21 Mart 2017 Salı

Rüzgarın Adı | Kitap Alıntıları


   Kitabı çok beğendim ve çok güzel bir dille yazıldığı için bolca da alıntı çıktı. Bende ayrı bir yazı yazmayı uygun görrdüm. İşte alıntılar! Umarım beğenirsiniz. :)

-Bir soru sorabilir miyim Reshi?
-Daima, Bast.
-Kaygı verici bir soru?
-Zaten sormaya değer sorular hep öyledir. 
Haksız yere suçlanmak zordur, ama hayatlarında bir kitap açıp okumamış veya yaşadıkları yerden yirmi kilometre bile uzaklaşmamış kişilerin sana tepeden bakması daha da zordur.
Size bir çocuk gibi hitap edilmesi çok can sıkıcıdır, çocuk olsanız bile.
Zihnimizin sahip olduğu en büyük beceri belki de acıyla başa çıkmaktır. Klasik yaklaşım bize herkesin ihtiyacı doğrultusunda geçtiği dört kapı olduğunu öğretir.
Birinci kapı uykudur. Uyku bize dünyadan ve onu dolduran tüm acıdan kaçabileceğimiz bir sığınak sağlar. Bir insan ağır yaralandığı zaman genellikle kendinden geçer. Aynı şekilde travmatik haberler alan birinin bayıldığı olur. Zihin ilk kapıdan işte böyle geçerek kendini acıdan korur.
İkinci kapı unutmaktır. Bazı yaralar kısa zamanda kapanamayacak, hatta belki de asla iyileşemeyecek kadar derindir. Ayrıca bazı anılar o kadar azap vericidir ki onlara alışmak mümkün değildir. "Zaman tüm yaraları iyileştirir." sözü yanlıştır. Zaman çoğu yarayı iyileştirir. Geri kalanlar bu kapının ardında saklıdır.
Üçüncü kapı deliliktir. Bazen insanın aklı öyle bir darbe alır ki kendini delilikte saklar. Bu ilk başta faydalı gözükmese bile öyledir. Gerçekliğin acıdan başka bir şey getirmediği anlar vardır ve bu acılardan sakınmak için zihnin gerçekliği geride bırakması gerekebilir.
Dördüncü kapı ölümdür. Son sığınak. Öldükten sonra bizi hiçbir şey incitemez. Ya da en azından bize öyle söylenir. 
Size sudan ve dalgalardan bahsedebilirim, ama kıyısında durmadığınız müddetçe boyutlarını idrak etmeniz mümkün değildir. Ortasında bulunmadığınız, her tarafınız uçsuz bucaksız sularla çevrili olmadığı sürece kafanız bir türlü basmaz. Ancak o zaman ne kadar ufak ve güçsüz olduğunuzu kavrayabilirsiniz. 
Neyden kaçtığımı bilmiyordum, tabi o şey bir insansa o başka. Çok iyi öğrendiğim bir ders de buydu; İnsanlar acı anlamına geliyordu. 
Ama biz insanlar alışkanlıklarımıza bağlıyızdır. Kendimiz için kazdığımız çukurlarda kalmak kolayımıza gelir. 
Bu dünya ölümcül yara almış bir dost gibi. Acısını dindirebilecek tek şey de acı bir ilaç.
Elini tutmak istiyordum. Parmak uçlarımla yanağına dokunmak istiyordum. Ona üç yıldır gördüğüm tek güzel şey olduğunu, elinin tersiyle ağzını kapatarak esnemesinin nefesimi kestiğini, telaffuz ettiği sözcüklerin bazen o hoş sesinde anlamlarını yitirdiğini, yanımda olduğu müddetçe başıma hiçbir kötü şeyin gelmeyeceği gibi bir hisse kapıldığımı söylemek istiyordum. 
Öfkeniz geceleyin içinizi ısıtabilir ve incinmiş bir gurur sizi harikulade şeyler yapmaya teşvik edebilir.
Beni mümkün olduğunca çok utandırmayı arzuluyordu. Kısacası bana kendi kendimi asmama yetecek kadar ip verdiğini sanıyordu. Anlaşılan bir kez bağlandıktan sonra ilmiği başka birinin de boynuna kolayca geçirebileceğimi düşünmemişti.
Hayatını nasıl yaşarsan yaşa, aklın seni bir kılıçtan çok daha iyi korur. Onu daima keskin tut!
Güvende olmanın en iyi yolu, düşmanlarını sana zarar veremeyeceklerine inandırmaktır. 
Aklı başında herkesin korktuğu üç şey vardır: fırtınalı bir deniz, aysız bir gece ve yumuşak başlı bir adamın öfkesi.
Bir hikayenin nasıl bittiğini daha en başından biliriz. Zaten bizi hikayelere çeken de budur. Gerçek yaşamda olmayan bir berraklığa ve sadeliğe sahiptirler.
Dostunu kaybetmenin iki kesin yolu vardır; biri borç almak, ötekiyse vermektir. 
Müzik mağrur, sağı solu belirsiz bir kadın gibidir. Ona hak ettiği zamanı ve ilgiyi verirseniz sizin olur. Ama onu hiç sayarsanız gün gelir çağrınıza cevap vermez. 
Bazen ağzım kendiliğinden konuşmaya başlar ve aklımın ona yetişmesi biraz zaman alır.
İşte ümit etmenin sonu budur. Avcunu yalarsın. Yine de o kadını bulamaman iyi oldu. Asla sesi kadar güzel olamazdı. Yanan gümüş gibi, nehir taşlarına vuran ay ışığı gibi, dudaklarına değen bir tüy gibi parlak ve müthiş sesi kadar güzel olamazdı.
Tıpkı ateş gibiydi. Ateşe titreştiği, parladığı için bakarız. Gözümüze çarpan şey ışığıdır, ama ona sokulmamızın parlaklığıyla bir alakası yoktur. Bizi ateşe çeken şey, ona yaklaştığımız zaman hissettiğimiz sıcaklıktır. 
Dedikleri gibi en güzel intikam iyi yaşamaktır.
Bir erkek sana gül verdiğinde onun gerçek niyetini anlamayabilirsin. Seni narin ya da çıtkırıldım gördüğünü sanırsın. Belki sana sadece güzellik vasfın üzerinden yaklaştığı için onu reddedersin. Belki de çiçeğin sapı dikenlidir ve sana zarar vermek istediğini zannedersin. Fakat dikenleri kesip atarsa kendini koruyabilen şeylere karşı hoş gözle bakmadığını düşünürsün. Davranışlar farklı farklı şekillerde algılanabilir. 
Bana söğütleri hatırlatıyorsun. Güçlü, iyi kök salmış ve gizli. Fırtınada kolayca bükülüyorsun, ama asla istediğinden daha fazla değil.
"Papatya pek münasip." diye dikkatimi dağıtmasına fırsat vermeden sözlerime devam ettim. "Yol kenarlarında yetişmeye itiraz etmeyen uzun ince bir çiçek... Çok narin olmayıp dayanıklıdır. Papatya başının çaresine bakabilir. Sanırım sana en uygunu bu...Ama gel listemize devam edelim. Zambak? Fazla şatafatlı. Kenger, fazla mesafeli. Menekşe, çok kısa ömürlü. Trilyum? Hım, bak bu da güzel. Hoş bir çiçektir. Yetiştirilmesi güçtür. Taç yapraklarının dokusu..." Genç ömrümün en cesurca hareketini yaparak iki parmağımla Denna'nın boynunu okşadım. "...teninin yumuşaklığıyla ucu ucuna da olsa uyumlu. Lakin o da yere çok yakındır."
"Güçlü sarmaşıklarda yetişen koyu kırmızı bir çiçektir. Yaprakları koyu renkli ve narindir. Sarmaşığı en iyi gölgeli yerlerde yetişir, fakat çiçekli kısımları güneşin başıboş ışıklarını bulup açar." Denna'ya uzun uzun baktım. "Sana tam uydu. İçinde hem gölge hem de ışık taşıyorsun. Selase çiçeği ormanın derinliklerinde yetişir ve sadece bu işten iyi anlayan kişiler tarafından bakılıp büyütülebilir. Fevkalade bir kokuya sahiptir. Çok aranır, az bulunur." Durup ona dikkatle bakarmış gibi yaptım. "Evet, illa ki bir tanesini seçmek zorundaysam selase çiçeğini seçiyorum."
Kadınlar ateşe benzerler. Bazıları mum gibidir; parlak ve dost canlısıdır. Bazılarıysa kıvılcım veya közü andırır, yahut yaz gecelerinde peşinden koşulacak ateş böceklerini. Bazı kadınlar kamp ateşi gibidirler; bir gece sana ısı ve ışık verdikten sonra bırakılmaya razıdırlar. Bazıları şömine ateşinden farksızdır; ilk bakışta bir şeye benzemeseler de altları çok ama çok uzun süre yanan sıcak ve kıpkırmızı kömürlerle doludur. Fakat Dianne...Dianne, Tanrı'nın bileği taşına sürttüğü keskin bir demirden dökülen bir kıvılcım şelalesi gibi. Kendini ona bakmaktan, onu istemekten alıkoyamazsın. Hatta bir saniyeliğine bile olsa elini o şelaleye sokmayı arzularsın. Ama onu tutamazsın. Denersen kalbin kırılır.
Hiçbir şey rüzgar ya da kadınların ilgisi kadar değişken değildir.
Çok az şey sorgusuz sualsiz itaat kadar sinir bozucudur.
Sözcükler unutulmuş isimlerin solgun birer gölgesi gibidirler. Nasıl ki isimlerde bir güç gizlidir, aynı şey sözcükler için de geçerlidir. Sözcükler insanların akıllarında bir ateş yakabilir, en taş kalpleri bile gözyaşlarına boğabilir. Bir insanın sana aşık olmasını sağlayan altı sözcük vardır. Güçlü bir adamın iradesini kıracak on sözcük bulunur. Ama sözcük dediğin, bir ateşin resminden fazlası değildir. İsimse ateşin ta kendisidir. 
Bilgelik cüretkarlığı bastırır.
Üniversite'nin altında en çok istediğim şeyi buldum. Ama hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Zaten gönlünde yatana kavuştuğun zaman hep öyle olmaz mı?
Denna vahşi bir şey. Bir burçin ya da bir yaz fırtınası gibi. Fırtına evini yıkarsa ya da bir ağacı devirirse ona acımasız diyemezsin. Zalimdir, hepsi o. Tabiatının gerektirdiği gibi davranmıştır ve malesef bir şeyler zarar görmüştür. Aynı şey Denna için de geçerli. 
Suyun durgun yüzeyine bakarken aşağılardaki derin, soğuk karanlığı unutma.

Rüzgarın Adı ( Kralkatili Güncesi 1. Gün) - Patrick Rothuss | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Name Of The Wind
Seri: The Kingkiller Chronicle #1
Sonraki Kitap: Bilge Adamın Korkusu
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 736
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.55  (414,448 Oy)


Arka Kapak Yazısı
"Uyuyan höyük krallarından prensesler kaçırdım. Trebon kasabasını yakıp kül ettim. Felurian'la bir gece geçirdim ve hem canıma hem de aklıma mukayyet olabildim. Çoğu insanın kabul edildiğinden daha küçük bir yaşta Üniversite'den atıldım. Başkalarının gündüz gözüyle ağızlarına almaktan bile korktukları yollardan ay ışığı altında geçtim. Tanrılarla konuştum, kadınlar sevdim ve ozanları ağlatan şarkılar yazdım. Belki beni duymuşsunuzdur."

   Fantastik kurgu edebiyatının eşsiz bir masalı, bir kahramanın kendi ağzıyla anlattığı öyküsü işte böyle başlıyor. Bir keder öyküsü bu... bir kurtuluş öyküsü... bir adamın evrenin anlamını arayışının ve gerek o arayışın gerekse de onu sürdürmesini sağlayan gem vurulamaz iradenin bir efsaneye dönüşmesinin öyküsü.


Yorum
   Merhabalar sevgili arkadaşlar! Sizlere bu seferki yazımda harika bir kitaptan bahsedeceğim. Bu kitabı mutlaka bir kütüphane rafında ya da arkadaşınızın masasında görmüş, hakkında bir şeyler duymuş ya da en azından bir kitap mağazasında rastlamışsınızdır. Adının farklılığı, kalınlığı, arka kapak yazısı, yazarların o kitap hakkında söyledikleri, herhangi bir şey sizi kendine çekmiştir bu kitapta. Hangi kitaptan bahsediyorum:  Tabiki Rüzgarın Adı. Bu kitabı basit bir yorum yazısıyla tanımlamak bana çok yetersiz geliyor, okuduysanız sizlere de öyle gelecektir ama idare edin artık. Kuru kuruya da geçiştirsem hakkını vererek bir yorum yapmaya çalışacağım.

    Öncelikle kitabın konusu ile başlayalım. Türü fantastik-kurgu olan bu kitapta, ne ararsanız bulabilirsiniz. Macera-aksiyon yer yer kendini çok güzel gösterirken, öteki taraftan güzel bir aşk teması, fantastik ögeler, gerilim, gizem, şiirsellik derken kitabın bambaşkalığı içinde kayboluyorsunuz adeta. Bir kitabın size yaşatabileceği, yaşatması gereken tüm hisleri hakkını vererek yaşatıyor. Bir yandan öfkelenirken, bazı yerlerde durgun bir deniz misali huzur bulduğunuz, başka bir an meraktan çıldırırken, başka bir sayfada gözyaşlarınızı zor tuttuğunuz, çok yönlü bir dünya…


    Kitabın mükemmelliğini bir kenara bırakıp gerçekten konuya gelirsek; Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi okuyanlar bilirler. O tarz fantastik ögelerle yoğrulmuş bir dünya düşünün. Hogwarts gibi görkemli büyücü okulları, simya ve gizemcilik konusunda uzmanlaşmış öğretmenler ve tüm bunların ötesinde bu hikayenin Harry Potter’ı yani Kvothe. Olaylar işte bu baş kahramanın yaşadıklarının bizzat kendi dilinden anlatılması ile başlıyor. Yaşadığı aşklar, maceralar, gizemler, tutkular, savaşlar ve daha nice şey kitapta konu edilmiş. Masalsı dille süslenen ve fantastik ögelerle dolu bu kitap, içindeki gizemler, kötülükler, kederler ve aynı zamanda eğlendirici yönüyle okunmaya değer bir kitap.

    Baş kahramanımız Kvothe, kızıl saçlarıyla rengarenk bir giriş yapıyor romana. Elinde lavtası ile o büyüleyici ezgilerini duymuş kadar oluyorsunuz. Daha küçücük bir çocukken başlayan hikayesinde sizde onunla birlikte büyüyor, görüp geçiriyorsunuz. Öyle farklı bir dünyası, öyle farklı bir kafası var ki, çevresindeki herkesten daha zeki ve sorgulayıcı. Bu hayatı anlamlandırma evresinde ona pek çok kişi ışık tutuyor. Babası, Abenthy, Denna,öğretmenler ve daha niceleri. Onunsa yaşadıklarından sonra tek bir amacı var. Onu size elbetteki söylemeyeceğim. Söylersem büyüsü kaçar. ;) Karaktere öylesine ısındım ki dün gece rüyalarıma konuk oldu. Öyle tatlı, öyle kurnaz aynı zamanda öyle de yetenekli ki. Masumiyet ve iyi kalplilik de bu ince ruhtaki yerini alıyor elbette. Cesaret, kahramanlık, sinsilik derken binlerce çelişkili ama bir o kadar göze çarpan özelliğiyle kanlı canlı bir Kvothe oluşuyor zihinlerinizde. Yine bu karaktere Denna gibi yanıp sönen bir meşale ışığı, bir görünüp kaybolan gizemli kız eşlik ediyor. Ve birde Bast var vefakar ama hikayesini bir türlü öğrenemediğimiz arkadaş. Romandaki karakterler de romanın kendisi gibi ışık saçıyorlar.


    Romanın büyüleyici yanlarından birisi, hikaye içinde hikayeleri gizlemiş farklı bir kurgulanış tarzı olmasıydı. Bu kurguya, Rothuss’un yarattığı bambaşka bir dünya, a’larlar, sigaldriler, simyasal terimler, Taborlin’ler, Chandrealılar gibi fantastik ögeler eklenince, yazarın renkli ve bir o kadar özgün hayal gücüne “vay be!” demeden geçemiyorsunuz tabi. Adam efsane yazmış bence. Belki bana bazılarınız kızıyor, şaşırıyordur böylesine güzel bir kitabı neden bu kadar geç okudun diye. Bende okuduktan sonra düşündüm “Ah seninle neden bu kadar geç tanıştık? Neden bu kadar geç çıktın karşıma?” diye. Ama böyle muhteşem kitapları hemen okuyunca, çok nadir böylesi yazıldığı için boşluğa düşüyorsunuz, diğer okuduklarınızda hep bu kitaptaki tadı arıyor ve bulamayınca gerçekten üzülüyorsunuz. Bunu yaşamak istemedim. Çünkü en başından beri hissediyordum bu kitabı çok seveceğimi. Şimdi hangi kitabı okusam, bu kitabı aldatmak gibi gelecek bana. Cidden çok sevdim, hatta aşık oldum. Tadı damağımda kaldı. Umuyorum ki bunun gibi kitaplar dünyada var olmaya devam ederler.

   Bunca sözün ardından eleştirecek olumsuz bir yön var dersem olmaz heralde çünkü yok. Kitapta genel olarak aşırı aksiyon ve sürükleyicilik yoktu. Hatta bazı yerler yolculuk hikayesi gibi olaysızdı. Muhtemelen birçok düğüm ikinci kitapta çözüleceği için, bu kitap daha çok sorgulamalar, gözlemler, arayışlar ve gizem ile doluydu. Tüm bu durgunluğu ile bile bir saniye olsun sıkılmadan okutabilen yegane kitap oldu.


    Dili akıcı, üslup sade ve anlaşılırdı. Kitapta olaylar ağırlıklı olarak baş karakterin gözünden anlatılıyordu. Yazarın kalemi güçlüydü, iyi edebiyat yapıyordu. Kalın bir kitap olmasına rağmen sayfaların akıp gittiğini rahatlıkla hissedebilirsiniz. Ve kitapta birçok düğüm kaldı. Birçok soru işareti. Anlatılan hikaye, yaşananın sadece onda birisi gibiydi. Şaşırtıcı birçok olaya yer verilmişti. Bu nedenle sırları çözmek için ikinci kitabı iple çekeceğinizden eminim. Biraz kalın olsa da asla tereddüt etmeden piranalar gibi ikincisine neden saldırıyoruz biz okurlar sanıyorsunuz. J Mesela bu seriye neden “Kralkatili Güncesi” dendiği bile henüz ortaya çıkmış değil. Kitabın adının nereden geldiğine ufaktan değinilmiş olsa da bu bile hala gizemini koruyor. Bakalım bir sonraki kitapta neler göreceğiz. Başka bir yorumda görüşmek üzere. Herkese bol bol bol kitaplı günler! J


NOT:Kitap harika olunca alıntılar da bir o kadar harika ve boldu. Bu nedenler onları ayrı bir blogda yazdım. Linkine şuradan ulaşabilirsiniz.  

Puanım

20 Mart 2017 Pazartesi

Parlayan Sözler (Fırtına Işığı Arşivi #2) - Brandon Sanderson | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Words of Radience
Seri: The Stormlight Archive #2
Önceki Kitap: Kralların Yolu
Yayınevi: Akılçelen Kitaplar
Sayfa Sayısı: 1016
Baskı Yılı: 2016
Goodreads Puanı: 4.76  (98,109 Oy)

Arka Kapak Yazısı


Parlayan Şövalyeler bir kez daha dayanmak zorunda.

Kadim yeminler en sonunda dillendirildi, sprenler geri döndü. Kayıp olanı arıyor herkes; korkarım ki bu arayış sonları olacak.

Ama büyünün doğasında var bu. Ne de olsa harap ruhların, içine başka bir şeylerin yer edebileceği defoları olur. Bizzat yaradılışın gücü olan Dalgabağlamalar, harap bir ruhu tamir edebilecekleri gibi derinliklerine sızıp yaralarını da genişletebilirler.

Rüzgârkoşucu, intikam ve onurun sınırları arasında dengelenmiş, mahvolmuş bir dünyada kayıp. Yavaş yavaş geçmişi tarafından yok edilmekte olan Işıkören, dönüşmekte olduğu yalanı aramakla meşgul. Kan ve ölümle doğan Bağdökümcü yok edilenleri yeniden var etmeye çabalıyor. İki insanın kaderleri arasında gidip gelen Kâşif ise yavaş bir ölüm ve tüm inandıklarına korkunç bir şekilde ihanet etmek arasında bir seçim yapmak zorunda.

Onlar için uyanış zamanı çoktan geldi geçti, çünkü Dinmezfırtına tepelerine binmek üzere.

Ayrıca Beyazlı Suikastçı da geldi.


Yorum

  Herkese merhaba! Bugün en sevdiğim yazarlardan birinin en sevdiğim serisi ile karşınızdayım. :) Fırtına Işığı Arşivi en sevdiğim ilk üç fantastik seri arasındadır. Yazar ilk iki kitapla bile yerini öyle sağlamlaştırdı ki.!

  Kralların Yolu, serinin ilk kitabı. Onu okuduğumda çok etkilenmiştim, bayılmıştım. O yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Seri bizim dünyamızdan çok farklı bir dünyada geçiyor ve bu dünyada bir çoğu şey çok farklı. Büyük ve güçlü fırtınalar, değişik bir büyü sistemi, büyük imparatorluklar ve bilinmeyen düşmanlar, öngörüler, gizemi aksiyon.. Fantastik kurgudan ne bekliyorsanız bu kitapta fazlasıyla, hatta baya fazlasıyla buluyorsunuz.



  Kralların Yolu'ndan sonra merakla bekliyordum ve çıkınca çok sevinmiştim. Okumakta biraz geciktim ama keşke okumasam da dedim, diğer kitabı beklemek çok zor. :( Neyse, kitabı özellikle yavaş okudum ki hemen bitmesin, ama son çeyrekte yazar olaylara öyle bir ivme kazandırdı ki kitabı elimden bırakamaz oldum, son sayfalara doğru bir gece kitabı bırakamadım ve çok geç yatmak zorunda kaldım, kitap sizi esir ediyor.

  Kitap okurken pek heyecanlanmıyorum artık, aksiyon sahneleri beni etkilemiyor ama Sanderson ne yapıyor ediyor bir ters köşe yapıyor ve beni şaşırtıyor ve hikayeyi öyle bir noktaya taşıyor ki heyecanlanıyor, yapma yapma, bu olmaz falan demeye başlıyorum.

  Kitabı övmek istiyorum ama pek kelime bulamıyorum. Zaten spoiler vermeden konuşmak da çok zor. Her sayfası ile, her karakteri ile, kurgusu, sistemi, anlatımı ile her şeyiyle mükemmel bir seri. Fantastik kurguya ilginiz varsa kesinlikle es geçmemelisiniz. Yazarın Sissoylu serisi de muhteşemdi, onu da çok seviyorum ama bu seri ondan bile iyi bence. :) Yalnız Sanderson okuduktan sonra çıtanız öylesine yükseliyor ki diğer yazarları beğenmek zor oluyor, baştan söyleyeyim. Bu seriyi okuyun. Sanderson'la ve evreniyle tanışın mutlaka. İyi kitaplarla kalın. :)

Alıntılar

Pis olmayan bir ölüm bulmak zor. 
Göçüp gitmiş olanları hatırlamak önemliydi ama hayatta olanları korumak için çalışmak daha önemliydi. 
Gerçek bazen bir yalandan daha şaşırtıcıdır. 
Olmasalar daha memnun olacağı pek çok hatırası vardı. 
İnsan olmak güzelliği aramaktır Shallan. Umutsuzluğa kapılma, yolunda dikenler büyümüş diye avı bitirme. 
Ne zaman umursayacağını öğrenmek zorundasın, oğlum. Ve ne zaman vazgeçmen gerektiğini. 
"Aşk çürümüş yemek gibidir."
"Hayatta kalmak için gerekli olabilir ama ayrıca mutlaka mideyi bulandırır." 
Gerçek zeka kontrollü zekaydı. Bir okun rastgele bir yöne doğru atılmamasının gerekli olduğu gibi, sözlerinde özgürce uçuşmalarına izin verilemezdi. 
Huysuz değilim ben, sadece aptallığa karşı tahammülüm az. 
Sık sık en basit cevap, doğru olanıdır. 
Hayat basit değildi. Hiçbir zaman olmamıştı. 
Bir kadının gücü seçmiş olduğu rolü her ne ise onda değil, o rolü seçme gücünde olmalıdır.

Puanım

19 Mart 2017 Pazar

Vahşetin Çağrısı - Jack London | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Call of the Wild
Seri: Yok
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 107
Baskı Yılı: 2015
Goodreads Puanı: 3.82  (238,653 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Ya sahip olacak ya da sahiplenilecekti, affetmek zayıflıktı... Öldür ya da öl, ye ya da yem ol, kanun buydu ve Buck da zamanın derinliklerinden gelen bu emre itaat ediyordu.



Yorum


  Herkese yeniden merhaba! Bugün bilgisayarın başına geçebilmişken yazılarımı yazmaya çalışıyorum. :)

  Jack London'ı Martin Eden ile sevdim ve tüm kitaplarını okumaya kararlıyım, Vahşetin Çağrısı da bunlardan biri. Kitap Buck adında bir köpeğin yaşam macerasını anlatıyor. Buck şehirli  bir köpekken sahibi değişiyor ve daha vahşi bir hayata atılıyor. Artık o diğer köpeklerle birlikte kızak çeken bir köpek. İşte bu noktadan sonra Buck'ın içinde bambaşka duygular kabarmaya başlıyor ve en ilkel içgüdüleri uyanmaya başlıyor.

  Buck ve onun vahşi yaşam macerasını okumak her ne kadar hoş olsa da ben kitabı çok sevemedim açıkçası, sanırım bu da yazarın bende uyandırdığı büyük beklentiler yüzünden. Martin Eden o kadar güzeldi ki yazardan ister istemez öyle şeyler bekliyorum. :) Yine de konu ve konunun işlenişi bakımından güzel ve hızlıca okunan bir kitaptı. Sanırım Beyaz Diş'e beniyor ama ben onu çok uzun zaman önce okuyup, unuttuğum için karşılaştırma yapamayacağım.

  Genel olarak güzel bir kitaptı, bir köpeğin içgüdülerinin uyanıp, vahşetin çağrısı karşısındaki tepkilerini okumak istiyorsanız tam size göre bir kitap. İyi okumalar. :)

Puanım

Keşke Ölse Dediğim 6 Karakter | Pazar 'lısı


  Bu sıralar Pazar 6'lısına hiç katılamadım, geçen hafta katılmaya çok kararlıydım ama gün içinde beklenmedik şeyler olunca geçen hafta da kaldı, en azından bu haftaya yetişebildim. :)

  Bu haftanın konusu; Keşke Ölse Dediğim 6 Karakter. Kitap okurken "keşke ölse şu, hiç sevmiyorum" hissine sık sık kapılıyoruz, ister istemez oluyor bu. :D Yazarken düşüneceğim, aklıma kimler gelir bilmiyorum ama altıdan çok karakter bulacağımı düşünüyorum. :D

1. Kralların Yolu - Sadeas
  Fırtına Işığı Arşivi en sevdiğim fantastik serilerden biridir, ikinci kitabını bitirdim henüz yorum yazamadım. İlk kitaptan beri Sadeas beni deli ediyor ve sık sık keşke ölse, ne zaman ölecek dedim durdum. Kötüler niye zor ölüyor ki. 😒

2.Buz ve Ateşin Şarkısı - Cercei
  Çoğumuz diziden ya da kitaptan biliriz, Cercesi en sinsi en sinir bozucu karakterlerden biridir. Kitaplara renk getiriyor doğru ama bir ölse fena rahatlayacağım. :D

3.Ateş Serisi - Dani
  Karen Marie Moning'in Ateş Serisi'ni çok severim ama oradaki Dani adlı karaktere katlanamıyorum. Kötü karakter falan değil ama fena ergen ve sinir bozucu. Ben o ölse isterken yazar onun için seri bile çıkarttı ya. O serinin de ilk kitabı Buz'u okummaya çalıştım geçen ve tahammül edemeyip ilk 50 sayfa da bıraktım. Karakter gerçekten dayanılmaz.

4.Nefes Serisi - Emma
  Bu kitabı unutmuştum bile ama şöyle hagi kitapları okumuşum diye bakarken rast gelince hatırladım. Tut Elimi, Benimle Kal serinin ilk iki kitabı ve ben bunları okumuştum. Serinin baş karakteri Emma o kadar sinir bozucu idi ki katlanamıyordum, bu durum ikinci kitapta kendini daha çok gösteriyor ve ben ikinci kitabı kendime eziyet etmek için okuduğumu hatırlıyorum, neden böyle bir şey yaptım biraz muammalı. :D Aslında kızdan çok yazarın kıza olan tutumundan nefret etmiştim ama olsun kız ölseymiş. :D Kitaba yaptığım yorumda burada; 
Barely Breathing (Breathing, #2)Barely Breathing by Rebecca Donovan
My rating: 1 of 5 stars

Nihayet bitti! Bitirmek için uğraş verdim ciddi ciddi, yarım bırakmayı sevmediğim için sonuna kadar geldim ama uğraşımın hiçbir şeye değmediğini gördüm. Normalde ilk kitabı beğenmezsem ikinciyi de okumam ama bunda bir beklentim vardı ilk kitabın sonundaki olayları nasıl devam ettirecek merak ediyordum ancak yazar oralara hiç değinmedi diyebilirim. Kitap Emma-annesi-annesinin sevgilisi üçgeninde geçti o kadar gereksiz ve birbirinin tekrarıydı ki bazen yanlışlıkla okuduğum sayfaları okuduğumu sanıyordum.
Yazarın Emma' ya karşı olan tutumu beni çıldırttı, sürekli bu kızın hayatında kötü olaylar oluyor hep kırıcı insanlar var ama bu kız ne yapsa da haklı, iyi! Hele Emma'nın o ağlamaları yok mu! Her şeye ağlaması beni çıldırttı. Ne olursa olsun kızın verdiği tepki aynı ve tepkiyi anlatırken kullandığı cümlelerde aynı, sürekli aynı şeyleri okumak kitabı daha katlanılmaz kılıyordu.
540 sayfa okudum ama toplasan 54 sayfalık olay yaşanmadı bence. Kitabı beğenemem biraz da ergenlere ve ergen aşıklara katılamamamdan sanırım. Ergen kızlar ve onların ağlamalarıyla sorunu olmayanlar için okunabilir.

View all my reviews




Biraz daha düşünsem daha çok karakter aklıma gelir eminim ama şimdilik dört taneyi hatırlayabildim. Bir dahaki Pazar 6'lısında görüşmek üzere dostlar, sağlıcakla kalın. :)

Yazar Önerisi: Kemal Sayar | Öneri Atölyesi



  Herkese merhaba! Bu hafta Öneri Atölyesi bir gün rötarlı, kusurumuza bakmayın. Sümeyye de ben de yoğun olunca yazı yazamadık ne yazık ki, bugüne sapma yaptı. :)

  Bu hafta size benim çok sevdiğim bir yazardan bahsedeceğim; Kemal Sayar. Kendisi psikiyatrist doktor ve profesör, alanında uzman ve naif bir ruha sahip, insan sever. İşte yazar bu özelliklerini topluyor ve kendine has kalemi ile bize kitaplarını sunuyor.

  Ben Sayar'ı çok severim, blogda sık sık bahsettim, okumayı düşünen herkese de öneriyorum. Psikolojik bilgisi ile hayatın içinden şeylerden bizden biri gibi bahsediyor ve ben kendimi satırlarda kaybediyorum. Okurken bu kadar huzur bulduğum, zihnimin bu kadar rahatladığı başka yazar tanımıyorum. Bir çok sevdiğim yazarı okurken bu tarz hislere kapılıyorum ama Sayar'ın hissettirdikleri bir başka.

  Konuşmasını da aynı şekilde severim, iki söyleşisine katıldım ikisinde de mest oldum. Sümeyye ile katılmıştık birine ve oda benim gibi çok etkilenmişti. :)

  Çoğu yazar dolaylı yoldan etkiler ya da etkilenmemiz için bir kapı aralar, Sayar beni direk olarak etkileyen nadide yazarlardan, (onu okumaya başladıktan sonra hayata ve insana bakışım da çok değişti gerçekten), bu yüzden onu gördüğüm herkese önermeye çalışıyorum. Eğer bir gün Kemal Sayar'a yolunuz düşerse okumadan geçmemenizi tavsiye ederiz, sevgiler. :)

  Son olarak yazarı okumaya herhangi bir kitabından başlayabilirsiniz tabii ama Yavaşla adlı kitabı başlamak için en uygun kitaplarından biri. :)

17 Mart 2017 Cuma

Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: A Room of One's Own
Seri: Yok
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa Sayısı: 128
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 4.09  (67,383 Oy)


Arka Kapak Yazısı

"Bütün bu yüzyıllar boyunca kadınlar, erkeği olduğundan iki kat büyük gösteren bir ayna görevi gördüler, büyülü bir aynaydı bu ve müthiş bir yansıtma gücü vardı. Böyle bir güç olmasaydı dünya hâlâ bataklık ve balta girmemiş ormanlardan ibaret olurdu. Savaşlarda zafer kazanıldığı duyulmazdı... Çar ve Kayzer ne taç giyerler, ne de tahttan inerlerdi. Uygar toplumlarda hangi işe yararlarsa yarasınlar, bütün şiddet ya da kahramanlık eylemlerinde aynalar gereklidir. İşte bu yüzden Napoléon da Mussolini de kadınların erkeklerden aşağı olduğunda bu kadar ısrarcıdırlar, eğer onlar aşağıda olmasalardı kendileri büyüyemezlerdi."

Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf'un 1928 yılında kapılarını kadınlara yeni yeni açmakta olan Cambridge Üniversitesi'ndeki kız öğrencilere hitaben yaptığı bir konuşması üzerine şekillenmiştir. İngiltere'de kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmelerinden bir yıl sonra yayımlanan kitap o tarihten günümüze feminizm tartışmalarının locus classicus'u olageldi. Jane Austen ve Charlotte Brontë'den, kadınların niçin bir Savaş ve Barış yazamadıklarına; Shakespeare'in hayali kız kardeşinden bugün de tartışılmaya devam eden kadının yoksulluğu ve namusu başlıklarına, hatta yaratıcılığın doğasına kadar uzanan geniş bir yelpazede kalemini özgürce oynatan Woolf, kadınlara edebiyat alanında bir çıkış yolu gösteriyor.

"Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır," diyen Virginia Woolf'un sesi, aradan geçen sekseni aşkın yıla rağmen gücünü ve etkinliğini koruyor.


Yorum

  Kendine Ait Bir Oda.. yorum yapması çok zor olan bir kitap, ne desem bilemiyorum açıkçası. O incecik kitap 128 sayfa içinde yüzyılların kadın tarihini ve incelemesini barındırıyor ve içinize öyle bir işliyor ki söyleyebilecek kelime bulamıyorsunuz bu kitabın üstüne.  Yıllar önce yazılmasına rağmen hala geçerliliğini koruyan ve daha uzun zaman güncelliğini koruyabilecek bir kitap..

  Virginia Woolf, kadın ve kurmacanın arasındaki ilişkiyi incelemek üzere kitaba başlıyor ama tüm kadınlık tarihine dokunuyor hemde bir çok erkeğin bu konudaki düşüncelerini de kitabındaki sayfalara ilmek ilmek örerek. Yazar olguları, gerçekleri ve potansiyelleri çok güzel, çok çarpıcı bir şekilde değerlendiriyor ve okudukça algınız genişliyor.
  Kitap hakkında uzun uzun konuşmak isterim ama bu konuşulması değil, okunup anlanması gereken bir kitap. Okuyun, yazara kulak verin ve kendi fikirlerinizi oluşturun. :)

Dipnot: Kitabı okurken Jane Austen, Charlotte Bronte gibi yazarların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ve çok net bir şekilde kavradım, bu yüzden çok geçmeden onların değerli eserlerini okuyup hak ettikleri saygıyı gösterebilmek istiyorum.

Puanım


Kitap Hırsızı - Markus Zusak | Kitap Yorumu



Orijinal Adı: The Book Thief
Seri: Yok
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 574
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.36  ( 1,212,933 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Hiç Kimse Sıradan Değildir'in yazarı Markus Zusak'tan tüm dünyada büyük yankı uyandıran sıra dışı bir roman.Nazi Almanyası'nda geçmekte ve son derece yoğun bir şekilde bu tarihte alınan notlar ile birlikte ölüm anlatılmaktadır. II. Dünya Savaşı'nın dorukta olduğu bu günlerde, bir üvey anne ve baba ile birlikte yaşayan genç kızın, evlerine sakladıkları genç ile aralarındaki ilişki anlatılır. İlk olarak 2005 yılında yayınlanan kitap pek çok ödül kazanmış ve 230 hafta boyunca New York Times En Çok Satanlar listesinde yer almıştır


Yorum

  Herkese merhaba! Bu ara ne istediğim gibi kitap okuyabiliyor ne de bloga uğrayabiliyorum, çağımızın en büyük sorunu zaman yetmezliği sanırım. Ne yapsak da yetmiyor.

  Kış Şenliği sayesinde evdeki kitaplarımı eritmeye çalışıyorum bunlardan biri de Kitap Hırsızı. Ne zamandır okumak istiyordum ancak yeni vakit bulabildim. Bu zamana kadar bekletmeseydim keşke dediğim kitaplardan oldu kendisi.



  Kitap II. Dünya Savaşı sırasında Almanya'da geçiyor ve küçük kitap hırsızı Liesel ve oun yaşadığı Himmel sokağındaki diğer insanların hikayesini konu alıyor. Kitabın konusu çok farklı değil ya da bulunduğu ortam, benzeri romanlardan pek farkı yok bu yönde. Ancak bu kitabı bu kadar özel ve eşsiz kılan karakterleri ve kendine özgü olan anlatım tarzı.

  Kitaptaki her karakter gerçekten çok iyi kurgulanmıştı, hepsi bir şekilde gönlünüzde yer sahibi oluyor ve onlarla yaşamaya başlıyorsunuz. Liesel, Rudy, Hans, Max ve diğerleri.. Hepsi mükemmel karakterlerdi, iyi ya da kötü olarak mükemmel değil, tamamen hayatın içinden, tamamen doğal ve kendinizi bulduğunuz ya da olmak istediğiniz karakterler. Bu arada sizi bilmem ama ben Hans Hebermann'ı okudukça aklıma Harper Lee'nin Bülbülü Öldürmek kitabındaki Atticus geldi ki o da benim en sevdiğim kitap karakterlerinden biridir.
(Bülbülü Öldürmek'in kitap yorumuna buradan ulaşabilirsiniz. Hep Atticus'tan bahsetmiştim. :D)

  Kitap Hırsızı çok yüksek tempolu, hop diye okunan bir kitap değil belki ama içinden çıkmak da hiç kolay değil. Ben üstüne fazla konuşmak istemiyorum bence bu kitabı okuyun ve kendiniz görün. :)

Küçük bir dipnot: Ben yazarın daha önce Hiç Kimse Sıradan Değildir adlı kitabını okumuş ve sevmemiştim, biraz tereddütlüydüm o yüzden ama tereddüdüm tamamen boşa çıktı.

Puanım


11 Mart 2017 Cumartesi

Bir Kitap - Bir Albüm Önerisi: Cesur Yeni Dünya | Öneri Atölyesi



Herkese merhaba! Bugün Cumartesi önerimiz baya geç saatlere kaldı, kusura bakmayın anca yazmaya oturabildim. :)

  Bu hafta önerimiz bir kitap ve bir albüm; Brave New World, Türkçe'si ile Cesur Yeni Dünya. Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley'in meşhur anti-ütopyası, baş yapıt niteliğinde bir kitap. Alanında en iyilerden ve Brave New World, kitapla aynı adı taşıyan Iron Maiden albümü, oda alanında en iyi albümlerden. En azından Sümeyye ve ben hem kitabı hem albümü çok severiz.

  Cesur Yeni Dünya, (kitap olan), Ford'dan yaklaşık 600 yıl sonrasını konu alıyor. Dünya tek devletin hakimiyetindedir, insanlar programlanarak ve kaderleri belli şekilde dünyaya gelmektedir. Aile yapısı ortadan kalkmış, insanlar yapay ortamda üretiliyor, programalanıyor ve baştan belirli olan hayatlarına adımlarını atıyorlar. Huxley, anti-ütopyayı çok farklı bir biçimde ele alıyor, alışkın olduğumuz baskıcı devlet ve özgür olmayan insanlar yerine, aşırı özgür, insani değerlerin çok farklı olduğu, kısıtlamaların olmadığı, hedonist bir yaşam biçiminin hakim olduğu bir distopya kurgulamış.

  İlk baş dünya şaşırtıcı ve uzak gelse de kitabı okudukça fark edşyorsunuz ki Huxley, yıllar önceden dünyanın gidişatını çok iyi gözlemlemiş ve doğacak sonuçları çok iyi analiz edebilip bunu kitabında belirtmiş. Kitabı okumak yetmiyor insana, bu kitap yavaş yavaş hazmedilip her sayfasına ayrı bir ilgi ile yaklaşılması gereken kitaplardan. Öyle sıradan bir roman hiç değil. Okuyup, hazmettikten sonra ise bir daha eskisi gibi olmuyorsunuz, kitap temiz havanın içinizi açması gibi beyininizi açıyor resmen. Kitabın her satırı planlanarak yazılmış, içindeki isimler, yaşam tarzı, karakterler... Tanıtımı yapılacak bir kitap değil bu alın okuyun, sevmeseniz de okuyun, yazarın anlattıklarının, öngörüsünün ne kadar doğru olduğunu kendi hayatınızda da göreceksiniz.



  Brave New World adlı albüme gelirsek, metal müzik seven herkes az çok Iron Maiden'ı bilir. Yazar gibi İngiliz olan grup yazarın kitabından ilhamla Brave New World şarkısını yazmış ve albümlerine bu ismi vermiştir. Sizi bilemeyiz ama albüm kesinlikle dinlenmeye değer. :) Umarız hoşunuza gider. :)

Albümün tamamını da buradan dinleyebilirsiniz;



  Bir önerinin daha sonuna geldik dostlar, albümü bilemem ama kitabı mutlaka okuyun, okuduysanız bir kez daha okuyun. Bizde ikinci kez okumayı istiyoruz ve kitap kesinlikle buna değecek nitelikte. :)

2056: İsyan (Slated #3) - Teri Terry | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Shattered
Seri: Slated #3
Önceki Kitap: 2055: Büyük Hesaplaşma
Yayınevi: Altın Kitaplar
Sayfa Sayısı: 320
Baskı Yılı: 2014
Goodreads Puanı: 4.26  (6,624 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Merkezi Koalisyon tarafından hafızası silinen Kyla geçmişin şiddet dolu anılarıyla baş etmeye çalışırken, diğer yandan da bir çıkış yolu bulmaya çalışmaktadır. Sonunda, direnişçi grupların yardımıyla, ölmesini isteyen yetkililerin elinden kurtulup, sahte bir kimlikle geçmişini aramaya başlar. Ama ümitsizce aradığı gerçek, onun tahmin ettiğinden çok daha fazla şaşırtıcıdır.

Yorum

  Herkese merhaba. :) Bugün son zamanlarda okumadığım bir türle karşınızdayım; genç-yetişkin distopya. Yaklaşık üç yıl önce bu serinin ilk iki kitabını okumuş ve sevmiştim son kitabı okumaya karar vermiştim ama yeni okuyabildim.

  Seriden genel olarak bahsedecek olursam, (çoğu ayrıntıyı unutmuşum bunu okurken anımsadım); seri 2054 yılında başlıyor, dünya daha farklı bir yer. Baş karakterimiz Kyla'nın bulunduğu ülkede distopik, baskıcı bir rejim söz konusu. Erken yaşta suç işleyen çocuklar programlanıyor, anıları siliniyor ve beyinlerine takılan bir çiple de sürekli kontrol ediliyorlar. Hükumet her hareketlerini izliyor. Kyla'da bu programlanmışlardan biri, yalnız onun diğerlerinden bir farkı var ve o seri boyunca bu farkın peşinden koşuyor ve ne olduğunu anlamaya çalışıyor.

  Yazar iyi bir fikir üzerine yola çıkmış ve iyi karakterler kurgulamış yalnız bundan sonra işler o kadar da iyi gitmiyor. Genç yetişkin edebiyatın, tek noktaya takılıp kalmak gibi bir sorunu var. Yazarlar güzel fikirler buluyorlar ancak bunu işlerken tek bir şeye odaklanıyorlar ve o güzelim fikri heba ediyorlar. Ki genelde odak noktası serideki imkansız aşklar oluyor. Bu seride odak noktası aşk değildi, Kyla'nın geçmişi idi, tabii aşka da odaklandı ama diğer genç-yetişkin kitaplar kadar değil. İşte yazarımız kızımızın geçmişine odaklanırken oluşturduğu dünyayı ve o dünya ile ilgili her şeyi geri plana atıyor bu da kitabın kısır bir döngüye girmesine ve yüzeysel olmasına sebep oluyor ne yazık ki.

  Serinin ilk iki kitabını okuduğumda çok sevmiştim, bunda en büyük etken seride yazarın psikolojiden de yararlanmasıydı, işin içine psikoloji girince beni tavlamıştı. :D O zamanlar bu türde çok kitap okumadığım içinde güzel gelmişti ama son kitabı okurken keyif almadım, daha çok istemdışı olarak hatalara ve serideki boşluklara odaklanmış oldum. Yazar baş karaktere çok inanılmaz, çok şaşırtıcı bir geçmiş oluşturayım derken ortalığı biraz dağıtmış, yok artık dedirten(iyi anlamda değil), mantıksız bir geçmiş oluşturmuş. Keşke okuru şaşırtmaya bu kadar odaklanmasaymış da oluşturduğu dünyayı mantık çerçevesinde geliştirseymiş, aynı şekilde tek karakter odaklı bir kitap yazmak yerine diğer karakterlere de daha fazla değinse seri daha hoş olurmuş.

  Seri bu kitapla son buldu ve 8 belki daha çok da ödül almış. Kötü bir seri değil kendi sınıfında ama bu kadar ödül almasına da şaşırmadım değil. Serinin sonuna gelecek olursak yazar biraz oldu bittiye getirdi her şeyi, hani hızlı biten dizilerde son bölümlerde her şey bir anda olur, her şey açığa kavuşur ya bunda da öyle oldu, çarçabucak onlarca soru cevaba kavuştu. Yazar sonu genel anlamda peri masalına çevirmiş, ancak sonda esas kız ve esas oğlan ile ilgili yaşanan gelişme konusunda gerçekçi davranmıştı.

  Uzuun bir yorum oldu, kusuruma bakmayın. :) Seri genel anlamda güzel, genç yetişkin distopya türünden hoşlanıyorsanız tercih edebileceğiniz bir seri, hatta bu türde okuduğum diğer bir çok seriden daha iyi. Eğer genç-yetişkin edebiyatıyla aranız yoksa seriyi önermem benim gibi sıkılabilirsiniz.

Puanım

2 verecektim ama kendi türünde iyi olduğu için 3 veriyorum.



7 Mart 2017 Salı

Mülksüzler - Ursula K. Le Guin | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: The Dispossessed
Seri: Yok
Yayınevi: Metis Yayıncılık
Sayfa Sayısı: 328
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 4.18  (49,356 Oy)

Arka Kapak Yazısı

Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor. İsimlerini toplumlarının kurucusu olan Odo'dan alıyorlar; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı.

Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin'in, Goldmann ve Goodman'ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlakî ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır. – Ursula K. Le Guin

"'...Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.' Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı."

Yorum

  Ursula K. Le Guin'i Yerdeniz Serisi ile tanımış ve çok sevmiştim, sonra Her Yerden Çok Uzakta adlı kitabını da okumuş beğenmiştim. Mülksüzler'in distopya türünde olduğunu da öğrendikten sonra kesinlikle okumalıyım diye karar vermiştim ve biraz geç kalsam da nihayet okuyabildim.



  Kitap iki farklı dünyayı anlatıyor; Anarres ve Urras. İki gezegende birbirinin ayı. Urras'tan yıllar önce Anarres'e gelen Odocular burada kendilerine Urras'takinden çok farklı bir hayat kurmuşlardır.

Yaşamın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor. 

  Anarres anarşizmin hayata geçtiği sosyalizmden izler taşıyan bir gezegen ve halkın yaşam biçimi de pragmatik. Her şey olması gerektiği kadar ve olması zorunlu olduğu için, lüks ya da aşırılık yok. Herkes eşit, herkes özgür. Urras ise tam zıddı kapitalizmin hüküm sürdüğü bir gezegen, bizim dünyamızın bir yansıması.

-"Bize kimin yalan söylediğini düşünüyorsun?"
-"Kim mi, kardeşim? Kendimizden başka kim olabilir ki?"

  Bu iki dünya arasında da Shevek adlı bir fizikçi ve onun idealleri var. İki dünyayı da Shevek'in gözünden tanıyoruz. Annaresli, insana sadece insan olduğu için değer veren Shevek'in gözünden kapitalist sistem nasıl görünüyor siz tahmin edin! Yazarın kitapta flashbacklerden yararlanması ise çok zekice idi, bu hem kitaba ayrı bir lezzet katmış hem de sizi kitaba daha çok çekiyor.

  Kitap 1974 yılında yazılmış ve yazar ortaya gerçekten çok güzel bir iş çıkarmış. Yazarın anarşizme olan bakış açısını paylaşmasam da kitaptan öğrendiğim çok şey oldu ve insanı bir kez de Ursula Guin'in gözünden okumuş oldum. Kitaptaki çoğu detay çok zekice, bunu aslında okudukça görebilirsiniz. Kitabın ikinci kez okumayı kesinlikle hak eden bir tarafı var, ileride bir daha okumayı düşünüyorum eminim ki kitapta gözden kaçırdığım çok detay var.

Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. 

  Son olarak, hiç şüphesiz kitabın beni en etkileyen kısmı ise sahipliler-özgürler ayrımı oldu. Hepimiz kendimizi özgür sanan ama sahip olduğumuzu sandığımız şeylerin kölesi olan sahiplileriz. mülkiyet özgürlük değil tutsaklık getiriyor ne yazık ki. Bizi tutsak eden gereksiz her şeyden kurtulup özgür olabilmemiz dileğiyle, sağlıcakla kalın kitap dostları. :)

Alıntılar

Bazı insanlarda otorite içkindir; bazı imparatorların gerçekten yeni giysileri vardır. 
Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. 
Yirmi yaş dolaylarında öyle bir an vardır ki, yaşamın geri kalan kısmı boyunca ya herkes gibi olmayı, ya da farklılıklarını erdeme dönüştürmeyi seçmen gerekir. 
Barışa yalnız barış yoluyla ulaşılabilir, yalnız adil eylemler adalet getirebilir.
Yaşamın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor. 
Eğer bir şeyi bütün olarak görürsen hep güzelmiş gibi görünür. 
Balığı tanımak için yüzmeye, yıldızı bilmek için parlamaya gerek yok. 
Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur. 
Gerçek kardeşlik -paylaşılan acıda başlıyor. 
-"Sevgi, acının içinden geçme yollarından yalnızca biri, bazen yanılıp ıskalayabilir. Acı hiçbir zaman ıskalamaz. Ama bu yüzden ona dayanma açısından pek seçeneğimiz yok. İstesek de istemesek de katlanmak zorundayız. "
-"Ama katlanmıyoruz! Yüz kişiden biri, bin kişiden biri sonuna kadar gidiyor, ta en sonuna kadar. Geri kalanlar ya mutluluk taklidi yapıyor, ya da duyarsızlaşıyor. Acı çekiyoruz ama yeterince değil. Bu yüzden boş yere acı çekiyoruz." 
-"Bize kimin yalan söylediğini düşünüyorsun?"
-"Kim mi, kardeşim? Kendimizden başka kim olabilir ki?"

Puanım

8.5


Sessiz Saatler - Gaëlle Josse | Kitap Yorumu


Orijinal Adı: Les heures silencieuses 
Seri: Yok
Yayınevi: Sel Yayınları
Sayfa Sayısı: 106
Baskı Yılı: 2012
Goodreads Puanı: 3.62  (55 Oy)

Arka Kapak Yazısı


17. yüzyılda Hollandalı ressam Emmanuel De Witte oturma odasında klavsen çalan sırtı dönük bir kadını resmeder. 21. yüzyılda Fransız yazar Gaëlle Josse resimdeki kadının hayatını kurgular. Ona bir isim, bir ev ve içinde fırtınalar kopan bir kalp verir.

Magdelana Van Beyeren varlıklı bir adamın kızı olmasına rağmen o dönemde kadınların ticaretle uğraşması hoş görülmediği için çalışma hayatına giremez. Evlendiğinde kendisini eve hapsolmuş bulur. Yaşamı artık çocuklarını yetiştirmek ve bireyselliğini gizlemekten ibarettir. Tekdüze geçen günleri eşinin bir gün kendisine yaptığı açıklamayla farklı bir boyut kazanır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Yorum

  Herkese merhaba! Şu sıra bilgiayarımla ilgili bazı sıkıntılar yaşadığım için ne blogla uğraşabildim, ne de takip ettiğim bloglara bakabildim. Sorunun artık çözüldüğünü düşünüyorum ve hemen klavyenin başına geçtim. :)



  Sessiz Saatler, Emmanuel De Witte adlı bir ressamın çizdiği bir resmin Gaelle Josse tarafından "acaba bu resmin hikayesi nedir" fikri ile yola çıkarak yazıya dökülmüş bir kısa roman. Resimde gördüğünüz gibi sırtı dönük klavsen çalan bir kadın oturuyor. Yazar bu kadına bir hayat kurgulamış ve kadının ağzından kelimelere dökmüş.

  Fikir çok hoşuma gitti, zaten kitaba beni çeken de bu oldu. Daha önce bu şekilde yazılmış bir kitabı okuduğumu hatırlamıyorum. Yazar klavsenli kadına oldukça iyi bir hayat kurgulamış. 17. yüzyılın Avrupası da bu hikayenin satırlarında kendine yer bulmuş.

  Yazarın dili ve kurguladığı hayat fena değil, zaten yazarın ilk romanı imiş, çok ustaca şeyler beklemeye de gerek yok. Bir kadının, çalışma hayatından koparılıp çocuklarına ve evine kendine adayan bir kadının hayatını okuyoruz ve yazar bunu genel olarak çok güzel aktarmış. Yalnız sona doğru yazarın hikayeye kattığı unsurları hem gereksiz hemde hikayeyi bozan küçük detaylar olarak gördüm.

  Ben kitabı bir oturuşta okudum, kitabın pek ara ara okunacak havası yok bir seferde okursanız daha etkileyici olacağını sanıyorum. Zaten 100 sayfa kadar, çok zorlamayacaktır. Hoş ve biraz da farklı bir şeyler okumak istiyorsanız tercih edebileceğiniz bir kitap. İyi Okumalar. :)

Alıntılar

İçimizde nice anılar, nice düşünceler barındırıyoruz ama bunları duyan yok, yüreğimiz de içinde bunları taşımaktan tıkanacak gibi oluyor. 
İnsanın yazgısı bir anda belirlenir ve bir yaşamın tüm akışı buna bağlı olur. 
Çoğu zaman sözcükler düşüncenin önüne geçer ve onları durdurmakta çok geç kalırız; okları yaralamıştır yaranın kapanması da zaman alır. 
Zamanla dünyanın acıları insanın yüreğine dert oluyor, öyleyse var olan acılar için bir şey yapamıyorsak, hiç olmazsa bunlara başka acılar eklememeye çalışalım.

Puanım


6 Mart 2017 Pazartesi

Şimdi ve Daima - Ray Bradbury | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Now anf Forever
Seri: Yok
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 312
Baskı Yılı: 2010
Goodreads Puanı: 3.66  (1.675 Oy)


Arka Kapak Yazısı
  Şimdi ve Daima, bilim-kurgunun en büyük isimlerinden Ray Bradbury'nin, bambaşka dünyalara ait iki kısa romanını bir araya getiriyor.

  Leviathan '99, Herman Melville'in Moby Dick'inin şaşırtıcı, usta işi bir uyarlaması niteliğinde. Kaptan Ahab'ın yerini çılgın bir uzay gemisi kaptanı, Beyaz Balina'nınkini de dev bir kuyruklu yıldız alıyor. Ray Bradbury, Moby Dick'in anafikrini olduğu gibi koruyarak, insanoğlunun tutkularının sınır tanımazlığını uzayın derinliklerine taşıyor.

  Bir Yerlerde Bir Müzik Çalıyor ise, bambaşka bir coğrafyaya götürüyor bizi. Amerika'da gizemli bir kasabayı ziyaret eden bir gazeteci, yaşamın ve zamanın anlamını yeniden keşfeder. Ancak bu keşifle birlikte, kaderini belirleyecek bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Bu benzersiz anlatıda, Bradbury'nin şiirsel üslubu, olayların büyüleyiciliğinden geri kalmayarak, mistik bir hava yaratıyor.


Yorum
  Fahrenheit 451'den sonra Bradbury'i çok sevmiş, Yakma Zevki, Mars Yıllıkları ve Dövmeli Adam'ı okumuştum. Yazarın bu dört kitabını da çok beğenmiştim. Genelde öykülerden oluşan kitapların hepsi dolu dolu , her öykünün size vereceği bir mesajı mutlaka var. Öykü türünü pek tercih etmesem de Bradbury'nin öykülerini ve öykülerindeki mesajları okumayı seviyorum. Bu yüzden Şimdi ve Daima'yı tereddütsüz aldım.

  Kitabın içinde iki kısa roman yer alıyor. Yazar her zamanki gibi bilim kurgu türünde yazmayı tercih etmiş. İlk kısa-roman, uzayda ve 2099 yıllarında geçiyor. Diğeri ise 20. yyın ikinci yarısında Amerik'da. Açıkçası ben iki hikayeyi de sevemedim, bir türlü kitaba ısınamadan kitap bitti. Özellikle de ilk hikayeden oldukça sıkıldım, yazarın sevdiğim tarzını bu kitapta bulamadım. hikayelerin derin anlamlı ana fikirleri yoktu ve özellikle uzayda geçende yaşanan olayları saçma buldum. Uzaylı şeylere hiçbir zaman ısınamayacağım sanırım.

  İkinci hikaye daha iyiydi, yazarın o ham madde ile daha güzel şeyler yapmasını beklerdim ama olmamıştı. Yine de fena değildi, zaman zaman çok güzel noktalara değiniyor.

  Genel olarak kötü bir kitap olmasa da Bradbury için oldukça basit bir kitaptı, biraz hayal kırıklığına uğradım ne yalan söyleyeyim. Bu kitabı okuyun da okumayın da demem ama Bradbury okuyacaksanız, Fahrenheit 451, Mars Yıllıkları gibi kitaplardan başlayın. Onlar gerçekten çok güzel eserler. İyi okumalar. :)


Alıntılar
Günü yaşa, anın tadını çıkar.
Bir kitap seç. Bir yaşama yelken aç.
Gelecek içinde bulunduğumuz andır.
Silinip gitmeden önce bir görüntüyü belleğine iyi yerleştir.

Puanım
 

4 Mart 2017 Cumartesi

Blog Önerisi #1 - Mutlaka Takip Edilmesi Gereken 10 Blog | Öneri Atölyesi

 

    Herkese iyi hafta sonları! Bugün günlerden cumartesi ve bizim öneri günümüz. Öneri yazıları yazmaya da ayrı bayılıyorum yahu. Hele ki bu hafta Esma ile öyle güzel bir konu seçtik ki bayılmamak elde değil: Bloglar. Diğer bloglarda da özellikle Deep Tone'un blogunda rastladığınız "Bloglardan Seçmeler" temalı bir yazıyı bizde yazalım dedik. Bu hafta önerilerimizde takip edilesi, çok güzel blog ve bloggerlardan bahsedeceğiz. Şimdilik 10 adet blogu ele aldık. Zamanla diğer haftalarda teker teker diğer bloglardan da bahsedeceğiz. Ancak bu hafta yazımızda yer veremediğimiz bloggerlar lütfen alınmasın, hepsini seviyor ve emeklerine saygı duyuyoruz. Ama 10 tane diyince aklımıza gelen en çok takip ettiğimiz 10 taneyi seçerken bayağı zorlansak da şimdilik bu 10 blog ile başlayalım dedik. Bu bloglar hangileri imiş gelin hep birlikte görelim o halde:

Sule Uzundere Blog
1)Hayata Dair Herşey - Şule Uzundere
  Sevgili Şule ablamızın blogunu duymayan görmeyen kalmamıştır herhalde. Kendisi son derece aktif bir blogger. Blogunda hayata dair her şeyi bulabilirsiniz. Ağırlıklı olarak kitap yorumları paylaşsa da blogunda bundan çok daha fazlası var. Üstelik her ay yaptığı çekilişler ile takipçilerine 5'er kitap gönderiyor. Böyle de gönlü geniş, cömert bir insan. Sizde bu kültürlü, kitap sever ve cömert blogger ablamızın blogu ile tanışmadıysanız tek yapmanız gereken tıklamak. :)

öneri makinesi ile ilgili görsel sonucu
2)Öneri Makinesi
  Bu blog ile ilgili denilecek o kadar çok şey var ki nereden başlayacağını bilemiyor insan. Bloguna tıkladığınız anda kendinizi onun rengarenk, cıvıl cıvıl dünyasında buluveriyorsunuz. Blogunu belli bir konu ile de sınırlandırmamış üstelik. Sinema ve filmlerden kitaplara, eleştiri yazılarından challangelara, kişisel yazılardan hikayelere, konser ve vizyonda neler var haberlerine dek her şeye blogunda genişçe yer veriyor. Birde kaliteli müzikler ve harika gifleri ile o yazıları taçlandırması yok mu? Daha fazla anlatmayacağım buraya tıklayın da neyden bahsettiğimi kendiniz görün isterseniz. ;)

Devrik Cümleler
3)Devrik Cümleler
   Severek takip ettiğim, yazılarını severek okuduğum, kitaplar ve filmler hakkındaki görüşlerini oldukça önemsediğim, bir etkinlik /mim vs olsa aklıma ilk gelen bloglardan birisi de Devrik Cümleler. Nedenini blogunu takip edenler bilirler. Kitaplar konusunda çok güzel tespitleri var, filmler konusunda tam bir seçici geçirgen ve kaliteli ile kalitesiz eseri çok güzel ayırt edip yorumlayabiliyor. Takipçilerine de oldukça önem veren, yorumlarıyla da sıcacık bir blogger kendileri. Mutlaka takip edilmesi gereken bir bloga sahip. Kaçırmayın derim. İşte bu da blogu; https://devrik-cumleler.blogspot.com.tr/

Fotoğrafım
4)Sadece N.G
  Aslında onun "Gazeteci N.G" blogundan bahedecektim çünkü onu ilk o blogla tanıdık ama o sayfayı kapatıp yeni bir blog açtığı için bu bloguna ithafen yazmayı daha uygun buldum. Ama o bloguna da mutlaka uğrayın derim çünkü mutlaka okunması gereken harika yazıları var. Bu bloggerımızı takip etmeye karar vermek için rastgele bir yazısını okumanız yeterli. Orada olaylara, güncel konulara, dünya gerçeklerine bakışını, bunları güçlü edebi kalemiyle gündelik dilin samimiyetini harmanlayarak okuyucuya aktarışını görüp de blogunu beğenmeyecek kişi tanımıyorum. Zaten özgün bir blogger ve kendine özgü bir dili, kendine özgü bir dünyası var. Bazen karamsar, bazen kasvetli ama bir o kadar da gerçekçi, bazen eğlenceli bazen ise düşündürücü yazıları ile insanın iç dünyasını sorgulatan cinsten bir blogger. Hatta bence yazar filan olsa kitapları deli gibi okunurdu. Üstelik her yazısının sonuna serpiştirdiği mükemmel şarkıları var ki, bir parça da o şarkılar eşliğinde okuduğum için bu kadar takip ediyorum diye bir itirafta bulunsam ayıp olmaz umuyorum. :) Lafı fazla uzatmadan sizi şuraya alalım. :)

hikaye kalpli kadın ile ilgili görsel sonucu
5)Hikaye Kalpli Kadın
   Ölmeden önce mutlaka en az bir kez de olsa okunması gereken bloglardandır kendileri. Şahsen ben geçen sene tanıştım. Bu kadar geç tanıştığım için bir hayli üzülüyorum vaktim de olmuyor ki taa en eski yazılarına kadar okuyabileyim. Kitaplarımı zor yetiştiriyorum. :( İsminden de anlaşılacağı gibi bu güleryüzlü bloggerımızın çok güzel bir kalbi var ve bu kalbinden çıkan düşünceler kalemine öylesine güzel dökülüyor ki hikayelerini okumaya doyamıyorsunuz. Bizzat kendi ilham perileriyle yazdığı güzel hikayeleri, şiirleri var. Hikayelerini bölüm bölüm yayınlıyor ve öyle heyecanlı oluyorlar ki sonraki bölümü bir an önce yayınlasa da okusak diye sabırsızlanıyor, hikayelerin devamını merakla bekliyorsunuz. Sadece bu mu? Elbette ki değil. Aynı zamanda dizi yorumları, film yorumları, kitap eleştirileri, blog önerileri, denemeler ne ararsan var bu blogda. Çok işlevsel ve özgün bir blog kısacası. Buraya tıklayarak Hikaye Kalpli Kadın'ı tanıyıp, hikayeleriyle kendinize yeni bir kapı açabilirsiniz. :)


6)Daha Mutlu Yaşam 
   Bu blogger ablamız da severek takip ettiğim ve yazılarını, kalemini çok beğendiğim bir blogger. En güzel tarafı bir ablamız olarak yazılarında bize yol göstermesi, deneyimleriyle bizlere örnek olması, yazılarındaki kültürel güzellikler ile her yazısını okuduğunuzda eskisine nazaran daha bilgili ve bir şeyler öğrenmiş biri olarak blogdan ayrılmanız. Ağırlıklı olarak bilimsel ve kültürel, bilgilendirici yazılar paylaşıyor bloggerımız. Gerçek hayatla iç içe, bilimsel gerçeklerle örülü, her okuduğunuzda size bir şeyler katacak yazılar arıyorsanız bu blogu ziyaret etmeden geçmeyin derim. Blogda insan psikolojisinden, günümüz toplumunda bozulmalara, hastalıklardan, insanın iç dünyası ile ilgili gerçekliklere dair her alandan güncel bilgiler veren yazılar mevcut. Üstelik bunları yaparken bloggerımız zaman zaman kendi hayatıyla ilgili tecrübelerden  bahseden yazılar veyahut insanı düşündüren felsefik düşünce yazıları da paylaşarak bloguna ayrı bir renk katıyor. Blog yazılarında kullandığı resimler ve karikatürlerde ayrı bir renk, bir büyü katıyor bloguna. Bir yandan kültürlenip, öğrenirken diğer taraftan eğlenmek istiyorsanız ne duruyorsunuz? Tık Tık :)
mürekkep izleri.
7)Mürekkep İzleri - River
    Çok tatlı, hayat enerjisi dolu bir bloggerdır kendileri. Tam bir anime hayranıdır. Eğer bir anime izlemek ister de kararsız kalırsanız şüphesiz tek adres bu blogdur. Demedi demeyin! Yazılarında, challangelarında anime aşkını, onları yorumlayış biçiminden anlarsınız zaten. Üstelik mangalar ve çizgi romanlar içinde vazgeçilmez bir adres olduğunu söyleyebilirim. Şahsen o tür bir eser okumak veya izlemek istediğimde onun blogundan kopya çektiğim doğrudur. Asla da yanıltmaz, hayal kırıklığına uğratmaz önerdikleri. Kaliteli diziler izler, film önerileri isterseniz yine güzel bir adrestir. Üstelik çekinmeden istediğiniz konuda danışabileceğiniz, yorumlarda bile insana değer verdiğini gösteren, eğlenceli, kafa dengi bir arkadaştır da. Öyle de bir blogger. Şımartılmayı hak ediyor bu anime canavarı. :) Neyse kendisiyle tam şuradan tanışabilirsiniz sevgili arkadaşlarım. :)


8)Belle'nin Kütüphanesi
   Öhöm öhöm! Bakın burada kimler varmış? Rengarenk dünyası ve kendinizi bambaşka bir yerde hissedeceğiniz pırıl pırıl bloguyla sevgili Belle'mizi unutmak olur mu? O adeta bir sanal kütüphane, adeta bir kitap kurdu. Onu görünce ben kendime kitap kurdu demeye utanıyorum. Çerez gibi yutuyor kitapları kendileri maşallah. :D Bir yazar tanımak isterseniz, yahut bir yayınevi, yahut bir kitap hakkında bir fikir edinmek isterseniz gözünüz kapalı güvenebileceğiniz bir blogdur. Benim okumadığım bir kitap olup da yorumları merak edersem, ilk onun arama çubuğunda aratırım mesela. İsabetli görüşleri vardır kitaplar hakkında. Üstelik yeni çıkacak kitaplardan, çevirisi tamamlanmış kitaplardan bu blog sayesinde haberim oluyor. Romantik kitaplar konusunda zaten ilk adres olarak belirtmeme bile gerek yok. Üstelik iyi de bir blog arkadaşıdır. Yorumlarda sıcaklığını, samimiyetini hissetmemek mümkün değildir. Sevilesi bir blog ve sevilesi bir blogger. İsterseniz buyrun kendiniz bakın. =>http://belleninkutuphanesi.blogspot.com.tr/


9)Kağıttan Dünyam - İlkay Özgür
   İsmi gibi peri masalları tadında bir blogu var. Rengarenk, cıvıl cıvıl, eğlenceli, yönlendirici. Kağıttan dünyasında öyle güzel kitap koleksiyonu var ki her kitap yorumunda kitapları okumuş kadar oluyorsunuz. Yazılarında samimi diliyle insanın okudukça okuyasını getiriyor. Blog yazılarını hiç sıkılmadan, keyifle okuyorum İlkay'ın.  Üstelik de vefalı bir blogger kendi yazılarına verdiği önem kadar sizin yazdıklarınıza da önem verir, yazdığım yazılardan yorumlarını eksik etmedi şimdiye kadar sağolsun vefalı kuzum benim. :) Ve cidden kaliteli yazarların kaliteli eserlerini okur, öyle boş kitap okumaz. Ne bileyim Jack London'lar, Marquez'ler falan. Üstelik eğlendirici hoş filmler, diziler arıyor da ne olsa diye kara kara düşünüyorsanız film ve dizi önerileri konusunda da İlkay'a güvenebilirsiniz. Şahsen ben öyle yapıyorum. Kısacası göz alıcı bir bloga sahip. İnanmıyorsanız tıklayıp kendi gözlerinizle görün. ;)

SADE VE DERİN
10)Sade Ve Derin - Deep Tone
   En sona bıraktım diye kızmayın. Bitiriş vuruşunu iyi yapmak istedim. Onu ve blogunu ve kitaplarını tanımayan yoktur heralde. Zaten biz bloggerlar birbirimizi keşfetmeden birçoğumuzu birbirimize kazandıran da işte tam bu bloggerımızdı. Öylesine cıvıl cıvıl, öylesine enerjik, öyle eğlenceli bir blogger ki sadece tek bir yazısını okumanız içinizdeki kara bulutların dağılması için yeterli. Üstelik oldukça insan canlısı. Tüm takipçilerini çok seviyor ve her birine verdiği değeri de açıkça gösteriyor. Eğlenceli, sempatik olduğu kadar da zekidir kendileri. Kalemi de kuvvetlidir. Öyle ki bir sürü kitabı var piyasada. Hemde "Deep Tone" takma adıyla. Gerçek kimliği gizemini koruyor hala. Coolluğunu yesinler. :D  Bloguna gelirsek öyle renkli ki, her şey var içinde. Bambaşka bir dünya gibi. Film önerileri, dizi önerileri, kitap önerileri, şarkı önerileri, blog önerileri ne ararsan var. Hepsini de kısa ve öz, okuyucuyu sıkmadan yazıyor. Zevkle takip edebiliyorsun. Ama şaşırmıyor değilim bazen bunca şeyi izlemeye, dinlemeye, okumaya, araştırmaya birde bunları yaparken kitap yazmaya nasıl fırsat buluyor, vakit yaratıyor diye. Çalışkan ve tutkulu olmak böyle bir şey herhalde. Tanıdığınız veya tanımadığınız diğer bloglarda neler olduğunu, ne etkinliklerin dolaştığını da bu blogdan öğrenebiliyorsunuz. Her blogu, her bloggerı onlara değer verip blogunda konuk ediyor, vefalı, tatlı bloggerımız. Takipçileriyle olan samimiyeti ve konuşmalarından sonra onu sevmemek elbette ki mümkün değil. Deep konusunda daha anlatacağım milyonlarca şey var ama susmayı ve sizi şuraya yönlendirmeyi tercih ediyorum. :)

   Şimdilik bu kadar. Bir sonraki öneri haftalarımızda yine blog ve blogger önerilerimize devam edeceğiz. Daha keşfedilmeyi bekleyen öyle güzel bloglar var ki. Şimdilik sadece 10 tanesini ele almak ile yetinebildik. (NOT: Sıralamanın bir önemi yoktur. Yukarıdaki tüm bloggerların yeri kalbimizde apayrı.) Beğendiğim bir şarkı ile de yazıyı sonlandırıyorum. Tüm bloggerlara gelsin. :) :)

2 Mart 2017 Perşembe

Milena'ya Mektuplar - Franz Kafka | Kitap Yorumu


Orijnal Adı: Briefe an Milena
Seri: Yok
Yayınevi: Panama Yayınları
Sayfa Sayısı: 400
Baskı Yılı: 2013
Goodreads Puanı: 4.04  (3.045 Oy)

Arka Kapak Yazısı

"Her şeye rağmen, mutluluktan ölünebiliyorsa, o zaman kesinlikle bu şekilde öleceğim. Ayrıca, ölüm döşeğindeki birisi, mutluluk sayesinde hayata tutunabiliyorsa o zaman ben de hayatta kalacağım."

"Aldığın çiçekler için çok üzgünüm, o kadar üzgünüm ki ne tür çiçekler olduğunu bile okuyamadım. Şimdi senin odanda duruyorlar. Eğer gerçekten odandaki gardırobun yerinde olsaydım, gündüz kendimi bir şekilde odanın dışına atar ve en azından çiçekler solana kadar salonda dururdum. Hayır, bu hiç de hoş değil. Ve o kadar uzakta ki her şey ama hâlâ odanın kapısının kolunu görebiliyorum, bana gözlerimin önündeki mürekkep hokkası kadar yakın."

"Seni seviyorum işte, budala, deniz dibindeki çakıl taşı nasıl sevilip, sarmalanır, ona bağlanılırsa ben de sana öyle bağlıyım."

"Yanımda yürüyordun, bir düşünsene, yanımdaydın!"


Yorum

  Herkese merhaba! Nihayet Milena'ya Mektuplar'ı bitirdim, bir kaç gün oldu ancak yorumu bugün yazabiliyorum. Kitap uzun zamandır elimdeydi ama mektuplardan oluşuğu için bir türlü okuyamamıştım. Kış Okuma Şenliği listemde olunca okudum nihayet.

  Kafka okuyan herkes bilir, Kafka çok başkadır, karakteristik bir kalemi vardır, kendine özgüdür ve kimseye benzemez diyebileceğimiz kadar farklıdır. Mektuplarında da onun bu farklı yönünü görebiliyorsunuz. Her mektubunda kendini belli eden o farklı üslubu ve zaman zaman melankoliye varan ruh hali kitabın her sayfasına hakimdi.

  Kitapta Kafka'nın Milena'ya gönderdiği mektuplar var, ne yazık ki Milena mektuplarını yok ettiği için onları okuyamıyoruz. Açıkçası bu durum mektuplara odaklanmayı zorlaştırıyordu, çünkü gelen yanıtları bilmeden başka başka satırlar okuyorsunuz ve hiç bilmediğiniz konularda cümlelerle ile karşılaşıyorsunuz. Ben kitabı okurken zorlandım, zaten mektup okumayı sevdiğim bir tür değil bir de tek taraflı olunca okumakta zorlandım, kitap günlere yayıldı, uzadıkça uzamış oldu. Zaman zaman da Kafka'nın karamsar ruh hali üzerime kara bulut gibi çöktü ve okumakta zorlandım.

  Kitabı bitireli bir kaç gün geçmiş olsa da hala net bir düşünceye sahip değilim. Kafka-Milena aşkına ben yeterince saygı duyamıyorum çünkü ortada yasak aşk var, burada ahlaki değerlerim ister istemez kendini gösteriyor. Her ne kadar Milena'nın kocası Milena'ya sadık olmasa da bu Milena'yı haklı duruma getirmiyor bence ve bu sırada Kafka'da nişanlı idi. Bunlar mektupları okurken beni sürekli rahatsız etti diyebilirim. Kitabın sonunda Milena'nın Max Brod'a yazığı mektupları ise daha bir merakla ve severek okudum, Kafka'yı dışarıdan da görmek çok iyi oldu.

  Velhasılı kelam, kitabı okurken genel olarak sıkılsam da Kafka'nın cümleleri çoğu zaman ilgimi çekti ve onu daha yakından tanımama imkan tanıdı. Kitap mektuplardan oluştuğu ve kişisel belgeler olduğu için, kitaba puan vermeyi uygun bulmuyorum. Zaten kitabın kişisel belgelerden oluşması da bende biraz mahremiyete saygısızlık hissi uyandırmadı değil. Eğer Kafka'yı Milena'ya olan duyguları ve içsel yaşantısı ile de tanımak istiyorsanız kitabı sevebilirsiniz ama çok akıcı, hemen kayıp giden bir kitap da beklemeyin derim. İyi Okumalar. :)

Dipnot: Kitapta sevdiğim çok cümle vardı ancak zamanım olmadığı için ekleyemedim.

1 Mart 2017 Çarşamba

Siyah (Çember #1) - Ted Dekker | Kitap Yorumu

Orijinal Adı: Black
Seri: The Circle #1
Yayınevi: Martı Yayınları
Sayfa Sayısı: 610
Baskı Yılı: 2011
Goodreads Puanı: 4.22  (24,102 Oy)


Arka Kapak Yazısı
   "Çember serisi, rüyalar ile gerçekliğin çarpıştığı, yüksek tempolu bir destan."

   İki dünyanın kaderi de bir adamın ellerinde...

   Dünyadaki en güçlü adam olmayı düşleyen multimilyarder Valborg Svensson, bunu şiddetle arzulamaktadır. Amacına ulaşabilmek için özel bir aşı haricinde hiçbir şekilde kurtuluşu olmayan bir virüs yaratır. Bu virüs, 3 hafta içerisinde bulaşan kişiyi öldürecektir ve Valborg, bu silahı ona boyun eğmeyen her millet üzerinde kullanmaya hazırdır... Valborg`a boyun eğenler içinse durum elbette farklı olacaktır.

   Thomas Hunter ise Valborg`un küresel terörizm planlarını öğrenir ve bu aşının kontrolünü ele geçirmeye çalışırken başı derde girer. Hunter, ıssız ara sokaklarda suikastçılardan ucu ucuna kaçarak, bir binanın çatısına sığınır. Sonra gecenin içinden çıkan sessiz bir kurşun kafasına isabet eder... Ve dünyası kararır.

   Karanlığın içinden, kötülüğün kol gezdiği başka bir dünyaya ait şaşırtıcı bir gerçeklik çıkar: Thomas Hunter`ın güzel bir kadına âşık olduğu bir dünya... Ancak uzanıp da kafasındaki kana dokunduğunda, rüyasında bir ara sokakta kovalandığını hatırlar.

   Rüya nerede son buluyor, gerçek nerede başlıyor? Ne zaman bir dünyada uykuya dalsa, diğerinde uyanıyor ve her ikisinde de onu bir felaket bekliyor... Hatta belki de kendisinin sebep olduğu bir felaket.

   Bazı insanlar dünyanın dengesinin, yaptığımız seçimlere bağlı olduğunu söyler. Şimdi iki dünyanın kaderi de tek bir adamın seçimlerine bağlı.

   Bir tıbbi gerilim romanı tadında başlayan Siyah, rüya ile gerçeğin iç içe geçtiği, soluksuz okuyacağınız bir esere dönüşüyor.

Yorum
      Tüm kitapseverlere merhabalar! Bir kitabın daha sonuna geldim ve sıcağı sıcağına yorumumu sizlerle paylaşmak istedim. Bu sefer yeni bir seriye başladım. Ted Dekker ile tanışma zamanım gelmişti ve ben beğenilen bir serisi olan Çember serisinin ilk kitabını okumuş oldum.

    Seriye aslında çoğu kişi sıfır numaralı kitap Yeşil'den başlayıp Beyaz ile bitirmeyi tercih ediyorlar ama ben Esma'nın da tavsiyesi üzerine 1 numaralı kitap olan Siyah'tan başladım Yeşil'e doğru gideceğim. Sizde isterseniz sıfır numaralı kitaptan başlayıp 3 numaralı kitap Beyaz'a doğru gidebilir ya da 1 numaralı Siyah'tan başlayıp, sıfır numaralı Yeşil ile seriyi sonlandırabilirsiniz. Seçim size kalmış. 

   Kitabın konusundan bahsederek giriş yapmak istiyorum. İki farklı dünya düşünün. Birinde uyuyunca diğerinde uyandığınız, birbirine bağlı, içiçe geçmiş, birindeki gerçeklikleri diğerine taşıyabildiğiniz ve iki dünyada da sizden yapmanız beklenen birtakım görevlerin olduğu iki farklı dünya...İşte baş karakterimiz Thomas Hunter bir gece Denver sokaklarında yürürken başına aldığı bir darbe sonucunda kendini bu iki dünya arasında dünyayı kurtarması gereken kahraman olarak mekik dokurken buluyor. Roman arka kapakta da bahsedildiği gibi tıbbi gerilim konulu bir roman. Konusu herkesi öldürecek potansiyelde olan bir virüsün tüm dünyaya yayılması ve dünyayı kurtarmak için kilit ismin ise iki dünya arasında mekik dokuyan Thomas Hunter olması. 

    Thomas Hunter; 25 yaşında, yakışıklı, küçük bir yerde çalışan, zamanında dövüş eğitimi almış, kendi halinde yaşayan ve annesiyle kardeşi için türlü fedakarlıklar yapmış zeki bir genç. Ablası Kara Hunter'da işine gidip gelen bir hemşire. Bu ikisi Thomas'ın rüyalar arası yolculuğunda el ele verip dünyayı kurtarma işine girişmeden önce oldukça sakin bir hayat sürüyorlar birlikte. Tabi bu karakterler dışında renkli ormanın renkli ve güzel kızı Rachelle, virüsü kötü amaçlar için elinde geçirmek isteyen Svensson, onun tetikçisi Carlos, Raison İlaçları sahibi Monigue De Raison gibi karakterlerler ile de tanışıyoruz.
   
   Açıkçası ilk 150 sayfada acayip sıkıldım. Belki gerçekten sıkıcı olduğu için belki de benim o an ki psikolojim ile alakalıydı bilemiyorum. Ama sonradan hikaye beni oldukça sarmaya başladı. Kurgu orijinal, fikir hoş ve farklıydı. İlk başta saçma bulduğum çoğu şeyin sonradan yerli yerine oturduğunu fark ettim. Aslında zamanında okuduğumuz vampir kitapları vesaire düşünülürse o kadar saçma olduğu bile söylenemez. Kurguda birtakım boşluklar olsa bile kitaptaki aksiyon ve "acaba ne olacak" hissi bu tür eksiklikleri görmezden gelmenizi kolaylaştırıyordu. Bu açıdan başarılı bir aksiyon romanı olduğunu söyleyebilirim.

    Olumsuz özelliklerini söyleyecek olursak; kitapta baş karakterin bazı şeyleri nasıl keşfettiği anlatılmamıştı ve bazı şeyler çok oldubittiye getirilerek çözülüveriyordu. Kitaptan (okumayan zaten anlamayacağı için) spoiler teşkil etmeyen bir örnek verecek olursam, Thomas'ın Tayland'ı ve yeraltı labaratuvarını nasıl keşfettiği hiç anlatılmadı. İki cümleye sıkıştırılan, detay verilmeyen bir keşifti sadece. Yine kitapta konu orijinal ve aksiyon dolu olsa bile karakterlere bir türlü ısınamadım. Hani romanlarda karakterleri benimser, en azından birini sever ve  ona alışır ve kitap bitince üzülürüz ya ne yazık ki hiçbir karakter üzerimde öyle etkili olamadı. Hatta kitapta karakterlerin arasındaki duygu etkileşimleri bile çok yüzeysel anlatılmıştı, gerçekçi gelmedi bana. Yazarın kalemi, betimlemeleri, sözcük seçimi de öyle çok güçlü değildi. O yüzden de kitap soyutluğundan sıyrılıp, somut hale gelemedi hayal dünyamda. Dekker'in kalemini pek sevmedim kısacası. Çok fazla alıntı bulamayışımdan bile bunu anlayabilirsiniz. 

   Kitapta fantastik birçok öge, paranormal özellikler vardı. Hatta romanın belli yerlerde masalsı bir havaya büründüğünü bile söyleyebilirim. Bu açıdan küçük yaşlardaki okurların bile anlayarak ve eğlenerek okuyabileceği bir roman. Kitapta birkaç kez karşıma çıkan bu masalsı yerlerden birisi de bana Pamuk Prenses ve zehirli elmayı anımsattı mesela. 

    Dili sade, akıcı ve anlaşılırdı. Olaylar karakterlerin ağzından değil, üçüncü bir ağız tarafından aktarılıyordu. Bir bölüm bittikten sonra diğer bölüme geçilirken genellikle Thomas bir dünyada uyuyup diğerinde uyanmış oluyordu. Arada diğer karakterlerin yaşadıkları bölümlerde aktarılıyordu. Ben sıkılmadan okudum, akıcı, hoş bir romandı. Çok kaliteli diyemesem de, fantastik kurgu severler, aksiyondan hoşlananlar için hoş bir seri olduğunu düşünüyorum. Ben seriye ilerleyen zamanlarda devam edeceğim. Şimdilik bu kadar. Herkese bol kitaplı günler dilerim.:)


Alıntılar
Rüyalarda bu şekilde oluyordu. Eninde sonunda her şey gerçekten yoluna girer. Ya da uyanırsın. 
Bir rakibi etkisiz hale getirmek için onu şaşırtmaktan daha iyi bir yol yoktu. Çoğu kişinin sandığı gibi ille de zamanlamayla değil ama yöntemle. Şok ve dehşetle.
Doyum ve arzu arasındaki gerilim kesinlikle tuhaftı. Doyumsuzluk iyiliğe olduğu kadar kötülüğe de götürebiliyordu. 
Zaman zaman her şey çok fazla geliyor. Oturup seyretmeye zar zor dayanabiliyorum. 
Thomsas, Rachelle'yi ormanda önünde yürürken seyrettiğinde, en ufak bir şüphe bile olmaksızın, bir daha hiçbir kadını onu sevdiği gibi sevemeyeceğini anladı. Onda bir kartalın ruhu ve bir annenin yüreği vardı. Onun kendisiyle yaptığı ateşli tartışmalarını bile seviyordu. Yürüyüşünü seviyordu. Saçlarının omuzlarına dökülüşünü. Konuşurken dudaklarının kıvrılışını. Gölden güneş altında pürüzsüz cildi ve yeşil gözleriyle gülerek ilk adım attığında nefes kesici bir güzelliği olmasına rağmen, kuru cildi ve gri gözleriyle bile güzeldi.

Puanım