğini diğer eserlerinde gördüm. Bu biraz hayal kırıklığı oldu benim için.

   Üslup oldukça akıcıydı. Yine birden fazla karakterin her birisi farklı puntolar ve yazı tipleriyle yazılmış kendi bölümlerinde kendi ağızlarından olayları ve düşüncelerini, hayallerini anlatıyorlardı. Yalnız bunu bize değil de minik Willow’a iletilmek üzere yazılmış bir günlük gibi düşünün. Dram diyince ilk aklıma gelen isimlerden birisi olan Picoult bu eserinde de yine yer yer beni ağlamanın eşiğine getirmeyi başardı. Sonu da oldukça şaşırtıcıydı ve okuyucuyu ters köşe yapabilecek cinstendi.  Kaliteli bir dram okumak isteyenler için şiddetle tavsiye edebileceğim bir eser. Durmak yok, Picoult okumaya devam! Bir sonraki kitap yorumunda görüşmek üzere. J
Alıntılar
Sürekli bir şeyler kırılır. Bardaklar, tabaklar, verilen sözler, yürekler… Buzu kırabilirsiniz; dalgaları da; sessizlik bile bir anda paramparça olup dağılır. Zincirler kırılır; bağlılıklar, dostluklar, yeminler… Kısacası yaşamdaki birçok şey kırılgandır. En çok da yaşamın kendisine yönelik bağ…
Kalp de dahil olmak üzere birçok şey kırılır. Yaşamdan alınan dersler fikir olarak değil, yara izi ve nasır olarak birikir.
Sonunda canın yandığı halde nasıl olup da ağlamadığını anlamıştım. Bazı acılar ifade edilemeyecek kadar büyüktür.
Birini seviyorsan adını farklı söylersin. O ad ağzının içinde güvendedir sanki.
Kendinize çok istediğiniz bir şeye sahip olmak uğruna her şeyinizi kaybetmeye hazır olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Ama kaybetmeye hazır olduğunuzu düşündüğünüz şeyler aslında sizi siz yapan şeylerdir.
Bazen hemen önünüzdeki küçük ateşi söndürmeye öylesine dalarsınız ki arkanızda büyüyen yangını göremezsiniz.
Birine duygularını davranışlarınla gösterdiğinde, bu taptaze ve içten bir şey oluyordu. Söylediğindeyse bu kelimelerin gerisinde alışkanlıktan doğan bir güdü ya da beklentiden başka şey olmuyordu.
 Belki origami sadece kağıtların katlanmasında değil, yaşamın kendinde de geçerli bir sanattır. Kendini ikiye katlarsın, sonra bunu yapmaya devam edersin ve...Bakmışsın ki önceki haline benzemeyen bir şekil oluşturmuşsun.
Geçmişinin üstüne kaç kat boya çekersen çek, alttaki fırça darbeleri her zaman gözükecekti.
Bilirsiniz...Bazen hayatınız o kadar kusursuz bir noktaya gelmiştir ki o kadar iyi olmayacağı düşüncesiyle bir sonraki andan korkarsınız.
Bence iki ayrı okyanus var. Biri yazın seninle oynayan okyanus, ötekiyse kışın deli gibi öfkelenen. Birine baktığında ötekini hatırlamak zor oluyor. 
Hata yapmak başka şeydi, hatalar yapmayı sürdürmek başka şey. Kendime birileriyle yakınlaşmak için izin verdiğimde, o insanların beni sevdiğine inanmaya başladığımda ne olduğunu çoktan öğrenmiştim. Hayal kırıklığı. Birine güvendiğin anda ezilmeyi de kabul ediyordun, çünkü gerçekten ihtiyaç duyduğunda hiçbiri yanında olmuyordu. Ya öyleydi ya da onların da sorunları senin sırtına biniyordu. Gerçek anlamda sadece kendine sahiptin ve eğer güvenilir, sağlam biri değilsen o daha da berbat bir durumdu.
Konuşmuyordun ama zaten konuşman da gerekmiyordu. Gözlerinde tüm bir yaşama yetecek kadar öykü vardı.
Bir şeyi başlatmanın ve kontrolü yavaş yavaş kaybetmenin nasıl olduğunu biliyorum. Sonra o şeyi yok etmek istersin, çünkü artık hem seni, hem de etrafındaki herkesi incitiyordur. Ama bunu yapmayı her deneyişinde seni biraz daha tüketir.
Bir yeri gerçek anlamda özlemen için belki orasını terk etmen gerekir; başlangıç noktasına ne kadar ait olduğunuzu anlamanız için belki çok uzun yolculuklar yapmanız gerekir. 
Dünyanın en kolay görünen emri. Bir tarife harfiyen uyarsınız ve sonuçta elde ettiğiniz şeye bakınca, istediğiniz şeyin hiç de bu olmadığını görürsünüz.
Tamamen emin olduğum şeylere gelince:
-Kesin emin olduğunu düşündüğün anda, aslında çok yüksek ihtimalle yanılıyorsundur.
-Kırılan şeyler -kemikler, kalpler, tutulmayan sözler- tekrar bir araya getirilebilir, ancak hiçbir zaman eskisi gibi olmaz.
-Son olarak da, geçmişte ne demiş olursam olayım, hiç tanımadığın birini özleyebilirsin.


NOT: Esma'nın Cam Çocuk Yorumu için => =>  http://yorumatolyesi.blogspot.com/...uk-kitap-yorumu.html

Puanım

8 Mart 2016 Salı

Martin Eden | Kitap Alıntıları

  Martin Eden'in kitap yorumunda da belirtiğim gibi kitabı çok sevdim ve içinden çok sevdiğim bir sürü alıntı çıktı, bende bu güzel alıntıları yeni bir yaz olarak eklemeyi uygun buldum. Umarım alıntıları seversiniz, iyi okumalar.




Hayatı boyunca sevgiye hasret kalmıştı, doğası sevgiye açtı. Ama hiçbir zaman sevgiye ulaşamamış, giderek katılaşmıştı. Sevgiye ihtiyacı olduğunu bilmiyordu bile. Şimdi de öğrenememişti. Sadece sevginin nasıl ifade edildiğini görmüş, içi titremiş, onun iyi, yüce ve harika bir şey olduğunu düşünmüştü. 

Aralarındaki uçurum genişliyordu, ama uçurumu aşma isteği, uçurumun genişlemesinden daha hızlı gelişiyordu. 
Onu duygusal taşkınlıklara sürükleyen sert bir içki, hayal gücünü ele geçirip gökyüzündeki bulutlar arasında dolaştıran bir uyuşturu gibiydi müzik onun için.
Her kitabın her sayfası, bilgi alemine açılan ufacık bir delik gibiydi. Açlığı okudukça yatışıyor ve artıyordu.

Hayat çölünde bir nebzecik mutluluğa açtılar.
Kendi düşüncelerinde daima gizli bir hayat sürdüğünü hatırladı. Bu düşüncelerini paylaşmayı denemiş ama anlayabilecek bir kadına rastlamamıştı, erkeğe de.

Böyle gerçekçi olurken güzellikleri göremiyorsun, kelebekleri yakalayıp o güzelim kanatların havını örseleyen oğlanlar gibi güzelliği yok ediyorsun.

Kelimelerim bana anlamsız sesler gibi geliyor. Yine de anlatmak isteğiyle boğuluyorum.

Eğer bilmediğin bir oyun oynuyorsan, ilk hamleyi daima rakibine bırak.

Bir şeyi anlamadan yapamayan bir yaradılışı vardı. Bir kör gibi karanlıkta, ne ürettiğini bilmeden veya başarıyı şansa ya da zekasının parlaklığına bırakarak çalışması mümkün değildi. Şansın yardımına tahammülü yoktu. Nedenini ve nasılını bilmek isterdi.

Çevresindeki birkaç kitabı üzerinde sevgi dolu bakışlarla göz gezdirdi, artık tek dostu onlardı.

Martin yapayalnızdı, derdi de buydu zaten; işte bu nedenle davetin üstüne, oltadaki beyaz yemin üstüne atlayan bir torik gibi atlamıştı.
İnsan mutlak doğrulara asla ulaşamaz.

Yazamayan insanlar, yazan insanlar üzerine çok fazla şey yazıyorlar.
Güzelliği sadece güzelliği için sev.

Denizine, gemilerine dön Martin Eden, sana tavsiyem budur. İnsanlarla dolu bu hastalıklı, kokuşmuş şehirlerde ne işin var?

Sen bir işi tamamladıktan sonra elde ettiğin başarıda değil, o işi yaparken buluyorsun mutluluğu.

Geleceği merak etmiyordu, eninde sonunda geleceğin kendisi için neler sakladığını görecekti. Bu her ne olursa olsun önemli değildi, hiçbir şeyin önemi yoktu artık.
Kızabilmeyi diledi ama buna mecali yoktu. Hissizleşmişti. Kanı, hiddetinin akışıyla hızlanamayacak kadar donmuştu.

Haritasız ve dümensiz kalmıştı, gideceği bir liman yoktu. Sürüklenip gitmek hayatı en basite indirgiyordu, ama asıl acı veren yaşamaktı.

Duran hayatının yeniden harekete geçmesi için, nereden geleceğini bilmediği bir itki bekliyordu.

Hüznü düşündükçe daha acı verici hale geliyordu.

Size kalkıp da ayın yeşil peynirden yapıldığını söylesem hemen kalkıp bu görüşü benimsersiniz, ya da en azından karşı çıkmazsınız. Çünkü param var benim, hemde dağ gibi.

Hayat o kadar doldurdu ki beni, içimde hiçbir arzuya yer kalmadı.

Uyku onun için bir kaçıştı, her sabah kalktığında, uyandığına hayıflanıyordu. Hayat onun için üzüntü ve sıkıntıydı, zamansa geçirilmesi gereken bir dert.

İnsanlar huzurunu kaçırıyor, ne zaman birileriyle bir araya gelse, kurtulmak için bahaneler arıyordu.

Hayat iyi değildi, nahoş, acı bir tat bırakıyordu ağzında. 
 
Uyanık olmanın iyi bir yanı yoktu onun için.

Ölüm acı vermezdi. Hayattı acı veren, hayatın pençeleriydi.

14 Şubat 2016 Pazar

Cam Çocuk - Jodi Picoult | Kitap Yorumu

Jodi Picoult
Orijinal Adı: Handle With Care
Seri: Yok
Yayınevi: April Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 600
Baskı Yılı: 2009
Goodreads Puanı: 3.94  (84,471oy)



Arka Kapak Yazısı

  Sürekli bir şeyler kırılır.

  Bardaklar, tabaklar, verilen sözler, yürekler... Buzu kırabilirsiniz; dalgaları da; sessizlik bile bir anda paramparça olup dağılır. Zin­cirler kırılır; bağlılıklar, dostluklar, yeminler...

  Kısacası yaşamdaki birçok şey kırılgandır. En çok da yaşamın kendisine yönelik bağ...

Kırık dökük bir hayatın içinde osteogenesis imperfecta hastalığıyla dünyaya gelen bir bebek: Cam Çocuk Willow. Sayısız kırıkları sarmaya çalışan bir anne: Charlotte. Buz gibi görünümü altında parçalanan bir baba: Sean. Kardeşinin kırıkları altında ezilen bir diğer kız: Amelia. Ve Charlotte'nin biricik arkadaşı ve doktoru: Piper. Buzun üstünde gezinen bu karakterlerin etik ve kişisel karar­larla ilgili söyleyecek çok sözü olacak.

Jodi Picoult Cam Çocuk'ta bir kez daha edebi dehasıyla son derece kaygan bir zeminde önemli ve kışkırtıcı sorulara yanıt arıyor.

Yorum

  Hikayeci'den sonra (Hikayeci yorumuma buradan ulaşabilirsiniz) Picoult sevgim depreşmişti ve Cam Çocuk'u da görünce bekletmeden okumak istedim. Picoult'un kendine has tarzını severim ve bu kitabın da güzel olacağına emin olarak başladım. Kitaba başlarken en büyük sıkıntım spoiler yemiş olmamdı, evet kitabın sonunu biliyordum. Kuzenimle bu kitabı konuşurken yanlışlıkla bana sonunu söylemişti, ne yazık ki bende sonunu bilerek okumak zorunda kaldım.

   Kitabın konusundan bahsedecek olursak kitap genel olarak Cam Kemik adıyla bilinen hastalığa sahip bir çocuk ve ailesinin hayatını konu alıyor. Ve birde kitabın en önemli noktalarından biri; dava. Kitapta bir dava yer alıyor ve bu dava sayesinde ailenin hayatını daha iyi anlıyorsunuz ve size doğruları sorgulatacak bir çok sayfa okuyorsunuz. 

  Cam Çocuk'ta da Picoult'un genel tarzına her haliyle rastlamak mümkün, zor ve kalıcı bir hastalığı olan çocuk, kendini çocuğuna adamış fedakar bir anne, çocuğun büyük ve ilgisiz kalmış kardeşi, parçalanmaya yüz tutmuş bir aile, size doğruları sorgulatacak bir dava... Bunları eleştirmek amaçlı söylemedim ancak yazarın kitaplarını okudukça bu benzerliklerin farkına sizde varacaksınız, her ne kadar benzerlikler olsa da kitaplar çok güzel yazıldığı ve çok önemli noktalara değindiği için bir süre sonra benzerlikler önemini yitiriyor ve kendinizi kitaba kaptırmış bir şekilde buluyorsunuz.

  Cam Kemik hastalığı hakkında biraz bilgiye sahiptim ancak bu kitabı okuduktan sonra hastalığın ne kadar zor olduğunu çok daha iyi anladım. Yazar hastalığı kitaba çok güzel adapte etmiş ancak kitapta çok fazla tıbbi terim vardı ki bu benim çok hoşuma gitmiyor, bazılarını okumakta bile zorlanıyorum :D Zaten yazarın diğer kitaplarında da bu terim çokluğuna rastlanıyor, bu kitaba özel değil. 

  Kitabın büyük kısmını kaplayan davayı ise ben ne yazık ki ne sevdim ne de haklı buldum. Charlotte (anne)'nin bakış açısı bir açıdan doğru gibi görünse de ben haksız buldum ve dava ile ilgili bir çok şeyden rahatsız oldum. Bu da kitaptaki "anne haklı mı haksız mı?" ikilemine düşmeme engel oldu tabii.

  Karakterlerin bakış açıları gayet güzel yansıtılmıştı. Kitaptaki bazı cümleler, düşünceler özellikle ilgimi çekti, hoşuma giden yerleri bir daha bir daha okudum. Bazılarını alıntı olarak ekledim, aşağıda bulabilirsiniz.

  April Yayıncılık'ın Picoult kitaplarını yeniden ve daha iyi kapaklarla basması hoşuma gitti, Hikayeci'de de olduğu gibi her karakterin bölümü ayrı bir yazı fontuyla yazılmış ve bu çok hoşuma gitti. Farklı fontlar o bölümün hangi karaktere ait olduğunu daha hissettirmiş bence.

  Sonunu her ne kadar biliyor olsam da kitabı okurken bundan etkilenmedim ve severek okudum. Yalnız konunun biraz fazla uzatıldığını düşündüm, sanki bazı noktalar çokta önemli değil gibi hissettim.

  Genel olarak güzeldi, yazarın diğer kitaplarının bir tık gerisinde görsem de okuması zevkli bir kitaptı. Yazara ya da bu türe ilginiz varsa okumanız gereken kitaplardan. İyi Okumalar :)

Alıntılar

"Sonunda canın yandığı halde nasıl olup da ağlanmadığını anlamıştım: Bazı acılar ifade edilemeyecek kadar büyüktür." 

"İnsanlar bana sürekli nasıl olduğumu sorar ama aslında bunu gerçekten bilmek istemezler." 

"Ne yaptığını bildiklerini kendilerinden gayet emin bir şekilde söylemeleri, insanlara güvenmeme yetmez." 

"Bir başkası için doğru şeyi yapmanın bazen insanın kendisine yanlış gelen şeyi yapmakla örtüştüğünü gayet iyi biliyorum." 

"Başka birilerinin sorunlarını ödünç alıp sırtlamaya ihtiyacım yoktu." 

"Düşlere öyle olur işte, yaşamın gerisinde kalırlar." 

"Kendinize çok istediğiniz bir şeye sahip olmak uğruna her şeyinizi kaybetmeye hazır olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Kaybetmeye hazır olduğunuzu düşündüğünüz şeyler aslında sizi siz yapan şeylerdir." 

"Kötü gidişe bir an için müdahale etmenin tek yolu ortaya yalanlardan bir karışımdır." 

"İnsanın kendini tanıyabilmesi için belki krizlerden geçmesi gerekiyordu; belki de yaşamdan ne istediğini anlaması için yaşamın sıkı bir darbesini yemesi kaçınılmazdı." 

"Yaşama dair hiçbir şey basit değildir." 

"Karanlıkta yaşıyoruz, Piper. Yaşamın aydınlık bir yanı varsa da bu biz insanlar için değil." 

"Bazen öyle bir şey olur ki hayatınız bir daha hiç eskisi haline dönmez."
"Bazen hayatınız o kadar kusursuz bir noktaya gelmiştir ki o kadar iyi olamayacağı düşüncesiyle bir sonraki andan korkarsınız."

"Kendime birileriyle yakınlaşmak için izin verdiğimde, o insanların beni sevdiğine inanmaya başladığımda ne olduğunu çoktan öğrenmişti: Hayal kırıklığı. Birilerine güvendiğin anda ezilmeyi de kabul ediyordun, çünkü gerçekten ihtiyaç duyduğunda hiçbiri yanında olmuyordu. Ya öyleydi ya da onların sorunları da senin sırtına biniyordu. Gerçek anlamda sadece kendine sahiptin ve eğer güvenilir, sağlam biri değilsen o daha da berbat bir durumdu."

Puanım


17 Aralık 2015 Perşembe

Dünyanın Gözü (Zaman Çarkı #1) - Robert Jordan | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Eye of the World
Seri: The Wheel of Time #1
Sonraki Kitap: Büyük Av
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 817
Baskı Yılı: 2003
Goodreads Puanı: 4.16  (209,478)


Arka Kapak Yazısı


Zaman çarkı döner
Ve Çağlar Gelir Gider
Olmuş Olan. Olacak Olan
Ve Olmakta Olan
Her An Gölgenin Altında Ezilebilir.

Bırakın Ejder Bir kez daha zamanın Rüzgarlarına Binsin.


İyinin ve kötünün sonsuz bir savaşa tutuştuğu, ışığın ve gölgenin dünyası; Zaman Çarkı'nın dünyası...
Bugüne dek yazılmış en görkemil fantastik kahramanlık öyküsü.


Yorum

  Hani bazı kitaplar vardır daha başlamadan bilirsiniz seveceğinizi, işte benim için Zaman Çarkı öyle bir seri, Dünyanın Gözü de öyle bir kitaptı. Uzun süredir okumak istediğim ama okuyamadığım bir seriydi, hacmi göz korkutuyor evet bunun da etkisi var tabii.

  Dünyanın Gözü'nü alalı bayağı bir zaman olmuştu ancak başlayacağım, şu kitaptan sonra şöyle böyle derken bir türlü okuyamamıştım. Kitap rafa dururken sürekli göz kırpıp duruyordu ve en sonunda başladım. 


  Seriyle ilgili yorumları okursanız genel kanının serinin dilinin ağır olduğu yönünde olur ama ben hiç öyle hissetmedim. İlk bölümler biraz yavaş olsa da -ki giriş için gayet uygunlardı- 80lerden sonra olaylar başladı ve kitap çok sürükleyici oldu. Dili ise bence hiç ağır değil, seriye gayet uygun. Betimlemeler, anlatım, akıcılık çok iyiydi.



  Kitabın kurgusuna gelecek olursak, o gerçekten şahaneydi. 14 kitaplık dev bir seri için çok güzel bir başlangıç kitabı olmuş. Serinin konusunu ve dünyasının genel hatlarını anlıyorsunuz, tabii ki güzel bir macera eşliğinde. Kitap diyor ki seri gümbür gümbür gelecek hazır olun!


  Karakterler ise gayet güzel kurgulanmıştı. Bir çoğunu yüzeysel tanısak da serinin geri kalanında karakterleri daha yakından tanıyacağımızı düşünüyorum ve merakla bekliyorum. Karakterlerin hikayelerini merak ediyorum, özellikle Rand, Thom Merrilin ve Lan'inkini. 


  Dünyanın Gözü'nü çok sevdim, serinin geri kalanında hikayenin daha iyi olacağını düşünüyorum ve merakla bekliyorum. Sanırım seriyle tek sorunum kitaplarını almak olacak :D Çevirisi de güzeldi ancak daha iyi olabilirdi sanki. 


  Kurgusuyla, anlatımıyla çok güzel bir kitaptı, fantastik severler için çok uygun ve mükemmel bir seri. Dili ağır ya da sıkıcı değil hikayenin içine girdikten sonra sayfalar çok hızlı akıp gidiyor. Seri böyle devam ederse Zaman Çarkı kesinlikle favori serilerimden biri olacak. Ve serinin en iyi taraflarından biri hemen bitecek diye üzülmemek :D

  İyi okumalar :) 


Alıntılar

"İnsanlar tuhaftır, Rand. En iyileri bile öyledir."


"Ama umut, sen boğulurken eline geçen bir parça ip gibidir; kendi kendine seni sudan çıkarmaya yetmez."
"Hiçbir insan bir diğerine, herhangi bir sebepten zarar vermemeli, demek. Şiddet için hiçbir bahane yoktur. Hiç."
"Bazı insanlar diğerlerinden faydalanır ve eğer bunu yapamayacaklarını göstermezseniz, kendilerinden zayıf olanlara zorbalık edip dururlar."
"Bazı insanlar," dedi Aram büyük bir üzüntüyle, "hayvani içgüdülerini asla bastıramazlar."
"Dünya, ait oldukları yerde kalmayı bilmeyen aptallarla dolu. Bu kadar soruna sebep olan da bu işte. İnsanlar ait oldukları yerde kalmıyor." 
"Zaman Çarkı Çağların Deseni'ni dokur ve kullandığı ipler yaşamlardır. Desen sabit bir şey değildir. Biri yaşamının yönünü değiştirmeye çalışırsa ve Desen'in uygun bir boşluğu varsa, Çark dokumaya devam eder ve o değişikliği içine alır. "
"Küçük değişiklikler için her zaman yer vardır, ama bazen Desen, ne kadar denersen dene, büyük bir değişimi reddeder."


"Bana fısıldayan ses, en iyi yalanın genelde yalan olduğu düşünülemeyecek kadar saçma olduğunu fısıldıyor ... "
"Konukları kapıya kadar geçirmek, ama gidişini izlememek geleneğimizdir. Hatırlanması gereken, konuğun eşliğinin zevkidir, gidişinin hüznü değil. "
"Birisi korumanıza ihtiyaç duyarken cesur olmanın daha kolay olduğunu anlamıştı."

Puanım 


17 Kasım 2015 Salı

Ölümün Kimyası (David Hunter #1) - Simon Beckett | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Chemistry of Death
Seri: David Hunter #1
Sonraki Kitap: Kemiklerin Şifresi
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 4.07  (8,433)


Arka Kapak Yazısı

  Adli tıp uzmanı David Hunter kendisini mahvoluşun eşiğine getiren bir trajedinin üstüne eski hayatını terk edeli üç yıl olmuştur. Norfolk'un ücra bir köyünde doktor olarak çalışmakta ve geçmişini arkasında bıraktığına inanmaktadır. Ama sonra Sally Palmer'ın cansız bedeninden geriye kalanlar bulunur... Ceset vahşice kesilip biçilmiştir. Polis katili bulmak için Hunter'ın uzmanlığına ihtiyaç duymakta, o ise bu işe karışmamayı umutsuzca istemektedir. Sonra bir kadın daha ortadan kaybolur ve Hunter'a sığınaklık etmiş olan o birbirine bağlı toplum kocaman bir korku ve paranoya girdabında boğulur.
Herkes herkesten şüphelenmektedir. Bir anda, saklanacak hiçbir yer kalmaz...



Yorum

  David Hunter serisinin ilk kitabı olan Ölümün Kimyası son zamanlarda okuduğum en iyi polisiyelerden. Polisiye ve gizemin, antropolojiyle harmanlanmasından oluşan çok güzel bir kitap.

  Kitap başkarakter David'in ağzından anlatılıyor, ben polisiyelerde ilk ağızdan anlatımı sevmesem de bu kitapta bu durum beni çok rahatsız etmedi. Dili akıcı ve sade bir kitaptı, anlatılanların çoğuysa ilgi çekici. Kitabın antropolojiyle iç içe olması ve bu konuda ayrıntılı bilgiler bulundurmasını çok ilgi çekici buldum, bu özelliğiyle bir çok polisiyeden ayrılıyor kitap. Girişi de bu konuyla ilgili ve ben çok beğendim;


"İnsan bedeni ölümünden dört dakika sonra ayrışmaya başlar. Bir zamanlar yaşamı barındırırken, şimdi son başkalaşımlarını geçirmektedir. Kendi kendini parçalama sürecinde hücreler içten dışa doğru çözülür. Doku önce sıvıya sonra gaza dönüşür. Canlılığını yitiren vücut başka organizmalar için hareketsiz bir ziyafettir artık"

  İlk sayfalar biraz durgun ve yavaş geçse de son sayfalara doğru olaylar hız kazandı ve gerilim tırmandı. son sayfaları bir solukta ve beğenerek okudum. Genel olarak güzel bir polisiyeydi, gizem ve olayların ilerleyiş şekli güzel bir biçimde yazılmıştı. Cesedin çürümesi, çürüme evreleri vesairenin anlatılışı kitaba gerçekten güzel bir renk katmış. 

  Ben kitabı genel olarak beğendim, son sayfalarda ki hareketlilik ve yaşananların bunda etkisi büyük. Serinin geri kalanını da merak ediyorum ve okumak istiyorum. Beckett'ın kalemini sevdim ve kaleminden daha güzel şeyler çıkacağını düşünüyorum. Umarım sizde okur ve seversiniz. İyi okumalar :)



Alıntılar

"İkinci şansa inanmaz mısın?""Onlar ikinci şans değildir, sadece farklı şanslardır. Hayatın, ilk seferinde farklı bir karar almış olduğunda yaşayacağın hayatla asla aynı olmaz." 
"Bazı yaralar uyuşturulamaz, denerseniz daha kötüleşir." 
"Hayat hiçbir zaman bizim istediğimiz gibi gitmez." 
"Ama bazen yapabileceğin bir şey olmaz işte, sen ne kadar aksini dilesen de."


Puanım 

4.25

10 Kasım 2015 Salı

Beklediğim Sendin - Amor Towles | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Rules of Civilty
Seri: Yok
Yayınevi: Ephesus Yayınları
Sayfa Sayısı: 425
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 3.97  (62,284)


Arka Kapak Yazısı

  Yirmi beş yaşındaki Kate Kontent 1937 yılının son gecesini oda arkadaşıyla beraber Greenwich Village’daki ikinci sınıf bir caz kulübünde geçirmektedir ve ikisi, ceplerindeki toplam üç doları mümkün olduğunca idareli kullanmak zorundadırlar. Masmavi gözlere ve etkileyici bir gülüşe sahip yakışıklı bankacı Tinker Grey kulübe gelir ve yanlarındaki masaya oturur. Bu tesadüfi tanışma ve şaşırtıcı sonuçları, Katey’yi Wall Street firmasının sekreter odasından New York sosyetesinin üst basamaklarına ve Condé Nast’ın yönetici ofislerine; kıvrak zekâsı ve kendine özgü soğukkanlılığından başka dayanak bulamayacağı seçkin ortamlara taşıyan bir yıllık yolculuğun başlangıcı olur.


Yorum

  Yaklaşık bir buçuk yıl önce bu kitap ilgimi çekmişti ve geçenlerde karşılaşınca aldım. Açıkçası alırken kitaba dair hiçbir şey hatırlamıyordum, aradan o kadar uzun zaman geçince kitabın konusunu unutmuşum. Ben kitabı tarihi aşk romanı falan zannediyordum, sanırım isminin de buna etkisi var. Kitabı okumaya başladıktan sonra gördüm ki bu bir aşk romanı değil, içerisinde elbette aşk var ama geri planda ve romantik bir aşk falan yaşanmıyor. 

  Bu yorum biraz spoiler gibi olacak ama kitabı okumayı düşünüyorsanız bilmeniz gerektiğini düşünüyorum. Entrikalarla ve oyunlarla dolu bir aşk romanı değil. 1938'lerin Amerika'sında geçen naif bir roman. Açıkçası tarihsel kurgu olması dışında tür olarak başka belirgin bir özelliği yok.


   Arka kapak yazısını okuduktan sonra aşk ve bir kadının yükselişi romanını bekliyorsunuz ama ben ikisini de çok göremedim. Zaten isim konusu ayrı bir sıkıntı, orijinal adından bu kadar uzakta bu kadar alakasız bir ismi ben pek anlayamadım. Kitabın ismini kim uyarladı bilmiyorum tıpkı beklenen kişinin kim olduğu gibi, içerikle fazlasıyla alakasız buldum ben ismi. Kitabın kapağını orijinal kapağından daha çok sevdim ben, Selim Büyükgüner tarafından tasarlanmış ve hoşta olmuş bence. 


  Genel olarak çok durgun bir kitaptı, hep aynı çizgide ilerliyor bir şeyler olacak diye bekleye bekleye ben kitabı bitirdim ve olduğunu da düşünmüyorum. Kitap çok durgundu ama içerisinde güzel şeyler yok değildi tabii ki. Başta o zamanın Amerika'sı ve New York yaşamı çok güzel anlatılmış, kitap o zamandan fırlamış gibi. Yazar erkek olmasına rağmen bir kadının gözünden hayatı çok güzel anlatmış. Kitaptaki bir çok şeyi okurken yazarı takdir etmemek elde değil, yazar görmüş ve yaşamış gibi çok güzel anlatıyor.



  Karakterler de genel olarak güzel kurgulanmış. Kate'in yaptığı tespitler ve bunları anlatış tarzı hoşuma gitti. Kızın kitap kurdu oluşu ve yorumlarını da ayrıca severek okudum.


  Beklediğim Sendin genel olarak güzel bir kitap, benim şahsi yorumum; entrikasız bir dizinin bir bölümünü izlemek gibi ama flasback bölümü. Okurken en azından ben öyle hissettim. Zaman geçirmek için fena bir kitap değil, hafif entrikasız ve aşkın ön plana çok çıkmadığı bir şey okumak istiyorsanız bu kitaba bir bakın derim. Kitap olaylardan değil de daha çok gözlemlerden oluşuyor gibi, yine de okuyun ve kararınızı siz verin derim. İyi okumalar :)



Alıntılar

"Anılarımı paylaşmak içimden gelmiyordu çünkü etkilerini kaybetmelerini istemiyordum." 
"Hangi özelliğinizle gurur duyduğunuza dikkat edin, çünkü dünya, onu size karşı kullanmak için her şeyi yapacaktır." 
"Eski günler, derdi babam, öyle bir canına okur ki, bağırsakları sökülüp atılmış balığa dönersin." 
"Bana sorarsanız hepimizin geçmişten kalan, bakıma ihtiyacı olan veya parça parça satılacak yüklerimiz var. Sadece bu yük çoğumuz için meyve bahçesi değil de bir şeye veya bir kişiye dair fikirlerimiz oluyor." 
"Hayat yanıltıcı işaretlerle dolu.""Evet, resimli bulmacalar, labirentler. Bir başkası için bulunduğumuz yeri nadiren biliriz, iki kişinin birbirlerine göre yerlerini ise hiçbir zaman bilemeyiz." 
"İster öfke veya kıskançlıkla, ister utanç ve kızgınlıkla tetiklenmiş olsunlar, duyguların coştuğu bu anlarda ağzınızdan çıkacak söz siz kendinizi daha iyi hissettirirse muhtemelen söylenmemesi gereken bir şeydir." 
"Eğer sadece bizim için mükemmel kişilere aşık olsaydık, aşk denen şey için bu kadar yaygara kopmazdı zaten."


Puanım


9 Kasım 2015 Pazartesi

Bilge Adamın Korkusu (Kral Katili Güncesi 2. Gün) - Patrick Rothfuss | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: The Wise Man's Fear
Seri: The Kingkiller Chronicle #2
Önceki Kitap: Rüzgarın Adı
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 1142
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.56  (195,640)


Arka Kapak Yazısı


  Her bilge adamın korktuğu üç şey vardır: fırtınalı bir deniz, aysız bir gece ve yumuşak başlı birinin öfkesi.
  Bilge Adamın Korkusunda Kvothe kahramanlık yolundaki ilk adımlarını atıyor ve kendi
ömrü dahilinde efsane haline gelmenin hayatı bir adam için ne kadar zor kılabileceğini öğreniyor.

 Uyuyan höyük krallarından prensesler kaçırdım. Trebon kasabasını yakıp kül ettim. Felurianla bir gece geçirdim ve hem canıma hem de aklıma mukayyet olabildim. Çoğu insanın alındığından daha küçük bir yaşta Üniversiteden atıldım. Başkalarının gündüz gözüyle ağızlarına almaktan bile korktukları yollardan ay ışığı altında geçtim. Tanrılarla konuştum, kadınlar sevdim ve ozanları ağlatan şarkılar yazdım.
Benim adım Kvothe. Belki beni duymuşsunuzdur.



Yorum


  İki gün önce bitirmeme rağmen yorum yapamadım kitaba çünkü hazmetmem gerekiyordu. Rüzgarın Adı'nı okuduktan sonra Bilge Adamın Korkusu'na hemen başlamamıştım seriden uzun süre ayrı kalmamak için. Neyse uzun zaman sonra okudum kitabı ve duygularım çok karışık.

  Öncelikle şunu söylemek istiyorum; serinin kitapları kalın diye gözünüzü korkutmasın. Ne kadar hacimli olsa da okuması çok kolay, zevkli ve bitirmesi bir o kadar kötü. Bitirirken keşke bir kaç sayfa olsa daha diyorsunuz, ben dedim, hala da diyorum. 


  Bu kadar kalın bir kitap için sıkıcı bir giriş bölümü bekliyorsunuz ama yok, ilk sayfadan alıyor götürüyor ve sayfaların nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Rüzgarın Adı'nda ilk 50 sayfa kadarı biraz sönük olsa da geri kalanın da öyle bir şey hiç yoktu. Bu tarz kitaplardaki gibi çok karakterli anlatımı yok, tek karakter odaklı bir kitap ve sıkıcı değil. Aksiyon, savaş sahneleri olmayan, tek karakter odaklı bir seriyi bu kadar sevmeme çok şaşırsam da gerçekten hak ediyor. 


  Bu kitapta Medeniyetin Dört Köşesi'nin büyük bölümüne tanık oluyoruz bu çok hoşuma gitti, Ademre'de geçen kısımlar çok yaratıcıydı, ayrı bir dünya gibiydi. Yazarın olayları birbirine bağlayışı öyle harika ki! kurgu değil gibi çok doğal, çok uygun ve özellikle ayarlanmış gibi hissetmiyorsunuz.



  Bilge Adamın Korkusu, Rüzgarın Adı'ndan çok daha güzel ve hareketliydi, çok fazla şey oldu, çok fazla şeyle karşılaştık, her sayfası dolu doluydu. Okudukça Patrick Rothfuss'a hayran kaldım. Zaten kitabın başına oturduktan sonra zamanın nasıl geçtiğini bilmeden aynı şekilde oturarak tutuldu her yerim :D Kitabı bitirmemek içinse çabaladım resmen, sayfaları tadını çıkara çıkara okudum.


  Kitap her ne kadar tek karakter odaklı olsa da çevresindeki karakterler öyle iyi yazılmış ve kitaba öyle güzel ahenk katıyor ki tek karakter odaklı demek biraz yanlış oluyor. Karakterler çok başarılı ve bir çoğunu çok sevdim.
Felurian


  Kitap çok güzel bir şekilde bitti ama çözümlenmemiş o kadar şey var ki! Üçüncü kitap nasıl olacak çok merak ediyorum, bir an önce çıkması için neler vermezdim. Sessizliğin Müziği'ni, serinin ara kitabı, hem okumak istemiyorum, biraz zaman geçtikten sonra okumak daha iyi olacak gibi.


  Kral Katili Güncesi'nin fim, dizi ve oyununun yapılacağını okumuştum. Aslında ben pek istemiyorum çünkü kitapları sinemaya veya televizyona uyarlarken genelde çok kötü sonuçlar çıkıyor ve ben bu seriye bunun yapılmasını istemiyorum, umarım başarılı bir uyarlama olur. 



  Canlı bir kitaptan bahsediyorum, okurken yaşayan, yaşatan bir kitaptan, hakkında çok fazla şey söylemek zor. Tek diyebileceğim; Okuyun, okutun :) Umarım sizler de okursunuz ve seversiniz. İyi okumalar :)


Alıntılar

"Kelimeler onlara yapmalarını istediğimiz işi her zaman beceremezler. Müzik, kelimelerin boşa çıktığı zamanlar içindir." 
"Ölüm nahoş bir komşu gibiydi. Sizi duyup evinize konuk olabileceğinden korktuğunuz için ondan bahsetmezdiniz." 
"Ve unutma: çok duyulmak istiyorsan az konuş." 
"Yalanlar daha basittir ve çoğunlukla kulağa gerçeklerden daha mantıklı gelir." 
"Bazen bir insanın alabileceği en iyi yardım, başka birine yardım etmesidir." 
"Öyle sessizlikler vardır ki sözcükler bile bunları kovamaz."

Puanım